Bakara 196-203

Bakara 196-203

Bu ayet­ler, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) son hac­cı olan ve­da hac­cı es­na­sın­da in­miş­tir. Te­met­tü hac­cı­nın ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı da bu hac­da ger­çek­leş­miş­tir.

 

AYETLERİN MEALİ

196- Hac­cı ve um­re­yi Al­lah için ta­mam­la­yın. Eğer alıkonulsanız, ar­tık si­ze ko­lay ge­len kur­ba­nı (gön­de­rin). Kur­ban ye­ri­ne va­rın­ca­ya ka­dar, baş­la­rı­nı­zı tı­raş et­me­yin. Kim siz­den has­ta ise ve­ya ba­şın­dan bir ra­hat­sız­lı­ğı var­sa (tı­raş olur ve kar­şı­lı­ğın­da), oruç ve­ya sa­da­ka ve­ya kur­ban ol­mak üze­re fid­ye ve­rir. Gü­ve­ne ka­vuş­tu­ğu­nuz­da, hac­ca ka­dar um­re ile ya­rar­lan­mak is­te­ye­ne, ko­la­yı­na ge­len bir kur­ba­nı kes­mek ge­re­kir. Bu­la­ma­ya­na da, üç gün hac­da, ye­di gün de dön­dü­ğü­nüz­de oruç var­dır. İş­te bu, tam on gün­dür. Bu da ai­le­si Mes­cid-i Ha­ram'da ol­ma­yan­lar için­dir. Al­lah'tan kor­kun ve bi­lin ki Al­lah, mu­hak­kak ce­za­sı pek çe­tin olan­dır.

197- Hac, (onun za­ma­nı) bi­li­nen ay­lar­dır. Böy­le­lik­le kim on­lar­da hac­cı ken­di­ne farz eder­se, bil­sin ki hac­da ka­dı­na yak­laş­mak, fısk yap­mak ve kav­ga­ya gi­riş­mek yok­tur. Siz ha­yır adı­na ne ya­par­sa­nız, Al­lah, onu bi­lir. Azık edi­nin. Şüp­he yok ki azı­ğın en ha­yır­lı­sı tak­va­dır. Ey akıl sa­hip­le­ri, Ben­den kor­kup-sa­kı­nın.
198- Rab­bi­niz­den bir fazl is­te­me­niz­de (ti­ca­ret yap­ma­nız­da) si­zin için bir sa­kın­ca yok­tur. Ara­fat'tan hep bir­lik­te in­di­ği­niz­de, Al­lah'ı Meş'ar-ı Ha­ram'da anın. O, si­zi na­sıl doğ­ru yo­la yö­nel­tip-ilet­tiy­se, siz de O'nu anın. Şüp­he­siz siz da­ha ön­ce sa­pık­lar­dan idi­niz.
199- Son­ra in­san­la­rın top­lu­ca akın et­ti­ği yer­den siz de akın edin ve Al­lah'tan ba­ğış­lan­ma di­le­yin. Şüp­he­siz Al­lah, ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir.
200- Hac iba­det­le­ri­ni bi­tir­di­ği­niz­de, ar­tık (ca­hi­li­ye dö­ne­min­de) ata­la­rı­nı­zı an­dı­ğı­nız gi­bi, hat­ta on­dan da kuv­vet­li bir an­ma ile Al­lah'ı anın. İn­san­lar­dan öy­le­si var­dır ki: "Rab­bi­miz, bi­ze dün­ya­da ver." der; onun ahi­ret­te na­si­bi yok­tur.
201- On­lar­dan öy­le­si de var­dır ki: "Rab­bi­miz, bi­ze dün­ya­da iyi­lik ver, ahi­ret­te de iyi­lik (ver) ve bi­zi ate­şin aza­bın­dan ko­ru" der.
202- İş­te bun­la­rın ka­zan­dık­la­rı­na kar­şı­lık na­sip­le­ri var­dır. Al­lah, he­sa­bı pek se­ri gö­ren­dir.
203- Sa­yı­lı gün­ler­de Al­lah'ı anın. Kim iki gün­de ace­le edip (Mi­na'dan Mek­ke'ye) dön­mek is­ter­se, onun bir gü­na­hı yok­tur. Kim ge­ri ka­lır­sa, onun da bir gü­na­hı yok­tur. Bu, sa­kı­nan için­dir. Al­lah'tan kor­kup-sa­kı­nın ve ger­çek­ten bi­lin ki, siz O'na dön­dü­rü­lüp-top­la­na­cak­sı­nız.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Bu ayet­ler, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) son hac­cı olan ve­da hac­cı es­na­sın­da in­miş­tir. Te­met­tü hac­cı­nın ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı da bu hac­da ger­çek­leş­miş­tir.
196) Hac­cı ve Um­re­yi Al­lah için ta­mam­la­yın.
Bir nes­ne­nin ta­ma­mı, o nes­ne­nin di­ğer par­ça­la­rı­na ek­len­me­si ile, o nes­ne­nin nes­ne ol­ma­sı­nı sağ­la­yan par­ça­sı­na de­nir. Bu nes­ne­den bek­le­ni­len ve ar­zu­la­nan özel­lik­ler bu­na da­ya­na­rak be­lir­gin­le­şir. Şu hâlde, ta­mam­la­ma, ba­zı par­ça­la­rı ile baş­lan­ma­sı­nın ar­dın­dan nes­ne­yi ta­mam­la­yı­cı par­ça­yı ön­ce­den ha­zır­lan­mış di­ğer par­ça­la­ra ek­le­mek de­mek­tir. Ke­mal i­se, bir du­rum, bir ni­te­lik ya da bir ol­gu­dur. Ta­mam­lan­mış şey ya da nes­ne bu­nu bul­du­ğu za­man, ta­mam­la­nı­şı­nın ar­dın­dan ona bir so­nuç ve bir eser te­ret­tüp eder ki eğer ke­mal ol­maz­sa, bu so­nu­cun ona teret­tüp et­me­si müm­kün ol­ma­ya­cak­tır. Bu­na gö­re, in­san vü­cu­du­nu oluş­tu­ran par­ça­la­rın bir­bi­ri­ne ek­len­miş ol­ma­sı, in­sa­nın ta­mam ol­ma­sı an­la­mı­na ge­lir. Bu in­sa­nın bil­gin, ce­sur ya da if­fet­li ol­ma­sı da, onun ke­mal ni­te­li­ği­ne sa­hip ol­ma­sı an­la­mı­na ge­lir.
Ba­zı du­rum­lar­da "ta­mam" ol­ma­nın "kâ­mil" ol­ma an­la­mın­da kul­la­nıl­dı­ğı gö­rü­lür. Bu uy­gu­la­ma, "Bir nes­ne­ye ya da var­lı­ğa ek­le­nen ar­tık bir ni­te­lik, öne­mi ve ko­nu­mu iti­ba­riy­le o var­lı­ğın içi­ne, esas­lı un­sur­la­rı ara­sı­na gi­rer." sa­vı­na da­ya­nan bir is­ti­a­re şek­li­dir.
Hac­cı ve um­re­yi ta­mam­la­ma­yı ön­gö­ren ifa­de­de, "ta­mam­la­ma" ilk ve ger­çek an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır. "Eğer ku­şa­tı­lır­sa­nız, ar­tık si­ze ko­lay ge­len kur­ba­nı gön­de­rin." ifa­de­si bu de­ğer­len­dir­me­yi pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir. Çün­kü bu ifa­de, bir işi par­ça­la­rı­nın en so­nun­cu­su­na ulaş­tır­ma ve bu so­nun­cu par­ça­yı da baş­lan­gı­cın ar­dın­dan ken­di­si­ne ka­dar ulaş­tı­rı­lan di­ğer par­ça­la­ra ek­le­me an­la­mı­na ge­len "ta­mam­la­ma" buy­ru­ğu­na iliş­kin bir ay­rın­tı­dır. Bu­nu "ke­mal" an­la­mın­da "ta­mam­la­ma"nın bir ay­rın­tı­sı ola­rak de­ğer­len­dir­me­yi des­tek­le­ye­cek bir an­lam yok­tur. Ko­nu biz­ce, bu ba­kım­dan açık ve net­tir.
Hac, Müslüman­la­rın her yıl yap­tık­la­rı bel­li bir iba­det şek­li­dir. İlk kez Hz. İb­ra­him (a.s) dö­ne­min­de, ilâhî şe­ri­a­tın bir em­ri ola­rak ye­ri­ne ge­ti­ril­miş­tir. On­dan son­ra da Arap­la­rın uy­gu­la­dık­la­rı bir ge­le­nek ola­rak var­lı­ğı­nı ko­ru­du. Ar­dın­dan yü­ce Al­lah hac­cı, bu üm­met için kı­ya­me­te ka­dar de­vam ede­cek bir iba­det şek­li ola­rak ya­sa­laş­tır­dı.
Bir iba­det­ler bü­tü­nü olan hac uy­gu­la­ma­sı, ih­ra­ma gi­rip Ara­fat'ta vak­fe­de dur­mak­la baş­lar. Ar­dın­dan Meş'ar'ul-Ha­ram'a gi­di­lir. Ve yi­ne Mi­na de­ni­len yer­de kur­ban­lar ke­si­lir. Üç yer­de şey­tan taş­la­nır. Kâbe ta­vaf edi­lir. Ta­vaf na­ma­zı kı­lı­nır. Son­ra Sa­fa ile Mer­ve ara­sın­da sa­iy ya­pı­lır. Bu es­na­da ye­ri­ne ge­ti­ril­me­si farz olan baş­ka iba­det­ler de var. Hac üçe ay­rı­lır. 1- Hacc-ı İf­rad 2- Hacc-ı Kı­ran 3- Hacc-ı Te­met­tu. Bu üçün­cü­sü Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) son dö­nem­le­rin­de Al­lah'ın em­riy­le uy­gu­la­ma­ya ko­nul­muş­tur.
Um­re ise, ay­rı bir iba­det­tir. Her­han­gi bir za­man­da ih­ra­ma gi­rip Kâbe'yi ta­vaf et­mek, ora­da ta­vaf na­ma­zı­nı kıl­mak, Sa­fa ile Mer­ve ara­sın­da sa­iy yap­mak ve tak­sir ile ger­çek­leş­ti­ri­lir.
Hac ve um­re an­cak, Al­lah rı­za­sı­na dö­nük ol­duk­la­rı za­man, ye­ri­ne ge­ti­ril­miş sa­yı­lır­lar. Bu­nun ka­nı­tı da yü­ce Al­lah'ın şu sö­zü­dür: "Hac ve um­re­yi Al­lah için ta­mam­la­yın."
Eğer alıkonulsanız, ar­tık si­ze ko­lay ge­len kur­ba­nı (gön­de­rin). Kur­ban ye­ri­ne va­rın­ca­ya ka­dar baş­la­rı­nı­zı tı­raş et­me­yin.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ih­sar" hap­se­dil­me, alı­kon­ma, de­mek­tir. Bu­ra­da kas­te­di­len an­lam ise ih­ra­ma gi­re­rek hac­ca fi­i­len baş­lan­dık­tan son­ra has­ta­lık ya da düş­man se­be­biy­le iba­de­tin ta­mam­la­nı­şı­nın en­gel­len­me­si­dir. "İs­tiy­sar" ise, bir şe­yin ko­lay­ca ol­ma­sı de­mek­tir. Zor­la de­ğil. Bu ifa­de kul­la­nıl­dı­ğın­da, bir şe­yin ko­lay­lı­ğı ken­di­ne celp et­ti­ği şek­lin­de bir çağ­rı­şım ya­par. "el-Hed­yu" ise, ki­şi­nin yak­laş­ma ama­cıy­la bir baş­ka­sı­na ya da ta­pın­ma ma­hal­li­ne, sun­du­ğu hay­van de­mek­tir. As­lı ise "el-hed­ye­tu" ya­ni ar­ma­ğan­dır. Ya da "hi­da­yet" an­la­mı­na ge­len "el-hed­yu"dur. Bu du­rum­da, mak­sa­da sev­k et­me an­la­mı esas alın­mış olur. "el-Hed­yu ve el-hed­ye­tu"; "et-tem­ru (=hur­ma cin­si)" ve "et-tem­re­tu (=bir hur­ma)" gi­bi cin­si ve bir­li­ği ifa­de et­me açı­sın­dan fark­lı­lık ka­za­nır­lar. "el-Hed­yu" ifa­de­si, in­sa­nın hac­da kur­ban edil­mek üze­re, kur­ban ma­hal­li­ne sev­k et­ti­ği hay­van­lar an­lamın­da kul­la­nıl­mış­tır.
Kim siz­den has­ta ise ve­ya ba­şın­dan bir ra­hat­sız­lı­ğı var­sa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye verir.
İfa­de­nin ori­ji­na­li­nin ba­şın­da­ki "fa" har­fi ay­rın­tı ni­te­li­ğin­de­dir. Baş-­la­rın tı­raş edil­me­si­ne iliş­kin ya­sa­ğa böy­le bir ay­rın­tı­nın ge­ti­ril­miş ol­ma­sı gös­te­ri­yor ki, ayet­te ge­çen "has­ta­lık"tan mak­sat, ba­şın tı­raş edil­me­den bı­ra­kıl­ma­sı hâlinde za­rar­lı ola­bi­le­cek özel bir has­ta­lık­tır. Ay­rı­ca "ve­ya ba­şın­dan bir ra­hat­sız­lı­ğı var­sa." ifa­de­si­nin ba­şın­da­ki şek ve ter­didi gös­te­ren "ev (=ve­ya)" eda­tı, has­ta­lık yo­luy­la ol­ma­yan ör­ne­ğin haşarattan kay­nak­la­nan bir ra­hat­sız­lı­ğın kas­te­dil­di­ği­ni gös­te­rir. Dolayısıyla "ve­ya ba­şın­dan bir ra­hat­sız­lı­ğı var­sa" ifa­de­si ba­şın bit gi­bi haşaratın var­lı­ğın­dan ra­hat­sız­lı­ğı­nı or­ta­ya ko­yan ki­na­ye­li bir ifa­de­dir. Ne­ti­ce ola­rak bu iki­sin­den (has­ta­lık ve­ya ra­hat­sız­lık) bi­ri­nin mey­da­na gel­miş ol­ma­sı, ba­şın tı­raş edil­me­si­ni ca­iz kı­lar. An­cak, oruç, sa­da­ka ve­ya kur­ban kes­me şık­la­rın­dan bi­ri­ni ter­cih et­mek su­re­tiy­le bir fid­ye­nin ve­ril­me­si de zo­run­lu­dur.
Ha­dis­ler­de fid­ye oru­cu­nun üç gün, sa­da­ka­nın al­tı yok­su­lu do­yur­ma, kur­ba­nın da bir ko­yun ol­du­ğu ke­sin­lik ka­zan­mış­tır.
Gü­ve­ne ka­vuş­tu­ğu­nuz­da, hac­ca ka­dar um­re ile ya­rar­lan­mak is­te­ye­ne, ko­la­yı­na ge­len bir kur­ba­nı kes­mek ge­re­kir.
Bu ifa­de yu­ka­rı­da ge­çen "alı­ko­nul­ma" du­ru­mu­na iliş­kin bir ay­rın­tı ni­te­li­ğin­de­dir. Ya­ni; has­ta­lık, düş­man ve­ya baş­ka bir şey ola­rak gün­de­me ge­le­bi­le­cek en­gel­le­me­ler­den ya­na ken­di­ni­zi gü­ven­lik­te gör­dü­ğü­nüz­de hac­ca ka­dar um­re ile ya­ni um­re se­be­biy­le ya­rar­lan­mak is­te­yen kim­se­nin şöy­le ki um­re­yi ta­mam­la­ya­rak Hac­cın baş­la­ma­sı­na ka­dar ih­ram­dan çı­ka­nın, ko­la­yı­na ge­len bir kur­ba­nı kes­me­si ge­re­kir. Do­la­yı­sıy­la "Fe­-men te­met­taa (=um­re ile ya­rar­lan­mak is­te­ye­ne)" ifa­de­si­nin ba­şın­da­ki "fa" se­be­bi­yet bil­di­rir. Kas­te­di­len se­be­bi­yet ise, um­re­nin ya­rar­lan­ma (te­met­tu)ya se­bep oluş­tur­ma­sı­dır. Ya­ni, ih­ram­lıy­ken ya­pa­ma­ya­ca­ğı, ka­dın­lar­la iliş­ki­ye gir­me ve av­lan­ma­dan ya­rar­lan­ma­sı­na se­bep oluş­tur­ma­sı. Çün­kü um­re­nin ta­mam­lan­ma­sı ile ih­ram­dan çık­mak bun­la­rı yap­ma­ya imkân sağ­lar.
"Ko­la­yı­na ge­len bir kur­ban" Aye­tten an­la­şıl­dı­ğı ka­da­rıy­la kur­ban kes­me baş­lı ba­şı­na bir iba­det ve amel­dir. Dolayısıyla hac­cın baş­lan­gıç ye­ri olan mi­kat­ta ih­ra­ma gir­me­yip Mek­ke'de gir­me­si­ne kar­şı­lık bir zor­la­ma ve te­la­fi o­la­rak yo­rum­lan­ma­sı yan­lış­tır. Böy­le bir şe­yin ayet-i ke­ri­me­den al­gı­lan­ma­sı için, faz­la­dan işa­ret­le­re ih­ti­yaç var­dır. Ve bu hu­sus net ve açık­tır.
Şa­yet "...ko­la­yı­na ge­len kur­ba­nı kes­mek ge­re­kir..." ifa­de­si­nin "ya­rar­lan­mak is­te­ye­ne..." ifa­de­sin­den son­ra yer al­ma­sı, ce­za­nın şart­tan son­ra yer al­ma­sı­na ör­nek­tir. Bu­nun­la be­ra­ber, cüm­le­nin şart kıs­mı­nın "ya­rar­lan­ma" laf­zı­nı kap­sa­ma­sı, kur­ba­nın "ya­rar­lan­ma"ya kar­şı­lık ol­du­ğu­nu ima et­mek­te­dir. Bu ise, ko­nul­muş bir hük­me iliş­kin bir tür ko­lay­laş­tır­ma­dır. Ne­ti­ce­de kur­ban kes­me hük­mü, müs­ta­kil bir iba­det sa­yıl­maz; ak­si­ne ya­rar­lan­may­la il­gi­li bir te­la­fi­dir." şek­lin­de bir gö­rüş ile­ri sü­rü­le­cek olur­sa, bu­na ce­vap ola­rak de­riz ki:
Bu gö­rü­şü "um­re ile" ifa­de­si red­det­mek­te­dir. Çün­kü böy­le bir ifa­de tar­zı, an­cak, bir amel iş­le­nir­ken, baş­ka bir şey­den ya­rar­lan­ma­nın ca­iz bı­ra­kıl­ma­sı du­ru­mu­na uy­gun dü­şe­bi­lir. Dolayısıyla um­re­nin ta­mam­lan­ma­sı ve hac için şim­di­lik ih­ra­ma gi­ril­me­di­ğin­den ih­ram­lı ol­ma du­ru­mu­nun söz konusu ol­ma­dı­ğı bir yer­de, ko­lay­laş­tır­ma­yı gün­de­me ge­tir­me­nin bir an­la­mı yok­tur.
Kal­dı ki, şa­yet söz konusu ima'nın var­lı­ğı ka­nıt­la­nır­sa, bu an­cak, kur­ban kes­me hük­mü­nün ge­ti­ril­me­si­nin, hac­ca ka­dar um­re ile ya­rar­lan­ma hük­mü­nün ve­ril­miş ol­ma­sın­dan kay­nak­lan­ma­sı ile an­lam ka­za­nır. Kur­ba­nı, hac­ca baş­la­mak için mi­kat­ta ih­ra­ma gi­ril­me­di­ği ve ye­ri­ne Mek­ke'de gi­ril­di­ği­ne kar­şı­lık bir te­la­fi ola­rak al­gı­la­mak doğ­ru ol­maz. Aye­tin za­hi­rin­den ve akı­şın­dan an­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la "hacca ka­dar um­re ile ya­rar­lan­mak is­te­ye­ne ko­la­yı­na ge­len bir kur­ba­nı kes­mek ge­re­kir." ifa­de­si, um­re ile ya­rar­lan­ma (te­met­tu) uy­gu­la­ma­sı­nın ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı­na iliş­kin bir ha­ber ni­te­li­ğin­de­dir. Ya­sa­laş­tır­ma­yı an­lat­ma­ya iliş­kin bir açık­la­ma de­ğil­dir. Çün­kü ifa­de tar­zı, ön­ce "ya­rar­lan­ma"yı, ay­rın­tı­lan­dı­rı­la­cak bir kök ko­nu­mu­na ge­ti­ri­yor, son­ra da "kur­ban kes­me"ye iliş­kin hük­mün ya­sa­laş­ma­sı­nı bu kö­ke da­yan­dırı­yor. Çün­kü: "Kim ya­rar­la­nır­sa, onun bir kur­ban kes­me­si ge­re­kir." de­mek­le "ya­rar­la­nın ve kur­ba­nı ye­ri­ne gön­de­rin" de­mek ara­sın­da fark var­dır. Ya­rar­lan­ma­ya iliş­kin hük­mün ya­sa­laş­ma­sı ile il­gi­li an­la­tı­mı, aye­tin so­nun­da­ki şu ifa­de içer­mek­te­dir: "Bu, ai­le­si Mes­cid-i Ha­ram'da ol­ma­yan­lar için­dir."
Bu­la­ma­ya­na da, üç gün hac­da, ye­di gün de dön­dü­ğü­nüz­de oruç var­dır.
Bu­ra­da hac, oruç için zarf ko­nu­mu­na ge­ti­ril­miş­tir. Bu de­ğer­len­dir­me­de oru­cun, hac­la il­gi­le­ni­len za­man ve mekân­la ör­tüş­me­si esas alın­mış­tır. Şu hâlde hac için ih­ra­ma gir­mek­ten baş­la­yıp dö­nüş iş­lem­le­ri­ne baş­lan­dı­ğı za­ma­na ka­dar­ki hac sü­re­si, üç gün­lük oru­cun da za­ma­nı­dır. Bu yüz­den Ehlibeyt İmamları'­na da­yan­dı­rı­lan ha­dis­ler­de söz ko­nu­su oru­cun vak­ti­nin kur­ban bay­ra­mın­dan ön­ce ya da teş­rik gün­le­rin­den son­ra ol­du­ğu be­lir­ti­lir. Bu da­ha ön­ce tut­ma­ya güç ye­ti­re­me­yen­ler için­dir. Ak­si tak­dir­de mem­le­ke­ti­ne dö­nün­ce tut­ma­sı ge­re­kir. Di­ğer ye­di gün­lük oru­cun zar­fı ise, hac dö­nü­şün­den son­ra­dır. Bu de­ğer­len­dir­me­yi "dön­dü­ğü­nüz­de" ifa­de­sin­den açık­ça al­gı­lı­yo­ruz. Çün­kü "dö­nüş za­ma­nı" şek­lin­de bir ifa­de kul­la­nıl­ma­mış­tır. Ay­rı­ca "dön­dü­ğü­nüz­de" ifa­de­sin­de, gayb ki­pin­den mu­ha­tap ki­pi­ne doğ­ru bir ge­çiş ya­pıl­mış ol­ma­sı, bu­nu ima et­mi­yor de­ğil­dir.
İş­te bu, tam on gün­dür.
Üç gün­lük ile ye­di gün­lük oruç top­lam ola­rak on gün eder. Ye­di gün­lük oru­cun, on gü­nün ik­ma­le er­me­si­ni sağ­la­yı­cı ola­rak vur­gu­lan­ma­sı, bu­na kar­şın ta­mam­la­yı­cı ola­rak ön­gö­rül­me­me­si gös­te­ri­yor ki, üç gün­lük oruç­la ye­di gün­lük oru­cun her bi­ri için öte­kin­den fark­lı bir hü­küm söz ko­nu­su­dur. Aye­tin ba­şın­da "ta­mam­la­ma" ile "ik­mal et­me" kav­ram­la­rı­na iliş­kin de­ğer­len­dir­me­mi­zi göz önün­de bu­lun­dur­du­ğu­muz za­man, var­dı­ğı­mız bu so­nu­cu bir ye­re oturt­muş olu­ruz. Şu hâlde üç gün­lük oruç, özü iti­ba­riy­le ek­sik­siz bir amel­dir. Ye­di gün­lük oruç­la bir­lik­te­li­ği sa­de­ce ik­mal ni­te­li­ğin­de­dir, ta­mam­la­ma de­ğil.
Bu da, ai­le­si Mes­cid-i Ha­ram'da ol­ma­yan­lar için­dir.
Ya­ni bun­dan ön­ce sö­zü edi­len "hac­ca ka­dar um­re ile ya­rar­lan­ma" hük­mü, ai­le­si Mes­cid-i Ha­ram'da ol­ma­yan­lar için ge­çer­li­dir. Bu­nun­la, ha­dis­le­rin ta­nık­lı­ğıy­la otur­du­ğu yer­le Mes­cid-i Ha­ram ara­sın­da en az on iki mil me­sa­fe bu­lu­nan kim­se­ler kas­te­dil­miş­tir.
Ki­şi­nin ai­le­si, ka­rı­sı ve bak­mak­la yü­küm­lü ol­du­ğu ço­luk ço­cu­ğu­dur. Uzak di­yar­lar­dan ge­len ya­ban­cı­lar­dan "ai­le­si Mes­cid-i Ha­ram'da ol­ma­yan­lar" ola­rak sö­z e­dil­me­si, ok­şa­yı­cı, sem­pa­ti uyan­dı­rı­cı ve çok da­kik bir hoş ifa­de tar­zı­dır. Bu sem­pa­ti uyan­dı­rı­cı ifa­de, ay­rı­ca bu tür bir hük­mün yü­rür­lü­ğe ko­nu­lu­şu­nun hik­me­ti­ne de işa­ret et­mek­te­dir. Bu­na gö­re, ön­gö­rü­len bir uy­gu­la­ma­nın hik­me­ti ha­fif­let­me ve ko­lay­laş­tır­ma­dır. Çün­kü hac gi­bi emek, yor­gun­luk ve yol me­şak­ka­ti ge­rek­ti­ren bir iba­det için uzak di­yar­lar­dan ge­len in­san, din­len­me­ye ih­ti­yaç du­yar. İn­san da do­ğal ola­rak an­cak ai­le­si­nin ya­nın­da din­le­ne­bi­lir, an­cak ai­le or­ta­mın­da ra­ha­ta ka­vu­şa­bi­lir. Oy­sa hac için uzak di­yar­lar­dan gel­miş kim­se­nin Mes­cid-i Ha­ram ya­nın­da ai­le­si yok­tur ki din­len­sin. Bu yüz­den yü­ce Al­lah du­ru­mu bun­dan iba­ret olan­lar için hac­ca ka­dar um­re ile ya­rar­lan­ma ve hac için Mes­cid-i Ha­ram'da ih­ra­ma gir­me ve ikin­ci kez mi­ka­ta git­me­me­le­ri şek­lin­de bir ko­lay­laş­tır­ma ge­tir­miş­tir.
Bu açık­la­ma­la­rın ışı­ğın­da, an­la­mış ol­ma­lı­sın ki: Um­re ile ya­rar­lan­ma­nın ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı­na de­la­let eden ifa­de şu­dur: "Bu­ da, ai­le­si Mes­cid-i Ha­ram'da ol­ma­yan­lar için­dir." "Hac­ca ka­dar um­re ile ya­rar­lan­mak is­te­yen." ifa­de­si ise, mut­lak­tır. Her­han­gi bir za­man, her­han­gi bir şa­hıs ve her­han­gi bir du­rum­la ka­yıt­lı de­ğil­dir.
Al­lah'tan kor­kun ve bi­lin ki Al­lah, mu­hak­kak ce­za­sı pek çe­tin olan­dır.
Sa­de­ce hac­la il­gi­li bir uy­gu­la­ma­nın ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı­nı ifa­de eden bir sö­zün so­nun­da, böy­le­si­ne sar­sı­cı, böy­le­si­ne et­ki­le­yi­ci ve bu de­re­ce sert bir ifa­de­nin yer al­ma­sı, bu açık­la­ma­ya mu­ha­tap olan­la­rın, söz konusu hük­mü inkâr et­me­si­nin ya da ka­bul etme­yi ya­vaş­tan al­ma­la­rı­nın bek­len­di­ği­ni vur­gu­lar ni­te­lik­te­dir. Ni­te­kim öy­le de ol­du. Çünkü, di­nin ya­sa­laş­tır­dı­ğı, yü­rür­lü­ğe koy­du­ğu uy­gu­la­ma­lar ve hü­küm­ler ara­sın­da, özel­lik­le hac iba­de­ti, Al­lah dos­tu Hz. İb­ra­him (a.s) dö­ne­min­den bu ya­na Arap­lar ta­ra­fın­dan her yıl ye­ri­ne ge­ti­ri­len bir ge­le­nek ola­rak var­lı­ğı­nı sür­dü­rü­yor­du. Hac­cı bi­li­yor­lar­dı, uy­gu­lu­yor­lar­dı. Ruh­la­rı bu­na alış­mış, kalp­le­ri do­ğal ola­rak bu iba­de­te ısın­mış­tı. İslâm da bu ge­le­ne­ği yak­la­şık ola­rak Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) son dö­nem­le­ri­ne ka­dar, ol­du­ğu gi­bi onay­la­yıp uy­gu­lan­ma­sı­nı ön­gör­dü. Hac­cın ya­pı­sın­da bir de­ği­şik­li­ğe git­mek, Arap­la­rın ko­lay­ca ka­bul ede­cek­le­ri bir olay de­ğil­di. Bu yüz­den, söz konusu de­ği­şik­li­ği tep­kiy­le kar­şı­la­dı­lar.
Eli­mi­ze ula­şan ri­va­yet­ler­den al­gı­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la bu de­ği­şik­lik­ler birçok­la­rı­nın içi­ne sin­me­miş­ti. Bun­dan do­la­yı, Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) on­lar­la ko­nuş­ma, on­la­ra açık­la­ma­da bu­lun­ma ge­re­ği­ni duy­du. Ve şu­nu vur­gu­la­dı: "Hük­met­me yet­ki­si Al­lah'a ait­tir. O, di­le­di­ği gi­bi hük­me­der. O'nun hük­mü ge­nel­dir, her­ke­si kap­sar. Her­han­gi bir pey­gam­ber ve top­lu­luk bu hük­mün kap­sa­mı­nın dı­şın­da de­ğil­dir." İş­te aye­tin so­nun­da, tak­va­yı em­ret­me ve Al­lah'ın aza­bın­dan kor­kut­ma içe­rik­li sert bir ifa­de­nin yer al­ma­sı­nın ge­rek­çe­si, ar­ka plânı bu­dur.
197) Hac, (onun za­ma­nı) bi­li­nen ay­lar­dır. Böy­le­lik­le kim on­lar­da hac­cı ken­di­ne farz eder­se, bil­sin ki haçta ka­dı­na yak­laş­mak, fısk yap­mak ve kav­ga­ya gi­riş­mek yok­tur.
Hac­cın za­ma­nı Arap­lar­ca bi­li­nen ay­lar­dır. Ha­dis­ler de bu­nu bi­ze be­lir­le­miş­tir. Hac ay­la­rı; şev­val, zil­ka­de ve zil­hic­ce­dir.
Hac­cın an­cak zil­hic­ce ayı­nın be­lir­li bir kıs­mın­da ya­pıl­ma­sı, onun bü­tün ola­rak bir hac ayı ola­rak sa­yıl­ma­sı­na en­gel oluş­tur­maz. Bu, tıp­kı bi­ri­ne: "Sa­na cu­ma gü­nü ge­le­ce­ğim." de­me­mi­ze ben­zer. Hal­bu­ki, ge­li­şi­miz an­cak cu­ma gü­nü­nün be­lir­li bir kıs­mın­da ger­çek­le­şe­bi­lir, tü­mün­de de­ğil.
Ayet-i ke­ri­me­de "hac" laf­zı­nın üç ke­re tek­rar­lan­mış ol­ma­sı, ay­rı­ca (uy­gun ol­ma­yan) a­çık is­min, müz­mer isim ye­ri­ne ko­nul­ma­sı­nın ne­de­ni, bu­nun "icaz lü­tuf"lu bir ifa­de bi­çi­mi ol­ma­sı­dır. Çün­kü ayet­te ge­çen hac laf­zı­nın il­ki ile, hac­cın za­ma­nı, ikin­ci­si ile, biz­zat hac iba­de­ti, üçün­cü­sü ile de hac­cın za­ma­nı ve ye­ri kas­te­dil­miş­tir. Şa­yet "hac" laf­zı her üçün­de de açık­ça te­laf­fuz edil­me­sey­di ba­zı­la­rı­nın da söy­le­dik­le­ri gi­bi ge­rek­siz ye­re sö­zü uzat­ma zo­run­lu­lu­ğu do­ğa­cak­tı. (Çün­kü şöy­le de­nil­me­si, ge­re­ke­cek­ti: Hac­cın za­ma­nı bi­li­nen ay­lar­dır. Böy­le­lik­le kim on­lar­da bu ame­li ken­di­ne farz eder­se, bil­sin ki hac za­ma­nın­da ve hac ya­pı­lır­ken ka­dı­na yak­laş­mak...)
Hac­cın farz kı­lın­ma­sı, bir in­sa­nın hac­ca fi­i­len baş­la­mak su­re­tiy­le onu ken­di­si için bir yü­küm­lü­lük hâline ge­tir­me­si­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Hac­cı ve um­re­yi Al­lah için ta­mam­la­yın."
Da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi, "er-re­fes" açık­ça de­nil­me­si çir­kin olup ki­na­ye yo­luy­la işa­ret edi­len her ame­le yö­ne­lik kul­la­nı­lan bir ifa­de­dir. "Fu­suk (=fısk)" ise, ita­a­tin dı­şı­na çık­mak de­mek­tir. "Ci­dal (=kav­-ga­ya tu­tuş­mak)" ile de, söz­lü tar­tış­ma, sür­tüş­me kas­te­dil­miş­tir. Fa­kat ha­dis­ler­de "er-re­fes" cin­sel bir­leş­me, fu­suk (=fısk)" ya­lan, "ci­dal (=kav-­ga)" da "ha­yır, val­la­hi", "evet, val­la­hi" de­mek şek­lin­de açık­lan­mış­tır.
Siz ha­yır adı­na ne ya­par­sa­nız, Al­lah, onu bi­lir… Ey akıl sa­hip­le­ri ben­den kor­kup-sa­kı­nın.
Bu ifa­de, iş­le­nen amel­le­rin Al­lah ka­tın­dan giz­li kal­ma­dık­la­rı­na yö­ne­lik bir uya­rı­dır ve tak­va çağ­rı­sı­dır. Ki, Al­lah'a iba­det et­mek­le meş­gul kim­se, Al­lah'ın ken­di­si­ni gö­rüp de­net­le­di­ği ger­çe­ği­ni ak­lın­dan çı­kar­ma­sın, Dolayısıyla iba­de­tin an­la­mı kay­bol­ma­sın. Bu, Kur'ân-ı Ke­rim'in bil­gi­le­rin te­mel da­ya­nak­la­rı­nı açık­lar­ken, geç­miş­le­rin kıs­sa­la­rı­nı ak­ta­rır­ken ve ilâhî ya­sa­la­rı ha­tır­la­tır­ken, sü­rek­li baş vur­du­ğu bir ifa­de tar­zı­dır. Her me­se­le­de, öze iliş­kin açık­la­ma­yı öğüt­le, tav­si­ye ile pe­kiş­ti­rir. Ki ilim­le amel, te­o­riy­le pra­tik bir­bi­rin­den ay­rıl­ma­sın. Çün­kü amel­le des­tek­len­me­yen il­min, pra­ti­ğe yan­sı­ma­yan te­o­ri­nin İslâm'da ye­ri yok­tur. İslâm ter­mi­no­lo­ji­sin­de bir de­ğer ifa­de et­mez. Söz konusu çağ­rı­nın şöy­le bir ifa­dey­le son bul­ma­sı bu yüz­den­dir: "Ey akıl sa­hip­le­ri ben­den kor­kup-sa­kı­nın." Dik­kat edi­lir­se, ön­ce­ki ifa­de­de kul­la­nı­lan gayb ki­pin­den mu­ha­tap ki­pi­ne yö­ne­lik bir ge­çiş ger­çek­leş­ti­ri­li­yor. Bu ise, me­se­le­ye ve­ri­len öne­mi, gös­te­ri­len ya­kınlı­ğı ve öze­ni ve an­cak tak­va yo­lu­nun iz­le­nil­me­si ge­rek­ti­ği­ni or­ta­ya ko­yar ni­te­lik­te­dir.
198) Rab­bi­niz­den bir fazl is­te­me­niz­de, si­zin için bir sa­kın­ca yok­tur.
Bu ayet-i ke­ri­me, içer­di­ği an­lam, yük­len­di­ği me­saj iti­ba­riy­le şu ayet-i ke­ri­me­yi an­dır­mak­ta­dır: "Ey iman eden­ler, cu­ma gü­nü na­maz için çağ­rı ya­pıl­dı­ğı za­man, he­men Al­lah'ı zik­ret­me­ye ko­şun ve alış verişi bı­ra­kın... Ar­tık, na­ma­zı kı­lın­ca, yer­yü­zün­de da­ğı­lın. Al­lah'ın faz­lı­nı is­te­yip ara­yın." (Cu­m'a, 9-10) Gö­rül­dü­ğü gi­bi, bu ayet­ler­de "Al­lah'ın faz­lı­nı ara­ma" alış veriş­ten be­del ola­rak kul­la­nıl­mış­tır. Za­ten, alış ve­rişte Al­lah'ın faz­lı­nı ara­ma gi­ri­şi­mi­dir. Ni­te­kim ha­dis­ler de, bu ayet­te ge­çen "fazl" kav­ra­mı­nı "alış ve­riş" ola­rak açık­la­mış­tır. Dolayısıyla ayet-i ke­ri­me, hac es­na­sın­da alış veriş yap­ma­nın mu­bah ol­du­ğu­nu ifa­de et­mek­te­dir.
Ara­fat'­tan hep bir­lik­te in­di­ği­niz­de, Al­lah'ı Meş'ar-ı Ha­ram'-da anın.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ifa­ze" de­yi­mi, bir yer­den top­lu­ca çı­kış de­mek­tir. Dolayısıyla, Meş'ar-ı Ha­ram'da vak­fe yap­ma­ya işa­ret et­ti­ği gi­bi Ara­fat vak­fe­si­ne de işa­ret eder. Meş'ar-ı Ha­ram'dan mak­sat ise "Müz-­de­li­fe"dir.
O, si­zi na­sıl doğ­ru yo­la yö­nel­tip-ilet­tiy­se, siz de O'nu anın. Şüphesiz siz daha önce sapıklardan idiniz.
Si­ze yol gös­te­rip doğ­ru yo­la ilet­me­si­ne denk bir şe­kil­de, O'nu anın. Çün­kü O'nun si­zi doğ­ru yo­la ilet­me­sin­den ön­ce, siz sa­pık kim­se­ler idi­niz.
199) Son­ra in­san­la­rın top­lu­ca akın et­ti­ği yer­den siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
İfa­de­nin za­hi­ri, in­san­la­rın öte­den be­ri ya­pa­gel­dik­le­ri Ara­fat'tan top­lu­ca çı­kı­şı onay­lar ve aye­te mu­ha­tap olan­la­rı da bu ge­le­ne­ğe uy­ma­ya yö­nel­tir ni­te­lik­te­dir. Bu de­ğer­len­dir­me, Ku­reyş ka­bi­le­si ve müt­te­fik­le­ri­nin ko­nu­mu ile il­gi­li ola­rak ak­ta­rı­lan­lar­la ör­tüş­mek­te­dir. Ku­reyş ve müt­te­fik­le­ri­ne "Hums" de­nir­di. Bun­lar Ara­fat'ta vak­fe yap­maz­lar­dı. Sa­de­ce Müz­de­li­fe vak­fe­si­ne ka­tı­lır­lar­dı.
Di­yor­lar­dı ki: Biz Al­lah'ın do­ku­nul­maz evi­nin hal­kı­yız, bu yüz­den Mes­cid-i Ha­ram'dan ay­rı­la­ma­yız. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, on­ların da di­ğer in­san­lar gi­bi Ara­fat'tan top­lu çı­kış yap­ma­la­rı­nı em­ret­ti.
Bu­na gö­re, "Ara­fat'tan hep bir­lik­te in­di­ği­niz­de" ifa­de­si­nin ar­dın­dan, bu hük­mün "süm­me (=son­ra)" eda­tı ile gün­de­me ge­ti­ril­miş ol­ma­sı, söz di­zi­min­de­ki var olan dü­ze­ni gö­zet­me amaç­lı ol­du­ğu­nu gös­te­rir. As­lın­da, bu ön­ce be­lir­ti­len bir hü­küm­le il­gi­li vur­gu­lan­ma­sı ge­rek­li olan bir ko­nu­dur. Bu du­rum­da şöy­le bir an­lam el­de et­miş olu­ruz: Hac­la il­gi­li hü­küm­ler bun­lar­dan iba­ret­tir. An­cak si­zin de her­kes gi­bi Ara­fat'tan top­lu çı­kış yap­ma­nız ge­re­kir, Müz­de­li­fe'den de­ğil. Ba­zı­la­rı ise şöy­le de­miş­ler­dir: İki ayet­te te­lif açı­sın­dan tak­dim (öne al­ma) ve tehir (so­na bı­rak­ma) yön­te­mi­ne baş­vu­rul­muş­tur. Söz di­zi­mi­ni aça­cak olur­sak şöy­le bir so­nuç­la kar­şı­la­şı­rız: Son­ra in­san­la­rın top­lu­ca akın et­tik­le­ri yer­den siz de akın edin, Ara­fat'tan top­lu­ca akın et­ti­ği­niz za­man...
200) Hac iba­det­le­ri­ni­zi bi­tir­di­ği­niz­de ar­tık (ca­hi­li­ye dö­ne­min­de) ata­la­rı­nı­zı an­dı­ğı­nız gi­bi, hat­ta on­dan da kuv­vet­li bir an­ma ile Al­lah'ı anın.
Al­lah'ı an­ma­ya yö­ne­lik bir çağ­rı ve ko­nu­nun öne­mi­ni be­lir­te­cek en uy­gun ifa­de­dir bu. Bu da iba­det eden ki­şi­nin, Al­lah'ı a­ta­la­rı­nı an­dı­ğı gi­bi hat­ta da­ha kuv­vet­li bir an­ma ile an­ma­sı şek­lin­de be­lir­le­ni­yor. Çün­kü, "O si­zi na­sıl doğ­ru yo­la yö­nel­tip-ilet­tiy­se, siz de O'nu anın." ifa­de­siy­le işa­ret edi­len, "Al­lah'ın in­san­la­rı doğ­ru yo­la ilet­me­si" ni­me­ti­nin hak­kı­nın, ki­şi­nin üze­rin­de­ki ba­ba hak­la­rın­dan da­ha bü­yük ol­du­ğudur.
De­nil­di­ği­ne gö­re: Ca­hi­li­ye ça­ğın­da Arap­lar, hac tö­ren­le­ri­ni ta­mam­la­dık­tan son­ra, Mi­na'da bir sü­re bek­ler ve na­zım ve ne­sir tü­rü edebî ürün­ler­le ata­la­rı­na öv­gü­ler dü­zer­ler ve böy­le­ce bir­bir­le­ri­ne kar­şı yü­ce­lik tas­lar­lar­dı. Yü­ce Al­lah, bu ge­le­ne­ği ken­di­si­nin anıl­ma­sı şek­lin­de de­ğiş­tir­di. Ata­la­rı­nı an­dık­la­rı gi­bi, hat­ta on­dan da kuv­vet­li bir an­ma ile ken­di­si­ni an­ma­la­rı di­rek­ti­fi­ni ver­di.
"Hat­ta on­dan da kuv­vet­li" ifa­de­si­nin ori­ji­na­li­nin ba­şın­da­ki "ev" eda­tı, "hat­ta" an­la­mın­da ol­mak üze­re da­ha kuv­vet­li bir vur­gu el­de et­mek için kul­la­nıl­mış­tır. "An­ma" fi­i­li­nin "kuv­vet"le ni­te­lendi­ril­me­si­ne ge­lin­ce, bu fi­il ke­mi­yet ola­rak çok­lu­ğu ka­bul et­ti­ği gi­bi, key­fi­yet ola­rak da "kuv­vet­li"li­ği ka­bul eder. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Al­lah'ı çok­ça zik­re­din." (Ah­zab, 41) "Al­lah'ı çok­ça zik­re­den­ler." (Ah­zab, 35) Çün­kü zi­kir ol­gu­su, özü iti­ba­riy­le sırf söz­le sı­nır­lı de­ğil­dir. Bi­la­kis kal­bi al­gı­la­yış ve anış­la il­gi­li bir du­rum­dur. Söz sa­de­ce bu iç­sel du­ru­mun bir ak­ta­rı­cı­sı ko­nu­mun­da­dır. Dolayısıyla, Al­lah'ı an­ma­nın yer­le­ri­nin çok­lu­ğu baz alı­na­rak "zi­kir" ol­gu­su­nu çok­luk­la ni­te­le­mek müm­kün­dür. Ni­te­kim bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­lu­yor: "On­lar ayak­ta iken, otu­rur­ken, yan ya­tar­ken Al­lah'ı zik­re­der­ler." (Âl-i İmrân, 191)
Dolayısıyla, her­han­gi bir du­rum­da "zi­kir" ol­gu­su­nun "kuv­vet­li­likle" ni­te­len­di­ril­me­si de müm­kün­dür. "İba­det­le­ri­ni­zi bi­tir­di­ği­niz­de..." ifa­de­sin­den al­gı­la­dı­ğı­mız "ko­num" in­sa­nı Al­lah'tan alı­ko­ya­cak O'nu unut­ma­sı­na ne­den ola­cak bir ko­num ol­ma­sı ha­se­biy­le, em­re­di­len "zik­rin" çok­luk ye­ri­ne "kuv­vet­li­lik­le" ni­te­len­di­ril­me­si or­ta­ma da­ha uy­gun bir yak­la­şım­dır. Bu hu­su­sun net ve an­la­şı­lır ol­du­ğu her­ke­se ma­lum­dur.
İn­san­lar­dan öy­le­si var­dır ki: "Rab­bi­miz, bi­ze dün­ya­da ver." der; onun ahi­ret­te na­si­bi yok­tur.
201) Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru." der.
Bu ayet, "ata­la­rı­nı­zı an­dı­ğı­nız gi­bi... Al­lah'ı anın." ifa­de­si­ne yö­ne­lik bir ay­rın­tı­dır. İfa­de­de ge­çen "in­san­lar" de­yi­mi mut­lak­tır. İn­san tü­rü­nün tüm fert­le­ri kas­te­dil­miş­tir. Ya­ni "kâfir"ler­den da­ha ge­nel­dir. Kâfir sa­de­ce ata­la­rı­nı anar. Sa­de­ce dünyevî övünç­le­ri önem­ser. Sırf dün­ya­yı is­ter. Ahi­ret gi­bi bir der­di yok­tur onun. "İn­san­lar" de­yi­mi "mü­min"i de aşan bir ge­nel­lik­te­dir. Mümin sırf Al­lah ka­tın­da­ki ni­met­le­ri is­ter. Eğer dün­ya­ya iliş­kin bir şey is­te­ye­cek­se, bu, sırf Rab­bi­nin ra­zı ol­du­ğu şe­ye yö­ne­lik bir gi­ri­şim­dir. Bu du­rum­da "söz" ve "dua"dan, fi­i­li söy­le­mi an­la­mak ge­re­kir. Böy­le olun­ca şöy­le bir an­lam kar­şı­mı­za çı­kar: İn­san­lar için­de öy­le­le­ri var ki, sa­de­ce dün­ya­yı is­ter­ler. Bun­la­rın ahi-ret­te na­si­bi yok­tur. Bir kıs­mı da, is­ter dün­ya ile il­gi­li ol­sun, is­ter ahi­ret­le il­gi­li ol­sun, Rab­bi­ni hoş­nut ede­cek şey­ler is­ter­ler. Bun­la­rın ahi­ret­te na­sip­le­ri var­dır.
Böy­le­ce: Ahi­re­ti is­te­yen­le­rin söz­le­ri ara­sın­da ge­çen "iyi­lik" söz­cü­ğü­nün, ne­den dün­ya­yı is­te­yen­le­rin söz­le­ri­nin ara­sın­da yer al­ma­dı­ğı­nı an­lı­yo­ruz. Dün­ya­yı is­te­yen kim­se, is­te­di­ği şe­yi Al­lah ka­tın­da "iyi­lik" ni­te­li­ği­ne sa­hip ol­ma­sıy­la sı­nır­lan­dır­maz. Çün­kü dün­ya ve yer­yü­zün­de­ki ha­ya­tın tüm zevk­le­ri ona gö­re "iyi"dir, he­va ve he­ve­si­ne uy­gun­dur. Al­lah ka­tın­da­ki ni­met­le­ri is­te­yen kim­se açı­sın­dan ise, du­rum fak­lı­dır. Ona gö­re dün­ya­da ve ahi­ret­te olan şey­ler iyi ve kö­tü ol­mak üze­re iki kıs­ma ay­rı­lır­lar. Bu yüz­den is­te­di­ği za­man, an­cak iyi ni­te­lik­li şey­le­ri is­ter, kö­tü ni­te­lik­le­ri şey­le­ri de­ğil.
Ayet­le­rin akı­şı için­de, "Onun ahi­ret­te na­si­bi yok­tur." ifa­de­si ile "İş­te bun­la­rın ka­zan­dık­la­rı­na kar­şı­lık na­sip­le­ri var­dır." ifa­de­si­nin kar­şıt bi­rer akı­be­ti yan­sı­tan tab­lo­lar ola­rak su­nul­ma­sı, bi­ze şu me­sa­jı ve­ri­yor: Bi­rin­ci gru­ba gi­ren in­san­la­rın amel­le­ri habt ol­muş bo­şa git­miş­tir, ça­ba­la­rı so­nuç­suz­dur. İkin­ci gru­ba gi­ren in­san­lar için ise, bu­nun tam ter­si bir du­rum söz ko­nu­su­dur. Ulu Al­lah bu ger­çe­ği de­ği­şik yer­ler­de fark­lı üs­lûp­lar­la de­fa­lar­ca vur­gu­la­mış­tır: "On­la­rın yap­tık­la­rı her işin önü­ne geç­tik, böy­le­ce onu sav­rul­muş toz zer­re­le­ri kı­lı­ver­dik." (Fur­kan, 23) "İnkâr eden­ler ate­şe su­nu­la­cak­la­rı gün on­la­ra şöy­le de­nir: Siz dün­ya ha­ya­tı­nız­da bü­tün gü­zel­lik­le­ri­niz ve zevk­le­ri­ni­zi tü­ke­tip yok et­ti­niz, on­lar­la ya­şa­yıp zevk sür­dü­nüz." (Ah­kaf, 20) "Kı­ya­met gü­nün­de on­lar için bir tar­tı tut­ma­ya­ca­ğız." (Kehf, 105)
202) …Al­lah, he­sa­bı pek se­ri gö­ren­dir.
Al­lah'ın gü­zel isim­le­rin­den bi­ri­nin ifa­de et­ti­ği an­lam­dır bu. İfa­de­nin be­lir­siz, mut­lak ni­te­lik­te ol­ma­sı, hem dün­ya­yı, hem de ahi­re­ti kap­sa­dı­ğı­nı gös­te­rir. Şu hâlde, he­sap gör­me ol­gu­su, ke­sin­ti­siz de­vam et­mek­te­dir. Bir kul iyi ve kö­tü ni­te­lik­li bir şey iş­le­di­ği za­man, yü­ce Al­lah iş­le­di­ği­ne uy­gun bir kar­şı­lık ve­rir.
Şu hâlde, "İn­san­lar­dan öy­le­si var­dır ki..." di­ye baş­la­yan ayet­ler­den şöy­le bir so­nuç el­de et­miş olu­yo­ruz: Yü­ce Al­lah'ı anın, çün­kü in­san­lar iki gru­ba ay­rı­lır. Bir grup dün­ya­yı is­ter, on­dan baş­ka bir ­şey ak­lı­na ge­tir­mez. Bu grup­ta­ki in­san­la­rın ahi­ret­te bir pay­la­rı yok­tur. Bir grup da, Al­lah'ın ka­tın­da, O'nu hoş­nut kı­la­cak şey­ler is­ter. Bu gru­ba gi­ren in­san­la­rın ahi­ret­te na­sip­le­ri var­dır. Al­lah, he­sa­bı çok ça­buk gö­ren­dir. Ku­lu­nun is­te­di­ği şe­yin he­sa­bı­nı ça­buk gö­rür ve is­te­di­ği­ni ve­rir. Öy­ley­se siz, Al­lah'ı anan na­sip­li kim­se­ler­den olun. Rab­bi­nin zik­ri­ni ter­k et­ti­ği için na­sip­siz ka­lan kim­se­ler gi­bi ol­ma­yın. Ak­si tak­dir­de, rah­met­ten ya­na ümit­siz, bed­baht in­san­lar olur­su­nuz.
203) Sa­yı­lı gün­ler­de Al­lah'ı anın.
Sa­yı­lı gün­ler de­yi­mi ile teş­rik gün­le­ri, ya­ni Zil­hic­ce ayı­nın on bi­rin­ci, on ikin­ci ve on üçün­cü gün­le­ri kaste­di­li­yor. Bu gün­le­rin, Zil­hic­ce'nin onun­dan son­ra­ki gün­ler ol­du­ğu­nun ka­nı­tı, ge­çen hük­mün, hac­ca öz­gü iba­det­le­rin ta­mam­la­nı­şın­dan sö­z e­den ifa­de­nin ar­dın­dan yer al­ma­sı­dır. Bu gün­le­rin sa­yı­sı­nın üç ol­du­ğu­nun ka­nı­tı ise "iki gün­de eli­ni ça­buk tu­tan." ifa­de­si­dir. Çün­kü, an­cak gün­le­rin sa­yı­sı­nın üç ol­ma­sı du­ru­mun­da "iki gün­de eli­ni ça­buk tut­mak" söz ko­nu­su ola­bi­lir. Bir gün de yol­cu­lu­ğa çı­kı­lır. İki gün­de de ace­le edi­lir. Böy­le­ce sa­yı üçe ta­mam­lan­mış olur. Ko­nuy­la il­gi­li ri­va­yet­ler­de de, ifa­de bu şe­kil­de açık­lan­mış­tır.
Kim iki gün­de ace­le edip (Mi­na'dan Mek­ke'ye) dön­mek is­ter­se, onun bir gü­na­hı yok­tur. Kim ge­ri ka­lır­sa, onun da bir gü­-na­hı yok­tur. Bu, sa­kı­nan için­dir.
İfa­de­nin ori­ji­na­li­nin ba­şın­da­ki "la" cin­si­ni nef­ye­den olum­suz­luk eda­tı­dır. Dolayısıyla, iki yer­de kul­la­nı­lan "la is­me aleyh (=onun bir gü­na­hı yok­tur.)" hac zi­ya­re­tin­de bu­lu­nan şa­hıs­la il­gi­li ola­rak gü­nah cin­si­ni te­mel­den yok say­mak­ta­dır. Ve hiç bir şey­le de ka­yıt­lan­dı­rıl­ma­mak­ta­dır. Eğer "ace­le et­me açı­sın­dan ona bir gü­nah yok­tur, ge­cik­tir­me açı­sın­dan da ona bir gü­nah yok­tur." şek­lin­de bir an­lam kaste­dil­miş ol­say­dı, ifa­de­nin bu­nun­la ka­yıt­lı kı­lın­mış ol­ma­sı ge­re­kir­di: Öy­ley­se ayet-i ke­ri­me­den şöy­le bir an­lam el­de et­mek du­ru­mun­da­yız: Kim hac­cı ta­mam­lar­sa, o ba­ğış­lan­mış­tır, gü­nah­sız­dır. İki gün­de ace­le edip dön­mek is­te­se de ge­ri kal­sa da bu so­nuç de­ğiş­mez. Meseleyi bu şekilde algıladığımız zaman şunu anlıyoruz: Bu ayet, hac ibadetini yapmakta olan kişiyi "acele edip dönme" ile "geri kalma" arasında serbest bırakır nitelikte değildir. Tam tersine maksat, hac ibadetlerini tamamlayan kimsenin günahlarının her hâlükârda bağışlandığını vurgulamaktır.
"Bu, sakınan içindir." sözüne gelince,bu ifade,acele edip dönme ile geri kalmayı açıklar mahiyette değildir. Aksi takdirde şöyle demek gerekirdi: "La isme alâ men itteka (=sakınan üzerine bir günah yoktur.)" Halbuki, "Bu sakınan içindir." sözünün "Bu, ailesi Mecsid-i Haram'da olmayanlar içindir." sözüne benzediği açıkça görülmektedir. Demek ki, kastedilen; "Bu hüküm ve bu sonuç (günahların bağışlanması) takva sahibi, sakınan kimseler içindir. Ama takva sahibi olmayan, sakınmayan kimse için böyle bir sonuç yoktur." anlamıdır. Ayet-i kerimede sözü edilen takvanın (sakınmanın) yüce Allah'ın hac esnasında yasakladığı ve sırf hacca özgü kıldığı buy yasaklardan sakınma olması gerekir. Böylece ayetin anlamına şöyle bir yorum getirilmiş olur: (günahların tümden bağışlanması) sadece, ihrama girmekle birlikte yürürlüğe giren hacca özgü yasakların tümünden veya bir kısmından sakınanlar için geçerlidir. Sakınmayanlarınsa Mina'da beklemeleri ve sayılı günlerde Allah'ı anmaları gerekir. "Bu yorumu destekleyecek mahiyette rivayetler, Ehlibeyt İmamları'ndan da aktarılmıştır. İleride bunları ele alacağız, inşaallah.
Allah'tan korkup-sakının ve gerçekten bilin ki, siz O'na döndürülüp toplanacaksınız.
Ayetler grubunun sonunda takvalı olmaya Allah'ın koyduğu yasaklardan sakınmaya ilişkin bir emir ve Allah'ın huzurunda haşr olunacağına, ölümden sonra dirilişin gerçekleşeceğine ilişkin bir uyarı yer alıyor. Çünkü takva duygusu, ancak hesaplaşma gününün hatırlanması ile gerçekleşir, kök salar. Günahlardan ancak, hesaplaşma gününün hatırlanması sayesinde kaçınılabilir. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır." (Sâd, 26)
Ayet-i kerimenin sonunda haşr (toplanma) sözcüğünün seçilmesi, haccın bir tür haşr (toplanma) olması da göz önünde bulundurulursa ilginç bir benzetmeyi çağrıştırması bakımından üzerinde durmaya değer. Bu sözcüğün seçilmesinin altında şu mesaj yatıyor. Hac ibadetini yerine getiren kimse, bu toplanma ve toplu çıkışlarla, Allah'ın huzurunda istisnasız her kesin toplanacağı günü hatırlamalıdır.
AYETLERİN hadisler IŞIĞINDA AÇIKLAMASI
Tehzib'ul-Ahkam adlı eserde ve Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın." diye başlayan ayetle ilgili olarak "Hac da, umre de farzdır." dediği rivayet edilir.[1]
Tefsir'ul-Ayyâşî'de Zürare, Hamran ve Muhammed b. Müslim kanalıyla İmam Muhammed Bakır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "İkisinden 'Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın.' ayetini sorduk, dediler ki: Haccın tamamlanılması, hac sırasında kadına yaklaşılmaması, fısk yapılmaması ve kavgaya girişilmemesi, su-retiyle gerçekleşir."[2]
el-Kâfi'de, İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle naklediliyor: "Yani hacca ve umreyi eksiksiz eda etmek ve hacca ve umre niyetiyle ihrama girmiş kimsenin sakınmak zorunda olduğu şeylerden sakınmak suretiyle tamamlayın."[3]
Ben derim ki: Bu rivayetlerin, bizim yukarıda "tamamlama" kavramının anlamına ilişkin olarak yaptığımız açıklamaya ters düşen bir yanı yoktur. Çünkü hacca ve umrenin farz oluşları ve bu farzların eda edilişleri, onların tamamlanmaları demektir.
el-Kâfi'nin bir yerinde Halebî kanalıyla İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir. "Resulullah (s.a.a) İslâm'ın öngördüğü biçi-miyle haccı eda ettiği zaman, zilkade ayının sonuna dört gün kalmışken harekete geçti. Mescid-i Şecere'ye vardı ve orada namaz kıldı. Sonra kafileyi el-Beyda denilen yere kadar yürüttü. Oraya gelince ihrama girdi ve hacc niyetiyle tahlil getirdi. Oradan yüz adet kurbanlık deveyi sürdü. Bütün halk hac niyetiyle ihrama girdi. Umreye niyet etmediler ve hacda mut'a nedir bilmiyorlardı. Nihayet Resulullah (s.a.a) Mekke'ye geldi ve Kâbe'yi tavaf etti. İnsanlar da onunla birlikte tavafta bulundular. Sonra İbrahim makamının yanında iki rekât namaz kıldı ve Hacer'ul-Esved'e elini sürüp ziyaret etti. Sonra 'Allah'ın başladığı ile başlıyorum.' dedi ve safa tepesine geldi. Oradan başladı ve Safa ile Merve arasında yedi kez tavaf yaptı. Merve tepesi yanında tavafı son bulunca bir konuşma yapmak üzere ayağa kalktı ve insanlara ihramdan çıkmalarını ve bunu umre saymalarını emretti. Bu Allah'ın emrettiği bir şeydi. Bunun üzerine insanlar ihramdan çıktılar. Ardından Resulul-lah (s.a.a) şöyle buyurdu. 'Eğer böyle bir hükmün geleceğini bilseydim, sizin gibi bende kurbanlık deve getirmezdim ve size emrettiğim şeyi ben yapardım.' Ama beraberinde bulunan kurbanlıklardan dolayı böyle yapamazdı. Çünkü yüce Allah 'Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.' buyuruyor."
Suraka b. Ca'sem el-Kenanî şöyle dedi: "Dinimizi bugün yaratılmışız gibi öğrendik. Acaba bize emrettiğin bu uygulama sırf bu yıl için mi geçerlidir? Yoksa her yıl böyle mi yapılacaktır?" Resulullah (s.a.a) "Hayır, sonsuza dek böyle olacaktır." buyurdu. O sırada bir adam oturduğu yerden kalktı ve şöyle dedi: "Ya Resulullah, biz hac için yola çıkacağız ve kadınlarımızla cinsel ilişkide bulunduğumuzdan dolayı yaptığımız guslün suyu da başımızdan akacak mı? (Yani bu ne biçim hükümdür.)" Resulullah (s.a.a): "Sen hiçbir zaman buna iman getirmeyeceksin." dedi.
Daha sonra İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurdu: "Hz. Ali (a.s) Yemen'den gelip hacca yetişti. Baktı ki; Hz. Fatıma ihramdan çıkmış ve hoş kokular sürmüştür, bunun üzerine işin iç yüzünü öğrenmek için Resulullah' tan sormaya gitti. Resulullah (s.a.a) dedi ki: Ey, Ali sen ne niyetle tahlil getirdin, (ihrama girdin)? Dedi ki: Resulullah'ın tahlil getirdiği niyetle. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a): 'Sen ihramdan çıkma.' dedi ve onu kurbanlıklara ortak etti ve otuz yedi tanesini ona ayırdı. Resulullah da altmış üç tanesini kendi elleriyle boğazladı. Sonra her kurbandan bir parça alıp bir tencereye koydu, sonra onu pişirmesini emretti. ardından pişirilen etten ve et suyundan bir miktar yedi. Sonra buyurdu ki: şu anda tümünden yemiş bulunuyoruz. Temettu haccı (umre ile yararlanmak suretiyle hac yapmak) Hacc-ı Kıran'dan (hacca ve umreye birlikte niyetlenip kurban götürerek hac ziyaretinde bulunmaktan) ve yine Hacc-ı İfrad'dan (umresiz hactan) daha iyidir."
Ravi der ki: İmam'a şöyle sordum: "Peki, Resulullah gece mi ihra-ma girdi, yoksa gündüz mü?" Dedi ki: "Gündüz. "Gündüzün hangi sa-atinde?" diye sordum. "Öğle namazında." cevabını verdi.[4]
Aynı anlamı destekleyen başka rivayetler hem Mecma'ul-Beyan tefsirinde, hem de başka eserlerde yer almaktadır.
et-Tehzib adlı eserde, İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Kıyamete kadar umre hacca dahil edilmiştir. 'Hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurbanı kesmek gerekir.' buyuruluyor. Şu hâlde, hiç kimse 'hacca kadar umre ile yararlan-mazlık.' edemez. Allah bu hükmü kitabında indirmiştir ve Resulullah fiilî sünneti ile bu hükmü uygulamıştır.[5]
el-Kâfi adlı eserde, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: kolayına gelen kurbandan maksat, koyundur.[6]
Aynı eserde, İmam Cafer Sadık'a (a.s) dayandırılan şöyle bir açıklama yer alır: "Hacca kadar umre ile yararlanan kimse koyun bulamaz-sa, terviye gününden bir gün önce, terviye günü (zilhiccenin sekizinci günü) ve arefe günü oruç tutar." Orada hazır bulunanlar, "Şayet terviye günü yeni gelmiş ise ne yapması lazım gelir?" diye sorarlar. İmam şu cevabı verir: "Teşrikten sonraki üç gün oruç tutar." Bu sefer, "Eğer deveci bu üç günü beklemezse ne yapsın?" derler. İmam şöyle der: "Hasbe günü ve ondan sonraki iki gün oruç tutar." "Hasbe nedir?" diye sorarlar. "Yolculuğun başladığı gündür." "Yolda mı oruç tutacak?" diye sorarlar. İmam "Evet, arefe gününde yolcu değil miydi?" der ve şunu ekler: "Biz Ehlibeyt olarak bunu söylüyoruz. Yüce Allah, 'Hacda üç gün oruç." buyuruyor. Yani zilhicce ayı içinde üç gün oruç tutsun."[7]
Şeyh Tusî, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini bildirir: "Hac mikatından itibaren Mekke'ye kadar olan kısım içinde ikamet edenler 'ailesi Mescid-i Haram'da bulunan' kimseler kapsamına girerler. Bu yüzden onlar için hacca kadar umre ile yararlanma söz konusu değildir."[8]
Ben derim ki: Hacc mikatından aşağı, Mekke'ye doğru olan alanda bulunanlar için "ailesi Mescid-i Haram'da bulunan kimse" ifadesi kullanılabilir. Bunlar Mekkelidirler ve "umre ile yararlanma" hakkından istifade edemezler. Bu anlamı pekiştiren birçok rivayet, çeşitli kanallardan Ehlibeyt İmamları'na dayandırılmıştır.
Yine el-Kâfi'de, İmam Muhammed Bakır'ın (a.s) "Hac, bilinen aylardır." diye başlayan ayetle ilgili olarak şöyle bir açıklamada bulunduğu rivayet edilir: "Bilinen aylar ifadesiyle, şevval, zilkade ve zilhicce ayları kastedilmiştir. Hiç kimse bu ayların dışında hacc ibadetini yerine getiremez."[9]
Yine aynı eserde: "Kim onlarda haccı kendine farz ederse" ifadesiyle ilgili olarak, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) farz kılma; Telbiye, İş'ar (alamet koymak) ve kurbanlıklara gerdanlık takma ile olur. Kişi bunlardan hangisini yaparsa, haccı kendisi için gerekli kılmış olur.
Aynı eserde, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Hacda kadına yaklaşmak yoktur." ifadesiyle ilgili "kadına yaklaşmak" onunla cinsel ilişkide bulunmak, "fusuk" yalan ve sövme, "cidal" ise, kişinin "hayır, vallahi" ve "evet, vallahi" demesidir." dediği rivayet edilir.[10]
Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Rabbinizden bir fazl istemenizde sizin için bir sakınca yoktur." ayeti hakkında şöyle dediği belirtilir. "Fazldan kasıt rızktır. Kişi ihramından çıkınca, hac ibadetini tamamlayınca, hacc mevsiminde alış veriş yapabilir."[11]
Ben derim ki: Denildiğine göre: Araplar hacc mevsiminde ticaret yapmayı günah sayarlardı. Bunun üzerine yüce Allah, söz konusu ayeti indirerek bu yanlış anlayışa son verdi.
Mecma'ul-Beyan tefsirinde şöyle deniliyor: Bir görüşe göre bunun anlamı şudur: "Rabbinizden bağışlama dilemenizde sizin için bir sakınca yoktur." Bu görüşü Cabir, İmam Muhammed Bakır'dan (a.s) rivayet etmiştir.
Ben derim ki: Burada "fazl" kavramını, kapsamına giren en üstün bir amele uyarlamak söz konusudur.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Sonra insanların topluca akın ettiği yerden siz de akın edin." ayeti hakkında şöyle dediği belirtilir: Mescid-i Haram etrafında ikamet edenler, hac zamanı Meş'ar'ul-Haram'da vakfe yapardı. Buna karşı dışarıdan gelen hacılar Arafat'ta vakfeye dururlardı. Meş'ar'ul-Haram'da duranlar, Arafat'taki insanlar toplu çıkış yapıp akın etmedikleri sürece yerlerinden ayrıl-mazlardı. Ebu Seyyar künyesiyle anılan bir adam vardı. Bu adamın çabuk yürüyen bir merkebi vardı. Arafat'ta vakfe yapanları geçiyordu. Bu adam Meş'ar'ul-Haram'da vakfe yapan Mekkelilerin yanına geldiği zaman, "İşte bu Ebu Seyyar'dır." derler. Ardından topluca akın ederlerdi. Bunun üzerine yüce Allah, Arafat'ta vakfe yapmalarını ve oradan akın etmelerini emretti.[12]
Bu anlamda birçok rivayet aktarılmıştır.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Rabbimiz bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver." ayetini "Ahirette Allah'ın hoşnutluğu ve cennet, dünyada ise bol rızk ve güzel ahlâk ver." şeklinde açıkladığı rivayet edilir.[13]
Yine O'nun (a.s) şöyle dediği bildirilmiştir: "(Dünyada iyilik) Allah'ın hoşnutluğu, bol rızklı geniş bir geçim ve güzel arkadaşlık, ahi-rette de cennettir."[14]
Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet edilir: "Dünyada salih kadın, ahiret-te huriler ver. Ateşin azabı ile de 'kötü' kadın kastedilmiştir."
Ben derim ki: Bu rivayetlerde, ayetin anlamının uyarlanabileceği hususlara dikkat çekilmiştir. Ancak ayet, mutlaktır. Allah'ın hoşnutluğu dünyada da gerçekleşebilir. Ancak, bu hoşnutluğun tam olarak belirginleşmesi ahiretle ilgili bir durumdur. Dolayısıyla, birinci rivayette olduğu gibi, dünyanın iyilikleri arasında, aynı şekilde, ikinci rivayette olduğu gibi ahirete özgü iyilikler arasında da sayılabilir. Bunun bir sakıncası yoktur.
el-Kâfi'de yer alan bir rivayete göre, İmam Cafer Sadık (a.s) "Sayılı günlerde Allah'ı anın." ayetini "yani teşrik günlerinde anın." şeklinde açıklamış ve şöyle demiştir. Cahiliye döneminde Araplar, kurban kestikten sonra Mina'da toplanır ve birbirlerine karşı üstünlük taslarlardı. İçlerinden biri çıkar övgü amacıyla şöyle derdi: Benim babam şöyle şöyle yapardı. Bunun üzerine yüce Allah, "Hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde, artık atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anma ile Allah'ı anın." buyurarak söz konusu cahiliye geleneğine son verdi. Tekbir şöyle getirilir. "Allahu ekber, Allahu ekber, la ilâhe illellah, vallahu ekber ve lillahi'l-hamd. Allahu ekber alâ ma hedana, Allahu ekberu alâ ma rezakana min behîmeti'l-en'âm." [Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür ve Allah'a hamdolsun. Bizi doğru yola ileten Allah en büyüktür. Bize hayvanları rızk olarak veren Allah en büyüktür.][15]
Aynı eserde İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Teşrik günlerinde tekbir getirilir. Bu da kurban bayramının birinci gününün öğle namazından üçüncü günün sabah namazına kadar sürdürülür. Diğer şehirlerde ise, on namazın ardında tekbir getirilir."[16]
Men La Yahzuruh'ul-Fakih adlı eserde "Kim iki günde acele edip dönmek isterse, onun bir günahı yoktur. Kim geri kalırsa, onun da bir günahı yoktur." ayeti ele alınarak, İmam Cafer Sadık'a (a.s) bu ayetin anlamının sorulduğu, onun da şu cevabı verdiği vurgulanır: Bu demek değildir ki kişi geniş imkâna sahiptir. Neyi dilerse onu yapar. Bilâkis, demek isteniyor ki: O, bağışlanmış ve günahı olmayan biri olarak dönecektir.[17]
Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Oradan bağışlanmış ve günahı olmayan biri olarak döner. Bu takva sahibi, sakınan kimseler içindir."[18]
Men La Yahzuruh'ul-Fakih kitabında İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Bu, sakınan içindir." yani kadınlarla birleşmekten, yalandan, kavgadan ve Allah'ın ihramlılar için haram kıldığı her şeyden sakınan içindir.[19]
Yine onun (a.s) "Allah'tan korkup-sakınanlar içindir." şeklinde bir açıklama getirdiği belirtilir.[20]
İmam Cafer Sadık'a (a.s) dayandırılan bir diğer rivayette ise, "Büyük günahlardan sakınan içindir." şeklinde bir açıklamaya yer verilir.[21]
Ben derim ki: Ayet-i kerimenin hangi anlama işaret ettiğini anlamış bulunuyorsun. Ancak ele aldığımız son iki rivayette olduğu gibi "takva" kavramını genel olarak da algılayabiliriz.
TEMETTU HACCININ RİVAYETLER AÇISINDAN BİR DAHA ELE ALINIŞI
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Buhârî ve Beyhakî kanalıyla İbn Ab-bas'a mut'a-ı hacca kadar umre ile yararlanma hususunun sorulduğu, onun da şu cevabı verdiği rivayet edilir: Veda Haccı'nda, muhacir, en-sar ve Peygamberimizin (s.a.a) eşleri hac için tahlilde bulundular, (hac-ca başlayarak telbiye demek) biz de tahlilde bulunduk. Mekke'ye vardığımız zaman, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Hac için yaptığınız tahlilleri umreye dönüştürün, ancak, kurbanlıkları işaretleyip onlara gerdanlık takanlar hariç. Bunun üzerine Kâbe'yi, Safa ve Merve'yi tavaf etttik. Kadınlarla ilişkiye girdik, normal elbiselerimizi giydik. Resulullah buyurdu ki: "Kurbanlığı işaretleyip gerdanlık takan kimse, kurbanlık hayvan yerine ulaşmadıkça ihramdan çıkamaz." Sonra tervi-ye gününün akşamı, hac için ihrama girmemizi emretti. İbadetlerimizi tamamlayınca gelip Kâbe'yi ve Safa ile Merve'yi tavaf ettik. Haccımız tamam olmuş ve kurban kesmemizin zamanı gelmişti. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: "Kolayına gelen bir kurbanı kesmesi gerekir." Bulamayana da, üç gün hacda yedi gün de memleketlerinize döndüğünüzde tutarsınız. Kurban olarak bir koyun yeterlidir.
Yine aynı eserde, Hakim'in tahriç ettiği, Mücahid ve Ata kanalıyla Cabir'e dayandırıp sahih olduğunu vurguladığı bir rivayette şöyle deniyor: İnsanlar arasında dedi-kodular yayılmaya başlamış, ihramdan çıkmamıza birkaç gece kalmıştı ki ihramdan çıkmaya ilişkin bir emir aldık. Bunun üzerine şöyle dedik: "Tenasül organlarımızdan meni dam-larken Arafat'a mı çıkacağız?" Bu sözlerimiz Resulullah'a ulaştırıldı. Resulullah bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu: "Ey insanlar, Alah'a mı öğretmeye kalkışıyorsunuz? Allah'a andolsun ki ben içinizde Allah'ı en iyi bileninizim, Allah'tan en çok korkanınızım. Eğer sonradan karşılaştığım şeyi önceden bilseydim beraberimde kurbanlık getirmezdim ve başkalarının yaptığı gibi bende ihramdan çıkardım. kimin yanında kurban edeceği hayvan yoksa, üç gün hacda, yedi gün de ailesinin yanında olmak üzere toplam on gün oruç tutsun. Kimin yanında kurban edeceği hayvan varsa onu boğazlasın." Bizler yedi kişi topluca bir deve boğazladık.
Ata der ki: İbn Abbas şöyle dedi: "O gün Resulullah (s.a.a), bir sürüyü ashabı arasında bölüştürdü. Sa'd b. Ebu Vakkas'ın payına bir erkek keçi düştü. Sa'd, bunu kendi adına boğazladı."
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde İbn Ebu Şeybe, Buhârî ve Müslim, İmran b. Husayn'dan şöyle rivayet ederler: Mut'a (hacca kadar umre ile yararlanma) ayeti Allah'ın kitabında yer almıştır. Resulullah vefat edinceye kadar onunla bu ayetin hükmü uyarınca hareket ettik. Mut'a haccı (hac esnasında umre ile yararlanmaya) ilişkin ayetin içerdiği hük-yürürlükten kaldıran (nesheden) bir ayet de inmedi. Resulullah(s.a.a)vefat edinceye kadar bu uygulamayı yasaklama yönüne de gitmedi. Sonra bir adam kalktı, kendi kişisel görüşüne dayanarak bir şeyler söyledi.
Aynı rivayet değişik lafızlarla ama aynı anlamı pekiştirir nitelikte, nakledilmiştir.
Müslim'in Sahih'inde, Ahmed'in Müsned'inde ve Neseî'nin Süne-n'inde Mutraf'tan şöyle nakledilir: İmran b. Husayn ölümcül hastalığa yakalandığında, bana haber yolladı ve beni sesletti. Bana şöyle dedi: Sana bazı hadisler aktardım. Yüce Allah benden sonra seni bunlardan yararlandırır diye açıklamıştım sana bunları. eğer yaşarsam kimseye bunlardan benim adıma söz etme. Eğer ölürsem, bunları benim adıma açıkla. Çünkü artık herhangi bir tehlike söz konusu değildir. Şunu şöyle bil ki:Resulullah haccı ve umreyi birlikte eda etti. Sonra bu uygulamayı değiştirmeye ilişkin bir ayet inmediği gibi, Allah'ın elçisi de bunu yasaklamadı. Ama sonra adamın biri, bu konuda kişisel görüşüne dayanarak dilediğini söyledi.[22]
Tirmizî'nin Sahihi'nde ve İbn Kayyım'ın Zad'ul-Mead adlı eserinde yer alan bir rivayete göre, Abdullah b. Ömer'e hac mut'ası (hacca kadar umre ile yararlanma) hakkındaki görüşü sorulur. "Böyle yapmak helâldir" der. Soruyu yönelten kişi şu karşılığı verir: "Ama senin baban bunu yasaklamıştır." İbn Ömer: "Sence Resulullah'ın (s.a.a) yaptığı bir şeyi babam yasaklamış olsa, babamın emrine mi uyulur, yoksa Resu-lullah'ın uygulamasına mı?" der. Adam şu cevabı verir: "Bilâkis, Resu-lullah'ın (s.a.a) emrine uyulur." Bunun üzerine İbn Ömer: "Resulullah (s.a.a) bunu yapmıştır." der.
Sahih-i Tirmizî'de, Sünen-i Neseî'de, Sünen-i Beyhakî'de, Malik'in Muvattaı'nda ve Şafiî'nin el-Ümm adlı eserinde, Muhammed b. Abdullah kanalıyla şöyle rivayet edilir: Muhammed b. Abdullah, Muaviye b. Ebu Süfyan'ın hac ziyaretinde bulunduğu yıl, Sa'd b. Ebu Vakkas ve Dahhak b. Kays arasında geçen hacca kadar umre ile yararlanmaya ilişkin şöyle bir konuşmaya şahit olur; Dahhak der ki: "Bunu, ancak Allah'ın emrini bilmeyen biri yapar." Bunun üzerine Sa'd şu cevabı verir: "Yeğenim, ne kötü konuştun." Dahhak der ki: "Fakat Ömer b. Hattab bunu yasakladı." Sa'd: "Resulullah (s.a.a) böyle yaptı ve biz de onunla birlikte bu uygulamayı gerçekleştirdik." der.[23]
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Buhârî, Müslim ve Neseî'nin Ebu Musa'dan şöyle naklettikleri yer alır: Batha'da bulunduğu sırada Resu-lullah'ın (s.a.a) yanına geldim. Bana dedi ki: "İhrama girdin mi?" Evet, dedim, Resulullah'ın (s.a.a) ihramıyla ihrama girdim. "Beraberinde kurbanlık getirdin mi? dedi. "Hayır." dedim. "Öyleyse Kâbe'yi, Safa ile Merve'yi tavaf et, sonra ihramdan çık." dedi. Bunun üzerine Kâbe'yi, Safa ile Merve'yi tavaf ettim. Ardından akrabam olan bir kadını, yanıma getirttim, başımı tarattım, sonra başımı yıkadı.
Ben Ebu Bekir ve Ömer zamanında insanlara fetva verirdim. Bir ara hacda bulunurken bir adam yanıma geldi ve şöyle dedi: "Emir'ül-Müminin'in bu ibadetle ilgili olarak ne yaptığını biliyor musun?" Bunun üzerine şöyle dedim: "Ey insanlar kime bir hususta fetva vermişsek, işi zorlaşmıştır. Şu Emir'ül-Müminin'dir. Yanınıza gelmektedir. Siz gerekli olan uygulamaları ondan alın ve ona uyun. Emir'ül-Müminin gelince, ona dedim ki: "Bu ibadetle ilgili olarak ortaya attığın yeni uy-gulama nedir?" Şöyle dedi: "Allah'ın kitabını esas almaktır. Çünkü Allah, 'Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın.' buyuruyor. Ayrıca Peygamber efendimizin (s.a.a) sünnetini de esas almaktır. O, kurban kesmedikçe, ihramdan çıkmazdı."
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Müslim, Ebu Nedra kanalıyla şöyle rivayet eder: İbn Ebî Abbas, (mut'a haccı=hacca kadar umre ile yararlanmayı) tavsiye ederdi. Buna karşın İbn Zübeyr, bu uygulamayı neh-yederdi. Bu olay Cabir b. Abdullah'a aktarıldığında şu cevabı verdi: "Hadisler benim vasıtamla halkın arasında yayılmıştır. Resulullah (s.a.a) zamanında hacca kadar umre ile yararlanırdık. Ömer iş başına gelince şöyle dedi: Yüce Allah, Resulü için, her şeyden dilediklerini dilediği zaman helâl kılardı. Kur'ân, gereken yerlerde indirilmiştir. (Vazifemiz Kur'ân'a uymaktır.) Haccı ve umreyi Allah'ın emrettiği gibi tamamlayın. Haccınızı umrenizden ayırın (ikisini bir arada yapmayın). Böyle yapmanız hem haccınızın, hem de umrenizin tamam olması için daha uygundur."
Ahmed'in Müsned'inde yer alan bir rivayette Ebu Musa kanalıyla Ömer'in şöyle dediği belirtilir. "Bu, (yani, Hacc-ı temettu=hacca kadar umre ile yararlanma) Resulullah'ın (s.a.a) sünnetidir. Ne var ki, ben insanların misvak ağaçlarının gölgesinde kadınlarla gerdeğe girip, onlarla birlikte hac ibadetlerine devam etmelerinden korkuyorum."[24]
Suyutî'nin Cem'ul-Cevami adlı eserinde, Saîd b. Müseyyeb kanalıyla, Ömer b. Hattab'ın hac aylarında mut'ayı (hacca kadar umre ile yararlanma) yasakladığı ve şöyle dediği rivayet edilir: "Resulullah'la (s.a.a) birlikte bunu yaptım. Ama şimdi onu yasaklıyorum; çünkü her biriniz uzak diyarlardan yorgun argın olarak hac mevsimi dolayısıyla umreyi niyet ederek Kâbe'yi ziyaret etmeye gelirsiniz. Yorgunluğunuz, toz duman içinde kalışınız ve telbiyeleriniz yalnızca umre için geçerli olur. Kalkıp Kâbe'yi tavaf eder ve ihramdan çıkarsınız. Normal elbiselerinizi giyer, hoş kokular sürünürsünüz, beraberinizde getirmişseniz eğer, eşlerinizle de yatarsınız. Sonra terviye günü hac niyetiyle telbiye yaparsınız. Ne yorgunluk, ne bitkinlik, ne de bir günden başka telbiye-si olan bir hac ziyareti ile Mina'ya çıkarsınız. Oysa hac, umreden daha faziletlidir. (Ayrıca) bu uygulamayı yasaklamazsak, insanlar, misvak ağaçlarının gölgesinde eşleriyle sarmaş dolaş olurlar. Ve bu Mescid-i Haram çevresinde ikamet eden, çiftçilik ve hayvancılık nedir bilmeyen ve baharları, memleketlerine hacıların akın ettiği zaman olan insanların gözleri önünde yapılması uygun düşmez."
Beyhakî Sünen'inde, Müslim'den o da Ebu Nedra kanalıyla Cabir'-den şöyle rivayet eder: Dedim ki: "İbn Zübeyr, hacca kadar umreden yararlanmayı yasaklıyor; ama İbn Abbas bunun yapılmasını öngörüyor. Buna ne dersin?" Dedi ki: "Hadisler benim elimle yayılmıştır. Biz Resulullah (s.a.a) zamanında hacca kadar umre ile yararlandık. (Te-mettu haccı yaptık.) Ebu Bekir zamanında da öyle yaptık. Ömer halife olunca, halka şu konuşmayı yaptı: Şüphesiz Resulullah (s.a.a) aynı resuldür ve Kur'ân da aynı Kur'ân'dır. Resulullah (s.a.a) zamanında iki mut'a helâl idi. Ben bu ikisini de yasaklıyorum. Bunları yapanı da cezalandırırım. Biri kadınlarla belli bir süre için evlenmektir [mut'a nikâhı yapmaktır]. Bir kadınla belli bir süre için evlenen bir adamı ele geçirirsem, taşlayarak öldürmekten başka bir seçenek bilmiyorum. Diğeri de temettu haccıdır [hacca kadar umre ile yararlanmadır].[25]
Sünen-i Neseî'de İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Ömer'in şöyle dediğini duydum: 'Allah'a andolsun ki ben Allah'ın kitabında yer aldığı ve Resulullah'ın da uyguladığı hâlde Mut'ayı yasaklamış bulunuyorum.' Onun kastı hacca kadar umre ile yararlanmaktı."[26]
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Müslim b. Abdullah b. Şakik kanalıyla şöyle tahriç ettiği belirtilir: "Osman hacca kadar umre ile yararlanmayı yasaklardı. Ali ise yapılabileceğini söylerdi. Bunun üzerine Osman, Ali'ye bir söz söyledi. Ali (a.s) da ona şu karşılığı verdi: Biliyorsun ki; biz Resulullah (s.a.a) zamanında temettu yapıyorduk. Osman, 'Fakat biz o zaman korku hâlindeydik.' der."
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, İbn Ebu Şeybe ve Müslim, Ebuzer'-den şöyle rivayet ederler: "Hacda temettu Hz. Muhammed'in (s.a.a) as-habına özgü bir uygulamaydı."
Yine ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Müslim, Ebuzer'den şu sözleri aktarır: "İki mut'a (hacda temettü ve kadınlarla bir süre için evlenme) sadece bizim (ashap) için geçerlidir."[27]
Ben derim ki: Aynı anlamı içeren bu tür rivayetlerin sayısı oldukça kabarıktır. Biz sadece konumuzun kapsamına girenleri derlemekle yetindik. Amacımız, hacca kadar umre ile yararlanmanın yasaklanışına ilişkin tefsir açısından bir yorumda bulunmaktır. Çünkü bu yasaklama etraflıca irdelendiği zaman bir açıdan yasağı koyan kişinin haklı olması ya da kendisini haklı kılacak bir mazeretinin bulunması ya da bunlardan hiç birinin olmaması açısından söz konusu olabilir ve üzerinde inceleme yapılabilir. Bu ise, şu kitapta güttüğümüz amacın dışında kalan kelamî bir araştırmanın konusudur.
Bir diğer açıdan, söz konusu rivayetlerde bu konuya ilişkin vurgulanan kanıtların kitap ve sünnetin zahiri anlamlarıyla ilintilendirilmesi incelenebilir. Bu değerlendirmeyi, kitabımızın, kapsamı hâlinde gerçekleştirebiliriz.
Biz diyoruz ki: Temettu haccını yasaklarken, bunu yüce Allah'ın: "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın" sözüne dayandırmak ve Ebu Nedra'nın Cabir kanalıyla bildirdiği şu rivayete (Allah, Resulü için dilediği şeyi,dilediği zaman helâl kılardı) Kur'ân, inmesi gereken yerlerde inmiştir. Allah'ın size emrettiği gibi "Haccı ve umreyi tamamlayın." dayanarak bu uygulamanın Resulullah'a (s.a.a) özgü olduğu şeklinde izah etmek yanlıştır. Çünkü daha önce yaptığımız açıklamalardan şu gerçek açıkça ortaya çıkmıştır. "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın." diye başlayan ayet, her iki ibadetin farz kılınmasından sonra, bunların tamamlanmalarının gerekliliğinden öte bir şeye delalet etmez. Bunun kanıtı da, "Eğer alıkonursanız...." ifadesidir. Ayet'i kerimenin "ta-mamlama"ya ilişkin mesajının, bunları ayrı ayrı yerine getirmeye, yani haccı ve umreyi birbirinden ayırmaya yönelik olduğunu söylemek, bunları ayırmadan yerine getirmeninse veda haccı ile sınırlı olmak üzere sırf Resulullah (s.a.a) veya O ve onunla beraber olan müminlere özgü olduğunu ispatlamak geven dikenini elle yolmaktan daha zordur.
Bununla beraber söz konusu rivayetlerde, temettunun Resulullah efendimizin (s.a.a) sünneti olduğu vurgulanıyor. Nitekim Neseî'nin İbn Abbas kanalıyla aktardığı rivayette, Ömer: "Allah'a andolsun ki, size mut'ayı yasaklıyorum. Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.a) bu uygulamayı gerçekleştirmiştir." diyor.
Bu rivayetlerde, söz konusu yasağın Allah'ın kitabına veya Resulünün sünnetine dayandırılarak izah edilmesine gelince; ki bu yaklaşımı Ebu Musa'nın aktardığı rivayetin şu bölümünden algılıyoruz. "Allah'ın kitabını esas almaktır. Çünkü o, "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın." buyuruyor. Ayrıca Peygamberimizin (s.a.a) sünnetini esas almaktır. O, kurban kesmedikçe ihramdan çıkmazdı. Evet bu tür bir yaklaşım, yasağı haklı çıkaracak sağlamlıkta değildir. Çünkü Allah'ın kitabında yer alan ifade bu tür bir yaklaşımın tam tersini göstermektedir.
Resulullah'ın kurbanlık hayvanları boğazlamadıkça ihramdan çıkmasını ileri sürerek, Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinin temettu'u terk etme olduğuna gelince, bu tavır da birkaç yönden yanlıştır:
1) Bir kere, bizzat kendisinin söylediği sözlerle çelişmektedir. Az önce geçen diğer bazı rivayetlerde bunu gördük.
2) Rivayetler, açık ve net bir şekilde Resulullah'ın (s.a.a) bunu kaptığını ortaya koyuyor. Önce umre niyetiyle ihrama girdiğini, sonra da hac niyetiyle ihrama girdiğini ve insanlara şu açıklamada bulunduğunu ortaya koyuyor: "Allah'a mı öğretmeye kalkışıyorsunuz, ey insanlar?" Bu konuyla ilgili olarak ortaya atılan görüşlerin en hayret vericisi, kuşku yok ki, İbn Teymiye'nin, "Resulullah'ın (s.a.a) o yıl gerçekleştirdiği hac, Hacc-ı Kıran'dı ve mut'a (yararlanma) kavramı Hacc-ı Kıran için kullanılırdı." şeklindeki açıklamasıdır.
3) Sadece, kurban yerine varıncaya dek başı tıraş etmemek, hac için ihrama girmek sayılmaz. Söz konusu rivayetler bunu ispatlayamaz. Ayrıca ayet'i kerime beraberinde kurban getirip de ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlardan olursa, başını tıraş etmemekle yükümlü olan kimsenin, kesinlikle temettu haccı yapması gerektiğini ifade etmektedir.
4) Varsayalım ki, Resulullah (s.a.a) temettu haccı yapmadı; ama bütün ashabına ve orada bulunanlara hacc-ı temettuu emretti. Böyle bir şey Resulullah'ın sünneti olarak adlandırılabilir mi? Bir uygulamanın sırf Resulullah'a (s.a.a) özgü olması, ümmetine de başka bir uygulamayı emretmesi ve ardından Kur'ân'da da bu hükmün yer almış olması, bundan sonra Resulullah'a özgü olan uygulamanın insanlar arasında uygulanan bir sünnet olması mümkün müdür?
Beri tarafta, söz konusu yasağı koyarken, hacca kadar umre ile yararlanmanın, hac ziyaretinde bulunan kimsenin içinde bulunduğu ortamla uyuşmayacağını, kadınlarla yatma, hoş kokular sürme ve alımlı, göz alıcı elbiseler giyme gibi zevklerin ibadet atmosferiyle bağdaşmayacağını gerekçe olarak sunmanın da makul bir dayanağı yoktur. Nitekim Ebu Musa kanalıyla Ömer'den nakledilen rivayette şöyle deniyor: "İnsanların misvak ağaçlarının gölgesinde gerdeğe girmelerinden, sonra da karılarını yanlarına alıp hac ibadetlerini sürdürmelerinden korkuyorum."
Diğer bazı rivayetlerde de, benzeri endişeler dile getirilmiştir: "Re-sulullah (s.a.a) ve ashabının böyle yaptığını biliyorum. Fakat ben, insanların misvak ağaçlarının gölgesinde kadınlarla beraber olup ardından saçlarının ıslaklığı ile hacca devam etmelerinden korkuyorum."
Böyle bir dayanağı, kanıt olarak göstermek doğru değildir. Çünkü bu nassa karşı içtihat yapmaktır. Allah ve Resulü adı geçen hükmü açık biçimde dile getirmiştir. Kuşkusuz Allah ve Resulü söz konusu hükmün, Ömer'in endişelendiği ve meydana gelmesini istemediği duruma yol açabileceğini herkesten daha iyi biliyorlardı. İlginçtir ki, adı geçen temettu hükmünü yasalaştıran ayet-i kerimenin devamında' Ömer'in endişelendiği, olmasını istemediği duruma dikkat çekiliyor. Yü-ce Allah, "Kim hacca kadar umre ile yararlanmak isterse" buyuruyor. Acaba, ayetin orijinalinde geçen "temettu (=yararlanma)" kavramı ile, "meta ve nimetlerden haz alma, nikâh ve giysi gibi güzelliklerden zevk alma"dan başka hangi anlam kastedilebilir? O ise, bunlardan endişeleniyor, bunların olmasını istemiyor.(!)
Bundan daha ilginç bir nokta da şudur: ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirin-de, Hakim'in Cabir'den aktardığı rivayette de vurguladığı gibi bu ayet-i kerime indiği ve Resulullah temettu emrini verdiği zaman sahabeler itiraz mahiyetinde konuşmaya başlamışlardı, Resulullah Ömer'in yasağına gerekçe olarak sunduğu şeyi ileri sürerek temettu haccını emretti. Rivayette ashap birbirlerine yani, şimdi birimizin cinsel organından meni damlarken, Arafat'a çıkması yakışık alır mı? dediler. Bu sözler Resulullah'a (s.a.a) ulaşınca kalkıp bir konuşma yaptı, itirazlarını reddederek önceden de farz kılınan temettu haccını yapmalarını ikinci bir kez emretti.
Suyutî'nin Said b. Müseyyeb kanalıyla aktardığı: "Bu, Mescid-i Ha-ram çevresinde ikamet eden, çiftçilik ve hayvancılık nedir bilmeyen ve baharları, memleketlerine hacıların akın ettiği zaman olan insanların gözleri önünde yapılması uygun düşmez." sözünde vurgulandığı gibi, temettü haccı dolayısıyla Mekke çarşılarının iş göremez hâle geleceğini, ticarî hayatın sekteye uğrayacağını ileri sürerek, bu tür bir yasak koymak, öncelikle nassa karşı içtihat yapmak sayılır. Ayrıca, yüce Allah benzeri bir mesele ile ilgili olarak sergilenen bu tür yaklaşımları reddediyor: "Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız, Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin kılar. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe, 28)
Hacc-ı temettü hükmünün düşmandan korkulduğu durumlarda yürürlüğe gireceğine, korku söz konusu olmadığı durumlarda temettü haccının yapılmayacağına ilişkin görüşe gelince, bu yaklaşımı ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde yer alan ve Müslim'in Abdullah b. Şakik kanalıyla aktardığı Osman'ın Ali'ye söylediği: "Fakat, biz o zaman korku hâlindeydik." sözünden algılıyoruz. Benzeri bir görüş de, yine ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, İbn Zübeyr'e dayandırılıyor: İbn Ebu Şeybe, İbn Cerir ve İbn Munzir, İbn Zübeyr'in bir konuşmasında şöyle dediğini rivayet ederler: Ey insanlar, Allah'a andolsun ki, "hacca kadar umre'den yararlanma" sizin yaptığınız gibi değildir. Hacca kadar umre ile yararlanma şöyledir: Bir adam hacc niyetiyle telbiye getirerek ihrama girer, sonra bir düşman karşısına çıkar veya hastalanır yahut bir yeri kırılır ya da her hangi bir şey yola çıkmasına engel olur. Böylece hacc zamanı geçer. Bu adam yine de ibadetini umre şeklinde sürdürür ve gelecek yıla kadar, ihramdan çıkarak umre ile yararlanır. Sonra haccını eda eder, kurbanını keser. İşte hacca kadar umre ile yararlanma budur.
Buna karşı bizim söyleyeceğimiz şudur: Ayet mutlaktır. Korkanı da, korkmayanı da kapsar. Bilindiği gibi "temettü haccı"na ilişkin hükmün yürürlüğe girdiğini "Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir..." ayeti ifade etmektedir, "hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene...." ifadesi değil. Öte yandan, ele aldığımız rivayetlerin tümü, Resulullah efendimizin (s.a.a) temettü haccını yaptığını, biri umre, biri de hac için olmak üzere iki kez ihrama girdiğini dile getirmektedir.
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde yer alan ve Ebuzer'e dayandırılan iki rivayette olduğu gibi, söz konusu yasağın "Bu, Peygamber efendimizin ashabına özgü bir uygulamaydı." şeklinde gerekçelendirilmesine gelince: Eğer bundan maksat, Osman ve İbn Zübeyr'in yaklaşımı ise, buna gereken cevabı verdik. yok eğer bununla "Bu hüküm sırf Resululla-h'ın ashabına özgüdür, onların dışındaki Müslümanları kapsamıyor." şeklinde bir görüş kastediliyorsa, buna karşı "Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir." ifadesinin mutlaklığını gösteririz.
Kaldı ki, Ömer, Osman, İbn Zübeyr, Ebu Musa ve Muaviye (bir ri-vayete göre Ebu Bekir) gibi bazı sahabelerin söz konusu uygulamayı inkâr etmiş olmaları, terk etmeleri yukarıda ki yorumla çelişmektedir.
Söz konusu yasağı, "emir sahibi olma statüsü ile gerekçelendirmek; onun bu yasağı koyması, ulu'l-emr olmasından kaynaklanan bir yetkiydi. Nitekim ulu Allah 'Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de." (Nisâ, 59) buyuruyor." demek de hatalı bir değerlendirmedir. Çünkü, Kur'ân'ın ehil olan kimseler için öngördüğü "emir sahipliği" kavramı adı geçen yasağı kapsayacak genişlikte değildir.
Şöyle ki: Yüce Allah'ın Resulüne indirdiği hükümlere uymanın zorunluluğunu vurgulayan birçok ayet vardır. "Rabbinizden size indirilene uyun." (A'râf, 3) ayetini buna örnek gösterebiliriz. Resulullah'ın ön-gördüğü, açıkladığı bir hüküm de, kuşku yok ki, Yüce Allah'ın onayına dayanır. Bunu şu ayet-i kerimelerden algılamak mümkündür: "Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayanlar." (Tevbe, 29) "Resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa ondan da sakının." (Haşr, 7) Bu ayet-i kerimede geçen "verme"den maksat, "emretme"dir. Bunu, karşıt kavram olarak yer alan "sakındırma"dan algılı-yoruz. Şu hâlde, emirlere sarılmak ve yasaklardan kaçınmak suretiyle, Allah'a ve Resulüne itaat etmek bir zorunluluktur.
Aynı zorunluluk hüküm ve yargı hususunda da geçerlidir. Nitekim ulu Allah hükümle ilgili buyuruyor: "Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, zalimlerin ta kendileridir." (Mâide, 45) Bir ayette: "fasıkların ta kendileridirler." (Mâide, 47) Yargı hususunda ise şöyle buyuruyor: "Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, artık gerçekten o apaçık bir sapıklıkla sapmıştır." (Ahzab, 36) Başka bir ayette ise şöyle buyuruyor: "Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara aittir." (Kasas, 68) Kuşkusuz, ayette işaret edilen "seçme" den maksat, yargı, yasama yada bunları da kapsayacak nitelikteki uygulamadır. Kur'ân-ı Kerim kendisinin yürürlükten kaldırılmayacağını içerdiği hükümlerin kıyamete kadar hiçbir değişikliğe uğramadan baki kalacaklarını kesin ifadelerle vurgulamıştır: "O, aziz, şerefi yüksek, üstün bir kitaptır. Batıl, ona önünden de ar-dından da gelemez. Çünkü, Kur'ân, hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmedir." (Fussilet, 41-42) Bu ifadeler mutlaktır. Allah ve Resulünün koyduğu bir hükmü yürürlükten kaldırıcı davranışları da kapsar niteliktedir. Buna göre Allah ve Resulünün yasalaştırdığı, Allah'ın ve Resulünün karar verdiği bir hükme uymak, ululemriyle, genel halk katmanlarıyla birlikte tüm ümmet için bir yükümlülüktür.
Buradan hareketle, şu kesin gerçekle karşı karşıya geliyoruz: "Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de" (Nisâ, 59) ayetinde, emir sahiplerine verilen itaat edilme hakkı, "hükmetme"nin dışında kalan alanlar için geçerlidir. Hem "emir sahipleri", hem de yönetilenler, Allah'ın ve Resulünün koyduğu hükümleri koru-yup kollamakla yükümlüdür. Aslında yönetenler bu bakımdan daha ağır bir yükümlülük altındadırlar. Dolayısıyla, yönetene (ulu'l-emr) itaat zorunluluğu, onun Allah'ın hükmünü her zaman kollamakla beraber toplumun yararına olacağını öngördüğü diğer alanlarla ilgili emir ve yasaklara ilişkindir.
Her insan, kendi malından yeme içme hakkına sahip olmakla beraber, dilerse falan gün yer içer, dilerse, falan gün yemez içmez. Her insanın kendi malı ile alış veriş yapması helâl olmakla beraber, dilerse falan gün alış veriş yapmayabilir. Aynı şekilde her insan, kendisine ait bir mülkle ilgili olarak bir başkası ile anlaşmazlığa düştüğü zaman, bunu yargı mercilerine intikal ettirme hakkına sahiptir. Ama bu hakkını kullanmak ya da kendisini savunmaktan vazgeçmek ona kalmış bir şeydir. Bütün bunlarda, çıkarına uygun olduğunu düşündüğü biçimde davranır. Ama genel-geçer hükümler olduğu gibi kalırlar. Ama bir insan, çıkarlarına uygun düşüyor diye içki içemez, faiz alıp veremez, başkasına ait bir malı, onun mülkiyetini hiçe sayarak gasp edemez. Çünkü bu eylemlerin tümü, yüce Allah'ın koyduğu hükümlere alternatif tavır içinde olma anlamını ifade eder. Bütün bunlar kişisel tasarruf kapsamına giren hususlardır.
Aynı şekilde, bir yönetici de, insan hayatını ilgilendiren genel meselelerde, kitlenin çıkarına uygun politikalar izleyebilir, ancak ilâhî hükümlerin orijinalitesini bozmamaya, onları oldukları gibi koruyup kollamaya dikkat etmelidir. Söz gelimi, bazen İslâm yurdunun sınırlarını savunur, bazen buna gerek duymaz. Toplumsal çıkarın hangi tavırda somutlaştığını görürse, o tür bir tavır takınır. Örneğin uygun görürse, orduları terhis edebilir, bir başka zaman seferberlik ilan eder, belirli bir günü genel tatil olarak ilan edebilir, her kes için devlete malî yardımda bulunma zorunluluğu getirebilir. Bütün bunlar, yönetimde olan şahsın, öngörüsüne, toplumsal çıkarlara uygun olduğunu düşünmesine kalmıştır.
Kısacası, herhangi bir Müslüman, yüce Allah'ın koyduğu hükümleri koruyup, kollamakla birlikte, kişisel çıkarına uygun gördüğü tavırlar takınma hakkına sahip olduğu gibi, Resulullah'ın (s.a.a) çizgisi doğrultusunda, onun ümmetine yönetici olmuş bir "ulu'l-emr" Müslümanların durumunu göz önünde bulundurarak, genel maslahata uygun politikaları belirleyebilir. Toplumsal çıkara yönelik bu politikaları esas alan uygulamalarda bulunabilir.
Şayet, yönetimin başında olan kişinin "yasama" konusunda bir şeyin sıhhat ve butlanına hükmetme, maslahat icabı olduğunu, zamanın böyle gerektirdiğini düşünerek, Allah tarafından konulmuş hükümler üzerinde yükümlülük getirme, bir şeyin sıhhat ve butlanına hükmetme gibi tasarrufta bulunma yetkisi olsaydı, hiçbir hüküm ayakta kalmazdı. İslâm şeriatının kıyamete kadar kalıcı olması da bir anlam ifade etmezdi. Bu bakımdan bir insanın çıkıp "Hayatın zevklerinden yararlanmaya (temettü) ilişkin hüküm hacc ortamı ile, hacc ziyaretinde bulunan kişinin içinde bulunduğu ibadet etme atmosferiyle uyuşmuyor, bu yüzden bunu terk etmek gerekir." demesi ile: "İslâm'ın köleliği mubah görmesi çağdaş dünyanın geldiği düzeyle, evrensel özgürlüğü öngören uygarlıkla bağdaşmıyor, İslâm'ın bu yönünü göz ardı etmek gerekir." demesi, veya: "İslâm şeriatının bazı suçlar için öngördüğü, şiddet nitelikli had cezalarını, çağdaş kalkınmış insanın hazmetmesi mümkün değildir. Dünyanın genelinde yürürlükte olan çağdaş yasalarla bunları bağdaştıramayız. Bu yüzden söz konusu şiddet esaslı cezaları yürürlükten kaldırmak gerekir." demesi arasında, mahiyet ve nitelik arasında ne fark vardır?
Bu açıklamamızı pekiştirici rivayetler de vardır. Nitekim ed-Dür-r'ül-Mensûr tefsirinde, İshak b. Raeveyh Müsnedinde, ayrıca Ahmed, Hasan'dan şöyle rivayet eder: Ömer b. Hattab, hacca kadar umre ile yararlanma uygulamasını yasaklamak istedi. Ubey b. Ka'b buna karşı çıkarak: "Senin böyle bir yasak koymaya yetkin yoktur. Bu hüküm Allah'ın kitabında yer alır ve biz, Resulullah efendimizle (s.a.a) birlikte bu tarzda hac ziyaretinde bulunduk dedi." Bunun üzerine Ömer kararından vazgeçti.


[1]- [et-Tehzib, c.5, s.1593, hadis. Tefsir'ul-Ayyâşî,c.1, s.88]
[2]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.88]
[3]- [el-Kâfi, c.4, s.265]
[4]- [el-Kâfi, c.4, s.248]
[5]- [et-Tehzib, c.5, s.25-26]
[6]- [el-Kâfi, c.4, s.487]
[7]- [el-Kâfi, c.5, s.33]
[8]- [et-Tehzib, c.5, s.33]
[9]- [el-Kâfi, c.4, s.289]
[10]- [el-Kâfi, c.1, s.337]
[11]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.96]
[12]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.97]
[13]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.98]
[14]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.99]
[15]- [el-Kâfi, c.4, s.516]
[16]- [el-Kâfi, c.4, s.516]
[17]- [Men La Yahzuruh'ul-Fakih, c.2, s.289]
[18]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.99]
[19]- [Men La Yahzuruh'ul-Fakih, c.2, s.288]
[20]- [age.]
[21]- [age]
[22]- [Sahih-i Müslim, c.8, s. Cevaz'ut-Temettu bölümü]
[23]- [Sahih-i Tirmizî, c.3, Hac kitabı, 12. bölüm]
[24]- [Sahih-i Müslim, c.8, s.201]
[25]- [Sünen-i Beyhakî, c.7, s.206]
[26]- [Sünen-i Neseî, c.5, s.119]
[27]- [Sahih'i Müslim, c.8, s.208'de de nakledilmiştir.]

Google+ WhatsApp