Bakara 1-5

Bakara 1-5

Bu sure belli aralıklarla ve dönem dönem indiği için bir hedef üzerinde yoğunlaşmaz. Ancak surenin geneli açısından belirgin bir hedefin olduğunu söyleyebiliriz.

 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1- Elif, Lâm, Mîm.
2- Bu, o kitaptır ki kendisinde hiç şüphe yoktur; muttakiler (kötülüklerden korunanlar) için yol göstericidir.
3- Onlar, gaybe iman ederler, namaz kılarlar ve kendilerine verdiğiniz rızktan infak ederler.
4- Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler; ahirete de kesin inanırlar.
5- Onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler, işte onlardır.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Bu sure belli aralıklarla ve dönem dönem indiği için bir hedef üzerinde yoğunlaşmaz. Ancak surenin geneli açısından belirgin bir hedefin olduğunu söyleyebiliriz. Bu hedef doğrultusunda Allah'a yönelik kulluğun bir gereği olarak kulun Allah'ın indirdiği ve peygamberleri aracılığıyla duyurduğu her şeye inanması, vahiyler ve peygamberler arasında bir ayırım gözetmemesi vurgulanmakta, buna bağlı olarak da kâfirler ve münafıklar azarlanmakta, Allah'ın dininde ayırımcılık icat ettikleri ve peygamberler arasında ayırım gözettikleri için Ehlikitab'a mensup topluluklar kınanmaktadır. Bu husus iyice vurgulandıktan sonra da birtakım pratiğe dönük hükümlerin açıklanmasına geçiliyor. Kıble değişikliği, hac, miras ve oruç hükümleri gibi.
"Elif, Lâm, Mîm." Bazı surelerin girişinde yer alan bu tür birbirinden kopuk harflerle ilgili açıklamaları inşaallah Şûrâ suresinin giriş kısmında yapacağız. Ayrıca Kur'ân'ın yol göstericiliğine ve kitap olarak nitelendirilişine de etraflıca değineceğiz.
"Muttakiler için yol göstericidir. Onlar gaybe inanırlar..." Muttakilerden maksat müminlerdir. Takva müminlerin herhangi bir sınıfının özel niteliği değildir. Bunu derken, iman derecelerinden birini kastediyorum. Yani takva ihsan, ihlâs ve huşû gibi bir iman makamı değildir. Aksine, takva imanın tüm makamlarını kapsayan genel bir niteliktir. İman gerçekleşme aşamasına girer girmez, takva niteliği belirginleşmeye başlar. Bunun kanıtı da, yüce Allah'ın değişik sınıfları ve dereceleri bulunan mümin gruplardan birini özellikle takva ile nitelendirmiyor olmasıdır.
Yüce Allah, Bakara suresinin giriş kısmındaki on dokuz ayette, müminlerin, kâfirlerin ve münafıkların durumunu tasvir ederken takvaya özgü beş özellik sıralıyor. Bunlar; gaybe inanmak, namaz kılmak, yüce Allah'ın rızk olarak verdiği şeyleri hayır amaçlı olmak üzere harcamak, Allah'ın peygamberlerine indirdiği kitaplara inanmak ve ahirete en ufak bir kuşku duymayacak biçimde kesinlikle iman etmektir.
Sonra yüce Allah, onları Rableri tarafından bir hidayet üzere olmakla nitelendiriyor. Bu da gösteriyor ki, onların bu onur verici niteliklerle nitelendirilmelerinin sebebi, yüce Allah tarafından bir hidayete konu olmalarıdır. Ancak yüce Allah, daha önce de bu kitabın söz konusu muttakiler için bir hidayet, bir yol gösterici olduğunu bildirmiştir. Bununla anlıyoruz ki, bu hidayet öncekinden ayrıdır ve muttakiler, iki hidayete muhataptırlar. Birinci hidayet sayesinde muttaki niteliğini kazanmışlardır. İkincisini de yüce Allah takvadan sonra onlara bahşetmiştir ve bu sayede muttakilerin kâfirler ve münafıklarla karşılaştırılmaları mümkün olabilmiştir.
Aynı şekilde yüce Allah, kâfirleri ve münafıkları iki sapıklık ve iki şaşkınlık içinde olmakla nitelendiriyor. Birinci sapıklık, küfür ve nifak gibi kötü niteliklerine sebep oluyor. İkincisi ile de birinci sapıklıkları pekiştiriliyor. Onlar bu ikinci sapıklık niteliğini küfür ve nifak niteliklerin gerçeklik kazanmasından sonra alıyorlar. Nitekim yüce Al-lah kâfirler hakkında şöyle buyuruyor: "Allah, onların kalplerini ve ku-laklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır." (Bakara, 7) Burada yüce Allah mühürlemeyi kendisine, perdeyi ise onlara mal ediyor.
Münafıklar hakkında da şöyle buyuruyor: "Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırmıştır." (Bakara, 10) Birinci hastalığı onlara izafe ediyor, ikinci hastalığı ise kendisinin meydana getirdiğini vurguluyor. Bu husus bir ölçüde yüce Allah'ın şu sözünde de belirginlik kazanıyor: "Onunla birçoğunu saptırır ve yine onunla birçoğunu yola getirir. Onunla sadece fasıkları saptırır." (Bakara, 26) Şu ayet-i kerime de bu hususa yönelik bir işaret içermektedir: "Onlar eğrilince, Allah da kalplerini eğriltti." (Saff, 5) Kısacası, kâfirler ve münafıklar iki sapma ile karşı karşıya oldukları gibi, muttakiler de iki hidayetle karşı karşıyadırlar.
Öte yandan, ikinci hidayet Kur'ân aracılığıyla gerçekleşirken, birinci hidayet Kur'ân'dan önce ve dejenere olmamış fıtrat sayesinde gerçekleşir. Fıtrat, bozulmadığı takdirde, zatı itibariyle dışındaki bir etkene muhtaç olduğunu görür. Aynı şekilde onun gibi his, vehim veya akıl ile algılanabilecek şeylerin de, ihtiyaç zincirinin son bulduğu noktada, dışlarındaki bir varlığa muhtaç olduklarını teslim eder. Dolayısıyla fıtrat, duyuları tarafından algılanmayan görünmez bir varlığa inanır. Her şeyin bu varlıktan geldiğini ve onda noktalanacağını kabul eder. Bu varlık, yaratıklarının ihtiyaç duydukları hiçbir şeyi ihmal etmediği gibi, insanları helâk edici ameller ve huylardan kurtaracak şeye hidayet etmeyi de ihmal etmediğini kavrar.
İşte bu, dinin temelini oluşturan tevhit, nübüvvet ve mead (ahiret) inancıdır. Bu inanç da, yüce Allah'ın Rablığı karşısında huzû ve huşû sunmayı; mal, mevki, ilim ve fazileti de bu hususun canlandırılıp yaygınlaştırılması için kullanmayı gerektirir. Bu iki husus ise, namaz ve infak şeklinde somutlaşmaktadır.
Böylece öğrenmiş bulunuyoruz ki, burada yüce Allah'ın onlar için sıraladığı nitelikler, bozulmamış fıtrattan kaynaklanan niteliklerdir. Ayrıca yüce Allah, onlara ek bir vaatte bulunuyor ve bunu da hidayet olarak nitelendiriyor. Şu hâlde, onların sergiledikleri bu olumlu ameller, iki hidayet arasında gerçekleşmektedir. Biri geçmiş, biri de bunu izleyen hidayet. Bu iki hidayet arasında da doğru inanç ve salih amel gerçekleşir. Yüce Allah'ın bahşettiği ikinci hidayetin sağlam ve bozulmamış fıtrattan kaynaklanan birinci hidayetin bir sonucu olduğuna kanıt oluşturacak birçok ayet vardır: "Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sabitleştirir." (İbrâhîm, 27) "Ey inananlar, Allah'tan korkun, O'nun Resulüne inanın ki, size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın." (Hadîd, 28) "Siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar." (Muhammed, 7) "Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez." (Saff, 7) "Allah, fasıkları doğru yola iletmez." (Saff, 5)
İleride değineceğimiz gibi, kâfirler ve münafıkların sapıklığı meselesi (iki aşamalı olması) de tıpkı muttakilerin hidayet durumu gibidir.
Bu ayetlerde, şu dünya hayatının altında gizli olan bir başka hayata işaret ediliyor. İnsanoğlu bu hayatı bu dünyada, ölümden sonra ve diriliş anında yaşar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?" (En'âm, 122) İnşaallah yeri gelince bu ayet üzerinde gerekli açıklamalarda bulunacağız.
"...iman ederler" İman, inancın kalbe yerleşmesi demektir. Bukelime, güven anlamına gelen "emn" kökünden türemiştir. Sanki mümin, inandığı şeyi kuşku ve kuruntuya karşı korumaya almakta, güvende kılmaktadır. Bilindiği gibi kuşku ve kuruntu, inancın afetidir. Daha önce de değindiğimiz gibi imanın dereceleri vardır. Çünkü iman, bazen sadece bir şeyin özüne yönelik olur, onun gereklerine nüfuz etmez. Bazen biraz daha güçlü olup onun kimi gereklerini de kapsamına alır. Bazen de öyle güçlü olur ki, onun bütün gereklerini etkiler. Buradan da şu sonuç çıkar: İmanın sınıfları oranında müminlerin de sınıfları vardır.
"Gaybe..." Gayb, görünmeyen demektir ve görünenin karşıtıdır. Dolayısıyla duyularla algılanmayan her şey, gaybın kapsamına girer. O da, yüce Allah ve O'nun duyularımız tarafından algılanamayan büyük ayetleridir. Vahiy de duyularca algılanıp kavranmayan büyük ayetlerden biridir. Nitekim, "Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler." ifadesinde de vahiy gerçeğine işaret edilmiştir. Şu hâlde, vahye iman etme ve ahirete kesin inanma karşısında "gaybe iman etme" ifadesiyle yüce Allah'a iman kastediliyor. Böylece dinin üç temel ilkesi tamamlanmış oluyor. Kur'ân-ı Kerim burada sırf somut algılarla yetinilmemesini, aklıselime ve katıksız usa da uyulmasını teşvik ediyor.
"Ahirete de kesin inanırlar." Ahirete inanmaktan söz edilirken, iman yerine, yakin (kesin inanma) fiili kullanılıyor. Sanki takva sıfatının, ancak ahirete hiçbir zaman unutulmayacak şekilde kesin bilgiyle inanmakla gerçekleşebileceğine işaret ediliyor. Çünkü insan bazen bir şeye inandığı hâlde, onun bazı gereklerinden gaflet ederek inancına ters davranışlar içine girebilir.
Ancak insan, önemli-önemsiz tüm amellerinden dolayı bir gün hesaba çekileceğini sürekli hatırında tutarsa, yoldaki engellere takılıp tökezlemez ve elbette Allah'ın haramlarını işlemeye yeltenmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Nefsin isteğine uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlar, hesap gününü unuttuklarından dolayı onlara çetin azap vardır." (Sâd, 26)
Burada yüce Allah, Allah'ın yolundan sapmanın, hesap gününü unutmaktan kaynaklandığını vurguluyor. Şu hâlde hesap gününü sürekli akılda tutmak, takva gerçeğinin doğup gelişmesine yol açar.
"Onlar, Rablerinden bir hidayet üzeredirler." Hidayet tümüyle Allah'tandır ve kesinlikle O'ndan başkasına isnat edilemez. Ancak mecazî olarak hidayet fiili bir başkasına izafe edilebilir. İnşaallah ileride bu konuya daha geniş biçimde değineceğiz. Yüce Allah, muttakileri hidayet üzere olmakla nitelendirmiş, bir başka yerde de bunun özelliğini anlatmıştır: "Allah kimi hidayet etmek isterse, onun göğsünü açar." (En'âm, 125)
Göğsü açmak; göğsü genişletmek, kapasitesini artırmak demektir. Bu genişlik, ondan her türlü darlığı, dar görüşlülüğü uzaklaştırır. Bunun sonucu olarak da kurtuluşa erer. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 9)
Yüce Allah bu surede de, "Onlar, Rableri tarafından bir hidayet üzeredirler." ifadesinin ardından şöyle buyuruyor: "ve kurtuluşa eren-ler, işte onlardır."
AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI
el-Meanî adlı eserde İmam Cafer Sadık'ın (a.s), "Onlar, gaybe iman ederler." ifadesiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Burada Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının hak olduğuna inanan kimseler kastediliyor."
Ben derim ki: Bu anlamı pekiştiren başka rivayetler de vardır ve bunlar, tatbik (cery) türündendirler.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s), "Kendilerine verdiğimiz rızktan infak ederler." ifadesiyle ilgili olarak, "Onlara öğrettiğimiz bilgileri dağıtırlar." dediği rivayet edilir. [c.1, s.25, h: 1]
el-Meanî adlı eserde yine o Hazretin şöyle dediği rivayet edilir: "Onlara öğrettiğimiz bilgileri dağıtırlar, Kur'ân'dan onlara öğrettiklerimizi insanlara okurlar." [s.23, h: 2]
Ben derim ki: Her iki rivayette de, değindiğimiz gibi, "infak" kav-ramı mal dağıtmaktan daha geniş tutulmuştur.
FELSEFÎ BİR ARAŞTIRMA
Acaba duyu organlarının somut algılarının dışında aklî ve soyut algılara dayanmak doğru olur mu? Bu mesele, son kuşak Batılı düşünürler arasında görüş ayrılıklarına konu olan meselelerden biridir. Eski kuşaklara mensup Batılı düşünürler ile İslâm bilginleri, hem duyu organlarının algılarına, hem de akla dayanılabileceği düşüncesindedirler. Hatta bilimsel kanıtın, somut olanı somut olmaması açısından kapsamadığını söylemişlerdir. Buna karşılık, Batılı filozoflar bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunların büyük çoğunluğu, özellikle doğa bilimcileri somut olmayana dayanılmayacağı düşüncesindedirler. Bunu ileri sürerken de gerekçeleri şudur:
Salt aklî algıların yanılma, yanlışa düşme ihtimali çok yüksektir. Çünkü soyut algıların doğruluk ve yanlışlığını belirleyecek bir ölçü yoktur. Çünkü ölçü, duyu ve denemedir ve bunlar ancak cüz'î olgulara ulaşabilirler. Söz gelimi biz, duyu organlarımızdan biri aracılığıyla bir şey algıladığımız zaman, örneklerini yineleyerek denemeye tâbi tutarız. Bu işlemi, elde edilmesi arzulanan özelliği kesinleştirene kadar sürdürürüz. Bundan sonra onun gerçekliği hakkında herhangi bir kuşku kalmaz."
Batılı filozofların bu kanıtları hem yanlış ve hem de çelişkilidir. Çünkü:
1- Bu kanıttaki bütün önermeler, duyusal deneyime dayalı olmayan aklî önermelerdir. Şu hâlde bu kanıt, içerdiği aklî önermelerle, ak-lî önermelere dayanmanın yanlışlığının kanıtıdır. Dolayısıyla bu kanıtın doğruluğu, yanlışlığını gerektirmektedir.
2- Somut verilerdeki yanılgılar, sayısal olarak aklî verilerdeki yanılgılardan, yanlışlardan daha az değildir. Nitekim onların göz veya diğer duyu organlarının yanılmaları ile ilgili araştırmaları bunu pekiştirir niteliktedir. Şayet, herhangi bir yöntemde yanılma söz konusu olduğunda bu, o yöntemi bir kerede silmeyi, bir daha ona dayanmamayı gerektiriyorsa, somut verilere dayanmama, güvenmeme çok daha gerekli ve çok daha zorunlu olurdu.
3- Doğru ile yanlışı birbirinden ayırma işlemi tüm algılar için kaçınılmazdır. Fakat, somut verinin yinelenmesinden ibaret olan deneme, eğri ile doğruyu ayırt etmeye yarayan bir araç değildir. Bilakis deneysel önerme, sadece alınmak istenen sonucu kanıtlayan kıyasın iki önermesinden birini oluşturur. Örneğin biz, duyu organlarımız aracılığı ile herhangi bir olgunun bir özelliğini algıladığımız ve bunun örneklerini yineleyerek denemeden geçirdiğimiz zaman gerçekte şöyle bir kıyas elde etmiş oluruz: "Bu özellik, ele almakta olduğumuz olgu açısından varlığı süreklidir ya da daha çok bu özelliğin varlığı ön plândadır. Eğer bu özellik, bu olgudan başkasına özgü bir özellik olsaydı, bu şekilde sürekli ya da ön plânda olmazdı. Ama görüyoruz ki bu özellik, bu olgu için sürekli ya da ön plânda olma niteliğini koruyor." Görülüyor ki, bu kıyasta somut ve deneysel olmayan aklî öncüller vardır.
4- Farz edelim ki bütün somut bilimler, pratikte deney desteklidirler. Ancak, deneyin kendisinin bir başka deneyle pekiştirilmediği, doğruluğu kesin biçimde doğrulanmadığı ortadadır. Yoksa, her deneyin bir başka deneyce doğrulanması işlemi sonsuza kadar sürüp giderdi. Şu hâlde, deneyin doğru olup olmadığı, somut verilerin dışındaki bir yöntemle bilinir. Dolayısıyla somut verilere ve deneye dayanmak, zorunlu olarak aklî bilgiye dayanmak demektir.
5- Duyu organları ile algılanan veriler, ancak cüz'î ve değişken şeyleri kapsarlar. Bilimler ise, sadece küllî önermeleri kullanırlar ve genel önermeler şeklindeki sonuçlara varırlar. Bunlarsa, somut ve deneysel değildirler. Söz gelimi; anatomi, insanlardan az veya çok sayılı kişilere ulaşabilir. Bu bilim aracılığıyla somut olarak, örneğin şu veya bu insanın bir kalbi ve bir ciğeri olduğu gözlemlenir. Bunun tekrarıyla az ya da çok birtakım gözlemler elde edilir. Fakat bu veri, "Her insanın bir kalbi ya da bir ciğeri vardır." şeklindeki bütünsel yargımızdan farklıdır. Bu yüzden kendimizi sırf somut ve deneysel verilerle sınırlandırırsak, sadece bunlara dayanarak hareket edersek, salt bunlardan yararlanırsak ve baştan itibaren aklî verilere dayanmaktan kaçınırsak, genel bir kavrayış, teorik bir düşünce ve bilimsel bir araştırma elde etmiş olamayız.
Şu hâlde, maddeye özgü alanlarda somut verilere dayanıp güvenmek nasıl bir zorunluluksa, aklî beceriye özgü alanlarda da aklî verilere dayanıp güvenmek bir zorunluluktur. Akıl derken, küllî önermeler ve genel yargıların kaynağı ve kavrayıcısını kastediyoruz. İnsanın bu tür bir yeteneğe sahip olduğunda kuşku yoktur.
Şu hâlde, kökünden yanılmaya mahkûm bulunan veya ilgili alanında dahi yanılabilecek olan bir şeyin, yaratılış tarafından meydana getirilmesi düşünülebilir mi? Çünkü yaratılış, ancak aralarında bir dış bağlantıyı kesin tespit ettikten sonra varlıklardan herhangi birini belli bir işlev görevlendirir. Şu hâlde, gerçekte var olmayan, yani hata ve yanılgı olarak değerlendirilen şeyle, varolan bir şey arasında bir bağ kurulabilir mi?
Bilimler ve duyu organlarının algılarındaki hata ve yanılgılara gelince; işin gerçeği yerinde açıklanmıştır, oraya başvurmak gerekir. Hiç kuşkusuz, doğruyu gösteren yüce Allah'tır.
BİR başka FELSEFî ARAŞTIRMA
Hayata henüz adım atan basit bir insan, olguları dış yansımaları itibariyle algıladığını zannederek olgularla kendi algılayışı arasında bilgi niteliğinin aracılık yaptığının farkında olmaz. Bazı tavırlarında kuşku veya zanna kapılana kadar bu durum devam eder. Bu sırada şu gerçeğin farkına varır: İnsan bir canlı organizma olarak hareketlerinde ve dünyadaki yaşamında kaçınılmaz olarak bilgi niteliğini kullanır ve bu nitelik bazen eğri ile doğruyu birbirinden ayırmada yanılır. Yoksa, olguların dış yansımalarında yanılma ve yanlışa düşme söz konusu olamaz. Bu noktada insan "bilgi" niteliğinin varlığına kesin olarak inanır. (Kastettiğimiz önermenin olumsuzuna engel oluşturan "kavrama" yeteneğidir.)
Ayrıca, etraflı bir araştırma da bizi bu sonuca ulaştırır. Çünkü bizim onaylamalı kavrayışlarımız, tahlil sonucu şu ilkel (bedihî) önermeye dayanırlar: "Olumluluk ve olumsuzluk nitelikleri bir olguda aynı anda bulunamazlar ve ikisi birlikte de yok olamazlar." Şu hâlde, ilkel veya teorik her önerme, bütünüyle onaylanması için, ilkel önermelerin başında gelen bu önermeye muhtaçtır. Bu önerme, o kadar ilkel ve açıktır ki, bununla ilgili varsayılan kuşku dahi, kendi olumsuzuyla bir araya gelememektedir. Bu önerme bütün açıklığıyla kesinlik kazanınca, buna duyulan ihtiyaç oranında bilimsel onaylamalar alanında bol veriler elde edilmiş olur. İşte insan, bakış açısı ve amelleri açısından, bu verilere dayanır.
Şu hâlde, bilimsel bir tavır veya pratik bir olgu söz konusu olunca, kesinlikle insanın dayanağı bilgidir. O kadar ki, kişinin kuşkusu da, onun kuşku olduğuna ilişkin bilgisi ile belirginleşir. Zannı, vehmi ve bilgisizliği açısından da durum bundan ibarettir.
Antik Yunan'da kendilerini sofist olarak adlandıran bir grup filozof, bilginin varlığını inkâr etmişlerdi. Kendileri ve kuşkuları da dahil, her şeyden kuşku duyuyorlardı. Bunları septizm adı altında diğer bir grup izledi ki, anlayışları aşağı yukarı aynıydı. Bunlar kendilerinin ve düşüncelerinin (kavrayışlarının) dışında bilginin varlığını kabul etmiyorlardı. Hatta bu görüşlerini ispatlayabilmek için birtakım kanıtlar da üretmişlerdi.
Kanıtlarından biri şöyledir: En güçlü bilgiler ve kavrayışlarımız dahi (duyu organlarımız aracılığıyla algıladıklarımız kastedilmekte) hata ve yanlışlarla doludur. Başka bilgilerimizde durum nasıl olur acaba?! Şu hâlde, kendimizin dışındakilerle ilgili bilgi ve hükümlerimize nasıl güvenebilir, dayanabiliriz?!
Bir diğer kanıtları da şudur: Dışımızdaki olgulardan birini algılamaya yöneldiğimiz zaman, onun yerine ona ilişkin bilgiyi algılarız. Şu hâlde herhangi bir olguyu algılamak mümkün değildir.
Ve daha bunun gibi birtakım kanıtlar...
Birinci kanıtlarına vereceğimiz cevap şudur: Bu kanıt öncelikle kendi kendini geçersiz kılıyor. Şayet herhangi bir hükme dayanmak doğru değilse, bu kanıtı oluşturan önermelere de dayanmak doğru olmaz. Ayrıca bilgilerde çok sayıda hata ve yanlışın varlığını kabul etmek, yanlışlara denk veya onlardan daha fazla doğruların da varlığını kabul etmek anlamına gelir. Kaldı ki, bilginin varlığını kabul eden bir kimse, onun tüm onaylarının tartışmasız doğrular olduğunu iddia etmez. Tam tersine, bazılarının böyle olduğunu savunur. Diğer bir ifadeyle; bu hususta küllî olumsuzluğa karşın cüz'î olumluluğu iddia eder. Söz konusu kanıt ise, cüz'î olumluluğu da reddetmeye yeterli gel-mektedir.
İkinci kanıtlarına vereceğimiz cevap da şudur: Tartışma konusu olan bilginin gerçekliği ötesini keşfetmesi, göstermesidir. Dış olgulardan birine yöneldiğimiz zaman ona ilişkin bilgi edindiğimizi varsaymakla, o şeyi keşfettiğimizi kabul etmiş oluruz. Ancak biz, bu keşfin her zaman için söz konusu olmadığını da kabul ediyoruz. Bilginin varlığını kabul eden hiçbir kimse de, "Biz olgunun kendisini buluyoruz, kendisine ulaşıyoruz, keşfine değil." demiyor.
Böyleleri, vicdanlarının hayattaki isteğe bağlı davranışlar ve başka hususlar ile ilgili zorunlu olarak itiraf ettiği gerçeği görmüyorlar gibidir. Çünkü onlar, açlık ve susuzluk hissettikleri zaman yemeğe ve suya, başka bir şeye ihtiyaç duydukları zaman da ona yönelirler, sırf o şeyi düşünmekle ona yönelmezler. Aynı şekilde, ancak sakıncalı ve kaçınılması gereken şeylerin varlığı söz konusu olduğunda kaçarlar, sırf onu düşünmekle böyle bir harekete geçmezler.
Kısacası; doğalarının ihtiyacı olan her şeye ihtiyaç duyduklarında, o ihtiyacın giderilmesi için dışa yönelik bir hareket başlatırlar. Fakat doğaları ihtiyaç duymadan sırf o şeyi düşünmekle onu ortadan kaldırma yönünde bir çaba içine girmezler. Hiç kuşkusuz, bu iki durumda söz konusu olan bilgi arasında fark vardır. Şöyle ki: Bu iki bilgiden birisini insan kendi isteğiyle kendi meydana getirir. Diğer bilgi ise, insanın dışında ve insan üzerinde etkili olan bir etkenin etkisiyle meydana gelir. O dış etken de bilginin keşfettiği şeydir. Şu hâlde bilgi vardır ve bizim aradığımız da budur.
Bil ki: Bilginin varlığıyla ilgili bir başka açıdan da güçlü bir kuşku söz konusudur. Bu kuşku, günümüz pozitif bilimlerin temelini oluşturan her şeyin değişken olduğu ilkesi doğrultusunda, bilginin de değişken olduğu kuşkusuzdur. [Oysa ki her bilgi değişmezdir.] Bunun açıklaması şöyledir: Bilimsel araştırmalar, doğada bir dönüşüm ve tekâmül (olgunlaşma) sisteminin varlığını kanıtlamış bulunmaktadır. Bu-na göre doğada yer alan her parça, hareket hâlindedir ve tekâmüle yöneliktir. Her şeyin ikinci anındaki varoluşu, birinci anındaki varoluşundan farklıdır. Düşünme ve kavrama yeteneğinin de, beyine özgü özelliklerden olduğunda kuşku yoktur.
Şu hâlde düşünme ve kavrayış, maddî bir olgunun maddî bir özelliğidir ve dönüşüm ve tekâmül yasasına boyun eğmesi de kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu kavrayışlar, (aralarında bilgi denilen kavrayış da olmak üzere) sürekli bir değişim ve dönüşüm hâlindedirler. Demek ki, bilginin değişmezliği ve kalıcılığı söz konusu değildir. Her şeyde olduğu gibi bilginin de değişmezliği ve kalıcılığı nispîdir. Yani bazı bilgiler, diğer bazısına göre daha uzun sürelidirler, daha çok yaşarlar ya da daha az çelişiktirler.
Bunu şöylece cevaplamak mümkündür: Bu kanıt, bilginin varoluşu noktasında maddî olup soyut olmaması esasına dayalı bir kanıttır. Ne var ki, bilginin maddî olduğuna dair herhangi bir delil elde olmadığı gibi, maddî olmadığına dair deliler mevcuttur. Çünkü maddî olguların birtakım özellikleri vardır ki, bunlar bilgi hakkında söz konusu değildir. Örneğin:
1) Maddî olgular, bölünmeyi kabul etme noktasında ortaktırlar. Bilgi ise, bilgi olması itibariyle bölünmeyi kabul etmez.
2) Maddî olgular, mekâna ve zamana bağlıdırlar. Bilgi ise, bilgi olması itibariyle mekân ve zaman kabul etmez. Buna ilişkin kanıt ise, belli bir mekânda ve belli bir zamanda meydana gelen bir olayın, niteliğini ve belirliliğini korumak koşuluyla her mekân ve her zamanda düşünülebilir olmasıdır.
3) Bütün maddî olgular, genel devinim yasasının egemenliği altın-dadırlar. Şu hâlde değişim, maddî olguların genel bir özelliğidir. Oysa bilgi, bilgi olması itibariyle değişim kabul etmez. Çünkü bilgi, zatı itibariyle, değişime ve başkalaşıma ters düşer.
4) Eğer bilgi, tıpkı maddî olgular gibi bizzat değişken olsaydı, bir şeyin ve bir olayın iki farklı zamanda düşünülmesi mümkün olmazdı. Geçmişte kalan bir şey veya bir olay bir sonraki zamanda hatırlanamazdı. Çünkü değişken bir şey, ikinci anında, birinci anından farklıdır.
İşte bu gerekçeler ve benzeri yaklaşımlar sonucu bilginin, bilgi olması itibariyle, maddî olmadığı ortaya çıkıyor. Düşünme sırasında beyin dediğimiz duyarlı organda meydana gelen doğal harekete gelince, bunun konumuzla bir ilgisi olmadığı gibi bilgi olduğuna dair kesin bir delil de mevcut değildir. Sırf bir şeyin meydana gelişi sırasında bir hareketin gerçekleşiyor olması, o ikisinin aynı şey olduğu anlamına gelmez.
Daha fazla bilgi edinmek isteyenler, başka bir kaynağa başvurmak durumundadırlar.

Google+ WhatsApp