Bakara 213

Bakara 213

Ayet-i kerime, insanlık hayatında dinin temelinin atılış sebebini, insanoğlunun dinle yükümlü kılınış nedenini ve insanların dinle ilgili olarak görüş ayrılığına düşmelerinin gerekçesini açıklıyor.

 

AYETİN MEALİ

213- İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberinde, insanların anlaşmazlıklara düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitap indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, kitap verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğru yola yöneltir.

AYETİN AÇIKLAMASI
Ayet-i kerime, insanlık hayatında dinin temelinin atılış sebebini, insanoğlunun dinle yükümlü kılınış nedenini ve insanların dinle ilgili olarak görüş ayrılığına düşmelerinin gerekçesini açıklıyor. Buna göre: Öz yaratılış olarak toplu hâlde ve dayanışmalı olarak yaşamaya eğilimli olan insan türü, toplu hâlde yaşayışının ilk evresinde bir ümmetti. sonra öz yaratılışının bir gereği olarak, bir canlı olmaktan kaynaklanan meziyetler edinme noktasında aralarında farklılaşmalar baş gösterdi. Bu durum, ortaya çıkan ihtilafları ve hayatın gerekli olgularına ilişkin çekişmeleri ortadan kaldıracak kanunların konulmasını kaçınılmaz kıldı. Sonra peygamberler ve elçiler gönderilmek suretiyle bu kanunlara din kisvesi giydirildi. Bu yasalar müjde, korkutma ve sevap-azap ikilemi ile pekiştirildi. Aksayan yönler, peygamberin gönderilmesi üzere ibadetler desteğiyle onarıldı.
Daha sonra dinsel bilgiler ya da dünya ve ahiret meselelerinde görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Bunun sonunda dinî birlik ve bütünlük zede-lendi. Guruplar ve hizipler oluştu. Bunun bir uzantısı olarak da, hayatın diğer alanlarında da ihtilaflar gündeme geldi. Bu ikinci ihtilafın tek nedeni, kendilerine kitap verilenlerin azgınlık ve kıskançlıklarıydı. Dinin temel prensipleri ve ana öğretileri kendilerine gösterilmesinin ardından zulüm ve azgınlığa sapmalarıydı. Böyle olunca da, aleyhlerine kullanılacak kanıt tamamlandı. sorumlu kılınışlarının gerekçesi, bizzat kendi hayatlarında somutlaştı.
Şu hâlde, insanlık hayatında iki türlü ihtilaf ve görüş ayrılığı söz konusudur. Biri dinle ilgilidir ki, dayanağı insanın öz yaratılışı ve doğal yapısı değil, aksine azgınların heva ve hevesleri, kıskançlıklarıdır. Diğeri ise, dünya meselelerine ilişkin ihtilaftır ki öz yaratılışa dayanır, fıtrîdir. Ayrıca dinin gönderilip insan hayatına egemen kılınmasının da sebebidir. Ardından yüce Allah, hakkında görüş ayrılığına düşülen me-selelerle ilgili olarak, kendi izniyle müminleri gerçeğe iletti. Allah kimi dilerse onu doğru yola yöneltir.
Şu hâlde, insan türünün mutluluğa kavuşmasının, hayatının dengeli ve ahenkli bir düzen içinde sürmesinin tek etkeni ilâhî menşeli dindir. Allah katından gelen din, fıtratın aksayan yönlerini, yine fıtrat ile onarır. Gemi azıya almış, alabildiğine kışkırtılmış güç ve eğilimlerini doğal kapasitesinin sınırları içine ve normal mecrasına çeker. İnsanın dünyevî ve uhrevî, maddî ve manevî hayat biçimine düzen verir. İşte ayet-i kerimeden algıladığımız kadarıyla, insan türünün dünya üzerindeki toplumsal ve dinsel hayatının, tarihsel sürecinin özeti.
Görüldüğü gibi, ayet-i kerimede, ayrıntıya girmekten kaçınılmıştır. Çünkü, değişik meselelere işaret eden değişik ayetlerde, konu başka boyutlarıyla da ele alınmıştır.
İNSAN TÜRÜNÜN İLK KEZ YARATILIŞI
Konuya ilişkin farklı ayetlerden çıkan sonuca göre; insan türü ama bütün insan türleri değil, sadece şu anda yeryüzünde yaşayan şu nesil, başka bir türden, yada herhangi bir hayvan cinsinden evrimleşerek türemiş değildir. Bir başka türün, değişken ve evrimleşen doğanın etkisiyle bu günkü hâline dönüşmüş şekli değildir. Tam tersine, insanoğlu, yüce Allah'ın topraktan yarattığı bir canlı türüdür. Daha önce içindekilerle beraber yeryüzü ve gökyüzü vardı. Ama insan yoktu. Sonra yüce Allah, insan dediğimiz bu canlı türünün ilk çiftini yarattı. Şu anda yeryüzünde yaşayan insanlar işte bu çiftin çocuklarıdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden ya-rattık ve sizi halklar ve kabileler kıldık." (Hucurat, 13) "O sizi, tek bir nefisten yarattı ve kendisinden eşini var etti." (A'râf, 189) "...Adem'in durumu gibi onu topraktan yarattı." (Âl-i İmrân, 59)
Bazı doğa bilimcilerin, savundukları türlerine evrimleşmesi teorisi ve buna bağlı olarak günümüzde tartışılan insanın maymundan türemiş olduğu savı veya bazılarının iddia ettikleri gibi balıktan evrimleşmiş olması iddiası, kesin bir bilgiye dayanmayan varsayımlardan öte bir şey değildir. Bu teorilerin geliştirilmesi, bütünüyle bilimsel açıklama ve değerlendirmeleri bir esasa dayandırma çabasına yöneliktir. Bu değerlendirmelerin göz önünde bulundurulması, kesin bilgiye dayalı gerçeklerin göz önünde bulundurulması ile çelişmez. Hatta zihinsel imkânlarla da bu tür varsayımlar çelişmez. Çünkü bunlar konuya ilişkin sonuç ve hükümleri bir gerekçeye dayandırma girişiminden öteye geç-mezler. İnşaallah: "Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı." (Âl-i İmrân, 59) ayetini tefsir ettiğimiz zaman konuya ilişkin olarak daha ayrıntılı bilgi sunacağız.
İNSANIN RUH VE BEDENDEN OLUŞMASI
Yüce Allah, insan denen bu canlı türünü, ilk kez yarattığı andan itibaren, iki cüzün birleşimi, iki cevherin terkibi şeklinde yaratmıştır. İnsan, bedensel maddenin ve nefsin ve ruh denen soyut cevherin birleşimidir. Bunların ikisi, yeryüzündeki hayat sürdükçe birbirlerinden ayrılmazlar. Birbirlerine eşlik ederler. Sonra beden ölür, diri olan ruh ondan ayrılır. Böylece insan, yüce Allah'ın katına döner. Yüce Allah bu süreci şu şekilde dile getirir: "Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını bir embriyo olarak yarattık; ardından o embriyoyu bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız. Sonra siz gerçekten kıyamet günü diriltileceksiniz." (Mü'minun, 12-16) (Bu ayetlerin akışı içindeki "Sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik." ifadesi dikkat çekicidir.)
Aşağıya alacağımız ayet-i kerime de aynı anlamı vurgulamaktadır: "Onu bir biçime sokup, ona ruhumdan üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın." (Sâd, 72)
Şu ayet-i kerime ise, verdiği mesaj bakımından diğerlerinden daha açıktır: "Dediler ki: Biz yerde yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir. De ki: size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." (Secde, 10-11) Burada yüce Allah, kâfirlerin, ölümden sonra bedenin parçalarının bir daha dirilişe elvermeyecek şekilde ayrılıp, organlarının çürüyerek yok olmalarına ilişkin kuşkularına, ölüm meleğinin canlarını alacağını, onları kontrolünde tutup bir tarafa gidip kaybolmalarına izin vermeyeceğini vurgulayarak cevap veriyor. Şu hâlde yitip giden, çürüyerek helak olan bedenleridir, nefisleri değildir. Demek ki, insanın "kendi"si, bedeninden ayrı bir şeydir. İnsanların bedenleri toprağa karışır toz olur gider. Ama kendileri, yitip gitmezler, yok olmazlar. İnşaallah, yeri gelince, Kur'anın ışığında, insan ruhunun hakikatı üzerinde ayrıntılı bilgi sunacağız.
İNSANIN GERÇEK BİLİNCİ VE EŞYA İLE İLİŞKİSİ
Yüce Allah, insan denen bu canlı türünü yaratmış ve onu bilinç ile donatmıştır. Ona işitme, görme organlarını ve kalp bahşetmiştir. Bu yüzden insan, kavrama ve düşünme yeteneğine sahiptir. Bu yeteneği sayesinde, gözlemleyebildiği eşya ve olayları, içinde bulunduğu anda var olan şeyleri, geçmişte olanları, eşya ve olayların gelecekte alacakları biçim ve niteliklerini algılar, özümser. Dolayısıyla insan, bir şekilde olayları kuşatma becerisiyle donatılmıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "İnsana bilmediğini öğretti." (Alak, 5) "Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme duyularını ve kalpler verdi." (Nahl, 78) "Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti." (Bakara, 31) Yüce Allah, insan türü için, her şeyle bağlantı kurabilecek ve her olgudan yararlanabilecek özellikte bir varoluş öngörmüştür. İnsanın bu varoluşsal yeteneği eşya ve olaylarla iletişim kurmaktan yada eşyayı başka şeylere ulaştırıcı birer araç gereç olarak kullanmaktan çok daha genel bir olgudur. Ki, biz insanın bu özelliğini, sanayideki olağanüstü becerisinde ve düşünsel metodolojisinde gözlemleyebiliyoruz.
Bu bağlamda yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur." (Bakara, 29) "Kendinden bir nimet olarak göklerde ve yerde olanların tümünü sizin için boyun eğdirdi." (Casiye, 13) Eşyanın insanoğlunun emrine verildiğini dile getiren bunun gibi birçok ayeti örnek gösterebiliriz.
İNSANIN PRATİK BİLGİLERİ
Yüce Allah tarafından insanoğluna bahşedilen bu iki özellik, yani düşünme, algılama gücü ile varlıkları kendisine boyun eğdiren varoluşsal rabıta, üçüncü ve olağanüstü bir başka özelliğin oluşması ile sonuçlandı. Buda insanın kendi için bilgiler ve kavrayışlar hazırlaması, bunları eşya üzerinde tasarruf etme aşamasına yönelik olarak değerlendirmesidir. Etkinlik ve objeler dünyasındaki varlıklar arasında faaliyet gösterip varlığını ve neslinin devamını sağlama yönünde onlardan yararlanmasıdır.
Meseleyi biraz daha açacak olursak: Zihnini her türlü dış etkenden soyutlayıp, bütünüyle boş bir şekilde insan denen şu yeryüzü menşeli, düşünce ve iradesiyle hareket eden varlığa yönelttiğin zaman, bir an için ilk defa onu gözlemlediğini, ilk defa onunla karşılaştığını düşünecek olursan, bu canlı türünün bir tek ferdinin, bir canlı olarak sergilediği faaliyetlerde, sayısız ve sınırsız kavrayış ve düşünüş eylemlerini devreye soktuğunu, bunları akıllara durgunluk veren birçokluğa, geniş boyutluluğa ve çeşitliliğe sahip olduğunu göreceksin. Bunlar bilgilerdir. Bu bilgilerin oluşumlarının, bir araya gelişlerinin, bölünüş ve birleşimlerinin baş etkenleri insanın gözle görülür veya görülmez duyularıdır. Yada insanoğlunun bu alanda düşünsel gücünün tasarrufudur. Bu tasarruf da ilk ve ön girişim yada ard arda yapılmaktadır. Bu realiteyi bir insan hem kendi üzerinde, hem de başkasının şahsında gözlemleyebilir. Bunun için fazladan bir uyarı ve yönlendirmeye gerek yoktur.
Sonra bir kez daha adı geçen biliş ve kavrayışlara baktığında, bunların, bir bölümünün insan ile iradeye bağlı fiilleri arasına girmelerinin uygun olmadığını fark edersin. Yer, gök, su, hava, insan ve at kavramları, "Dört sayısı çifttir." "Su akıcı bir maddedir." "Elma bir meyvedir." anlamları gibi olguları bu kategoride değerlendirmek gerekir. Bunlar, maddî objeler dünyası ile, bizim duyularımız ve kavrayışsal olgularımız arasında gerçekleşen etki ve tepkiler sonucu oluşan bilgilerdir. Nefsimiz üzerinde yaptığımız gözlemler sonucu algıladığımız (ve "ben" sözcüğüyle ifade ettiğimiz) bilgi ile, akıl aracılığı ile algılanan külli varlıklara ilişkin bilgi de bu kapsama girer. Bu tür bilgi ve kavrayışlar, bizden yana bir iradenin belirmesi yada bir fiilin sergilenmesini gerektirmez. Tersine, bunlar sadece, dışımızdaki olguları bize hikayet etmektedirler.
Az önce işaret ettiğimiz bu tür bilgilerin, tam aksine bir başka bilgiler de söz konusudur. Söz gelimi diyoruz ki: ortada güzel ve çirkin şeyler vardır. Yapılması ve yapılmaması gereken şeyler vardır. İyilik öz gösterilmesi gereken bir olgudur. Adalet olgusu güzeldir. Zulüm çirkindir.
Başkanlık, uyrukluk, kölelik ve efendilik kavramları vardır. İşte bu, düşünüş ve kavrayış zincirinde, bizden yana bir ilgi söz konusu değildir. Biz sadece, bunlarla meşgul oluyor, bunları ilişkilerimizde kullanıyoruz. İradeye bağlı hiçbir fiil bunların aracılığı olmadan ger-çekleşmez. Hayata ilişkin meziyetlerin ve unsurunun egemen olması için bunlara ihtiyaç vardır.
Bununla söz konusu bilgiler bize, objeler dünyasında yer alan değişmez, bizimle ve kavrayışımızla bağımlılığı bulunmayan olguları hikayet etmezler. Nitekim, birinci kategoriye giren bilgiler açısından durum bundan farklıdır. Çünkü bu bilgiler ve kavrayışlar, amelin kapsamının dışında değildir. İçimizde, dış etkenlerin sonucu oluşmazlar. Tam tersine, bunlar, bizim kendimizin hazırladığımız, iç algılarımızın önceden bize ilham ettiği, dolayısıyla etkin güçlerimizin ve fonksiyonları fiil ve çalışma olan organik aletlerimizin bir gereği olarak bir şekilde bizim için oluşan bilgi ve kavrayışlardır. Örneğin beslenme içgüdümüz yada üreme güdümüz, eyleme geçme dürtüsü ve uyuşmadığı olgulardan kaçışı ile, sevgi, nefret, özlem, eğilim ve arzu gibi duygu şekillerinin meydana gelmesine yol açar. Ardından söz konusu duygu şekilleri bizi, adı geçen biliş ve kavrayışları, güzel, çirkin, gerekli, gereksiz, farz, caiz türü değerlendirmeler yapmaya zorlar. Bu değerlendirmelerin bizimle dışımızdaki objeler dünyası ve onlar üzerinde sergilediğimiz fiiller arasındaki iletişim süresinde aracılık işlevini görmeleriyle bizim açımızdan işlem tamamlanır. Bunun ışığında anlıyoruz ki, bir takım bilgi ve kavrayışlara sahibiz. Ancak bunların pratiksiz hiçbir değerleri yoktur. (Buna pratik bilgiler denir) Konunun bir sonuca bağlanması, ayrıntılı bilgi verilmesi, ileride uygun bir yerde gerçekleşecektir.
Ulu Allah, bu bilgi ve kavrayışı, pratik aşamasına geçiş için bir donanım olsun ve bununla evrende tasarrufta bulunsun ve bunun sonucunda yüce Allah, meydana gelmesini dilediği bir şeyi gerçekleştirsin diye, bizlere ilham etmiştir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir." (Tâhâ, 50) "Ki, O, yarattı; bir düzen işinde biçim verdi. Takdir etti, böylece yol gösterdi." (A'lâ, 2-3) Burada, varlığı kemale ermesi yönünde tüm yaratılmışlar için öngörülen genel bir yol göstericilikten söz edilmektedir. Bu yol göstericilik canlı türünü bilinçli veya bilinçsiz olarak varlığını koruyup sürdürecek faaliyetler ve çabalar içine sürükler.
Yüce Allah, özellikle insanlar hakkında şöyle buyuruyor: "Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene, sonra ona fücurunu ve O'ndan sakınmayı ilham edene andolsun." (Şems, 7-8) Bu ayet-i kerime insanoğlunun, yüce Allah'ın fıtrî olarak ilham etmesi sonucu günah ve takvayı, yapması yada gözetmesi gerekeni ve yapması yada gözetmesi gerekmeyeni bildiğini ifade ediyor. İşte burada, pratik bir bilgi söz konusudur ki, insan nefsinin dışında bir anlam ifade etmez. Belki de, günah ve takvanın nefse izafe edilerek söz edilmesi ile, değindiğimiz bu inceliğe işaret edilmektedir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi." (Ankebut, 164) Kuşkusuz, oyun gerçekliği söz konusu olmayan bir hayalden öte bir şey değildir. Dünya hayatı da öyle... Makam, mal, ilerilik, gerilik, başkanlık, uyrukluk gibi dünya hayatına ilişkin olgular, zihin dışı objeler dünyasında gerçekliği olmayan birer hayaldir. Sadece hayal edenin zihninde bir yer kaplarlar. Şöyle ki; bu olgulara ilişkin olarak zihin dışı objeler dünyasında olup bitenler, sadece insanın maddî âlemde sergilediği hareketler ve tasarruflardır. Bu hususta insan bireyleri ile durumları arasında herhangi bir fark yoktur.
Buna göre "başkan insan"dan gerçekte varolan, onun insanlığıdır. Başkanlığı ise sadece bir vehimdir. "Birisinin mülkü olan giysisi"nden gerçek olan giysidir. Birisinin mülkü olması ise, hayali bir olgudur. Zihnin sınırlarını aşamaz. Bu ölçüler dahilinde başka olguları da değerlendirebiliriz.
İNSANIN DİĞER VARLIKLARI KENDİ YARARINA KULLANMASI
İnsanı maddî âlemde faaliyet göstermeye yönelten, madde plânındaki eylemlerle ilgili olmasını sağlayan, işte sözünü ettiğimiz bu bilgi ve kavrayışlar silsilesidir. Aynı şekilde bu düşünüş ve onaylamaların kapsamına, insanın, kemale ulaşma yolunda kullanabileceği her şeyi kullanmasının gerektiğini onaylaması da girer. Diğer bir ifadeyle, insanoğlu, mümkün olan her sebepten kendisi için yararlanmaya, hayatını sürdürme amacına yönelik olarak kullanmaya inanır. Bu yüzden medde üzerinde tasarrufta bulunmaya, maddî araç ve gereçlerden yararlanmaya başlar. Bu aletleri de madde üzerinde kullanır. Örneğin bıçak aletini kesme işinde, iğneyi dikiş işinde, kap-kacak gibi şeyleri, sıvı maddelerin muhafazasında, merdiveni de tırmanış için kullanır. Bunun gibi sayısız örnekler gösterebiliriz. Bunları birleşim ve ayrışımı açısından sınırlandırmak imkânsızdır. Göz önünde bulundurulan amaçlara ulaşma, savaşım verilen hedeflere varmak için kullanılan yöntem ve sanayiler akıllara durgunluk verecek boyutlardadır.
Yine bu gerekçeyle insanoğlu, bitkiler üzerinde de çeşitli tasarruflarda bulunur. Bununla üzerindeki tasarrufları sonucu birçok bitki türünü gıda, giyim ve barınma alanında kullanır. Aynı gerekçeyle, hayvan türlerini kendi yaşamının çıkarı doğrultusunda kullanır. Hayvanların etinden, kanından, derisinden, kılından, tüyünden, yününden, boynuzundan, dışkısından, sütünden, ürününden ve tüm faaliyetlerinden yararlanır. Sırf hayvan türlerinden yararlanmakla da yetinmez. Bilakis, kendi hemcinslerinden elinden geldiğince yararlanır. Mümkün olduğunca hemcinsinin varlığından ve bedensel faaliyetlerinden yararlanmanın yollarına bakar. Bütün bunlar, her zaman tanık olduğumuz ve gerçekliğinden kuşku duymadığımız olaylardır.
İNSANIN DOĞASI GEREĞİ UYGAR OLUŞU
Şu kadar var ki, insanoğlu kendi türünün, diğer bireylerinin, kendisinin onlardan beklediği ve umduğu şeyleri kendisinden beklediklerini, umduklarını görünce onlarla uzlaşma yoluna gitti. Onlardan yararlandığı oranda, kendisinden yaralanmalarına razı oldu. Bir uygarlık edinmenin, dayanışma esasına dayalı bir topluluk hâlinde yaşamanın zorunluluğuna hükmetmesi bu realiteden kaynaklanır. Ayrıca bu durum insanı, her hak sahibinin hakkını alabildiği, oran ve ilişkilerde dengenin gözetildiği bir sosyal istikrarın gerekliliğine inandırdı. Biz buna "Toplumsal Adalet" diyoruz.
İnsanın, uygar bir toplumsallığın ve sosyal adaletin gerekliliğine inanması, koşullarına kendisini zorladığı bir kaçınılmaz sonuçtur. Sözünü ettiğimiz bu zorlama olmasaydı, insan hiçbir zaman böyle bir yargıya varamazdı. İşte: insan doğası gereği uygardır. "Sosyal adaleti gerekli görür" sözü ile kastedilen, budur. Çünkü bu durum, az önce sözünü ettiğimiz kullanma, istihdam etme realitesinin doğurduğu bir sonuçtur. İnsan bu sonuca ortamın zorlaması ile varabilmiştir. Nitekim insan bir başkasına karşı güçlendikçe toplumsal dayanışma ve sosyal adalet olgusu buna bağlı olarak zayıflar. Güçlü olan, zayıf olan kimse hakkında bu gerekliliği yerine getirmemeye başlar. Biz bu realiteyi, zayıf uluslarla güçlü uluslar arasındaki ilişkilerde gözlemleyebiliriz. Tarih de, uygarlık ve özgürlük çağı olarak nitelendirilen günümüze kadar hep bu realite doğrultusunda gelişme göstermiştir.
Bunu şu ayetlerden de algılayabiliriz: "Çünkü o, çok zalim, çok cahildir." (Ahzab, 72) "Gerçekten, insan, bencil ve haris olarak yaratıldı." (Mearic, 19) "Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür." (İbrahim, 34) "Hayır: gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünde." (Alak, 6-7)
Şayet sosyal adalet olgusu, insan doğasının birincil gereği olsaydı, toplumlar düzeyinde ilişkiler genellikle adalete uygun gelişme gösterirdi. İş bölümünde güzellik, hoşnutluk esas alınırdı. Fertlerin eşitliği ilkesi gözetilirdi. Oysa, gözlemlenen realite bunun aksini göstermektedir. Bu güne kadar gördüğümüz; kudret ve galibiyetin fonksiyoner olduğu, üstün ve güçlü olanın isteklerini zayıf olana kabul ettirdiği, galibin mağluba öncülük ettiği; onu arzu ve amaçlarına erişmek maksadıyla sömürdüğüdür.
İNSAN TÜRÜNÜN BİREYLERİ ARASINDA İHTİLAF ÇIKMASI
İnsanın doğuştan başkasını kendi hizmetinde kullanma eğiliminde olmasına, insan bireyleri arasındaki, yaratılış, bölge, gelenek ve buna bağlı olarak ahlâkî yapı farklılıklarından kaynaklanan zorunlu ihtilaflar eklenince, zorunlu ihtilafların güçlülük ve zayıflık durumuna göre, sağlıklı bir toplumun sahip olduğu sosyal adalet ilkesinden sapmalar, buna bağlı yeni ihtilaflar ortaya çıkar. Bu yüzden güçlü olan zayıf olandan daha fazla yararlanmaya başlar. Galip olan, artık mağlup olanın kendisinden yararlanmasına izin vermeden ondan istifade etmenin yollarını arar. Buna karşılık zayıflar ve mağluplar da zayıf ve mağlup olarak kaldıkları sürece hile, komplo ve aldatma yolunu tutarlar. Kendileri de gün gelip güce ve galibiyete eriştiklerinde, kendilerine zulüm edenlere en şiddetli bir intikamla karşılık verirler. Bu tür ihtilafların baş göstermesi, bir tür hercümerce, alt-üst oluşa yol açar. Bunun sonu da hiç şüphesiz insanlığın helaki, fıtratın yok oluşu, mutluluğun bir daha geri gelmeyecek şekilde yitip gitmesidir.
Şu ayetler, bizim vurguladığımız bu realiteye işaret etmektedir: "İnsanlar tek bir ümmetten başka değildi; sonra anlaşmazlığa düştüler." (Yûnus, 19) "oysa, onlar anlaşmazlığı sürdürmektedirler; Rabbinin rahmet ettikleri dışında, onları bunun için yarattı." (Hûd, 119) Tefsirini sunduğumuz ayette yer alan şu ifadeyi de bu çerçevede değerlendirebiliriz: "insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm versinler diye hak kitaplar indirdi.
Bildiğin gibi bu anlaşmazlığın insan topluluklarının bireyleri arasında baş göstermesi zorunludur. Bunun nedeni, yaratılışın farklı maddelere dayanmasından dolayı, her kes açısından farklılık göstermesidir. Tüm fertler, gerçi insan olarak, insan olmanın dış görünümü olarak birdir. Ve biçimsel birlik, bir ölçüde düşünüş ve davranış birliği sağlar. Ancak yaratılışa esas olan maddelerin her ferde göre farklı olması, insanlar arasında bir açıdan benzerlik ve tıpa tıplık olmasıyla birlikte farklı algılayışlara, farklı kavrayışlara ve farklı durumlara yol açar. Bu farklılık da eylem ve davranış farklılığını doğurur. Sosyal düzenin alt-üst olmasının temeli budur.
Neden ve gerekçelerini sıraladığımız bu farklılık ve anlaşmazlıklar ortaya çıkınca, yasama erkinin işlevi devreye girer. Söz konusu anlaşmazlık ve farklılıkları ortadan kaldırmaya yarayacak genel kanunlar koyma gereği doğar. Her hak sahibinin hakkını alması ancak bu yasalar sayesinde gerçekleşebileceği öngörüldüğü için, halkın bu yasalara uymaları zorunluluğu getirilir.
Günümüzde toplumu ıslah etme amacına yönelik olarak, yasa koyup uygulama bağlamında genelde iki yol izlenmektedir:
Birincisi: Toplumun, konulan yasalara uymaya zorlanması. Ki bütün insanlar yasama hakkına sahip olma noktasında, ortak bir pozisyonda ve tam haklarda eşit konumda olsunlar. Yani, bireyin, hayatın kemale ermesi açısından kendisine yarayan her türlü imkânı elde etmesi öngörülür bu yöntemde. Ayrıca, tevhit (Allah'ın tek ve ortaksız rablığı) ve üstün ahlâk gibi dinsel öğretiler gözetilmez. Bu yöntemde tevhide yer yoktur. Ahlâk ise, topluma ve toplumun durumuna uygun olan bir şey, üstün ahlâk olarak nitelendirilir. Buna göre, toplumun gelişim sürecinde bir gün iffet, bir gün müstehcenlik, bir gün doğruluk, bir gün yalan, bir gün güvenirlik ve bir başka gün de hainlik üstün ahlâk olarak nitelendirilebilir.
İkincisi: Toplumun kendi durumuna uygun ahlâkî yöntemlerle eğitilerek kanunlara itaat etmeye, onlara saygılı olmaya zorlanması. Bunun yanında toplumsal eğitim sürecinde dinsel öğretilerin dışlanması...
Toplumsal anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak ve insan türünün birlik ve bütünlüğünü sağlamak için, bu gün sözünü ettiğimiz bu iki yöntem uygulanmaktadır. Bunlardan biri, sadece otorite gücüne dayanırken, diğeri ahlâkî eğitim gücüne dayanmaktadır. Ne var ki, her iki yöntem de, bu gün tanık olduğumuz çeşitli alanlardaki bozgunculuklara yol açmalarından da anlaşıldığı gibi cehalet esasına dayanırlar. İnsan türünün sonunu hazırlıyorlar ve insan gerçeğini yok ediyorlar. Çünkü insan denen bu varlık, yüce Allah tarafından yaratılmıştır. Varlığı, O'nun sanatının eseridir. Varlık sahnesine O'nun yanından adımını atmış ve tekrar O'nun katına dönecektir. İnsan için, şu dünya varoluşunun sonunda, başlayacak bir sonsuz hayat söz konusudur. Sonsuz, kesintisiz upuzun bir hayat ve bu hayat dünya hayatına, insanın dünya hayatındaki hayat biçimine göre mahiyet kazanacaktır. İnsanın dünya hayatında Allah'a kul olması, O'ndan gelip O'na dönmesi anlamına gelen tevhid ilkesine uygun olarak belirlediği tavırlar ve edindiği karakterler, ahiret hayatının niteliği üzerinde belirleyici rol oynayacaktır. Bu yüzden insanoğlu bu dünyadaki hayatını tevhid ilkesini unutma ve gerçeği örtbas etme esasına dayandırdığı zaman, nefsini helak eder, insanlık hakikatine ölümcül bir darbe indirir.
Günümüzde, insanlar arası anlaşmazlıkları ortadan kaldırma amacına yönelik olarak, yasama açısından bu iki yöntemi uygulayan bu insanlar, bir kente doğru yola koyulan bir kafileyi andırırlar. Kafile yolculuk için gerekli olan yiyecek, içecek ve araç-gereci eksiksiz olarak yanına almıştır. Bunlar yolculuk esnasında bir yerde mola verirler. Çok geçmeden, aralarında anlaşmazlık baş gösterir. Savaşlar, kavgalar, ırza tecavüzler, başkasının malına ve yerine el koymalar başlar. Bunun sonucunda can ve mal güvenliğini sağlama hususunda nasıl bir yol izleyeceklerine karar vermek üzere birbirlerine danışma gereğini duyarlar.
Biri der ki: sahip olduğumuz her şeyden ortakça yararlanmalıyız. her kes toplumsal ölçüler dahilinde istifade edebilir. Çünkü gideceğimiz başka bir yer yoktur. Buna muhalefet edenler güç ve politik yöntemlerle bertaraf edilmeli ve cezalandırılmalıdır.
Bir diğeri de şöyle bir öneride bulunur: Aranızdaki anlaşmazlıkları giderecek kanunları, varolan kişilikleri baz alarak belirlemelisiniz. Siz, bu kişilikleri, çıkıp geldiğiniz memleketinizden getirdiniz. Her biriniz, sahip olduğunuz karakteristik kişilikler doğrultusunda şefkatli, merhametli, duygusallık, sevecenlik ve faziletle davranmalısınız. Sonra bu özellikleriniz doğrultusunda, elinizdeki her şeyden ortakça yararlanmalısınız. Çünkü sahip olduğunuz başka bir şey yoktur. Gidebileceğiniz bir diğer yurdunuz da mevcut değildir.
Konuşmacıların her ikisi de yanılıyor. Kafiledekilerin yolculukta olduklarını unutmuşlardır. Bu yüzden bir yolcu bütün durumlarda yurdunun durumunu ve varmak istediği hedefin mahiyetini ve durumunu göz önünde bulundurarak hareket etmelidir. Eğer bunlardan birini unutacak olursa, sapıklık, şaşırmışlık, azgınlık ve helakten başka bir şeyle karşılaşmayacaktır.
İçlerinde gerçeği kavramış olan ise, şöyle der: elinizdekilerden, bu gece için gerektiği kadarıyla yararlanın. Yanınızda, ileride yararlanacağınız kadar azık bulundurun. Çünkü gideceğiniz yol uzundur. Vatanınızdan ayrıldığınızda sizden istenenleri ve varmayı amaçladığınız hedefleri unutmayın!
ANLAŞMAZLIKLARIN DİNLE ORTADAN KALDIRILIŞI
Yüce Allah tarafından konulan yasa ve kanunlar da bu amaca yöneliktir. İlâhî yasalar sisteminin esası tevhid (Allah'ın tek ve ortaksız ilâhlığı), inanç, ahlâk ve davranış bütünlüğüdür. Diğer bir ifadeyle, yasamanın gerekçesi, insanlığa kimliklerini, nereden gelip nereye gideceklerini ve dünya hayatında yanlarında fayda sağlayacak bir tavır içinde olmaları gerektiğini öğretmektir. Dini yasamanın asıl misyonu, insanlığa ahirette yaşayacağı şeyleri bu dünya hayatında pratiğe dökmesini somut olarak göstermektir. Şu hâlde, dini yasalar ve ilâhî kanunlar bilgiye dayanırlar. Başka şeye değil. Yüce Allah buyuruyor ki: "Hüküm yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan dini işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yûsuf, 40) Şu anda tefsirini sunduğumuz ayette ise, yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi." Görüldüğü gibi, peygamberlerin müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderilişleri, insanlar arası anlaşmazlıkları giderici hüküm ve yasalar içeren kitabın indirilişi birbirlerini bütünleyen unsurlar olarak sunuluyor.
Şu ayet-i kerime de aynı gerçeği vurguluyor: "Dediler ki: bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi 'kesintisi olmayan zamandan başkası helake uğratmıyor.' Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar." (Casiye, 24) Kâfirlerin bu sözü ısrarla getirmeleri, sadece ahiret hayatının varlığına ilişkin düşünceyi reddetme amacına yönelik değildir. Tam tersine bunun birincil sebebi, ahiret hayatının varlığına inanmanın ve bu yönde bir davet hareketi içinde olmanın, dünya hayatını ahiret hayatına göre ayarlama zorunluluğunu doğuracak olmasıdır. Kâfirler biliyorlar ki, ahi-ret hayatının varlığına inanmak, ibadet muamelat (insanlar arası ilişkiler) ve siyaset bütünlüğünden oluşan şeriat hükümlerini ve prensiplerini kapsayan dinsel kanunlara itaat etmeyi gerektirir.
Özetleyecek olursak: Ahiret hayatının varlığına inanmak dine boyun eğmeyi, dinin hükümlerini hayata egemen kılmayı ve her türlü durum ve davranışta ölümden sonra diriliş ve ahireti göz önünde bulundurmayı gerektirir. Bu yüzden kâfirler, sosyal hayatı sırf dünya hayatını esas alıp düzenleyerek ve dünyanın ötesine hiç önem vermeyerek, ahiret inancını reddetme yönüne gittiler.
"Gerçekte zan, haktan yana hiçbir yarar sağlamaz. Şu hâlde sen, bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir. İşte onların ilimden yana ulaşabildikleri son sınır budur." (Necm, 28-30) Bu ayetlerde yüce Allah, kâfirlerin dünya hayatını zan ve cehalet temelleri üzerinde bina ettiklerini vurguluyor. Oysa ulu Allah, insanları barış ve esenlik yurduna çağırır. Dinini ve hak ilkesine ve kesin bilgiye dayalı olarak sistemleştirir. Peygamberse, insanları kendilerine hayat verecek prensiplere çağırmaktadır: "Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Resulüne icabet edin." (Enfâl, 24) Burada kastedilen hayat, şu ayeti kerimelerde mahiyet olarak ortaya konmaktadır: "Ölü iken ken­di­si­ni di­rilt­ti­ği­miz ve in­san­lar için­de yü­rü­me­si için ken­di­si­ne bir nur ver­di­ği­miz kim­se, ka­ran­lık­lar içinde olup on­dan hiç çıkamayan kimse gi­bi olur mu?" (En'âm, 122) "Peki, sana rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen gibimidir? Ancak akıl sahipleri öğüt alıp-düşünebilirler." (Ra'd, 19) "De ki: Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah'a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim." (Yûsuf, 108) "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? şüphesiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler." (Zümer, 9) "Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları arındırsın." (Bakara, 129) Konuya ilişkin örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Kur'ân-ı Kerim ilmi öven, insanları ilim öğrenmeye davet eden, ilme teşvik eden ayetlerle doludur. Her şeyden önce, denildiği gibi İslâm doğuşundan önceki dönemi cahi-liye dönemi olarak adlandırmış olması bu konuda yeterli bir kanıttır.
Bu söz ne kadar da insaftan, adaletten uzaktır: "(Güya) Din, bilimle çelişen, onu dışlayan, körü körüne taklit ve cehalete dayanır!" Bunu söyleyenler, doğa ve sosyal bilimlerle uğraşan bazı kimselerdir. Bu uğraşıları boyunca, doğa ötesini kanıtlayacak bir ipucuna, bir veriye rastlayamadıkları için, kanıtın yokluğunu, yokluğun kanıtı olarak algıladılar. Bu sanılarında büyük bir yanılgıya düştüler, değerlendirmelerinde gerçekleri çarpıtmış oldular. Sonra dönüp, hemcinslerinin hayatına egemen olan ve adına din denilen, aslında dinle alakası bulunmayan şirk nitelikli bir tapınma sisteminden öte bir şey olmayan –ki Allah ve Resulü müşriklerden beridir dinsel tören ve ayinlere baktılar ve bu yargılarını pekiştirdiler. Bu kafa yapısı ile, insanları tek ve ortaksız Allah'a kulluk sunmaya, sadece O'na itaat etmeye ilişkin davetle karşılaştıkları zaman da bunu, bilgiye dayanmayan bir taklit olarak algıladılar. Oysa bu yargılarında yanılıyorlardı. Gerçek din, cehalete ve körü körüne taklide davet etmekten yücedir. İnsanı, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir ameli işlemeye çağırmaktan yada bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın bir misyona, bir mesaja önayaklık etmekten uzaktır, beridir. Allah'a karşı yalan söyleyenden veya Allah katından kendisine gelen hak içerikli mesajı yalanlayandan daha zalim kimse olmaz.
DİNİN KENDİSİNDE ANLAŞMAZLIĞA DÜŞME
Toparlayacak olursak; Yüce Allah, dünya ve hayata ilişkin meselelerle ilgili olarak insanlar arasında baş gösteren anlaşmazlıkların ilk kez din aracılığı ile giderildiğini haber vermektedir. Şayet ortada din dışı yasalar varsa, bunlar dinin bu işlevini taklit etmekten öte bir şey değildir.
Ardından yüce Allah, insan denen bu canlı türünün dinin kendisi hakkında da kendi arasında anlaşmazlığa düştüğünü, bu durumun özellikle kendilerine apaçık kitap verilen din bilginleri arasında, sırf çeke-memezlik, zulüm ve aşırılık yüzünden baş gösterdiğini haber vermektedir "O: 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de bir şeriat kıldı (yasalaştırdı)... Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra yalnızca aralarındaki tecavüz ve haksızlık dolayısıyla ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinin adı konulmuş bir vakte kadar verilmiş sözü olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilmişti." (Şûrâ, 13-14) "İnsanlar, tek bir ümmetten başka değildi; sonra anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından verilmiş bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu." (Yûnus, 19) Her iki ayetin orijinalinde geçen "kelime (=söz)" kavramı ile kastedilen husus ise, şu ayet-i kerime de açıklanmaktadır: "Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve yararlanma vardır." (A'râf, 24)
Şu hâlde, din hakkında baş gösteren anlaşmazlık, saldırganlık ve azgınlıktan ileri geliyor, fıtrat menşeli değildir. Çünkü din, fıtrat menşelidir. Niteliği bundan ibaret olan bir şeyle, yaratılışın sapması ve hükümleri ile çelişmesi düşünülemez. Yüce Allah, bu gerçeğe şöyle işaret ediyor: "Öyleyse sen yüzünü, Allah'ı birleyen olarak dine, Allah'ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din budur." (Rûm, 30) Tefsirini sunduğumuz ayet ilişkin açıklamalarımızın kapsamında, bazı temel değerlendirmelerde bulunmuş olduk böylece.
DÜNYA HAYATINDAN SONRA İNSAN
Bunun yanı sıra yüce Allah, insanoğlunun toplumsal nitelikli bir hayat yaşadığı bu dünyadan göçüp, berzah (ölümle haşir arası ara dönem) adı verilen bir başka yurda taşınacağını haber veriyor. Ne var ki, insanoğlunun dünya sonrası hayatı bireyseldir. Hayatın bireyselliği, dayanışmalı toplumsallıkla, ortaklık ve yardımlaşma ile bir bağlantısının olmaması demektir. Bilakis orada, hayata egemen olan tüm hükümlerde, otorite kendi varlığınındır. Bir başkasının varlığı, dayanışma ve yardımlaşma adı altında kesinlikle onun hayatına etki edemez.
Eğer orada da, gözlemlediğimiz maddî âleme egemen olan doğal sistemin egemenliği söz konusu olsaydı, dayanışma ve ortaklık nitelikli bir yöntemin orada da kaçınılmaz olurdu. Ne var ki, insan, artık bu tür hayatı geride bırakmıştır. Rabbine yönelmiş bulunmaktadır. Daha önce sahip olduğu tüm pratik bilgileri geçersiz olmuştur. Artık başkalarını kullanma, madde üzerinde tasarrufta bulunma gereğini duymamaktadır. Uygarlığa, sosyal dayanışma ve dünyada geçerli olan diğer hükümlere ihtiyaç kalmamıştır. Onun için tek seçenek amellerinin, iyilik ve kötülüklerinin sonuçlarının yoldaşlığıdır. Bu âlemde, artık sadece işin gerçeğini görür. Hakkında anlaşmazlığa düştükleri o büyük haber olanca gerçekliğiyle gözlerinin önündedir: "Onun söylemekte olduğuna biz mirasçı olacağız; Bize, yapayalnız tek başına gelecektir." (Meryem, 80) "Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker, yapayalnız ve yalın olarak bize geldiniz ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki bağlar parçalanıp koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır." (En'âm, 94) "İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl mevlaları olan Allah'a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar." (Yûnus, 30) "Ne oluyor size, birbirinizle yardımlaşmıyorsu-nuz? Hayır, bu gün onlar teslim olmuşlardır." (Sâffat, 25-26) "Yerin baş-ka bir yere, göklerin de başka göklere dönüştürüldüğü gün, onlar tek olan, kahhar olan Allah'ın huzuruna çıkarılacaklardır." (İbrahim, 48) "Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur. Şüphesiz kendi emeği görülecektir. Sonra ona en eksiksiz karşılık verilecektir." (Necm, 39-41) Bunun gibi birçok ayet sıralanabilir.
Bu ayetlerden algıladığımız kadarıyla insan, öldükten sonra, yeni hayatı doğrultusunda bir değişime uğrayacaktır. Karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma esasına dayanan sosyal bir hayat yaşamayacaktır. Şu dünya hayatında kendi doğal donanımı sonucu icat ettiği pratik bilgileri kullanamayacaktır. Yani hayatında sadece çalışmasının meyvesini, çabasının neticesini devşirecektir. Her şey en açık biçimde ortaya konacak ve her şeyin karşılığı eksiksiz olarak verilecektir.
*   *   *
213) İnsanlar tek bir ümmetti.
Ayetin orijinalinde geçen"en-nas" kelimesinin anlamı bellidir: Bir araya gelmiş insan bireyleri demektir. "Ümmet" ise, insanlardan oluşan topluluğa denir. Bazen bir fert anlamında da kullanılmıştır: "Gerçek şu ki, İbrahim tek başına, Allah'a gönülden itaat eden bir ümmetti." (Nahl, 120) Bazen uzun bir zaman dilimi anlamında kullanılmıştır: "Nice zaman sonra hatırladı" (Yûsuf, 45) Yani, yıllar sonra hatırlayabildi. "Andolsun, onlardan azabı sayılı bir zamana kadar ertelesek..." (Hûd, 8) Bazen de din ve millet anlamında kullanılmıştır. Nitekim bazıları, şu ayetleri bu anlamı esas alarak yorumlamışlardır: "Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse benden korkup sakınınız." (Mü'minun, 53) "Gerçekte, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, Öyleyse bana ibadet ediniz." (Enbiyâ, 92) "Ümmet" kelimesinin aslı, "emme/yeummu"dur ve "kastetmek" demektir. Bu yüzden, topluluk için kullanılmıştır. Ama her topluluk için bu isim kullanılmaz. Tam tersine, sadece aynı maksat ve aynı gaye etrafında birleşmiş topluluklar için kullanılır. Bir topluluğun "ümmet" olarak nitelendirilmesi için, bu topluluğun bireylerini bir tek bağ bir arada tutmalıdır. İşte bu kavram, hem bir fert anlamını, hem de diğer anlamlarda kullanıldığı zaman bu mana göz önünde bulundurularak kullanılmıştır.
Her hâlukârda ayet-i kerimeden algıladığımız kadarıyla, insan denen bu canlı türü, dünya hayatının bir döneminde, birlik ve beraberlik içinde yaşıyordu. Hayatına sadelik ve basitlik egemendi. Hayata ilişkin meseleler etrafında çekişmeler çekişmeler ve didişmeler tarzında bir anlaşmazlık yoktu aralarında. Dinsel ve mezhepsel farklılıklar, görüş ayrılıkları yaşanmıyordu. İhtilafın bu zaman diliminde yaşanmadığının kanıtı şu ifadedir: "Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi." Görüldüğü gibi, peygamberlerin gönderilişi ve anlaşmazlıkları çözmek üzere kitapla hükmedişleri, insanların tek bir ümmet oluşlarından sonrasına denk düşmektedir. Şu hâlde, hayat meselelerine ilişkin anlaşmazlıklar, insanların birlik ve beraberlik hâlinde yaşamalarından sonra baş göstermiştir. İkinci tür bir anlaşmazlık ve ayrılığın söz konusu olmadığının kanıtı ise, şu ifadedir: "Birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, kitap verilenlerden başkası değildir." Şu hâlde, din etrafındaki anlaşmazlıklar, kitabın indirilişinden sonra, ona ilişkin bilgileri yüklenenler tarafından sergilenmiştir.
Ayet-i kerimeden çıkardığımız bu sonucu aklî kanıt da pekiştirmektedir. Çünkü, insan denen bu canlı türünün sürekli bilim ve düşünce alanında ilerlediğini, bilimsel ve kültürel düzeyini yıldan yıla, kuşaktan kuşağa arttırdığını, bununla toplumsal varlığının temel dinamiklerini gün be gün pekiştirdiğini gözlemliyoruz. İnsanoğlu günümüzde en ayrıntılı ihtiyaçlarını gidermede, doğaya dizgin vurma ve hayatın her türlü meziyetlerinden istifade etme çabası içindedir. Günümüzden geriye doğru şöyle bir baktığımızda, insanın hayatın sembolleri ve doğanın sırları hakkında daha az bilgiye sahip olduğunu görürüz. Bu gözlemimizi, ilk insana vardırıncaya kadar sürdürdüğümüzde hayata ilişkin birkaç bilgi kırıntısından başka bir şey bilmeyen bir insan tipi ile karşılaşırız. İlk insanlar, sanki apaçık şeylerden başkasını algılayamazlar ve ancak en basit şekliyle varlıklarını sürdürmeleri sağlayacak düşünsel teoriler geliştirebilirler. Bitkiler aracılığı ile beslenme yada avlanarak geçimini sağlama, mağaralarda barınma, taşlar ve sopalarla kendini dış saldırılara karşı savunma gibi. En eski çağlarda, insanın hâli bundan ibaretti. Bilindiği gibi, durumu bu ilkellikte olan bir topluluk için de önemsenecek bir ihtilaf, bir anlaşmazlık, toplumsal hayatı, birlikteliği yaralayacak bir bozgunculuk baş göstermez. Tıpkı bir sürü gibi, bazılarının ele geçirdiği şeyi bulmaktan başka bir sorunları olamadan yaşayıp giderler. Tasasız, sorunsuz bir ağılda, bir yemlikte ve sulak yerde hayatlarını sürdürürler.
Ne var ki daha önce de işaret ettiğimiz gibi insanoğlu başkasını kullanma özelliğine sahip olduğu için, bazısının diğer bazısının ihtiyaçlarını gidermesi şeklinde cereyan eden dayanışma esaslı bir zorunlu birliktelik, bireylerin arasında anlaşmazlıkların, yengi ve yenilgilerin baş göstermesine engel olmamaktadır. Çünkü insanın, yararlanma çizgisi doğrultusunda gün geçtikçe bilgi ve gücü artma eğilimi göstermekte, her gün yeni meziyetlerin farkına varmakta, gün be gün çevreden istifade yolunda daha ince, daha ayrıntılı yöntemler keşfetmektedir. İçlerinde güçlüler, zorbalar, tuttuğunu koparanlar ve kudret sahipleri vardır. Zayıflar, düşkünler, alt düzeyde insanlar vardır. İşte anlaşmazlıkların menşei bu durumdur. Ve bu insanın başkasını kullanma, istihdam etme (kendi hizmetinde çalıştırma) özelliğinin önayak olduğu bir anlaşmazlıktır. Nitekim insanın sahip olduğu bu karakteristik özellik, toplumsallık ve uygarlık olgularının da birinci etkeni olmuştur.
Aralarında hükmedecek, işlerini adalete göre çekip çevirecek ve durumlarını düzeltecek bir üçüncü hakim bulunduğu sürece fıtrat menşeli iki olgunun çarpışmasının bir sakıncası yoktur. Bu tıpkı, sergilediği faaliyetlerinde sahip olduğu çeşitli güçleri yarıştıran ve böylece güçleri arasında çatışma meydana gelen adamın durumuna benzer. Örneğin insanın sahip olduğu beslenme içgüdüsü, hazmedilmeyecek, mide tarafından kabul edilemeyecek bir şeyin yenmesini gerektirirse, ortada dengeyi sağlayacak, ve adalete uygun bir çözüm getirecek akıl vardır. Her bir güç ve içgüdü için gerekli olanı öngörür. Böylece aktivite hâlindeki bu güçlerin her biri, öteki ile çatışmadan faaliyet gösterecek şekilde belli bir ölçüye kavuşmuş olur.
Fiilen yaşadığımız ve somut olarak tanık olduğumuz, fıtrat menşeli iki hüküm çatışmasını bu tarzda ele alıp değerlendirmek gerekir. Buna göre, insanın uygarlaşmaya yönelik hareket tarzı ile, anlaşmazlık çıkarcı hareket tarzı bir zıtlaşmaya yol açar. Fakat yüce Allah, müjdeci ve uyarıcı peygamberler göndererek ve insanlar arasında baş gösteren ihtilaflar hakkında hükmetmek üzere kitap indirerek, mevcut anlaşmazlıkları gidererek, söz konusu çatışma durumunu bertaraf eder.
Bu açıklamanın ışığında, bazılarının ileri sürdükleri şu görüşün yanlışlığı ortaya çıkıyor: "Bu ayetle verilmek istenen mesaj şudur; insanlar başlangıçta doğru yol üzere hareket eden bir ümmetti. Çünkü anlaşmazlık, tamamen kitabın içerdiği misyonu üstlenen bilginlerin aralarındaki tecavüz ve haksızlık yüzünden ve kitabın inişinden sonra baş göstermiştir..."
Fakat bu görüşü savunan kimse, ayet-i kerimenin bir değil iki ihtilaftan söz ettiğinin farkında değildir. Ki biz bunu açık biçimde ortaya koyduk. Ayrıca iddia sahibi bir diğer gerçeği de göz ardı etmektedir: Eğer insanlar başlangıçta doğru yol üzere idiyseler, bunlara peygamberler gönderip, üzerlerine kitap indirerek onları ihtilaflar yüzünden tecavüz ve haksızlığa, içlerinde bozgunculuğun yaygınlaşmasına, insanın batınında gizli olan küfür ve günah gibi eğilimleri kışkırtmaya, yıkımı gerektirici ahlâkî çirkeflerin ortaya çıkmasına yol açmaya ne gerek vardır? Bunun gerekçesi neydi? Ayrıca: Ayeti kerimenin verdiği mesaj: insanlar sapıklık üzere yaşayan tek bir ümmetti, şeklindedir. Eğer böyle olmasaydı, ayetin devamında 'Allah peygamberler gönde-rerek' ifadesinin yer almış olmasının bir anlamı olmayacaktı..." şeklindeki iddianın yanlışlığı ortaya çıkıyor.
Çünkü bu iddia sahibinin işaret ettiği ve "Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi." sözünde ifadesini bulan ihtilaf ancak kitabın inişinden ve ayetlerinin insanlara açıklanışından sonra onu tebliğ etmekle yükümlü din bilginlerinin kötü karakterlerinden kaynaklanmıştır. Şayet insanlar, peygamberlerin gönderilişinden ve kitabın indirilişinden önce küfür, nifak ve günah nitelikli bir sapıklık üzere idiyseler, bu durumdan kitabı korumakla yükümlü din bilginlerini sorumlu tutmanın mantığı ne olabilir?
Bu açıklamaların ışığında bir başka görüşün de yanlışlığı ortaya çıkıyor. Bu görüşü savunanlara göre, ayette geçen "insanlar"dan maksat İsrailoğulları'dır. Çünkü yüce Allah, bir saldırganlık yüzünden ihtilafa düştüklerinden söz etmektedir. "Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, yalnızca aralarındaki hakka tecavüz ve azgınlıktan dolayı ihtilafa düştüler." (Casiye, 17)
Bu görüş, kanıtsız ve dayanaksız tefsirin tipik örneğidir. Bir kavmi sırf bir sıfatla nitelemek, o niteliğin onlara özgü olmasını ve onlarla sınırlı kalmasını gerektirmez.
Bundan daha da kötüsü, şu görüştür: "Ayet-i kerimede geçen insanlar (=en-nas)dan maksat, Hz. Adem'dir (a.s). Buna göre Hz. Adem (a.s) doğru yol üzerinde bulunan tek bir ümmetti. Sonra onun soyu içinde anlaşmazlıklar baş gösterdi. Bunun üzerine yüce Allah, onlara peygamberler gönderdi..." Ayet-i kerime ne bütün, ne de parça parça, olarak bu iddia ile örtüşmemektedir.
Ayrıca, şu görüşün de yanlış olduğunu görüyoruz: "Ayetin başında yer alan 'kane' edatı, 'Allah, üstün ve güçlüdür, hikmet sahibidir.' (Fetih, 7) ayetinde olduğu gibi 'zamana delalet etme' özelliğinden soyutlandırılmıştır. Dolayısıyla, her zaman olan, değişmez bir realiteye delalet etmektedir. Buna göre, ayet-i kerimenin verdiği mesaj şudur: İnsanlar, doğuştan uygar olmaları hasebiyle tek bir ümmettirler. Dolayısıyla doğuştan uygar olan insan türünün bir ferdi varoluşsal ihtiyaçlarının çokluğu, hayatın gereklerinin kapsamlılığı yüzünden hayatını tek başına sürdüremez. Hayatın kemale ermesi, ancak fertlerin bir araya gelip dayanışma içinde hareket etmeleri ve işbirliği içine girmeleri ile mümkün olabilir. Bu iş ve emek mübadelesi ile, her fert, çalışmasının sonunda hakkettiğini alır, geri kalanını da başkasına verir. Bunun bedeli olarak da, ihtiyaç duyduğu varoluşsal olarak hakkettiği başka şeyler alır. İnsanın bu karakteristik özelliği, bu kaçınılmaz durumu, hiçbir zaman toplumsuz ve dayanışmasız olamaz. İnsan denen bu toplumsal, bu uygar canlı türünün bu güne kadarki, tarihsel realitesi de bu tezimizi desteklemektedir. İnsanın toplumsal ve uygar oluşu, bu gün de gerçekliğini koruyan bir olgudur ve bu, onun fıtratının ve yaratılışının bir gereğidir. Ancak insanın bu değişmez karakteristik özelliği, anlaşmazlıkların baş göstermesinin, sosyal düzenin bozulmasının da ana nedenidir. Bu yüzden yüce Allah, son derece yerinde ve hikmetli bir kararla, adı geçen anlaşmazlıkları ortadan kaldıracak kanunları koymayı öngörmüştür. Bu kanunları (şeriat) müjdeci ve uyarıcı peygamberler göndermek, onlarla birlikte, anlaşmazlık konusu meselelerin çözümüne ilişkin hükümler içeren kitaplar indirmek suretiyle, insanlara duyurmuştur.
Kısacası, insanlar tek bir ümmettir, doğuştan uygardırlar. Bu yüzden, anlaşmazlığın ana sebebi olan toplu hâlde yaşama olmadan edemezler. Bu yüzden yüce Allah peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir.
Bu yaklaşım doğru değildir. Özellikle, iddia sahibi uygar olmayı insanın doğasının birincil özelliği, toplumsallık ve hayatta beraber ve ortak yaşamayı özünden kaynaklanan bir gereklilik olarak ele alıyor. Oysa, yukarıda durumun böyle olmadığını gördün. Tam tersine onun temel özellik dediği şey, koşulların zorladığı bir durumdur. Kur'ân-ı Kerim de bunun aksini göstermektedir.
İkincisi: Peygamberlerin gönderilişini ve kitabın indirilişini sırf, insanın doğuştan uygar olmasını göz önünde bulundurarak izah etmeye kalkışmak, ancak, doğuştan uygar olmayı, ihtilafın baş göstermesinin, bozgunculuğun ortaya çıkışının başlıca etkeni şeklinde kayıtlandırmadıkça, doğru bir değerlendirme olmaz. Bu durumda, cümle içinde takdiri bir ifadeye yer verme durumu doğar ki, bu, ayetin açık anlamı ile çelişmektedir. Kaldı ki, iddia sahibi de, sözün akışı içinde "ihtilaf" olgusunun takdir edilmesine razı görünmemektedir.
Üçüncüsü: Bu iddia, Ayet-i kerimenin üzerinde durduğu, etraflıca irdelediği anlaşmazlık olgusunu teke indirgeme esasına dayanıyor. Oysa ayet-i kerime, iki ayrı anlaşmazlık olgusunun varlığını ortaya koymaktadır. Ayet içinde yer alan bir ifadede: "Ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitap indirdi." buyuruyor. Ki burada, kitabın indirilişinden önce meydana gelen bir anlaşmazlıktan söz ediliyor. Anlaşmazlığa düşenler de tüm insanlardır. Sonra buyuruluyor ki: "Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden (kitap hakkında) anlaşmazlığa düşenler, o, kitap verilenlerden başkası değildir." Yani, anlaşmazlığa düşenler, kitabı uygulamakla yükümlü olan din bilginleridir ve anlaşmazlığın sebebi de aralarındaki azgınlık ve kıskançlıktır. Bu son cümlede işaret edilen anlaşmazlık olgusu, kitabın indirilişinden sonraya tekabül etmektedir. Bu ikinci anlaşmazlığın kahramanları ise, sadece din bilginleridir. Tüm insanlar değil. şu hâlde sözü edilen bu iki anlaşmazlık mahiyet olarak birbirinden tamamen farklıdır. Birinde başlıca etken, bütünüyle din alimleri arasındaki azgınlık ve kıskançlıktır. Ötekisi ise, daha farklı ve kapsamlı boyutlara sahiptir.
Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi.
Yüce Allah, ifadenin orijinalinde, "gönderme" fiilini vurgulamak üzere, aynı anlama gelecek "irsal" vb. gibi fiiller yerine özellikle "baase" fiilini kullanmıştır. Çünkü ayet-i kerimede işaret edilen, insanlığın ilk dönemlerindeki bu birlik ve beraberlik hali, durgunluk ve suskunluk niteliklidir. Bu yüzden, insanı uykudan veya rahatından uyandırmak anlamına gelen "baase" fiilinin kullanılmış olması, yerinde bir seçimdir. Belki de o dönemde gönderilen peygamberlerin "mürsel" ya da "resul" yerine "nebiler" olarak adlandırılmış olmasının gerekçesi de bu inceliktir. Ayrıca daha önce de vurguladığımız gibi, peygamberlerin gönderilişinin ve kitabın indirilişinin özü, insanlara gerçeği açıklamak, varoluşlarının ve hayatlarının gerçek mahiyetini onlara tanıtmak, Rableri tarafından yaratılmış olduklarını hatırlatmak, onun da kendisinden başka ilâh bulunmayan yüce Allah olduğunu vurgulamaktır; izledikleri yolun ve çektikleri meşakkatin O'na doğru olduğunu, sonunda O'na varmak için yol aldıklarını, büyük ve olağanüstü bir günde diriltileceklerini, şu anda yol üzerindeki bir mola yerine konaklamış olduklarını, buradaki hayatın bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir gerçekliğinin bulunmadığını, bu hayatta ve bu hayata ilişkin faaliyetlerinde bu gerçeği sürekli akıllarında bulundurmaları gerektiğini, nereden geldiklerini, nerede bulunduklarını ve nereye gideceklerini her zaman düşünmekle yükümlü olduklarını hatırlatmaktır. Bu ise, "resul"den çok, "yanında başkasına ulaştırılmak üzere bir haber bulunan kimse" anlamına gelen "Nebi" kavramı ile ifade edilmeye daha uygun bir anlam örgüsüdür. Bu yüzden gönderilen peygamberler "nebi" olarak nitelendirilmiştir.
Nebilerin gönderilişinin yüce Allah'a nispet edilmiş olması, peygamberlerin vahyi algılarken, ilâhî mesajları insanlara açıkça duyururlarken, ismet (yanılmazlık)sıfatına sahip olduklarına yönelik bir işaret içermektedir. Konunun sonuna doğru, bu hususla ilgili olarak daha ayrıntılı bilgi sunacağız.
Tebşir (=müjdeleme) ve inzar (=uyarma) kavramlarına gelince ki, biri; inanıp takva sahibine Allah'ın rahmetini, hoşnutluğunu ve cennetini vaat etmek, diğeri de, Allah'ın mesajını yalanlayıp, peygambere baş kaldıranı Allah'ın gazabı ve cehennem azabı ile tehdit etmek demektir. Bu iki olgu, davet sürecinde, orta halli insanın ilgisini çekmede son derece etkilidir. Gerçi, Allah'ın bazı salih kulları ve dostları, Rableri dışında ödül ve cezaya ilgi duymazlar.
Beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitap indirdi.
"Kitap" kelimesi "fial" kalıbında "mektup (=yazılmış)" demektir. Bu kelime artık genel olarak kabul edilen kullanım anlamı ile, kalemle yazılmayı gerektirse bile uyulması zorunlu olan antlaşmalar ve fermanlar ancak yazı ile imzalandıkları için, bu kelimenin, kullanımı farz ve uygulaması zorunlu her hükmü, her açıklamayı ve hatta aksi yapılmaması gereken her anlamı kapsayacak şekilde genellik kazanmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de, bu anlamı ile çokça kullanılmıştır. Yine bu anlam esas alınarak, ilâhî bir kalem olan Kur'ân da kitap olarak nitelendirilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır." (Sâd, 29) "Çünkü namaz, müminlerin üzerine vakitleri belirlenmiş bir farzdır." (Nisâ, 103)
"Anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda..." sözünden hareketle, ayeti kerimeden şöyle bir anlam algılıyoruz: "İnsanlar tek bir ümmetti. Ancak aralarında anlaşmazlık baş gösterdi. Bunun üzerine yüce Allah, Peygamberler gönderdi." Nitekim, bu hususu daha önce açıklığa kavuşturmuştuk.
"Beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm vermek üzere kitap indirdi." ifadesi, yasa koymanın (şeriat kılmanın) ancak gök menşeli bir kitapla olabileceğini gösterdiği için, bu ve Şûrâ Suresi'ndeki ilgili ayet bir arada düşünüldüğü zaman karşımıza şu hususlar çıkıyor:
1- Hz. Nuh'a bir şeriat içeren bir kitap indirilmişti. Dolayısıyla: "Beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm vermek üzere kitap indirdi." ifadesi ile ya Hz. Nuh'un kitabı kastediliyor, yada onunla birlikte başka peygamberlere de indirilen kitaplar kastediliyor. Bu husus "kitap" kelimesinin başındaki "el" takısının cins yada "ahd-i zihnî (=zihin içi algı)" bildirir nitelikte değerlendirilmesine bağlı olarak belirginlik kazanır.
2- Hz. Nuh'a indirilen kitap, bir şeriat (Hukuk sistemi) içeren ilk gök menşeli kitaptır. Eğer ondan önce kitap indirilmiş olsaydı, ondan önce egemen olan bir şeriat da olacaktı. Ve yüce Allah, Şûrâ Suresi'nin ilgili ayetinde "Sizin için şeriat kıldı..." ifadesinin kapsamında bundan söz edecekti.
3- Yüce Allah'ın "İnsanlar tek bir ümmetti." ifadesiyle işaret ettiği dönem, Hz. Nuh'un gönderilişinden önceki bir dönemdir ve ona verilen kitap, dönemin anlaşmazlıklarını çözmek üzere indirilmişti.
Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, kitap verilenlerden başkası değildir.
Daha önce, bununla, dinin kendisi ile ilgili olarak, dine ilişkin bilgiye sahip kimseler arasında baş gösteren anlaşmazlıkların kastedildiğini vurgulamıştık. "Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır." (Rûm, 30) ayetinde vurgulandığı gibi din, fıtratla örtüştüğü için, yüce Allah, dinle ilgili anlaşmazlıkları, azgınlık ve kıskançlıkla izah etmiştir.
"O, kitap verilenlerden başkası değildi." ifadesi ile, şu hususa işaret ediliyor: Bu ayet-i kerimede, gökten indirilen kitapla ilgili dinsel nitelikli ihtilafların baş göstermesinin temel gerekçesine parmak basılıyor. Yoksa, dosdoğru yoldan sapan yada hak dinden başka bir dine bağlanan her kes dümdüz yoldan sapmış olsa dahi, bu durumun gerekçesi, belirleyici etkeni azgınlık ve kıskançlıktır, demek istenmiyor. Çünkü yüce Allah, azgınlığından dolayı sapan hiç kimseyi mazur gör-mez. Ama, işi karıştıranı, bir tedbir ve çözüm kestirmeyeni, bir çıkış yolu bulamayanı mazur kabul etmiştir. Söz gelimi bazı ayetlerde şöyle buyuruyor: "Yol ancak insanlara zulmeden ve yer yüzünde haksız yere tecavüz ve haksızlıkta bulunanların aleyhindedir. İşte bunlara acıklı bir azap vardır." (Şûrâ, 42) "Diğerleri günahlarını itiraf ettiler, onlar salih bir ameli bir başka kötüyle karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tövbelerini kabul eder. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. ...Diğer bir kısmı, Allah'ın emri için ertelenmişlerdir. O bunları ya azaplandıracak veya tövbelerini kabul edecektir. Allah bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe, 102-106) Ve yine şöyle buyurmuştur: "Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan mustazaflar olup hiçbir çareye güç yetiremeyenler ve bir yol bulamayanlar başka. Umulur ki, Allah bunları affeder. Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır." (Nisâ, 98-99)
Kaldı ki, fıtrat, insanın öz yaratılışı, gaflet ve şüphe ile çatışmaz. Fıtratın çatıştığı bilinçli bir aldırmazlık ve azgınlıktır. Bu yüzden ayet-i kerimede "Azgınlık" niteliği bilginlere ve ilâhî ayetlerin açıklandığı, anlatıldığı kimselere özgü kılınmıştır. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "İnkar edip de ayetlerimizi yalanlayanlar ise; onlar, ateşin halkıdırlar ve orada süresiz kalacaklardır." (Bakara, 39) aynı mesajı veren birçok ayet vardır. Bu ayetlerin tümünde küfür niteliği "Allah'ın ayetlerini yalanlama" ile kayıtlandırılmış, ondan sonra gerekli tehdide yer verilmiştir. Kısacası, bu ayet-i kerime, adı geçen anlaşmazlığın, kitabı uygulamakla yükümlü olanların, bilgi sahibi olduktan sonra birbirlerine karşı olan "azgınlık ve kıskançlıklarına" dayandığını vurgulamaktadır.
Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi.
Bu ifade, hakkında ayrılığa düşülen şeyin açıklaması niteliğindedir. Buna göre anlaşmazlık konusu, kitabın inişine de eşlik eden "hak" ilkesidir. Bunu: "Beraberlerinde, hak kitabı indirdi." ifadesinden çıkarıyoruz. Bu noktada, ilâhî yol göstericilik her iki anlaşmazlıkla ilgili olarak devreye giriyor. Bunlardan biri, hayat meselelerine ilişkindir. Biri de hakka, ilâhî öğretiye ilişkindir. Bu ikinci anlaşmazlık konusunun, başta gelen etkeni, kitabın hükümlerini uygulamakla yükümlü olan bilginlerin birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıklarıdır.
Ayet-i kerimede, "gerçeğe eriştirme"nin "izniyle" kayıtlandırılmış olması gösteriyor ki, yüce Allah'ın bu müminleri gerçeğe eriştirmiş olması, müminlerin zorlaması ve yüce Allah'ın imanlarından dolayı onların bu isteklerine olumlu karşılık vermesi şeklinde gerçekleşmiştir. Çünkü hiç kimse, yüce Allah'a bir hüküm empoze edemez. hiç kimse O'nun için bir şeyi gerekli kılamaz. O'nun kendisi için bir şeyi gerekli kılması başka. Tam tersine, hakka eriştirme, O'nun iznine bağlıdır. Eğer isterse izin vermez ve kimse hakka erişemez. Buna göre: "Allah, kimi dilerse onu doğru yola yöneltir." ifadesi "izniyle" kelimesini gerçeklendirme niteliğindedir. Bu durumda şöyle bir anlam elde etmiş oluruz: Kuşkusuz, yüce Allah müminleri kendi izniyle gerçeğe eriştirdi. Çünkü, onları doğru yola iletme yetkisi O'nun tekelindedir. Hiç kimse ile ilgili olarak, doğru yola iletme zorunda ve mecburiyetinde değildir. Tam tersine, kimi dilerse onu gerçeğe eriştirir. Nitekim iman edenleri, dosdoğru yola erişmeyi de kendisi dilemiştir.
Tefsirini sunduğumuz ayet-i kerime, bazı noktaların açığa kavuşmalarına yardımcı oldu:
1- Dinin sınırı ve tanımı. Buna göre din, dünya hayatına egemen olmak durumunda olan bir hayat sistemidir. Dünyayı, uhrevî kemale ve Allah katındaki gerçek ve sonsuz hayata uygun olarak düzenlemeyi garanti eder. Bu yüzden şeriatın, ihtiyaç duyulduğu kadarıyla, hayatın her türlü durumunu karşılayacak konuları kapsaması bir zorunluluktur.
2- Din, ilk kez ortaya çıktığı zaman, insanlar arasında baş gösteren fıtrat menşeli anlaşmazlıkları gidermek için ortaya çıktı. Sonra tekamül ederken hem fıtrat menşeli, hem de başka anlaşmazlıkları giderme misyonunu üstlendi.
3- Din realitesi bundan sonra da, sürekli gelişerek, kanunlarının, hayat sahnesinde ihtiyaç duyulan her şeye cevap verme durumuna geldi. Dini kanunlar bu evrenselliğe, bu kapasiteye kavuşunca gelişme noktalanmış ve bundan sonra yeni bir dine gerek kalmamıştı. Diğer bir ifadeyle herhangi bir din, eğer son din ise, tüm ihtiyaçlara cevap verecek yasaları kapsıyor, demektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Muhammed sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; ancak O, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzab, 40) "Biz kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı olarak indirdik." (Nahl, 89) "O, üstün bir kitaptır. Batıl, önünden de ardından da gelemez." (Fussilet, 42)
4- Her gelen yeni şeriat, öncekine göre daha yetkin ve daha yeterlidir.
5- Peygamberlerin gönderilişinin ve kitapların indirilişlerinin nedeni, diğer bir ifadeyle, dinsel çağrının gerekçesi şudur: İnsanoğlu doğası ve öz yaratılışı gereği anlaşmazlık çıkarmaya eğilimlidir. Aynı zamanda uygar bir topluluk içinde yaşama etkinliği içerisindedir, faaliyetleri bu yöndedir. Fıtratın kendisi, anlaşmazlığa götürücü, ihtilafa sürükleyici olduğuna göre, onun anlaşmazlığı gidermesi beklenemez.
Bir şey, cazibesine kapıldığı bir şeyi önleyici bir işlev gerçekleştirebilir mi? Bu yüzden yüce Allah, peygamberlik misyonu ve ilâhî yasama aracılığı ile kendine yaraşan ve konumuna uygun düşen ve durumunu düzeltecek kemal niteliğine sahip olmaya yöneltti. Bu kemal, gerçek bir erdemdi ve yaratılışın, yoktan var edişin kapsamı içindeydi, ezelden öngörülmüştü. Dolayısıyla böyle bir şeyin mukaddimesi de aynı durumda olmalıdır yani yaratılışın ve yoktan var edişin kapsamı içinde olmalıdır. yüce Allah, bir ayette şöyle buyuruyor: "Bizim Rab-bimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir." (Tâhâ, 50) Bu ayette, her şeye yaratılışını tamamlayıcı özellikler bahşetmenin yüce Allah'ın bir emri ve ve bir öntasarımı olduğu vurgulanıyor. İnsanın yaratılışının tamamlanmasının bir ifadesi de dünya ve ahirette varoluşunun kemale ermesine önayak olacak şeylere yöneltilmesidir. Nitekim, yüce Allah, bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin ihsanından arttırarak veririz. Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir." (İsrâ, 20) Ayet-i kerime, yüce Allah'ın bağışını, ihsanını arttırarak verdiğini dile getiriyor. Hayat ve varoluş sürecinde ihsanına, yardımına ihtiyaç duyanlara, ihsanını, yardımını gönderir. Hayat ve varoluş olarak, herkese hak ettiğini verir. İhsanı ve yardımı kesilmiş değildir. Ancak, herhangi bir kimsenin, nefsinin bedbahtlığı yüzünden, ilâhî ihsanın kendine ulaşmasına neden olarak tavırlar içinde olması başka. Yine de bu kesinti Allah katından olmayacaktır.
Bilindiği gibi, insanoğlu kendi nefsinden kaynaklanan bu eksikliği giderme imkânına sahip değildir. Çünkü söz konusu eksikliğin meydana gelmesini sağlayan kendi öz yaratılışıdır. Kendisi bu eksikliği giderebilir mi? Toplumsal hayatında mutluluğa ve erdemliğe ulaşmasını sağlayacak şekilde, kendi iç âleminde bir düzenlemeye gidebilir mi?
İnsanın, kendisine yaraşan kemal düzeyine erişmesini engelleyici rol oynayan, söz konusu anlaşmazlığın başlıca etkeni yine insanın karakteri, öz yaratılışı olduğuna göre ve insanoğlu, bu özelliğinin yol açtığı gediği kapatacak, bozulanı onaracak yeteneğe ve donanıma sahip olmadığına göre, bir onarım, bir ıslah hareketi eğer olacaksa bu, doğa cihetinden olmamalıdır. Onarım gerçekleştirecek yön, ilâhî yöndür. Vahiy destekli peygamberlik misyonudur. Bu yüzden yüce Allah, peygamberlerin adı geçen onarımı, ıslahı gerçekleştirmelerini, anlaşmazlıkları gidermeye yönelik savaşmalarını "baas (=gönderme)" kavramı ile ifade etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de bu olaydan söz edildiği her defasında "gönderme" eylemini zatına nispet etmiştir. Halbuki, peygamberlerin görevlendirilişi de, bütün faaliyetler gibi, zaman ve mekân açısından maddî amele irtibatlı bir olgudur.
Buna göre, peygamberlik misyonu, ilâhî bir olgudur. (Dilersen buna gaybî de diyebilirsin) Bu olgunun kavrayışı ve fiili gibi genel durumlara nispeti, uyanıklıkla uyku arasındaki ilişkiye benzer. İnsanoğlu peygamberlik misyonu aracılığı ile, anlaşmazlıkları ve hayattaki çelişkileri ortadan kaldıracak bilgiler edinir. İşte gayb menşeli bu kavrayış ve algılayış Kur'ân teknolojisinde "vahy" ve insanın peygamberlik misyonu aracılığı ile kendisi için edindiği olgu da "nübüvvet" olarak isimlendirilir.
Bununla anlıyoruz ki: Öz yaratılışın bir yandan uygar toplumsallığa yol açması, bir yandan da bir takım anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına önayak olması, buna bağlı olarak yüce Allah'ın, insanı kendi yaratılışını tamamlayacak hususla yöneltmesi, aynı zamanda peygamberliğin varlığının gerekçesi niteliğindedir. Diğer bir ifadeyle bu realite, genel anlamda peygamberlik misyonunu kanıtlamaktadır.
Bunu şöyle açıklayabiliriz: İnsan denen bu canlı türü, doğuştan istihdamcıdır. (Kendinden başkasını kendi hizmetinde kullanma eğilimine sahiptir.) Bu öz yaratılış damgalı kullanma ve istihdam etme içgüdüsü uygar bir toplumun ve beraberinde, hayatın her alanına sirayet edebilecek bir anlaşmazlık ve fesat ortamının oluşmasına yol açar. Beri taraftan varoluş ve yaratılış süreci de bu anlaşmazlığın giderilmesini öngörmektedir. Bunu da, ancak, aradaki ihtilafları kaldırmak suretiyle toplumsal hayatı ıslah edecek nitelikte yasalar sağlayabilir. İnsanoğlunun kemale ermesi ve mutluluğu yakalaması, iki şeyle mümkündür: Fıtrat, yada ondan öte bir olgu. Bu hususta tek başına fıtrat yeterli değildir. Çünkü, anlaşmazlığın ortaya çıkış nedeni, kendisidir. Yine kendisi tek başına onu giderebilir mi? Bu yüzden, anlaşmazlığın, fıtrat ve doğa ötesi bir unsurun yol göstericiliği ile ortadan kaldırılması zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu da, ilâhî bir anlayıştır. Doğal bir anlayış değil. Ve buna "peygamberlik misyonu" ve "vahy" diyoruz.
Bu kanıt ve gerekçe. Allah'ın kitabında açıkça vurgulanan, ifade edilen çeşitli önermelerden yola çıkarak somut bir şekilde elde edilebilir. Nitekim daha önce, belli ölçü de bu önermelere değindik. Bu önermelerin her biri deneyseldir. İnsanoğlunun tarihsel süreci ve çeşitli toplumsal yapılanmaları içinde yaşadığı deneyimlerle açığa kavuşmuştur. Deneyimin yaşandığı bu toplumsal süre içinde, ard arda geçen asırlar boyunca oluşumlar ve yıkımlar olmuştur; tarihin tanık olduğu, insanın geçirdiği tüm deneyimlerde bu realiteyi en somut biçimde gözlemlemek mümkündür.
Demek ki,insanoğlu hayatının hiçbir döneminde, başkasını kullanma olgusundan vazgeçmiş değildir, onun başkasını kullanması da toplumsallığa yol açmıyor ve bireysel hayatı öngörüyor değildir. Ayrıca meydana getirdiği toplumsal yapı da hiçbir zaman anlaşmazlıktan soyutlanmamıştır. Ancak bu anlaşmazlıkların toplumsal yasalar olmaksızın giderilmesi de imkân dahilinde değildir. Öte yandan fıtratı ve insana göre "aklıselim" olarak nitelendirilen aklı da anlaşmazlıkların kaynağını kurutacak, bozgunculuğun ana maddesini ortadan kaldıracak kanunları koyacak güce ve yetkiye sahip değildir. Özellikle uygarlık, teknoloji, kültür ve bilim çağı olarak adlandırılan günümüzde tanık olduğumuz toplumsal hareketler, insanlık âleminde her gün ibretle seyrettiğimiz ahlâkî çözüntü ve bozgunculuk, çevreyi ve insan neslini mahveden, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan korkunç savaşlar, insan soyu üzerine tahakküm etmeye, onları köleleştirmeye, ırz ve namuslarına ve mallarına haksızca el koymaya dayalı diktatörlükler, beşer aklının kanun yapmadaki yetersizliğinin somut bir göstergesidir. Uygarlık çağında durum bu ise, teknoloji ve bilimsel gelişmelerden yoksun, cehalet ve karanlığın egemen olduğu çağlarda durumun nasıl olduğunu kestirmek pek zor olmasa gerek.
Yaratılış ve varoluş yasası, her varlığı, kendisine yaraşan kemale yöneltir. Bu durumun tüm varlıklar için geçerli olduğu araştırma ve deneylerle kanıtlanmıştır. Ayrıca, yaratılış ve varoluş yasasının bir sonuca hükmetmeyeceği hususu, yine araştırmalar ve deneylerle kanıtlanmış tartışılmaz bir gerçektir. Aynı şekilde, peygamberlik misyonu ve vahiy olgusundan beslenen dinsel eğitim ve öğretimin, adı geçen ihtilaf ve anlaşmazlıkları ortadan kaldırabileceği de hem araştırmacılarca ve hem de deneysel olarak kanıtlanmıştır.
Araştırmalar ortaya koymuştur ki din, gerçeklere ilişkin doğru bilgilere, üstün ahlâka ve güzel davranışlarda bulunmaya davet eder. Şu hâlde, insanlık âleminin ıslahı ve onarımı, bu çerçevede mümkündür. Deneye gelince, İslâm bir din olarak, Müslüman bireylerden oluşan bir topluma egemen olduğu kısa bir dönem zarfında bunu kanıtlamıştır. Bunu, eğitip nefislerini ıslah ettiği bireylerin şahsında kanıtlamıştır. Bunlar da aldıkları eğitim doğrultusunda başka insanları ıslah etmişlerdir. Kaldı ki, günümüzün uygar toplumları çeşitli alanlarda sergilediği tekamül örneği ve yapı iskeletindeki atardamarları –ki uygar ve ileri yaşamın özünü oluşturmaktadır- İslâm'ın bilimler alanındaki gelişim ve etkinliğine borçludur. Bu hususu tarih üzerine yapılan araştırmalar apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır. İnşaallah yeri gelince bu konuda daha ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.
6- Son din, insan tekamülünün bir noktada durmasını gerektirmektedir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in peygamberliğin sona erdiğine, dinin her hangi bir şekilde neshedilmeyeceğine ve şeriatın değişmezliğine hükmetmiş olması, bireysel ve toplumsal tekamülün ölçü ve miktarının Kur'ân'ın açıklama ve yasamalarından ifadesini bulan şekliyle algılanması gerektiğini, insan için Kur'ân'da ifadesini bulan ve çerçevesi çizilen tekamülün dışında bir durumun söz konusu olmadığını ortaya koymaktadır.
Hiç kuşkusuz bu, Kur'ân'ın verdiği gaybî haberlerden biridir. Kur'-ân'ın inişinden günümüze kadar geçen on dört kadar asırlık bir tarih süreci Kur'ân mesajını doğrulayan gelişmelere tanık olmuştur. Kuşku yok ki, insan denen canlı türü bu süre içinde, toplumsallığını ilgilendiren doğal yönlerde göz kamaştırıcı ilerlemeler kaydetmiştir. Azımsanmayacak mesafeler kat etmiştir. Ancak, hakikati bilgi ve öğretilere erişme alanında ve ahlâkî faziletler açısından bir adım dahi ileriye gidememiştir. Hatta önemli ölçüde gerileme kaydetmiştir. Dolayısıyla, ruhunu ve bedenini kapsayan olumlu bir tekamül gerçekleştirememiştir.
Şu iddiayı ortaya atan kişi büyük bir yanılgı içindedir: "Genel yasaları koymak, beşer türünün durumunu ve konumunu düzeltme amacına yönelik olduğu için, toplumlar kendi içlerinde geliştikçe, kemal merdivenlerini tırmanıp kalkındıkça, yaşadığı değişimlere paralel olarak bu yasaları da değiştirmek gerekir. Kuşkusuz bizimle Kur'ân'ın indiği İslâm kanunlarının konulduğu çağ arasındaki mesafe, o dönem ile İsa ve Musa peygamberlerin görevlendirildikleri dönemler arsındaki mesafeden çok daha fazladır. Bu yüzden günümüzde Hz. Peygamber dönemi arasındaki farklılık İslâm şeriatını yürürlükten kaldırıp, onun yerine çağa uygun kanunlar yapmayı gerektirir..."
Bu iddiaya karşılık şunu söylüyoruz: "Daha önce de söylediğimiz gibi, dinsel yasamada (şeriat koymada) sadece insanın maddî ve doğal tekamülü göz önünde bulundurulmamıştır. Tam tersine, insan varoluşunun hakikati esas alınmıştır. Dinsel yasamanın temeli hem ruhsal, hem bedensel kemale dayanır. Maddî ve manevî mutluluk birlikte amaçlanmıştır. Bunun gereği de, dinsel tekamül aracılığı ile kemale eren toplum içindeki bireyin durumunun dikkate alınmasıdır. Sanayi ve politik olarak tekamül etmiş toplum içindeki bireyin değil.
Yukarıda yer verdiğimiz iddiaları ortaya atan araştırmacılar iki şeyi birbirine karıştırıyorlar. Bunlar beşer türünün toplumsallığını maddî açıdan inceleme ile ömürlerini tükettikleri için (ki madde,tıpkı kendisine dayanan toplumsal örgütlenmeler gibi sürekli değişkenlik göstermekte, evrimleşmektedir) dinin öngördüğü toplumsallığın da materyalist toplumsallık gibi olduğunu sanmaktadırlar. Bu yüzden tıpkı materyalist toplum gibi dinsel topluluğun da değişmesinin, nesneye açık olmasının gerekliliğine hükmetmektedirler. Oysa dinin yasamada, sadece gözettiğini biliyoruz. Bu yüzden dini eğitimden geçmiş bir birey yüce Allah da hem dini eğitimi hem de günümüzün maddî gelişmesini bünyesinde tamamlamaya muhtaç bir noksanlığı, takviyeyi gerektiren bir zaafı görebilecek mi?
7- Peygamberler (s.a.a) masumdurlar, yanılmalara karşı ilâhî koru-manın kapsamındadırlar.
Ayetler ışığında PEYGAMBERLERİN MASUM OLUŞLARI
Bu sonucu şöyle açıklayabiliriz: Peygamberlerin sahip oldukları ismet (kusursuzluk) niteliği üç kısma ayrılır:
a) Vahyi alırken yanılmama
b) Tebliğ ve elçilik görevini yerine getirirken yanlış yapmama
c) Günah işlememe (günahlara karşı korunmuş olma). Günah kulluğun saygınlığını lekeleyen ve efendiye muhalefet anlamına gelen her türlü kusur demektir. Yani kulluğa ters düşen söz ve davranış demektir. İsmet niteliği ile, masum olan insanın içinde yer alıp da onu caiz olmayan yanılma ve günahlara karşı koruyan bir özelliği kastediyoruz.
Günah kavramının kapsamına girmeyen ve vahyi algılama ve tebliğ etme ile ilgisi bulunmayan, diğer bir ifadeyle vahyi algılama, onu tebliğ etme ve onunla amel etme konusunun kapsamının dışında olan, söz gelimi insanın dış âlemi algılama ve kavrama, yada kimi bilimsel değerlendirmelerde yanılgıya düşmesi, varoluşsal olguları yapıcılık-bozgunculuk, yarar-zarar açısından tanımlarken hata etmesi, meselesi bu konunun dışındadır.
Her ne ise bizim gördüğümüz şudur: Kur'ân-ı Kerim, her üç açıdan da peygamberleri masum (yanılmaz) olarak nitelemektedir.
Peygamberlerin Allah'tan vahyi alırken, aldıkları bu vahyin içerdiği mesajı insanlara sunarken, Allah adına elçilik görevini yerine getirirken masum, yanılmaz olduklarının kanıtı şu ayet-i kerimedir: "Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitap indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, kitap verilenlerden başkası değildi. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi," Bu ayet-i kerimede, açık bir şekilde, yüce Allah'ın peygamberleri müjdeleme ve uyarma görevini yerine getirmek üzere gönderdiği, onlarla birlikte kitap (ki vahiy dediğimiz şey budur) indirdiği vurgulanmaktadır. Asıl misyonları da, inanç sistemine ve pratik yaşayışa ilişkin gerçeği açıklamaktır.
Diğer bir ifadeyle, Peygamberlerin Allah katında üstlendikleri görev, insanları hak nitelikli inanç sistemine ve buna dayalı hak nitelikli hayat biçimine eriştirmektir. Yüce Allah'ın, Peygamberleri gönderme hususunda öngördüğü hedef budur. Yine Allah Teala Hz. Musa'nın lisanıyla şöyle buyurmuştur: "Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz." (Tâhâ, 52) Burada açıkça anlaşılıyor ki, yaptığı bir işte hiçbir tavrında ya-nılmaz. Bir şeyi dilediği zaman, onu, sonuçta amaca ulaşacak ve yanlışa sapmayacak bir yolla irade eder. bir hedef için herhangi bir yolun izlenmesini öngördüğü zaman, bu yöntemde asla şaşırmaz. Hem nasıl olur, yaratma ve emretme yetkisi O'na ait değil midir? Mülk ve egemenlik O'nun tekelinde değil midir? O, kendilerine vahiy indirmek, dinin kapsadığı bilgileri öğretmek suretiyle Peygamber göndermiştir. Böyle de olmalıdır. Onları birer elçi olarak görevlendirerek mesajını insanlara duyurmalarını öngörmüştür. Ki, bu kaçınılmaz bir realitedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır." (Talak, 3) "Allah, emrinde galip olandır." (Yûsuf, 21)
Şu ayet-i kerimede, Peygamberlerin masum olduklarına, hatadan berî olduklarına, vahyi algılama ve tebliğ etme açısından yanılmaz olduklarına delalet etmektedir: "O, gaybı bilendir. Kendi gaybını kimseye açık tutmaz. Ancak elçileri içinde razı olduğu kimseler başka. Çünkü, O, bunun önüne ve arkasına izleyiciler dizer. Öyle ki, onların Rablerinden gelen risaleti tebliğ ettiklerini bilsin. Allah onların nezdinde olanları sarıp-kuşatmış ve her şeyi sayı olarak da sayıp tespit etmiştir." (Cin, 26-28) Buradan anlıyoruz ki, yüce Allah elçilerini vahyinin muhatabı olmaya özgü kılar. Sonra gaybı kendilerine göstererek onlara destek olur. Önlerinde ve arkalarında onları denetler. Yanlarında olanları çepeçevre kuşatır. Amaç, vahyi, yok olmaya, şeytanları ve başka art niyetli unsurların girişimleri sonucu değişmeye karşı koruma altına almalıdır. Böylece Rablerinin mesajını insanlara net biçimde ulaştırmalarını sağlamadır.
Bir diğer ayette de yüce Allah, bu gerçeği vahiy meleğinin lisanıyla şöyle dile getirir: "Biz ancak Rabbimizin emriyle ineriz. Önümüzde, ardımızda ve bunlar arsında olan her şey O'nundur. senin Rabbin kesinlikle unutkan değildir." (Meryem, 64) Bu ayetler gösteriyor ki: vahiy, inişinden, peygambere ulaştırılmasına ve onun aracılığı ile insanlara duyurulmasına kadar ki süreç içinde koruma altındadır. Herhangi bir değişikliğe uğramama konusunda güvence altındadır.
Masumiyeti kanıtlamaya ilişkin bu iki yaklaşım, peygamberlerin sadece vahyi algılamaları ve mesajı tebliğ etmeleri açısından masum olduklarını, zihinlerde çağrıştırır niteliktedir. Daha önce vurguladığımız, amelde masumiyeti, tavırda yanılmazlığı çağrıştırmıyorlar. Ancak, bu iki yaklaşımının masumiyete ilişkin kanıtsallığını şu şekilde bütünlemek mümkündür. Ki, düşünce ve fikir erbabına göre "Fiilde tıpkı söz gibi delil oluşturur, mesaj verir." Buna göre, bir işi yapan kimse, bu fiiliyle yaptığı işi güzel ve caiz gördüğünü anlatır. Bu, "Falan işi güzel ve caiz görüyorum." demesi ile vurgulama bakımından birdir. Eğer, aksini emreden Peygamberden günah nitelikli bir davranış sudur etse, onun açısından, bu bir çelişki olur. Çünkü fiili, bu durumda sözü ile çelişir. O zaman da, Peygamber birbiriyle çelişen iki şeyin tebliğcisi konumuna düşer. Oysa iki zıt şeyi tebliğ etme, gerçeği tebliğ olarak adlandırılamaz. Çünkü iki zıt şeyi duyuran kimse, hakkı duyurmuş olamaz. Bunun nedeni birbirine zıt olan iki şeyin birbirlerini geçersiz kılacak nitelikte olmalarıdır. Buna göre, Peygamberin, ilâhî mesajı duyurma açısından masum oluşu, ancak günahtan masum olması ve söz fiil çelişkisinden korunmuş olması ile gerçekleşmiş olur. Bu da, son derece açık bir husustur.
Şu ayetler, Peygamberlerin, mutlak olarak masum olduklarını dile getirirler: "İşte Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır; öyleyse sen de onların bu hidayetlerine uy." (En'âm, 90) "Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Allah kimi hidayete erdirirse onun için bir saptırıcı yoktur." (Zümer, 36-37) "Allah kime hidayet verirse, işte hayat bulan odur." (Kehf, 17) Burada yüce Allah, hidayete erdirmesi sayesinde hidayet üzere olan kimseler üzerinde saptırıcıların etkilerini geçersiz kılıyor. Dolayısıyla, onlarda sapıklık bulunmaz. Her günah da bir sapıklıktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey ademoğulları, size ant vermedim mi ki: şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin, doğru yol budur. Andolsun o, sizden birçok nesli saptırmıştı." (Yasin, 60-62) Bu ayet-i kerimede, görüldüğü gibi, her türlü günah, şeytana yönelik kulluk olarak nitelendirildikten sonra, şeytanın saptırması sonucu gerçekleşmiş sapmalar olarak tanımlanıyor. Buna göre, yüce Allah'ın Peygamberleri hidayete erdirdiğini vurgulaması, ardından, kendisinin hidayete erdirdiği kimselerden sapmayı nefyetmesi, sonra her türlü günahı sapma olarak nitelemesi, yüce Allah'ın Peygamberleri, kendilerinden günah sudur etmekten beri kıldığını vahyi algılama ve tebliğ etme noktasında, onları yanılmaz kıldığının somut kanıtıdır.
Şu ayetler de bu gerçeği vurgular niteliktedir: "Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, doğrular, şehitler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar!" (Nisâ, 69) "Biz doğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin, yoluna ki onlar ne gazaba uğramışlar ve ne de sapmışlardır." (Fatiha, 5-7) Görüldüğü gibi, kendilerine nimet verilenlerden olan Peygamberler, sapmış olmayanlar olarak nitelendiriliyor. Eğer kendilerinden her hangi bir günah sudur etseydi, kuşkusuz bununla sapmış olanlardan olacaklardı.
Çıkardığımız bu sonucu, yüce Allah'ın Peygamberleri tanımlamaya ilişkin şu sözleri pekiştirmektedir: "İşte bunlar; kendilerini Allah'a nimet verdiği Peygamberlerdendir; Adem'in soyundan Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail'in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman'ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar. Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namazı zayi ettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır." (Meryem, 58-59)Bu ayetlerde, gördüğümüz kadarıyla, en başta Peygamberlerin tümünde bulunan iki özelliğe dikkat çekiliyor: Nimet verilenlerden olma. Hidayet üzere olma... Öyle ki "En'amellahu aleyhim (=Allah'ın nimet verdiği)" ifadesinden sonra yer alan "mimmen hedeyna vecte-beyna (=doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizden)" ifadesinin başında, beyan etmeye, açıklamaya yönelik "min" edatı kullanılmıştır. Sonra bu Peygamberler, tevazuun, hakirliğin son zirvesi kullukla vasfediliyorlar. Daha sonra bunları izleyen kuşaklarsa kötü niteliklerle tanımlanıyorlar. Dolayısıyla, ikinci grubun, birinci gurupla aynı niteliklere sahip olmadığı vurgulanıyor. Çünkü ilk grupta yer alan kişiler, övgüye değer, teşekküre layık kimselerdir, ikinci gruptakiler değil. Ayet-i kerime ikinci gruptakileri ise, şehvetlere kapılan, ihtiraslarının peşinde koşan ve yakında azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklar olarak tanımlanıyor.
Şu hâlde, ilk grupta yer alan Peygamberler, şehvetlerine uyan, dolayısıyla azgınlığın cezasına çarptırılacak kimseler değildirler. Bu niteliğe sahip birinden günah namına bir şeyin söz konusu olmayacağı açıktır. Hatta bunlar, eğer Peygamberlikle görevlendirilmeden önce şehvetlerine uyan kimseler olsalardı, bu durumlarını azgınlık izleyecekti, dolayısıyla azgınlığın cezasına çarptırılmış olacaklardı. Çünkü şu ifade, şehvetine uyan herkesi kapsayacak niteliktedir: "Namazı zayi ettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır."
Bu yaklaşım, Peygamberlerin masum olduklarını aklen kanıtlamak isteyenlerin şu değerlendirmelerine de yakındır: Peygamberlerin gönderilmiş olmaları ve onlar aracılığı ile bir takım mucizelerin gerçekleşmiş olması, sözlerinin doğruluğunun kanıtıdır. Bu demektir ki, onlar kesinlikle yalan söylemezler. Ayrıca, ilâhî mesajı eksiksiz olarak insanlara duyurabileceklerini, buna layık olduklarını göstermektedir. Akıl, herhangi bir maksada ve merama aykırı davranışlar ve günahlar işleyen bir insanın, söz konusu maksada ve merama yönelik davet işlevini yerine getirmesini kabul etmez. Böyle bir çelişkiyi onaylamaz. Dolayısıyla peygamberlerin çeşitli mucizeler göstermiş olmaları, onların vahyi alırken, onun içerdiği mesajı insanlara sunarken, kendilerine yöneltilen emir ve yükümlülükleri yerine getirirken her türlü hatadan beri olduklarına ilişkin yaklaşımı onaylayıcı bir olgudur.
Bu yaklaşıma şöyle bir karşılık verilemez: "İnsanlar -ki akıl sahibi varlıklardır- çeşitli mesajların algılanışında ve birçok toplumsal hedefe ulaşmada, tebliğ açısından noksanlıktan ve yetersizlikten kurtulmayan bazı insanların sebep olmaları sonucu belli sonuçlara varırlar..." Çünkü insanlar için geçerli olan bu durum iki şeyden dolayıdır ki hiç birisi Peygamberlerin davetiyle ilgili olarak değerlendirmeye tâbi tutulamaz. Ya bu tavrın nedeni, az miktardaki kusur ve yanılgıyı önemsememeleri ya da, insanların amacı, istenen şeyin az bir miktarına ulaşmadır. İstedikleri az olanı alıp çok olandan kaçınmaktır. Her iki durum da yüce Allah'ın şanına yakışmaz.
Yine şu ayet-i kerimeye dayanılarak da bu yaklaşıma karşı çıkı-lamaz: "Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup da dince derin bir kavrayış edinmek ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için geri döndüğünde onları uyarmak için geride kalabilir. Umulur ki, onlar da kaçınıp sakınırlar." (Tevbe, 122)
Ayet-i kerime, gerçi, masumluk niteliğine sahip olmayan Müslümanların geneli ile ilgilidir, ancak onlara dinde öğrendiklerini, derin kavrama imkânına kavuştuklarını tebliğ etme iznini veriyor. Oysa uyardıkları şeye ilişkin bir onaylama söz konusu değildir. Sözlerinin insanlar katında hüccet olmasını onaylayıcı bir kanıt yoktur. Dolayısıyla sakıncalı husus söz konusu değildir.
Peygamberlerin masum olduklarını ifade eden ayetlerden biri de şudur: "Biz elçilerden hiç kimseyi ancak Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik." (Nisâ, 64) Burada elçinin itaat edilmesi gereken biri olarak görevlendirilişi, Peygamber göndermenin amacı olarak sunuluyor ve amaç bununla sınırlandırılıyor. Bu durum zorunlu olarak Resulün şahsında itaat edilen söz veya fiil gibi şeylerin tümüne yüce Allah'ın iradesinin taalluk etmesini gerektirir. Çünkü söz ve davranış tebliğ sürecinde baş vurulan, sürekli kullanılan araçlardır. Eğer Peygamberden vahyi anlama noktasında veya vahyi tebliğ etme aşamasında bir hata gerçekleşse, bu yüce Allah'ın batılı istediği anlamına gelir ki, yüce Allah haktan başka bir şey istemez.
Aynı şekilde, eğer buğzedilen ve yasaklanan sözlü yada fiili bir günah, Peygamber tarafından işlenirse, özü itibariyle Allah'ın iradesi ile ilintili olur, dolayısıyla istenen, sevilen bir itaat konumuna gelir. Böylece yüce Allah, bir tek fiille ilgili olarak hem isteyen hem istemeyen, hem nehyeden hem emreden, hem seven hem buğzeden olur. Hiç kuşkusuz, ulu Allah çelişik sıfat ve fiillerden münezzehtir, yücedir. Böyle bir değerlendirmenin yanlış ve batıl olduğu ortadadır. Bazılarının savundukları gibi, güç yetirilmeyeni teklif etmeye ilişkin görüşü kabul etsek dahi bu değerlendirme yanlıştır. Çünkü güç yetirilmeyenin teklif edilmesi, imkânsızın, muhalin teklif edilmesi anlamına gelir. Bizim üzerinde durduğumuz husus ise, kendisi muhal olan bir tekliftir. Çünkü bir tek fiille ilgili olarak hem tekliftir, hem değildir, hem irade edilendir, hem edilmeyendir, hem sevilendir, hem sevilmeyendir, hem övülendir, hem yerilendir.
bunun bir kanıtı da şu ayet-i kerimedir: "Elçiler, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderildi. Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah'a karşı delilleri olmasın." (Nisâ, 164) Bu ayetten açıkça anlaşılıyor ki, yüce Allah insanların içinde bulundukları günah ve ilâhî emirlere muhalefet etme nitelikli tavırlarına ilişkin mazeretlerini ortadan kaldırmayı diliyor. Mazereti de ancak elçilerin -Selâm üzerlerine olsun- gönderilmiş olması ortadan kaldırır. Bilindiği gibi, elçilerin insanların mazeretlerini ortadan kaldırmaları, kanıtlarını geçersiz kılmaları, ancak bizzat kendilerinde, Allah'ın iradesine ve rızasına uyum olmayan bir söz veya fiilin, hata yada günahın bulunmaması ile mümkün olabilir. Aksi takdirde, insanların Peygamberlerde bulunan her hangi bir kusura veya günaha yapışıp Allah'a karşı bunu bir kanıt olarak sunmaları imkânı doğardı. Bu ise, yüce Allah'ın öngördüğü amaç ile çelişen bir olgudur.
Eğer desen ki: Yukarıda değinilen ayetler, peygamberlerin hata yapmayacaklarına, günah işlemeyeceklerine delalet etmektedir. Bu ise, herhangi bir şeyle ilgili olarak "ismet" sıfatına sahip olma anlamına gelmez. Çünkü bazılarının iddiasına göre "İsmet" insanı yanılmaktan alıkoyan, günah işlemeye ve hataya karşı koruma altına alan bir güçtür. Güç ise, sadece fiilin gerçekleşmesi yada gerçekleşmemesi değildir. Aksine güç, psikolojik bir başlangıç noktasıdır. Fiil bu noktadan kaynaklanır. Tıpkı fiillerin psikolojik melekelerden kaynaklanmaları gibi.
Buna göre karşılık olarak ben de derim ki: Evet, ama, yukarıdaki incelemede ihtiyaç duyulan husus, Peygamberden hata ve günahın meydana gelmiş olmasıdır. Doğru yada ibadet nitelikli fiilin kaynaklanacağı gücün sabit olmamasının bana bir zararı olmaz. Bu, gün gibi ortadadır.
Ayrıca "İsmet" sıfatının koruyucu bir güce dayandığını, mucize ile ilgili incelemede sunduğumuz ayetlerden yola çıkarak kanıtlamak mümkündür: "Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır." (Talak, 3) "Muhakkak benim Rab-bim, dosdoğru bir yol üzerindedir." (Hûd, 56)
 Ve yine olayların her biri için, kaynaklanacağı bir başlangıç noktası ve gerçekleşmesini sağlayacak bir sebep gereklidir. Dolayısıyla Peygamberin aynı tarz üzere doğru ve ibadet nitelikli sergilediği fiiller, Peygamberle birlikte bulunan ve nefsinde yer alan bir sebebe dayanırlar. Bu sebebe koruyucu güç diyoruz. Bunu şöyle açabiliriz: Peygamberin birer ibadet ve ibadet olarak sergilediği varsayılan fiiller, bizim sergilediğimiz ve bazısı itaat, ve bazısı da günah nitelikli fiillerimiz gibi ihtiyari (isteğe bağlı) fiillerdir. Hiç kuşkusuz, isteğe bağlı bir fiil, bir bilgi ve dileyişten kaynaklanmasından ötürü isteğe bağlıdır. Bir fiilin itaat ve günah şeklinde farklı nitelikler kazanması, kaynaklandığı ilmi biçimin farklılığından ileri gelir. Örneğin, eğer amaç emredileni yapmak suretiyle kulluk tavrını sürdürmekse, itaat niteliği gerçekleşir. Şayet istenen -dileyişin dayandırıldığı ilmi biçimi kastediyorum- heva ve hevese uymak ve Allah'ın yasakladığı şeyi yapmaksa, günah niteliği gerçekleşir. Buna göre, fiillerimizin itaat ve günah şeklinde farklı biçimler almasının sebebi, fiillerin kaynaklandığı bilgimizin farklılığıdır. Eğer iki bilgiden biri yani, kulluk tavrını sürdürmenin ilâhî emre itaat etmenin gerekliliğine ilişkin hüküm devam edecek olursa, bu, ancak itaat nitelikli bir fiil olarak dışarıya yansır. Eğer ancak günah türü fiillere kaynaklık eden diğer bilgi devam ederse (böyle bir duruma düşmekten Allah'a sığınırız) ancak günah nitelikli bir fiil şeklinde gerçekleşir. Buna göre, Hz. Peygamberin (s.a.a) sergilediği fiiller, daima itaat olarak nitelendirilirler. Bunun tek nedeni, fiillerin dileyişi sonucu kaynaklandıkları bilginin yapıcı, olumlu ve değişken olmamasıdır. söz konusu bilgi, kulluğun gerekliliğini her zaman kabullenip ona göre tavır almanın gerekliliğine inanmadır. Bilindiği gibi, ilmi şekil ve hiçbir şekilde ortadan kaybolmaz köklü nefsanî biçim, tıpkı iffet, cesaret ve adalet gibi ruhsal bir melekedir. Buna göre, Peygamberde ruhsal bir meleke vardır. İtaat ve boyun eğme niteliğindeki fiiller bu melekeden kaynaklanır. Buna, günahtan koruyan güç de denir.
Bir başka açıdan meseleye yaklaşacak olursak; Peygamber vahyi algılamada ve vahyin içerdiği mesajı tebliğ etmede hata etmez. Şu hâlde, onun kişiliğinde ruhsal bir biçim vardır ki bu, bilgileri algılama ve başkalarına aktarmada yanılmaya pay bırakmaz. Fiil plânında da isyan etmez. Eğer Peygamberin şahsından, aynı tarz üzere ve ancak doğruluk ve itaat şeklinde beliren fiillerin, beraberinde olan her hangi bir sebebin aracılığı söz konusu olmaksızın ve Peygamberin nefsine her hangi bir şeyin eklenişi gerçekleşmeksizin ortaya çıktıklarını varsayarak, bu demektir ki, onun isteğe bağlı fiilleri, bu şekilde, Allah'ın iradesi ile gerçekleşmişlerdir ve Hz. Peygamberin bir müdahalesi de söz konusu olmamıştır. Bu da, Peygamberin bilgisinin ve fiiller üzerinde etkili olan iradesinin geçersiz kılınması sonucunu doğurur. Böyle bir değerlendirme, isteğe bağlı fiillerin, isteğe bağlı olmaktan çıkmaları anlamına gelir. Bu da Peygamberin (s.a.a) bilgi ve iradesi ile hareket eden bir insan oluşu ile çelişir. Şu hâlde, "İsmet" niteliği, yüce Allah'ın Peygamber olan insanın kişiliğinde var ettiği bir sebeptir. Peygamberin isteğe bağlı fiilleri doğruluk ve itaat şeklinde bu sebepten kaynaklanır. Daha önce de vurguladığımız gibi, "İsmet" niteliği köklü bir bilgi, kişiliğe sinmiş bir melekedir.
kur'ân ışığında PEYGAMBERLİK
Yüce Allah bu gerçeği (insanlara vahiy aracılığı ile doğru yolu gösterme gerçeğini) birçok ayette gözler önüne serdikten sonra söz konusu yol göstericilik misyonunu üstlenen kişilikleri iki değişik kavramla ifade etmiştir. Bu değişik tanımlama, bir bakıma onların iki kısımda değerlendirilmelerini öngören bir taksim veya taksim benzeri niteliğindedir. Bu kavramlardan biri "Resul" biri de "Nebi"dir. Ulu Allah bir ayet-i kerimede: "Nebiler ve şahitler getirildi." (Zümer, 69) "Allah, Resulleri toplayacağı gün, 'size verilen cevap nedir?' diyecektir." (Mâide, 109) buyuruyor. "Resul"ün anlamı; mesaj taşıyıcıdır. "Nebi" ise, haber taşıyan demektir. Buna göre, Resul, yüce Allah ile kulları arasında aracı olma onuruna sahiptir. Nebi de, Allah'ı ve katında olanları bilme onurunu taşımaktır.
Bir görüşe göre, Nebi ile Resul arasındaki fark "Umum ve husus-i mutlak" yani mutlak genellik ve özellikle ilgilidir. Dolayısıyla Resul, Peygamber olarak gönderilen, tebliğ etmekle yükümlü kılınan, aynı zamanda bir mesaj taşıyan kimsedir. Nebi ise, Peygamberlikle görevlendirilen kimseye denir. Tebliğe görevlendirilsin veya görevlendirilmesin fark etmez.
Ne var ki, ilâhî kalem bu tür bir ayrımı desteklemiyor: "Kitapta Musa'yı da zikret, çünkü o, ihlasa ulaşmış bir Resul,bir Nebiydi." (Meryem, 51) Ayet-i kerime, bir övgü ve tazim niteliğindedir. Böyle bir durumda daha özel bir nitelikten, daha genel bir niteliğe doğru aşama kaydetmek uygun düşmez. Bu husus son derece açıktır.
Bir de şu ayet-i kerimeye bakalım: "Biz senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki..." (Hac, 52) Bu ayette, Resul ve Nebi nitelikleri birlikte zikredilmiş ayrıca her iki niteliğe birlikte sahip olanlar "gönderilmiş"ler olarak sunulmuştur. Ne var ki: "Orta yere kitap kondu; Nebiler ve şahitler getirildi." (Zümer, 69) "O, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur." (Ahzab, 40) ayetleri ve bir de incelememize konu olan ayet-i kerimedeki "Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak nebiler gönderdi." ifadesi ve benzerleri, açıkça Allah tarafından gönderilen her Peygamberin "Nebi" olduğunu dile getirmektedir. Bununsa "Bir resul, bir nebiydi" ifadesine ters düşen bir yanı yoktur. Çünkü bu ifadede, her iki lafızla orijinal anlamları kastedilmiştir. Yani kavramlarda bir anlam kayması söz konusu değildir. Bu durumda söz konusu ifadeyi şu şekilde açıklayabiliriz: O, Allah'ın ayetlerinden ve Allah katındaki bilgilerden haberdar olan bir Resuldür.
Ayrıca: "Biz senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermiş olmayalım ki..." ayetini şu şekilde değerlendirebiliriz. Çünkü şöyle demek pekala mümkündür: Nebi de, Resul de insanlara Peygamber olarak gönderilmiş kişilerdir. Ancak, Nebi, Allah katında olan şeylerden haberdar biri olduğu için edindiği bu haberi insanlara duyurmak üzere görevlendirilmiştir. Resul ise, Peygamberliğinin temel misyonu olan haber vermeye ek olarak özel bir mesaj sunmak üzere görevlendirilmiş kimsedir. Bu nüansı bazı ayetlerden algılamak mümkündür: "Her ümmetin bir Resulü vardır. Onlara Resulleri geldiği zaman, aralarında adalet ile hüküm verirler." (Yûnus, 47) "Biz bir Resul gönderinceye kadar azap edecek değiliz." (İsrâ, 15)
Buna göre Nebi, Allah'ın inayeti ve insanlığı mutluluğa eriştirmesine ilişkin hükmü uyarınca insanlara dünya ve ahiret hayatlarını islah edecek dinin temel ve ayrıntı niteliğindeki prensiplerini açıklayan Peygamberdir. Resul ise, hüccetin bütünüyle gerçekleşmesini kapsayan özel bir mesaj taşıyan Peygamberdir. Onun taşıdığı mesaj ve hüccete aykırı davrananları bir yıkım yada azap kuşatıverir. şu ayet-i kerime de bu açıdan ele alınabilir: "Öyle ki Resullerden sonra insanların Allah'a karşı delilleri olmasın." (Nisâ, 165)
İlâhî kelâmdan, resul ve nebi arasındaki farkı belirleyici nitelikte, iki kavramın orijinal anlamları dışında herhangi bir sonuç algılanmamaktadır. Bunun zorunlu sonucu bizim daha önce yaptığımız şu tespittir: Resul, Allah ile kulları arasında aracı olma onuruna sahiptir. Nebi de, Allah'ın ve katında olanları bilme onurunu taşımaktadır. İleride Ehlibeyt İmamları'ndan (a.s) gelen rivayetleri incelerken, bu iki kavram arasındaki farklılık üzerinde daha etraflıca duracağız.
Ayrıca Kur'ân-ı Kerim peygamberlerin sayılarının çok olduğunu,yüce Allah'ın onların tümüne kitabında yer vermediğini açık bir şekilde dile getirmektedir: "Andolsun, biz senden önce elçiler gönderdik; onlardan kimini sana aktarıp anlattık, kimini anlatmadık." (Mü'min, 78) vb. Yüce Allah'ın kitabında isimlerini anarak kıssalarını aktardığı Peygamberlerin sayısı yirmi küsurdur.
1) Adem, 2) Nuh, 3) İdris, 4) Hûd, 5) Salih, 6) İbrahim, 7) Lut, 8) İsmail, 9) El-Yesa 10) Zülkifl, 11) İlyas, 12) Yûnus, 13) İshak, 14) Yakub, 15) Yûsuf, 16) Şuayb, 17) Musa, 18) Harun, 19) Davud, 20) Süleymen, 21) Eyyub, 22) Zekeriyya, 23) Yahya, 24) İsmail Sadık'ul-Va'd, 25) İsa, 26) Muhammed (salat ve selâm üzerine olsun)
Bazı Peygamberlerin ise ismi geçmiyor, ima ve kinaye yoluyla kendilerine işaret edilmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın önde gelenlerini görmedin mi? hani, Peygamberlerinden birine: 'Bize bir melik gönder'; demişlerdi." (Bakara, 246) "Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini..." (Bakara, 259) "Hani onlara iki elçi göndermiştik, fakat ikisini yalanlamışlardı. Biz de iki elçiyi bir üçüncüyle güçlendirdik." (Yasin, 14) "Derken katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular." (Kehf, 65) "Ve torunlarına" (Bakara, 136) Ayrıca Hz. Musa ile arkadaşlık eden genç gibi, peygamber olup olmadığı açıklanmayan kimselerden de söz edilmektedir: "Hani Musa genç yardımcısına demişti." (Kehf, 60) Yine Zulkarneyn, Meryem'in babası İmran ve Üzeyr gibi adı geçmekle beraber, peygamberliklerinden söz edilmeyen kimseler de zikredilmiştir.
Kıacası, Kur'ân-ı Kerim peygamberlerin sayısını vermemiştir ki, bunu bir ölçü olarak alalım. Rivayetler arasında, peygamberlerin sayısına ilişkin ifadeler ise, metinleri birbirinden farklı ahad haberlerdir. Bunlar arasında en meşhur olanı Ebuzer'in Resulullah efendimize (s.a.a) dayandırdığı şu hadistir: "yüz yirmi dört bin peygamber gönderilmiştir. Bunların üç yüz on üç tanesi Resuldür."
Biliniz ki: Peygamberlerin efendileri, aralarındaki Ululazm peygamberlerdir. Bunlar: Hz. Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed'dir -salat ve selâm üzerlerine olsun-. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi." (Ahkaf, 35) ileride, söz konusu peygamberlerle ilgili olarak kullanılan bu "azim" kavramının kendilerinden alınan ilk ahitte, yaptıkları antlaşmada sebat göstermeleri ve üstlendikleri görevi unutmamaları anlamına geldiği hususunda ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hani biz, peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık." (Ahzab, 7) "Andolsun, biz bundan önce Adem'e ahit vermiştik, fakat o, unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık." (Tâhâ, 115)
Ululazm olarak nitelendirilen bu peygamberlerin her biri şeriat ve kitap sahibidir: "Dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de bir şeriat kıldı." (Şûrâ, 13) "Şüphesiz bu, önceki sahifelerde vardır; İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde." (A'lâ, 18-19) "Gerçek şu ki, biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik... Onların ardından yanlarındaki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve içinde hidayet ve nur bulunan İncil'i verdik... Sana da önündeki kitapları doğrulayıcı ve ona bir şahit, gözetleyici olarak kitabı indirdik. Öyleyse aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların havalarına uyma. sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir." (Mâide, 44-48)
Sunduğumuz ayetler, söz konusu peygamberlerin uyguladıkları birer şeriatlarının olduğunu, Hz. İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya ve Muhammed'e -salat ve selâm üzerlerine olsun- kitap indirilmiş olduğunu dile getirmektedir. Hz. Nuh'a indirilen kitapla ilgili olarak daha önce; "İnsanlar tek bir ümmetti." ayeti "Dinden Nuh'a vasiyet ettiğini..." diye başlayan ayetle birlikte ele alındığı zaman, Hz. Nuh'a bir kitap verildiğinin anlaşılacağını vurgulamıştık. Bizim bu değerlendirmemiz, Hz. Davud'a bir kitap indirilmiş olması ile çelişmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Davud'a da Zebur'u verdik." (Nisâ, 163) Aynı şekilde, çeşitli rivayetlerde, Hz. Adem'e, Şeys ve İdris'e kitap verildiğine ilişkin açıklamalara da ters düşmemektedir. Çünkü bunlar hüküm ve şeriat kapsamayan kitaplardır.
Biliniz ki, peygamberlik için vazgeçilmez bir olgu, vahiydir. Vahiy ise, bir tür ilâhî konuşmadır ki, peygamberlik misyonu bu iletişime dayanır. yüce Allah bir ayet-i kerime de şöyle buyuruyor: "Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik." (Nisâ, 163) İnşaallah, Şûrâ Suresi'nin ilgili ayetini incelediğimiz zaman yeterli ve ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.
AYETİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAması
Mecma'ul-Beyan tefsirinde İmam Muhammed Bakır'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Hz.Nuh'tan önce insanlar, Allah'ın fıtratı üzere tek bir ümmetti. Ne doğru yolda idiler, ne de sapık idiler. Bunun üzerine Allah peygamberler gönderdi. -Böylece insanlar iki guruba bölündüler.-
Tefsir'ul-Ayyâşî'de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) söz konusu ayet-i kerime ile ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "İnsanların tek bir ümmet oldukları dönem Hz. Nuh'tan önceydi." Orada bulunanlar: "Peki hidayet üzere miydiler?" diye sorduklarında şu cevabı verdi:"Tersine, sapıklık üzereydiler. Çünkü Hz. Adem ve soyundan salih kimseler vefat etmişlerdi. Geride sadece vasisi olan Hz. Şeys kalmıştı. O da Hz. Adem ve soyundan salih olanların bağlı bulundukları Allah'ın dinini açıktan yayacak gücü bulamıyordu kendinde. Çünkü Kabil, kardeşi Habil'i öldürdüğü gibi Hz. Şeys'i de ölümle tehdit ediyordu. Bu yüzden takiyye yaparak, asıl inancını gizleyerek aralarında yaşamını sürdürdü. Sapıklıkları günbegün arttı ve nihayet göçüp gidenlerden başka içlerinde bir tek salih kimse kalmadı. Hz. Şeys bir adaya sığınıp Allah'a ibadet etmek zorunda kaldı. yüce Allah için bedâ gerçekleşti ve insanlara elçiler göndermeyi öngördü. Eğer bedâ olayı şu cahillere sorulursa: "Allah işten el çekti" diyecekler. Ama yalan söy-lüyorlar. yüce Allah'ın her yıl hükmettiği bir şeydir bu. Sonra şu ayeti okudu: "Onda her hikmetli iş ayrılır."[1] "Böylece yüce Allah, o yıl içinde gerçekleşecek kıtlığı, bolluğu, yağmuru v.s.yi hükme bağlar." Ravi şöyle diyor: Dedim ki: İnsanlar peygamberlerden önce sapıklık üzere miydiler, yoksa hidayet üzere miydiler?" Buyurdu ki: "Hidayet üzere değildiler. Yüce Allah'ın yaratılışa esas kıldığı hidayet üzereydiler. Allah'ın yaratmasında bir değişiklik olmaz. Allah kendilerine doğru yolu göstermedikçe hidayete ermeleri mümkün olmazdı. Hz. İbrahim'in şu sözünü duymadın mı?: "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum."[2] Yani, ezeli misakı unutanlardan olurum."[3]
Ben derim ki: "Hidayet üzere değildiler. Yüce Allah'ın yaratılışa esas kıldığı hidayet üzereydiler." sözü, hadisin baş tarafındaki "Sapıklık üzere" oluşlarına ilişkin ifadeyi açıklar niteliktedir. Buna göre onlar, ilâhî bilgilere ilişkin ayrıntılı bir hidayetten yoksundular. Ayrıntılardan uzak toplu hidayet ise, ayrıntılar hususunda cahil olmayı da kapsamına alır. Nitekim Mecma'ul-Beyan tefsirinden az önce aktardığımız rivayetteki şu ifade de bunu destekler niteliktedir: "Allah'ın fıtratı üzereydiler. Ne doğru yolda idiler, ne de sapık idiler."
"Yani ezelî misakı unutanlardan olurum." sözü ise, sapıklığın tefsiri durumundadır. Buna göre, hidayet gerçekte misakı hatırlamadır. Kamil müminlerde olduğu gibi. Ya da, gerçekte misakı hatırlamış olmasa da, onu hatırlayanların durumunun aynısı bir durum sergilemedir. Ki bu da diğer müminlerin durumudur. Bunu için de hidayet kavramının kullanılmış olması bir nevi inayeti gerektirir.
Şeyh Saduk'un et-Tevhid adlı eserinde Hişam b. Hakem'in şöyle dediği rivayet edilir: "İmam Cafer Sadık'ın yanına gelen bir zındık ona şu soruyu yöneltti: "Nebi ve resullerin gönderilişini nasıl ispatlarsınız:" İmam şu cevabı verdi: "Biz, bir yaratıcımız, yoktan var edicimiz, bizden ve tüm varlıklardan yüce bir ilâhımız olduğunu, bu yoktan var edici ilâhın hikmet sahibi olduğunu, bu yüzden kullarının O'nu görmelerinin, O'na dokunmalarının, O'nun ve kullarının birbirleriyle doğrudan temas kurmalarının, yüz yüze tartışmalarının uygun düşmeyeceğine kesin kanaat getirdiğimiz zaman kulları arasında O'nun elçilerinin de bulunduğunu kanıtlamış, kabul etmiş oluruz. Bu elçiler kullara çıkarlarına ve yararlarına olan şeyleri, varlıklarını korumalarına elverişli bir hayat sürdürmenin yollarını gösterirler. Bu yolu terk etmeleri durumunda yok oluş tehdidi ile yüz yüze geleceklerini öğütlerler. Bu da, hüküm ve hikmet sahibi, her şeyi bilen yüce yaratıcı adına kulları arasında emir ve yasak koyma yetkisine sahip kimselerin varlığını kaçınılmaz kılar. Bu demektir ki, O'nun adına konuşan kimseler vardır. Bunlar da peygamberlerdir, Allah'ın seçkin kullarıdır. Hikmetle eğitilmiş, onunla görevlendirilmiş hikmetli zatlardır. Durumları diğer insanların durumuna benzemez. Ama yaratılış ve terkip olarak onlarla aynı özelliklere sahiptirler. Her yaptığı yerinde olan ve her şeyi bilen yüce yaratıcının hikmetli, kanıtlı, belge ve tanıklı desteğine sahiptirler. Ölüleri dirilten, anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştireme gibi mucizelerle desteklenirler. Yeryüzü, Resulün sözünün doğruluğuna ve adil oluşunun zorunluluğuna delalet eden bir ilme sahip hüccetten hiçbir zaman yoksun olmaz.[4]
Gördüğünüz gibi, bu hadis, peygamberlikle ilgili üç soruna ilişkin üç kanıtı kapsamaktadır.
1- Nübuvvet-i âmme yani genel anlamda peygamberliğin kanıtlanışı. İmam'ın bu sözü üzerinde düşünüldüğü zaman "İnsanlar tek bir ümmetti." ifadesine ilişkin uyuştuğu fark edilecektir.
2- Peygamberlerin mucize ile desteklenmesinin zorunluluğunun kanıtlanışı. İmam'ın sözleri, bizim "Eğer kulumuza indirdiğimizden (Kur'-ân'dan) şüphelendiyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sure getirin" ayetinin tefsirindeki mucize konusunda sözlerimizin kanıtıdır.
3- Yeryüzünün hüccetten yoksun olması meselesi. İnşaallah ileride mesele üzerinde duracağız.
Şeyh Saduk'un el-Maanî ve el-Hisal adlı eserlerinde, Utbe el-Ley-si, Ebuzer'den (r.a) şöyle rivayet eder: Dedim ki: "Ya Resulullah, bugüne kadar kaç peygamber gelmiştir?" Dedi ki: "yüz yirmi dört bin..." "Bunların kaç tanesi resuldür?" diye sordum. Buyurdu ki: "Tam tamına üç yüz on üç tanesi." Dedim ki: "Adem, nebilerinden bir resul muy-du?" Dedi ki: "Evet, Allah, onu kendi kudretiyle yarattı, sonra kendi ruhundan üfledi." Sonra dedi ki: "Ey Ebuzer, peygamberlerin dört tanesi Süryanîdir; Adem, Şeys, Nuh Uhnuh yani, ilk defa kalemle yazı yazan İdris ve Nuh. Dört tanesi de araptır. Hûd, Salih, Şuayb ve senin peygamberin Muhammed (salat ve selâm üzerlerine olsun); İsrailoğul-ları'ndan gönderilen ilk peygamber Musa'dır. Sonuncusu da İsa'dır, İs-railoğulları'ndan gönderilen peygamberlerin sayısı altı yüzdür." Dedim ki: "Ya Resulullah, yüce Allah, kaç kitap indirmiştir?" Buyurdu ki: "Yüz tane küçük, dört tane de büyük kitap. Allah Şeys'e elli sahife, indirdi, İdris'e otuz sahife, İbrahim'e yirmi sahife indirmiştir. Tevrat'ı, İncil'i, Zebur'u ve Furkan'ı (Kur'ân'ı) indirmiştir."
Ben derim ki: Bu rivayet, özellikle giriş kısmı, ki peygamberlerin ve Resullerin sayısını vermektedir, hem Şia ve hem de Ehlisünnet kanallarıyla rivayet edilen meşhur hadistir. Şeyh Saduk "el-Hisal" ve "el-Emalî" kitaplarında İmam Rıza'dan, o da ataları kanalıyla Resulullah'-tan, yine Zeyd b. Ali'den o da ataları kanalıyla Emir'ül-Müminin'den aynı anlamda bir hadis rivayet etmiştir. İbn Kavleveyh Kamil'üz-Ziya-rat adlı eserde, Seyyid b. Tavus "el-İkbal" adlı eserde İmam Zeynela-bidin'den (a.s) Besair'ud-Berecat adlı eserde, İmam Muhammed Bakır'dan (a.s) rivayet etmiştir.[5]
el-Kâfi adlı eserde, İmam Muhammed Bakır'ın (a.s), "Resul, bir peygamberdi."[6] ifadesi ile ilgili olarak şöyle dediği vurgulanır: "Nebi; rüyada meleğin sesini işiten, ama meleğin kendisini görmeyen kimsedir. Resul ise, meleğin sesini işiten ama rüyada görmeyen, bununla beraber meleğin kendisini gören kimsedir."[7]
Aynı anlamı içeren başka hadisler de vardır. Aynı anlamı şu ayetten de algılamak mümkündür: "Harun'a da gönder." (Şuara, 13) Ama bu demek değildir ki, resul, kendisine vahiy meleği gönderilen peygamberdir. Tam tersine, burada şu husus kastediliyor: Nübüvvet (nebilik) risalet (resullük) peygamberlik misyonu kapsamında iki makamdır. Birinin özelliği rüya, diğerinin özelliği de vahiy meleğini görmedir. Bazen bu iki makam bir kişide toplanabilir. O zaman iki özellik de onda toplanmış demektir. Bazen Nebilik olur da Resullük olmaz. Bu durumda Resullük kavram olarak değil ama somutlaşma bakımından Nebilikten daha özel bir nitelik olur. Nitekim yukarıda yer verdiğimiz Ebuzer hadisinde bu durumu fark etmek mümkündür. Ebuzer'in: "Bunların kaç tanesi resuldür?" sorusu bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Buradan hareketle anlıyoruz ki, her resul nebidir. Ama her nebi resul değildir. Bununla, bazılarının "Ancak o, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur." (Ahzab, 40) ayetini ileri sürerek, bu ve benzeri rivayetleri de kanıt göstererek, "Sona eren nebiliktir, resullük devam ediyor." şeklindeki iddialarına ilişkin cevap belirginleşiyor.
Yukarıdaki iddiaya verilecek cevap şudur: Nebilik mısdak ve somutlaşma bakımından Resullükten daha geneldir. Genel nitelikli bir şeyin kaldırılışı, onun kapsamındaki özel nitelikli bir şeyin de kaldırılışını kaçınılmaz kılar. Elimizdeki rivayetlerde, ki siz de fark etmişsinizdir, hiçbir şekilde Resullük ve Nebilik arasında umum-i min vech, yani birbirisinin bir bakımdan genel olmasına ilişkin bir kanıt söz konusu değildir. Tersine rivayetler mutlak bir genelliğe yani sadece nebiliğin genel olmasına işaret etmektedir.
Uyun-u Ahbar'ır-Rıza adlı eserde, İmam Ebu'l-Hasan er-Rıza'nın şöyle dediği rivayet edilir: "Ululazm" peygamberlerin bu ismi almalarının nedeni şudur: onlar çığır açıcı, kararlı ve şeriat sahibi idiler. Şöyle ki: Nuh'tan sonra gelen bütün peygamberler onun şeriatı ve metodu üzereydiler, onun kitabına uyuyorlardı. Bu durum Musa'nın zamanına kadar devam etti. Musa döneminden sonra gelen peygamberler, onun şeriatı ve metodu doğrultusunda hareket ediyorlardı, onun kitabına uyuyorlardı. Bu durum İsa'nın zamanına kadar devam etti. İsa'dan sonra gelen peygamberler onun şeriatı ve metodu doğrultusunda hareket ediyorlardı, onun kitabına uyuyorlardı. Bu durum Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.a) zamanına kadar devam etti. İşte adı geçen bu beş peygambere ululazm (=çığır açıcı) denir. Bunlar nebi ve resullerin en üstünleridir. Hz. Muhammed'in şeriatı kıyamete kadar nesh olmaz. On-dan sonra kıyamete kadar hiçbir peygamber gelmeyecektir. Kim Hz. Muhammed'den sonra peygamberlik iddiasında bulunursa, veya Kur'-ân'dan sonra bir kitap getirse, bunu duyan her kes için söz konusu iddia sahibinin kanını dökmek mubahtır.[8]
Aynı anlamı içeren bir rivayet de, Kısas'ul-Enbiyâ yazarı kanalıyla İmam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet edilmiştir.
Tefsir'ul-Kummî'de, "Resullerden azim sahipleri gibi sabret."[9] ifadesi ile ilgili olarak şöyle bir açıklamaya yer veriliyor: Ululazm peygamberler, Hz. Nuh, İbrahim, Musa, Meryem oğlu İsa'dır. "Ululazm" olmalarının anlamı, onların Allah'ı onaylamada bütün peygamberlerden önce davrandıkları, kendilerinden önce ve sonra gelen peygamberleri onayladıklarıdır. Yalanlandıkları hâlde, çeşitli eziyetlerle karşılaştıkları hâlde sabır ve kararlılıklarından ödün vermemişlerdir."[10]
Ben derim ki: Ehlisünnet ve'l-Cemaat kaynaklarında, İbn Abbas ve Katade kanalıyla ululazm peygamberlerin beş kişi oldukları, onların da Hz. Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.a.a) oldukları rivayet edilir. Aynı görüşü biz de, Ehlibeyt kanallarından rivayet ettik. Bu konuda başka görüşlerde vardır. Bazılarına göre, çığır açıcı peygamberlerin sayısı altıdır ve bunlar Hz. Nuh, İbrahim, İshak. Yakub. Yûsuf ve Eyyub'tur. Bazılarına göre, onlar cihad ve savaşla yükümlü kılınan, gizli şeyleri açığa çıkaran, din için mücadele eden peygamberlerdir. Bazıları da onların sayısının dört olduğunu ileri sürmüştür: İbrahim, Nuh, Hûd ve Hz. Muhammed (s.a.a). Ama bu iddialar kanıttan yoksundur. Biz doğru görüşe yer verdik.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de Sumalî aracılığı ile İmam Muhammed Bakır'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Adem ile Nuh arasında kendilerini gizleyen peygamberler vardır. Bu yüzden Kur'ân'da adları gizli tutulmuştur. Kendini açıklayan peygamberler gibi isimleri açıkça geç-miyor..."[11]
Aynı anlamı pekiştiren başka rivayetler, birçok kanaldan, masumiyet evinin halkından (Masum Ehlibeyt'ten) aktarılmıştır.
Tefsir'us-Safi'de Mecma'ul-Beyan tefsirinden naklen Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet edilir: "Yüce Allah bize (Kur'ân'da) kıssasını anlatmadığı siyah bir peygamber göndermiştir."[12]
Emir'ül-Müminin, Nehc'ül-Belâğa'da Hz. Adem'den söz ettiği bir hutbesinde şöyle der: "Yüce Allah onu ölüm yurduna ve zürriyetin tenasülle çoğaldığı diyara indirdi. Allah-u Teala onun çocukları arasından peygamberler seçip görevlendirdi. Vahiy yoluyla onlardan misak aldı. Mesajı tebliğ etme hususunda onları güvenilir kıldı. çünkü kulların büyük çoğunluğu Allah'a verdikleri ahdi değiştirmiş, O'nun hakkını unutmuş ve O'na eşler koşmuştu. Şeytanlar onları Allah'ı bilmekten uzaklaştırmış, O'na kulluk sunmalarına engel olmuştu. Bu yüzden içlerinde Resuller görevlendirdi. Nebileri peş peşe gönderdi. Fıtratlarının misakını pekiştirsinler, unutulan nimetleri hatırlasınlar diye. Tebliğ aracılığı ile kendilerine kanıtlar sunsunlar, akılların gizli ve örtülü yönlerini, kavrayışlarını harekete geçirsinler, bir plân ve ölçü dahilinde evrene yerleştirilen ayetleri kendilerine göstersinler; üzerlerinde yükseltilmiş tavanı (gök), altlarına serilmiş döşeği (yer), yaşadıkları hayatı, yok olacakları ecelleri, kendilerini kocaltan hastalıkları, birbirinin ardı sıra başlarına gelen hadiseleri anlatsınlar diye. Ulu Allah kullarını gönderilmiş bir nebiden, indirilmiş bir kitaptan, gerekli bir hüccetten ve kanıtlanmış bir belgeden yoksun bırakmamıştır. Allah resuller göndermiştir. Sayılarının azlığı ve kendilerini yalanlayanların çokluğu onlar için bir kusur değildir. Önce gelen sonrakinin adını vermiştir. Göçüp gideni de, önceki tanıtmıştır. Bu minval üzere asırlar geçti, çağlar birbirini izledi. Babalar göçtü, oğullar yerlerini aldı. Nihayet ulu Allah resullerin sayısını tamamlamak ve peygamberliği sona erdirmek üzere Hz. Muhammed'i gönderdi..."[13]
Ben derim ki: Hutbenin orijinalinde yer alan "ictalethum (=onları Allah'ı bilmekten uzaklaştırdı.)" yani, haktan saptırıp şaşkın bir hâle getirdi. İfadenin orijinalindeki "vatere ileyhim (=nebileri peş peşe gönderdi.)" yani, birini diğerinin ardından gönderdi. İfadenin orijinalinde yer alan "el-evsab" kelimesi, "vaseb" kelimesinin çoğuludur ve hastalık demektir. "Ahdas" kelimesi, "hades" kelimesinin çoğuludur ve hadise demektir. İfadenin orijinalinde yer alan "neselet'il-kurûn" asırlar geçti anlamınadır. "Sayıyı tamamlamak" va'di tasdik etmektir. Bununla kastedilen, yüce Allah'ın Resulü Muhammed'i (s.a.a) göndereceğine ilişkin va'didir. Nitekim Hz. İsa (a.s) ve diğer peygamberler onun geleceğini müjdelemişlerdir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da adalet bakımından da tastamamdır." (En'âm, 115)
Tefsir'ul-Ayyâşî'de Abdullah b. Velid'in şöyle dediği rivayet edilir: İmam Cafer Sadık (a.s) buyurdu ki: Yüce Allah Hz. Musa hakkında şöyle buyuruyor: "Onun için levhalarda her şeyden yazdık."[14] Böylece biz anladık ki, Hz. Musa'ya her şey yazılmamıştır. Hz. İsa hakkında da şöyle buyuruyor: "Sizin için anlaşmazlığa düştüğünüz bazı şeyleri açıklayacağım."[15] Ama Hz Muhammed (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Seni de bunlar üzerine şahit getirdik. Sana her şeyin açıklayıcısı olan bir kitap indirdik."[16]
Ben derim ki: Aynı değerlendirme Besair'ud-Derecat adlı eserde, iki değişik kanaldan Abdullah b. Velid aracılığı ile rivayet edilmiştir. Yüce Allah, Hz. Musa hakkında şöyle buyuruyor...." ifadesi, yüce Allah'ın Musa'ya verilen levhalarla ilgili bu çözümün, Tevrat'la ilgili "Her şeyin tafsili" şeklindeki sözünün açıklaması niteliğindedir. Çünkü eğer, her şeyin bütün yönlerden, eksiksiz bir açıklamayla kapsadığı kastedilseydi, o zaman levhalarla ilgili olarak "Her şeyden" sözü gerçeği yansıtmamış olacaktı. Bu da gösteriyor ki, "Her şeyin tafsili"nden maksat, şeylerin bir yönüyle açıklanışıdır, tüm yönleriyle değil. Artık, maksadı varın siz anlayın.
Peygamberliğin FEL­SE­FÎ AÇI­DAN İN­CE­LE­Nİ­Şİ
Ge­nel ola­rak pey­gam­ber­lik me­se­le­si, pey­gam­ber­li­ğin dü­zen­len­miş ve ya­sa­laş­tı­rıl­mış hü­küm ve ka­nun­la­rın teb­li­ği­ne yö­ne­lik bir mis­yon ol­ma­sı ve bun­la­rın da itibarî ol­gu­lar ol­ma­la­rı, ya­ni ger­çek bi­rer ol­gu ol­ma­ma­la­rı ne­de­niy­le, kelâmî bir me­se­le­dir, felsefî de­ğil­dir. Çün­kü felsefî araş­tır­ma­lar var­lık­la­rın ob­je­ler dün­ya­sın­da­ki oluş­la­rı ile ve so­mut ger­çek­lik­le­riy­le il­gi­le­nir. İtibarî ve farazî ol­gu­lar­la il­gi­len­mez.
Ne var ki, pey­gam­ber­lik me­se­le­si, bir baş­ka açı­dan felsefî­dir, felsefî bir araş­tır­ma­nın ko­nu­su ola­bi­le­cek ni­te­lik­te­dir. Şöy­le ki: Te­mel öğ­re­ti­ler, ahlâkî ve pra­tik hü­küm­ler gi­bi din­sel pren­sip­ler, in­san nef­si ile ilin­ti­li­dir­ler. Çün­kü ne­fis­te kök­leş­miş sağ­lam bil­gi­le­re ya da kök­lü ka­rak­ter­le­re, hâl­le­re dö­nüş­me­le­ri söz konusu­dur. Bu bil­gi ve ka­rak­ter­ler in­san nef­si için bi­rer şe­kil oluş­tu­rur­lar. Mut­lu­lu­ğa ya da mut­suz­lu­ğa, Al­lah'a ya­kın ya da uzak ol­ma­ya doğ­ru gi­den yo­lu­nu be­lir­le­me­de et­kin rol oy­nar­lar. Çün­kü in­sa­noğ­lu, sa­lih amel­ler, ger­çek ve doğ­ru inanç­lar ara­cı­lı­ğı ile nef­si için bir ta­kım ke­mal ni­te­lik­ler edi­nir ve bu ni­te­lik­ler de an­cak ken­di­si için ön­ce­den ha­zır­la­nan Al­lah ka­tın­da­ki ya­kın­lık ve göz­de­lik ma­kam­la­rıy­la, ilâhî hoş­nut­luk ve göz ka­maş­tı­rı­cı cen­net ödül­le­riy­le ilin­ti­li­dir. Yı­kı­cı amel­ler, ba­tıl ve saç­ma-sa­pan inanç­lar ara­cı­lı­ğı ile de, nef­si için bir ta­kım şe­kil­ler edi­nir. Bun­lar da an­cak ge­çi­ci dün­ya ile fa­ni süs­le­ri ile ilin­ti­li­dir. Böy­le bir in­san dün­ya­dan ay­rıl­dık­tan ve seç­me imkânı­nı kay­bet­tik­ten son­ra, hüs­ran yur­du­na, ateş­ten ba­rı­na­ğa sü­rük­ler­ler in­sa­nı. Kuş­ku­suz bu ger­çek­li­ği bu­lu­nan bir yol­cu­luk­tur.
Şu hâl­de pey­gam­ber­lik ger­çek bir me­se­le­dir. Ön­ce­ki açık­la­ma­la­rı­mız­da de­ğin­di­ği­miz ve Al­lah'ın ki­ta­bın­dan al­gı­la­dı­ğı­mız ka­nıt­sa, ger­çek­li­ği bu­lu­nan ke­sin bir ka­nıt ve aklî bur­han­dır, naklî de­lil de­ğil­dir.
Bu­nu şöy­le açık­la­ya­bi­li­riz: Amel va­sı­ta­sıy­la ger­çek­le­şen bu şe­kil­ler, kemale doğ­ru gi­den yol­da ha­re­ket eden in­sa­nın nef­si ile ilin­ti­li­dir. İn­sa­nın ger­çek bir can­lı tü­rü, ger­çek­li­ği bu­lu­nan bir var­lık ve bir ta­kım ger­çek­li­ği bu­lu­nan so­nuç­la­ra kay­nak ol­du­ğu hu­su­sun­da şüp­he yok­tur. Var­lık­la­rın ke­mal­le­ri­ne doğ­ru ha­re­ket et­me­le­ri­ni sağ­la­yan se­bep­ler in­sa­na da va­ro­lu­şu­nun son ke­mal nok­ta­sı­na eriş­me ye­te­ne­ği­ni bah­şet­miş­tir. Bu ol­gu­yu de­ne­yim ve so­mut ka­nıt­la­rın ta­nık­lı­ğıy­la al­gı­lı­yo­ruz.
Yü­ce Al­lah, ba­ğı­şı ve fey­zi ek­sik­siz ol­du­ğu için, her nef­se ke­ma­le eriş­me­si­ne el­ve­riş­li bir ba­ğış­ta bu­lun­ma­sı, ona bu ye­te­ne­ği bah­şet­me­si ge­re­kir. Ke­ma­le doğ­ru için­de bu­lu­nan eği­lim, bu ilâhî ba­ğış sa­ye­sin­de kuvveden fi­i­le ge­çer ki, biz bu­na mut­lu­luk di­yo­ruz. An­cak bu­nun için ki­şi­nin gü­zel sı­fat­la­ra, fa­zi­let­li ve ılım­lı ka­rak­ter­le­re sa­hip ol­ma­sı ka­çı­nıl­maz­dır. Eğer ki­şi, al­çal­tı­cı, re­zil ni­te­lik­le­re, aşa­ğı­la­yı­cı ka­rak­ter­le­re sa­hip­se, ke­ma­le yat­kın bu için­de­ki dür­tü­ler onu mut­suz­lu­ğa, bed­baht­lı­ğa sü­rük­ler.
Şa­yet bu ka­rak­ter­ler ve ruh­sal şe­kil­ler ya­pı­cı­lık-boz­gun­cu­luk, kor­ku-ümit, fay­da­lı şey­le­ri ar­zu­la­ma-za­rar­lı şey­ler­den kaç­ma inan­cın­dan kay­nak­la­nan is­te­ğe bağ­lı fi­il­ler ara­cı­lı­ğı ile ol­muş ol­ma­sı söz konusu ba­ğı­şın din­sel da­ve­ti ile müj­de­le­me ve uyar­ma ile, kor­kut­ma ve umut­lan­dır­ma ile ilin­ti­li ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Ki, mü­min­ler için bir şi­fa ol­sun, böy­le­ce mut­lu­luk­la­rı için de ön­gö­rü­len ke­ma­le er­sin­ler. Za­lim­ler için de bir yı­kım, bir hüs­ran ol­sun, böy­le­ce bed­baht­lık­la­rı için de ön­gö­rü­len ke­ma­le doğ­ru yol al­sın­lar. Da­vet için, bu işi ya­pa­cak bir da­vet­çi­nin ol­ma­sı şart­tır. Bu da Al­lah ta­ra­fın­dan gö­rev­len­di­ril­miş pey­gam­ber­den baş­ka­sı de­ğil­dir. (Böy­le­ce ge­nel pey­gam­ber­lik me­se­le­si ile il­gi­li felsefî in­ce­le­me doğ­muş ol­du.)
Eğer de­sen ki: Da­vet için, ak­lın in­sa­nı, hak ni­te­lik­li inanç ve amel­le­re uy­ma­ya, iyi­lik ve tak­va yo­lun­da ha­re­ket et­me­ye ça­ğır­ma­sı ye­ter­li­dir. Ay­rı­ca pey­gam­ber gön­der­me­ye ne ge­rek var­dır.
Se­nin bu yak­la­şı­mı­na ce­vap ola­rak de­rim ki: Bu dediğin şey­le­re da­vet eden, bu tür ta­vır­la­rın ser­gi­len­me­si­ni em­re­den akıl, gü­zel­lik­le ve çir­kin­lik­le hük­me­den pra­tik akıl­dır. Da­ha ön­ce de vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, var­lık­la­rın ger­çek­lik­le­ri­ni kav­ra­yan te­o­rik akıl de­ğil­dir. Pra­tik akıl, de­ğer­len­dir­me­le­ri­nin, hü­küm­le­ri­nin öner­me­le­ri­ni iç­sel al­gı­lar­dan edi­nir. İlk hâlin­den iti­ba­ren in­sa­nın iç dün­ya­sın­da bu­lu­nan al­gı­lar, şe­he­vi ve öf­ke­sel iç­gü­dü­le­rin al­gı­la­rı­dır. Fa­kat kut­sal id­rak gü­cü ise, o sı­ra­da he­nüz kav­ram­dan fi­i­le geç­me­miş­tir. Da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi, fıtrî al­gı­lar in­san­lar ara­sın­da an­laş­maz­lı­ğa yol açar. Ve fi­i­li ola­rak in­san­da va­ro­lan al­gı­lar şim­di­lik kuvve hâlin­de olan gü­cün bil fi­il ol­ma­sı­na izin ver­mez. Bu­nu in­sa­nın pra­tik hâlin­den so­mut ola­rak göz­lem­le­ye­bi­li­riz. Çün­kü olum­lu ve ya­pı­cı bir eği­tim sis­te­mi­ni, bir ter­bi­ye sü­re­ci­ni yi­ti­ren her­han­gi bir top­lu­luk ya da bi­rey çok geç­me­den, ken­di­le­rin­de akıl bu­lun­du­ğu ve fıt­ra­tın hük­mü üzer­le­rin­de ge­çer­li ol­du­ğu hâl­de bar­bar­la­şır­lar, vah­şi­le­şir­ler. Dolayısıyla, yü­ce Al­lah'ın in­sa­na bah­şet­ti­ği aklı, pey­gam­ber­lik mis­yo­nuy­la des­tek­le­me­sin­den baş­ka se­çe­nek yok­tur.
peygamberliğin SOS­YO­LO­JİK AÇI­DAN ELE ALI­NI­ŞI
Eğer de­sen ki: Var­sa­ya­lım ki, akıl her bi­rey­den ve her top­lu­luk­ta, her öl­çek­te tek ba­şı­na hareket et­me ba­ğım­sız­lı­ğı­na sa­hip de­ğil­dir. Fa­kat do­ğa, her za­man ken­di ya­ra­rı­na, ıs­la­hı­na dö­nük ola­nın eği­li­mi için­de­dir. Bu yüz­den do­ğa­yı iz­le­yen, ona gö­re ta­vır be­lir­le­yen bir top­lu­luk da bi­rey­le­ri­nin ıs­la­hı­na dö­nük olan so­nuç­la­ra eriş­ti­rir. So­nuç­ta top­lum, el­ve­riş­li bir ze­mi­ne otur­ma imkânı­nı bu­lur, bir araya gel­miş bi­rey­le­ri­nin mut­lu­lu­ğu­nu ga­ran­ti al­tı­na al­mış olur. Bu nok­ta­da be­lir­le­yi­ci olan, çev­re­ye uy­ma di­ye bil­di­ği­miz te­mel ol­gu­dur. Çün­kü kar­şıt yön­ler ara­sın­da­ki et­ki­le­şim, bir sü­re son­ra, in­san ha­ya­tı­nın ön­gör­dü­ğü or­ta­ma el­ve­riş­li bir top­lu­lu­ğun doğ­ma­sı­na yol açar. Bu da, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün bir ara­ya gel­miş bi­rey­le­ri için mut­lu­luk kay­na­ğı olur. Ta­rih­sel sü­reç­te göz­lem­le­di­ği­miz ge­liş­me­ler bu­nu ka­nıt­lar ni­te­lik­te­dir. Çün­kü top­lum­lar her za­man te­ka­mül et­me eği­li­mi için­de­dir­ler, ya­pı­cı­lı­ğı, ıs­la­hı is­ter­ler. İn­sa­na tat ve­ren mut­lu­lu­ğa yö­ne­lir­ler. Ni­te­kim İs­viç­re gi­bi ba­zı top­lu­luk­lar da bu standardı tut­tur­ma yo­lun­da­dır­lar. He­nüz ke­mal düze­yi­ne ulaş­ma­nın şart­la­rı olgun­laş­ma­mış­tır. Bu­na er ve­ya geç ulaşacaklardır. Ki­mi ül­ke­ler­de göz­lem­le­di­ği­miz gi­bi.
Bu­na ce­vap ola­rak de­rim ki: Do­ğa­nın ke­mal ve mut­lu­lu­ğa eği­lim­li ol­du­ğu­nu kim­se inkâr ede­mez. Du­ru­mu do­ğa ile ör­tü­şen bir top­lu­luk, ke­ma­le eği­lim­li do­ğa ile ay­nı du­ru­mu pay­laş­mış olur. An­cak şu ger­çe­ği göz ardı et­me­mek ve üze­rin­de dik­kat­le dur­mak ge­re­kir. Bu do­ğal eği­lim ve yö­ne­liş pra­tik ke­ma­li ve ger­çek mut­lu­lu­ğu ka­çı­nıl­maz ola­rak ön­gör­mez. Çün­kü da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi, in­sa­nın iç âlemin­de­ki şe­he­vi ve öf­ke­sel te­ka­mül pra­ti­ze ol­muş­tur. Bu­na kar­şın, iç dün­ya­sın­da­ki ger­çek mut­lu­lu­ğun kay­na­ğı sa­yı­la­cak odak nok­ta­la­rı he­nüz kuvveden fi­i­le geç­me­miş­ler­dir; atıl du­rum­da­dır­lar.
Bu­nun ta­nı­ğı da, biz­zat yu­ka­rı­da­ki kar­şıt gö­rüş­te ör­nek gös­te­ri­len, ta­rih sah­ne­sin­den çe­kil­miş ya da şu an­da te­ka­mül sü­re­cin­de olan ve bir kıs­mı mut­lu fa­zi­let ken­ti­ne ulaş­mış, bir kıs­mı ise er ve­ya geç ula­şa­cak olan uy­gar top­lu­luk­lar­dır. Çün­kü söz konusu top­lum­lar­da göz­lem­le­di­ği­miz ke­mal ve mut­lu­luk be­den­sel­dir. Be­den­sel mut­lu­luk ve ke­mal ise in­sa­nın mut­lu­lu­ğu ve kemali de­mek de­ğil­dir. Çün­kü in­san, ci­sim de­ğil­dir. Ak­si­ne ci­sim ve ru­hun bi­le­şi­mi bir var­lık­tır. Maddî ve manevî yön­le­rin bir araya ge­lip oluş­tur­duk­la­rı bir can­lı­dır. Be­den için­de sür­dür­dü­ğü bir ha­ya­tı var­dır. Bir de be­den­den ay­rıl­dık­tan son­ra sü­re­cek olan, as­la son bul­ma­ya­cak olan bir baş­ka ha­ya­tı var­dır. Bu yüz­den in­san, öte­ki ha­ya­tın­da da­ya­na­ca­ğı bir kemalin ve mut­lu­lu­ğun ih­ti­ya­cı için­de­dir. Bu yüz­den, in­sa­nın ger­çek ma­hi­ye­ti buy­ken, do­ğal ha­ya­tın esas­la­rı üze­rin­de ku­ru­lu be­den­sel mut­lu­lu­ğu ve kemali, onun mut­lu­lu­ğu ve ke­ma­le eri­şi ola­rak de­ğer­len­dir­mek doğ­ru de­ğil­dir.
Bu­nun­la an­la­şı­lı­yor ki, top­lum de­ney­sel ola­rak pra­tik­te be­den­sel ke­ma­le yö­ne­lik­tir, in­sa­ni ke­ma­le de­ğil. Onun bu pra­tik ha­re­ke­ti ile, in­sa­nın ger­çek ke­ma­li­ni kas­te­di­yor ol­ma­sı du­ru­mu de­ğiş­tir­mez. İn­sa­nın helaki, bi­le­şi­mi­nin çö­zül­me­si ve dos­doğ­ru yol­dan ay­rıl­ma­sı an­la­mı­na ge­len be­den­sel ke­ma­li te­o­rik ola­rak dü­şün­me­me­si, üze­rin­de bu­lun­du­ğu pra­tik açı­sın­dan hiç­bir şe­yi fark­lı kıl­maz. Dolayısıyla, in­san için ön­gö­rü­len ke­mal, an­cak pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun des­te­ği ile, an­cak ilâhî yol gös­te­ri­ci­lik ile ger­çek­le­şe­bi­lir.
Eğer de­sen ki: Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu ara­cı­lı­ğı ile ger­çek­le­şe­cek ve va­ro­luş­sal hi­da­yet­le ilin­ti­li ola­cak bir da­ve­tin var­lı­ğı­nın bir zo­run­lu­luk ol­du­ğu­nu ka­bul et­sek, bu du­rum­da adı ge­çen da­vet ha­re­ke­ti­nin in­san top­lu­luk­la­rı üze­rin­de et­kin bir fa­a­li­yet sü­re­ci­ni ger­çek­leş­tir­me­si zo­run­lu­lu­ğu do­ğu­yor. Ni­te­kim in­sa­nın, da­ha doğ­ru­su tüm var­lık­la­rın va­ro­luş­sal ya­rar­la­rı­na yö­ne­lik yo­lu bul­ma­la­rı pra­tik bir ol­gu­dur, ya­ra­tı­lış ve va­ro­luş sü­re­cin­de ak­si­yo­ner bir iş­lev gö­rür. Bu yüz­den top­lum­la­rın bu da­vet­le bi­çim­len­me­le­ri va­ro­luş­sal bir zo­run­lu­luk olur. Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu ara­cı­lı­ğı ile yü­rü­tü­len da­vet ha­re­ke­ti­nin in­san­lar ara­sın­da, di­ğer do­ğal iç­gü­dü­ler gi­bi yü­rür­lük­te ol­ma­sı ve hiç bir za­man iş­lev­siz bı­ra­kıl­ma­ma­sı ge­re­kir­di. Oy­sa pra­tik du­ru­mun böy­le ol­ma­dı­ğı­nı hep bir­lik­te göz­lem­li­yo­ruz. Bu na­sıl bir ger­çek ıs­lah ha­re­ke­ti­dir ki in­san top­lu­luk­la­rı onu ka­bul et­mi­yor? Bu ba­kım­dan din­sel da­ve­tin ha­ya­ta iliş­kin an­laş­maz­lık­la­rı or­ta­dan kal­dı­ra­ca­ğı sa­vı, ger­çek­le, pra­tik ha­yat­la bağ­daş­ma­yan bir var­sa­yım­dan öte bir şey­dir.
Bu id­di­a­ya ce­vap ola­rak de­rim ki: Ön­ce­lik­le, din­sel da­ve­tin et­ki­si açık ve be­lir­gin­dir. An­cak ger­çek­ler kar­şı­sın­da bü­yük­le­nen­ler bun­dan kuş­ku du­yar. Çün­kü din ol­gu­su, or­ta­ya çık­tı­ğı gün­den iti­ba­ren, bu gü­ne de­ğin ge­çen çağ­lar bo­yun­ca mil­yon­lar­ca bi­re­yi mut­lu­luk yö­nün­de bun­la­rın bir kaç ka­tı­nı da bed­baht­lık yö­nün­de eğit­miş­tir. Di­nin öna­yak ol­du­ğu bu iki fark­lı so­nuç, ka­bul ya da ret, bo­yun eğ­me ya da bü­yük­len­me, iman ya da kü­für tav­rı­na gö­re şe­kil­le­nir. Ay­rı­ca ki­mi za­man­lar­da, ki­mi din­sel top­lu­luk­lar kur­tul­muş ve sa­a­de­te er­miş­ler­dir. Bu­nun­la bir­lik­te dün­ya he­nüz öm­rü­nü ta­mam­la­mış de­ğil­dir. İn­san­lık âlemi ha­yat­tan si­lin­me­miş­tir. Bu yüz­den her­han­gi bir top­lu­lu­ğun ya­pı­cı bir din­sel top­lu­lu­ğa dö­nüş­me­si, in­san­lı­ğın ger­çek­li­ği­ne uy­gun bir ha­ya­tın ya­şan­ma­sı, fa­zi­let­le­rin, mut­lu­lu­ğu­nun ve yük­sek ahlâkî de­ğer­le­rin ha­ya­ta ege­men ol­ma­sı her za­man için müm­kün­dür. O gün top­lum için­de Al­lah'tan baş­ka­sı­na kul­luk su­nul­maz. Ada­let ve fa­zi­let ge­çer­li olur. Böy­le­si­ne ola­ğa­nüs­tü bir et­ki­yi ba­sit ve önem­siz ola­rak al­gı­la­ma­mız doğ­ru bir dav­ra­nış ol­maz.
İkin­ci­si: Sos­yo­lo­jik araş­tır­ma­lar, ay­nı şe­kil­de psi­ko­lo­ji ve ahlâk bi­li­mi, dı­şa­rı­da ser­gi­le­nen fi­il­le­rin psi­ko­lo­jik ni­te­lik­ler­den bes­le­nen ahlâkî ka­rak­ter ve du­rum­lar­la il­gi­si­nin ol­du­ğu­nu ve bun­la­rın ruh­lar üze­rin­de et­ki­si­nin bu­lun­du­ğu­nu ka­nıt­la­mış­tır. Şu hâl­de dış âlem­de ger­çek­le­şen fi­il­ler, ruh­la­rın eser­le­ri ve sı­fat­la­rı ko­nu­mun­da­dır. Ay­rı­ca bun­la­rın da ruh­lar üze­rin­de ve sı­fat­la­rı­nın şe­kil­len­me­sin­de et­ki­le­ri var­dır. Bu nok­ta­da in­san ha­ya­tı­na iliş­kin iki te­mel so­nuç çı­kı­yor kar­şı­mı­za: a) Sı­fat ve ahlâkî ya­pı­nın si­ra­yet et­me­si. b) Sı­fat ve ahlâkî ya­pı­nın ve­ra­se­ti. Şu hâl­de ni­te­lik­ler ve ahlâkî ka­rak­ter­ler ame­le dö­kü­le­rek ge­niş­le­mek su­re­tiy­le var­lık­la­rı­nı yay­gın­laş­tı­rır­lar. Ve­ra­set yo­luy­la da var­lık­la­rı­na sü­rek­li­lik ka­zan­dı­rır­lar. Ka­rak­ter ve sı­fat­lar­la in­sa­nın amel­le­ri ara­sın­da et­ki­le­şim söz konusu­dur. İn­sa­nın nef­si her ne ka­dar yet­kin ka­rak­te­re sa­hip olur­sa onun­la uyum sağ­la­yan iyi amel­ler ger­çek­le­şir. İş­te bu, sı­fat ve ahlâkî ya­pı­nın si­ra­yet et­me­si­dir. Amel­le­rin tek­rar­lan­ma­sı so­nu­cu ne­fis­te üs­tün me­le­ke ve ka­rak­ter kök­le­şir ve so­nuç­ta böy­le­si­ne amel­ler sü­rek­li­lik ka­za­nır­lar. İş­te bu, ahlâkî ya­pı­nın ve­ra­se­ti de­mek­tir.
En es­ki çağ­lar­dan be­ri, ya­zı­lı tarihten ön­ce ve son­ra in­san top­lu­luk­la­rı­na pa­ra­lel ola­rak sü­re­ge­len bu bü­yük din­sel da­vet sü­re­ci­nin de ahlâkî fa­zi­let­ler ve gü­zel, say­gın ni­te­lik­ler açı­sın­dan in­sa­noğ­lu­nun top­lum­sal ha­ya­tı üze­rin­de de­rin ve ka­lı­cı et­ki­ler bı­rak­ma­sı ka­çı­nıl­maz­dır. Birçok in­san olum­lu tep­ki gös­te­rip inan­ma­sa bi­le din­sel da­ve­tin on­la­rın ruh­la­rı üze­rin­de­ki et­ki­si inkâr edi­le­mez.
Ger­çek şu­dur: Gü­nü­mü­zün birçok top­lu­mun­da, var­lı­ğı­nı sür­dü­ren birçok mil­le­tin ha­ya­tın­da pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun ve di­nin iz­le­ri­ne rast­lı­yo­ruz. Bu top­lu­luk­lar ve mil­let­ler bu ni­te­lik­le­ri ka­tı­lım ya da baş­ka­la­rı­nı tak­lit yo­luy­la edin­miş­ler­dir. Çün­kü din ol­gu­su, in­san de­nen şu can­lı tü­rü­nün için­de or­ta­ya çık­tı­ğı gün­den iti­ba­ren önem­li ulus­lar ve top­lu­luk­lar me­sa­jı­nı ta­şı­mış, onun il­ke­le­ri doğ­rul­tu­sun­da ha­ya­tı­nı bi­çim­len­dir­miş­tir. Çün­kü ima­na, gü­zel ahlâka, ada­let ve iyi­li­ğe ça­ğı­ran tek da­vet­çi din ola­gel­miş­tir. Şu hâl­de bu gün az da ol­sa in­san­lar ara­sın­da, öv­gü­ye de­ğer has­let­ler na­mı­na rast­la­dı­ğı­mız bul­gu­lar di­nin iz­le­ri­nin ve so­nuç­la­rı­nın ka­lın­tı­la­rı­dır. Çün­kü top­lum­la­rı bi­çim­len­dir­me iş­le­vi­ni yü­rü­ten ge­nel dü­zen­le­me­ler üç­tür, dört de­ğil. Bi­ri dik­ta ni­te­lik­li dü­zen­le­me­dir. İn­sa­na iliş­kin her fa­a­li­yet­te mut­lak bir ita­a­ti, kö­le­li­ği ön­gö­rür. İkin­ci­si me­de­ni ka­nun­lar­dır ki, sa­de­ce fi­il­ler ala­nın­da yü­rür­lük­te­dir ve sa­de­ce fi­il­le­re hük­me­der. Üçün­cü­sü ise, din­dir. Hem inanç sis­te­mi­ne, hem ahlâk sis­te­mi­ne, hem de pra­tik ha­ya­ta iliş­kin hü­küm­ler ko­yar. Tü­mü­nü bir­den ıslah et­me­ye, bir­lik­te dü­zen­le­me­ye ça­lı­şır.
Eğer yer­yü­zün­de umu­lan bir ha­yır ya da mut­lu­luk var­sa, di­ne ve din­sel eği­ti­me nispet edil­me­si ge­re­kir.
Bu re­a­li­te­ye top­lum­sal ha­yat sis­tem­le­ri­ni do­ğal ke­mal ek­se­ni üze­rin­de bi­na eden, din ve ahlâk ger­çe­ği­ni top­lum­sal ya­pı­lan­ma­la­rın­dan dış­la­yan mil­let­le­rin pra­tik de­ne­yim­le­rin­den göz­lem­le­ye­bi­li­riz. Çün­kü bu mil­let­ler çok geç­me­den, iyi­lik, mer­ha­met, sev­gi, kalp te­miz­li­ği gi­bi ahlâkî ve fıtrî fa­zi­let­le­ri yi­tir­di­ler. fıt­rat ger­çe­ği her za­man var­lı­ğı­nı ko­ru­du. Eğer çok yön­lü bir ke­mal için tek ba­şı­na fıt­rat ye­ter­li ol­say­dı ve in­san­lar ara­sın­da bu­lu­nan ki­mi fa­zi­let­ler, ka­tı­lım yo­luy­la ge­çen din­sel ka­lın­tı­lar ol­ma­say­dı, söz konusu top­lum­la­rın bu say­dı­ğı­mız gü­zel­lik­le­ri yi­tir­me­me­le­ri ge­re­kir­di.
Kal­dı ki, ta­rih Hıristiyan top­lum­la­rın haç­lı se­fer­le­ri sı­ra­sın­da, İslâm'ın ev­ren­sel ka­nun­la­rı­nın önem­li nok­ta­la­rı­nı alın­tı­la­dık­la­rı­nın ta­nı­ğı­dır. Hıristiyanlar İslâm ya­sa­la­rı­nı tak­lit edip maddî alan­da iler­le­di­ler, Müslümanlar ise bu ka­nun­la­rı bir ke­na­ra at­tı­lar. On­lar kal­kı­nır­ken, bun­lar ge­ri kal­dı­lar. Bu ko­nu­da söy­le­ne­cek çok şey var, ama biz kı­sa ke­si­yo­ruz.
Kı­sa­ca­sı, sö­zü­nü et­ti­ği­miz iki te­mel so­nuç, ya­ni si­ra­yet ve ve­ra­set re­a­li­te­le­ri in­sa­nın sa­hip ol­du­ğu iç­gü­dü­sel taklidin, alı­şı­la­ge­le­ni ko­ru­ma dür­tü­sü­nün ge­rek­le­ri­dir. Dolayısıyla din ru­hu­nun top­lum­la­ra nü­fuz et­me­si­ni ge­rek­ti­rir­ler. Ni­te­kim baş­ka alan­lar­da da ben­ze­ri bir iş­lev gö­rür­ler. Bu pra­tik bir et­ki­dir.
Eğer de­sen ki: Bu du­rum da fıt­rat ne­ye ya­rar; hiç bir şe­ye ce­vap ver­me­dik­ten son­ra ve in­san mut­lu­lu­ğu pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­na bağ­lı ol­duk­tan son­ra? Ay­rı­ca, pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun da­vet et­ti­ği din­sel ya­sa­ma­yı (Şe­ri­at kıl­ma­yı) fıt­rat e­sa­sı­na da­yan­dır­ma­nın an­la­mı ne­dir?
Bu­na ce­vap ola­rak de­rim ki: Da­ha ön­ce, fıtratın in­san mut­lu­lu­ğu ve kemali ile olan ilin­ti­si­ne iliş­kin ola­rak sun­du­ğu­muz açık­la­ma­lar, bu kuş­ku­yu gi­de­re­cek ye­ter­lik­te­dir. Çün­kü pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun in­sa­na ka­zan­dır­dı­ğı mut­lu­luk ve ke­mal ol­gu­su, in­san de­nen bu can­lı tü­rü­nün dı­şın­da, ya da fıt­ra­tın ya­ban­cı­sı ol­du­ğu bir du­rum de­ğil­dir. Çün­kü biz­zat in­sa­nı bu­na yö­nel­ten fıt­ra­tın ken­di­si­dir. Fa­kat fıt­ra­tın yö­nel­ti­ci­li­ği, tek ba­şı­na, bir des­tek ol­ma­dan bu so­nu­ca ulaş­ma ba­kı­mın­dan ye­ter­siz ka­lı­yor. Sö­zü­nü et­ti­ği­miz bu des­tek­çi pey­gam­ber­lik ger­çe­ği­dir ki, o da in­san­lı­ğın ve kemalinin dı­şın­da­ki bir ol­gu de­ğil­dir. İn­sa­nın bir ya­nı­na ko­nul­muş bir taş gi­bi, in­sa­na ek­len­miş bir ol­gu de­ğil­dir. Ak­si tak­tir­de, onun in­sa­na ka­zan­dı­ra­ca­ğı şey, ke­mal ve mut­lu­lu­ğun dı­şın­da ola­cak­tı. Bir in­sa­nın te­ra­zi­de­ki ağır­lı­ğı­na ek ola­rak ko­nul­muş bir taş gi­bi ken­di­si­ne yük ola­cak­tı. Ak­si­ne pey­gam­ber­lik mis­yo­nu da in­san için ön­gö­rü­len fıtrî bir ke­mal­dir, bu can­lı tü­rü­nün öz ya­ra­tı­lı­şın­da ye­r a­lan te­mel bir un­sur­dur. Özel bir bi­linç, in­sa­na öz­gü kı­lın­mış bir kav­ra­yış, ya­ra­tı­lış ger­çe­ğin­de­ki kök­lü bir al­gı­la­yış­tır. Bu­na an­cak, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün için­den ba­zı ki­şi­ler, ilâhî ba­ğış so­nu­cu ula­şa­bi­lir. Tıp­kı, bulûğ ça­ğı­na eren in­san­la­rın, cin­sel bir­leş­me lez­ze­ti­ni özel ola­rak al­gı­la­ma­la­rı gi­bi. Bu lez­ze­te fi­i­len bu­lûğ ça­ğı­na er­miş kim­se­le­rin dı­şın­da­ki bi­rey­ler fi­i­len ula­şa­maz­lar. Oy­sa bu­lûğ ça­ğı­na er­miş er­me­miş her­kes in­sa­ni fıt­rat açı­sın­dan bir ve or­tak özel­lik­le­re sa­hip­tir­ler ve bu al­gı­la­yış da fıt­rat­la bağ­lan­tı­lı­dır.
Kı­sa­ca­sı, pey­gam­ber­lik ger­çe­ği, pey­gam­ber ola­rak ad­lan­dı­rı­lan in­sa­nın in­san­lı­ğı açı­sın­dan faz­la­lık sa­yı­la­bi­le­cek, onun fıt­ra­tı­nın dı­şın­da olan bir ol­gu de­ğil­dir. Di­ğer top­lum­la­rın ulaş­tık­la­rı mut­lu­luk da, ken­di in­san­lık­la­rı­nın ve fıt­rat­la­rı­nın dı­şın­da de­ğil­dir. İn­sa­ni va­ro­lu­şun alı­şık ol­du­ğu ol­gu­la­rın dı­şın­da de­ğer­len­di­ril­mez. Yok­sa in­san­lık açı­sın­dan bir mut­lu­luk­tan, bir ke­mal­den söz edi­le­mez­di.
Eğer de­sen ki: Bu açık­la­ma­dan son­ra, pey­gam­ber­lik mis­yo­nu et­ra­fın­da ye­ni bir kuş­ku be­li­ri­yor. Çün­kü bu hâliy­le fıt­rat ye­ter­li­dir. Na­sıl ol­sa, pey­gam­ber­lik de fıt­ra­tın dı­şın­da­ki bir ol­gu de­ğil­dir.
Yu­ka­rı­da­ki açık­la­ma­dan çı­kan so­nuç şu­dur: Fıt­ra­tı ge­re­ği uy­gar olan ve çe­şit­li top­lu­luk­lar ku­ra­rak ya­şa­mı­nı sür­dü­ren in­san de­nen can­lı tü­rü­nün bi­rey­le­ri ara­sın­da, sağ­lam ve dos­doğ­ru fıt­rat­lı, akıl­la­rı asıl­sız kurun­tu­lar­dan ve he­ves­ler­den arın­mış, kü­çük dü­şü­rü­cü ni­te­lik­ler­den be­ri ba­zı sa­lih kim­se­ler, doğ­ru ve nor­mal fıt­rat­la­rı ve de­je­ne­re ol­ma­mış akıl­la­rı ara­cı­lı­ğı ile top­lu­mun ya­ra­rı­na ve in­sa­nın mut­lu­lu­ğu­na ne­den ola­cak dü­şün­ce­le­re eri­şir­ler. Bu­na da­ya­na­rak in­san­lı­ğın çı­ka­rı­na, dün­ya ve ahi­ret ima­rı­na ya­ra­yan ka­nun­lar ko­yar­lar. Şu hâl­de pey­gam­ber top­lum­sal bir de­ha­ya sa­hip bir in­san­dır.
Ce­vap ola­rak şöy­le de­rim ki: Ke­sin­lik­le ha­yır! Bu, pey­gam­ber­lik ger­çe­ği ile, kap­sa­dı­ğı mis­yon ve so­nuç­la­rı ile bağ­daş­ma­yan bir yo­rum­dur.
Bi­rin­ci­si: Bu var­sa­yı­mı ba­zı sos­yo­log­lar ile­ri sür­müş­ler­dir ki, bun­la­rın din­sel araş­tır­ma­lar­da bir et­kin­lik­le­ri yok­tur. Dün­ya ve ahi­ret ha­ya­tı­nın ger­çek­le­ri üze­rin­de de­rin bir araş­tır­ma yap­mış de­ğil­dir­ler.
Bu id­di­a­yı or­ta­ya atan­lar di­yor­lar ki, pey­gam­ber­lik, özel bir top­lum­sal de­ha­dır. Fıtrî sağ­lam­lı­ğın ve aklî ol­gun­lu­ğun bir so­nu­cu­dur. Bu de­ha, ki­şi­yi top­lu­mun du­ru­mu­nu dü­şün­me­ye, çü­rü­müş top­lu­mu ıs­lah ede­cek fi­kir­ler üret­me­ye, top­lu­mun bi­rey­le­ri­ni mut­lu ede­cek adım­la­rı tes­pit et­me yö­nün­de bir dü­şün­sel iş­lev gör­me­ye zor­lar.
İş­te bu top­lum­sal de­ha sa­hi­bi kim­se, pey­gam­ber­dir. Dü­şün­sel me­le­ke­sin­den sü­zü­len sa­lih ve ya­pı­cı fi­kir ise va­hiy­dir. Top­lu­mun ıs­la­hı için koy­du­ğu ka­nun­lar­sa din­dir. Bu fi­kir­le­ri ken­di­si­ne tel­kin eden, dü­şün­ce me­le­ke­si­ne derc eden ve he­va ve he­ve­se uy­mak su­re­tiy­le in­san âlemi­ne iha­net et­me­yen ter­te­miz ru­hu ise emin ruh Ceb­ra­il'dir. Bu­nu da vah­ye­den ger­çek­te yü­ce Al­lah'tır. Onun yük­sek ve te­miz fi­kir­le­ri­ni içe­ren ki­tap ise, semavî ki­tap­tır. Me­lek­ler ise, do­ğal güç­ler­dir ya da in­sa­nın hay­ra ça­ğı­ran yön­le­ri­dir. Şey­tan ise, kö­tü­lü­ğü ıs­rar­la em­re­den ne­fis­tir, ya da in­sa­nın kö­tü­lü­ğe ve boz­gun­cu­lu­ğa da­vet eden yön­le­ri­dir. Ar­tık bu­na gö­re, di­ğer ol­gu­lar da mu­ka­ye­se edi­le­bi­lir.
Bu var­sa­yım da­ya­nak­tan yok­sun­dur. Da­ha ön­ce "mu­ci­ze" konu­sun­da, id­dia edi­len bu an­la­mı ile pey­gam­ber­li­ğin ilâhî nü­büv­vet­ten çok, po­li­tik ma­nev­ra ola­rak isim­len­di­ril­me­si­nin da­ha uy­gun ola­ca­ğı­nı vur­gu­la­mış­tık.
Ay­rı­ca, şu­nu da vur­gu­la­mış­tık ki, adı ge­çen araş­tır­ma­cı­la­rın "pey­gam­ber­lik mis­yo­nu" ola­rak ta­nım­la­dık­la­rı bu özel de­ha, pra­tik ak­lın bir özel­li­ği­dir. Ya­pı­cı­lık ve boz­gun­cu­luk esa­sı üze­rin­de iyi fi­il­ler­le, kö­tü fi­il­le­ri bir­bi­rin­den ayırt et­me iş­le­vi­ni gö­rür. Bu ise, akıl me­le­ke­si­ne sa­hip in­san tü­rü­nün tüm fert­le­ri­nin or­tak bir özel­li­ği­dir ve bu ni­te­li­ğe or­tak fıt­ra­tın yol gös­te­ri­ci­li­ği so­nu­cu ula­şı­lır. Ay­nı şe­kil­de, biz­zat bu ak­lın an­laş­maz­lık­la­rın baş gös­ter­me­si­ne ne­den ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mış­tık. Bu özel­lik­te olan bir şe­yin, son­ra dö­nüp an­laş­maz­lık­la­rı gi­der­me­si­nin müm­kün ol­ma­ya­ca­ğı­nı, bu­nun için bü­tün­le­yi­ci bir baş­ka ol­gu­ya muh­taç ol­du­ğu­nu be­lirt­miş­tik. De­ğin­di­ği­miz bu açık­la­ma­mız­dan ha­re­ket­le, bü­tün­le­yi­ci ol­gu­nun özel bir al­gı­la­ma tü­rü ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni kav­ra­mış ol­ma­lı­sı­nız. İn­san tü­rü­nün ba­zı fert­le­ri pra­tik ola­rak bu ni­te­li­ğe öz­gü kı­lı­nır­lar. Bu özel do­na­nım­lı fert­ler, fıt­ra­tı dün­ya ve ahi­retin ger­çek mut­lu­lu­ğu­na eriş­ti­rir­ler.
Bu­ra­dan an­lı­yo­ruz ki, bu özel ni­te­lik­li al­gı­la­ma, dü­şün­sel al­gıy­la ay­nı ma­hi­yet­te de­ğil­dir. İn­sa­nın aklî öner­me­ler yo­luy­la var­dı­ğı dü­şün­sel so­nuç­lar­la pey­gam­ber­li­ğe öz­gü al­gı ile va­rı­lan so­nuç­lar fark­lı şey­ler­dir. İki yol ara­sın­da bü­yük fark var­dır.
İn­san psi­ko­lo­ji­si­nin özel­lik­le­ri üze­rin­de araş­tır­ma ya­pan­lar, in­san­da psi­ko­lo­jik bir iç­sel al­gı ye­te­ne­ği­nin bu­lun­du­ğun­dan kuş­ku duy­maz­lar. Ba­zı fert­ler açı­sın­dan bu özel­lik be­lir­gin­le­şe­bi­lir ve göz­lem­le­ne­bi­len âlemin öte­sin­de­ki âleme açı­lan bir ka­pı aça­bi­lir. Söz konusu ki­şi ola­ğa­nüs­tü bil­gi­le­re, ge­liş­me­le­re ta­nık olur ki bu, dü­şün­ce ve ak­lın ulaş­tı­ğı­nın öte­sin­de olan bir du­rum­dur. Bi­zim es­ki za­man­lar­da ya­şa­yan bü­tün psi­ko­log­la­rı­mız ve İn­gi­liz uy­ruk­lu Ja­mes gi­bi birçok Av­ru­pa­lı ruh bi­lim­ci­si bu ger­çe­ği açık­ça di­le ge­tir­miş­ler­dir.
Bu­ra­da çı­kan so­nuç şu­dur: Pey­gam­ber­le­rin al­gı­la­dık­la­rı va­hiy, ak­lın al­gı­la­dı­ğı dü­şün­ce ile ay­nı ka­te­go­ri­de de­ğer­len­di­ri­le­mez. Pey­gam­ber­lik, şe­ri­at, din, ki­tap, me­lek ve şey­tan gi­bi ol­gu­lar çağ­daş yo­rum­cu­la­rın uy­dur­duk­la­rı an­lam­lar­la ör­tüş­me­mek­te­dir.
İkin­ci­si: Pey­gam­ber ol­duk­la­rı­nı söy­le­yen, Al­lah'tan va­hiy al­dık­la­rı­nı ile­ri sü­ren Hz. Mu­ham­med (s.a.a), İsa, Mu­sa, İb­ra­him ve Nuh (a.s) gi­bi zat­la­rın söz­le­ri (ki hep­si bir­bi­ri­ni doğ­ru­lar ni­te­lik­te­dir) ay­nı şe­kil­de el­de­ki semavî ki­tap­lar, söz ge­li­mi Kur'ân-ı Ke­rim, çağ­daş yo­rum­cu­la­rın pey­gam­ber­lik, va­hiy, ki­ta­bın in­di­ri­li­şi ve me­lek gi­bi ger­çek­le­ri açık­la­ma­la­rın­dan fark­lı bir şe­kil­de ve ma­hi­yet­te sun­mak­ta­dır. Çün­kü pey­gam­ber­ler­den ge­ri­de ka­lan ki­tap ve sün­net açık bir şe­kil­de, bu ger­çek­le­rin ve so­nuç­la­rı­nın, do­ğal ol­gu­la­rın, maddî olu­şu­mun ve du­yu or­gan­la­rı­nın dı­şın­da de­ğer­len­di­ril­me­le­ri ge­rek­ti­ği­ni di­le ge­tir­mek­te­dir. Öy­le ki bun­la­rı do­ğa­ya ve do­ğa­nın hük­mü­ne bağ­la­mak, an­cak söz sa­na­tı­nın kal­dı­ra­ma­ya­ca­ğı, ko­nuş­ma zev­ki­nin dış­la­ya­ca­ğı yo­rum­lar­la müm­kün ola­bi­lir.
Do­la­yı­sıy­la bu açık­la­ma­la­rı­mız­dan çı­kan so­nuç şu­dur: İn­san top­lu­luk­la­rı ara­la­rın­da­ki an­laş­maz­lık boz­gun­cu­lu­ğu­nu or­ta­dan kal­dı­ran şey, top­lu­mun iyi­li­ği­nin ne yön­de ol­du­ğu­nu kav­ra­yan bu iç­sel al­gı­la­yış­tır. Pey­gam­ber­le­rin di­ğer in­san­lar için­de ön p­lâ­na çık­ma­la­rı­nı sağ­la­yan ay­rı­ca gü­cü kas­te­di­yo­rum. Ki bu tüm in­san fert­le­ri­nin or­tak özel­lik­le­ri olan dü­şün­sel al­gı­nın öte­sin­de bir şey­dir.
Eğer de­sen ki: Bu­na gö­re, adı ge­çen iç­sel al­gı, ola­ğa­nüs­tü bir du­rum­dur. Çün­kü in­san tü­rü­nün fert­le­ri ken­di ne­fis­le­rin­de böy­le bir ol­gu­ya ta­nık ola­mı­yor­lar. Bu, sa­de­ce bel­li sa­yı­da­ki ki­mi fert­le­rin id­dia et­tik­le­ri bir du­rum­dur. Dolayısıyla ma­hi­ye­ti ve ko­nu­mu bun­dan iba­ret olan bir ol­gu­nun tüm in­san­lı­ğı, ıs­lah et­me­si, ger­çek mut­lu­lu­ğa eriş­tir­me­si na­sıl müm­kün ola­bi­lir? Da­ha ön­ce, in­sa­nı mut­lu­lu­ğa ve ke­ma­le yö­nel­te­ce­ği var­sa­yı­lan bir ol­gu­nun, in­sa­nın fıt­ra­tı ile bağ­lan­tı hâlin­de ve bir­lik için­de ha­re­ket et­me­si ge­rek­ti­ği vur­gu­lan­mış­tı. İn­sa­na yol gös­te­ri­ci­lik iş­le­vi­ni gö­ren bir mis­yo­nun, onun eli­ne ko­nul­muş bir taş gi­bi il­gi­siz ve ya­ban­cı ol­ma­ma­sı ge­re­kir.
Bu­na kar­şı­lık ola­rak de­rim ki: Pey­gam­ber­lik ol­gu­su­nun olağa­nüs­tü­lü­ğü tar­tı­şıl­maz. Yi­ne iç­sel al­gı­lar­la il­gi­li bir du­rum ol­du­ğu, za­hi­ri du­yu or­gan­la­rı ile al­gı­la­na­ma­yan bir ile­ti­şim şek­li ol­du­ğu da şüp­he­siz­dir. Fa­kat akıl, ola­ğa­nüs­tü bir du­ru­mu, za­hi­ri du­yu­lar­la al­gı­la­na­ma­yan bir ol­gu­yu red­det­mez. Ter­si­ne, sa­de­ce imkân­sı­zı red­de­der. Ak­lın, ola­ğa­nüs­tü du­rum­la­rı ve za­hi­ri du­yu­lar­la al­gı­la­na­ma­yan ol­gu­la­rı doğ­ru­la­ma­sı­nın bir yo­lu, bir yön­te­mi var­dır. Akıl, bir şe­yi il­let­le­ri ara­cı­lı­ğı ile ka­nıt­la­ya­bi­lir. Bu­na "ne­den­sel" ka­nıt­la­ma di­yo­ruz. Bir de, ira­de­ ettiği şe­yi, ge­rek­le­ri ya da so­nuç­la­rı ara­cı­lı­ğı ile ka­nıt­lar, bu­na da "innî "ya­ni "şart­la" ka­nıt­la­ma yön­te­mi di­yo­ruz.
Pey­gam­ber­lik ol­gu­su da, yu­ka­rı­da işa­ret et­ti­ği­miz an­la­mı ile bu her iki yön­tem­le de ka­nıt­la­na­bi­lir: Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun so­nuç­la­rı ve ne­den ol­du­ğu ge­liş­me­ler gö­z ö­nün­de bu­lun­du­ru­lur. Ki in­sa­nın dün­ya ve ahi­ret mut­lu­lu­ğu­nu kap­sa­mı­na al­ma­sı­dır. Ba­zı durum­lar­da da ge­rek­ti­ri­ci­le­ri gö­z ö­nün­de bu­lun­du­ru­lur. Şöy­le ki: Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu ola­ğa­nüs­tü bir ol­gu ol­du­ğu için, bu mis­yo­na sa­hip ol­du­ğu­nu id­dia eden kim­se şu­nu de­mek is­ti­yor­dur: Do­ğa öte­sinde olan zat, ki do­ğa­da­ki ge­liş­me­le­re yol gös­te­ren ve on­la­rı ken­di ma­hi­yet­le­ri­ne uy­gun bir mut­lu­lu­ğa eriş­ti­ren ve ay­nı za­man­da do­ğa­nın bir par­ça­sı olan in­san tü­rü­nü de ken­di­si için ön­gö­rü­len mut­lu­luk ve ke­mal dü­ze­yi­ne yö­nel­ten ilâh, in­san tü­rü­nün ba­zı fert­le­ri üze­rin­de ola­ğa­nüs­tü bir ta­sar­ruf­ta bu­lu­nur. İş­te, va­hiy bu ta­sar­ru­fun bir gös­ter­ge­si­dir. Eğer bu ola­ğa­nüs­tü ta­sar­ruf ca­iz ise, ola­bi­lir­lik ni­te­li­ği­ne sa­hip­se, baş­ka ola­ğa­nüs­tü­lük­ler de ca­iz olur­lar. Çün­kü ben­zer şey­ler, ca­iz­lik ya da ca­iz ol­maz­lık açı­sın­dan ay­nı hük­me tâbi­dir­ler. Bu ba­kım­dan her­han­gi bir kim­se­nin pey­gam­ber­lik id­di­a­sı ger­çek ise, ken­di­sin­de bu o­la­ğa­nüs­tü ni­te­lik bu­lu­nu­yor­sa, pey­gam­ber­li­ği ile bağ­lan­tı­lı baş­ka ola­ğa­nüs­tü­lük­ler de ser­gi­le­me­si nor­mal­dir, müm­kün­dür. Söz konusu pey­gam­ber­lik id­di­a­sı­nın ger­çek­li­ğin­den kuş­ku du­yan bi­ri­ni tas­dik et­me du­ru­mun­da bı­rak­ma gi­bi bir bağ­lan­tı­dan do­la­yı mu­ci­ze gös­ter­me­yi de bu ka­te­go­ri­de de­ğer­len­dir­mek ge­re­kir. İş­te sö­zü­nü et­ti­ği­miz di­ğer ola­ğa­nüs­tü­lük de mu­ci­ze gös­ter­me­dir. "Eğer ku­lu­mu­za in­dir­di­ği­miz Kur'ân'dan şüp­he­dey­se­niz, bu du­rum­da, siz de bu­nun ben­ze­ri bir su­re ge­ti­rin." (Ba­ka­ra, 23)
Eğer de­sen ki: Di­ye­lim ki, in­san­lar ara­sın­da an­laş­maz­lık pey­gam­ber­le­re inen va­hiy adıy­la anı­lan söz konusu iç­sel al­gı ara­cı­lı­ğı ile or­ta­dan kal­dı­rıl­dı ve pey­gam­ber olan zat, bu­nu mu­ci­ze ile ka­nıt­la­dı. Fa­kat bu pey­gam­be­rin hiç yan­lış yap­ma­ya­ca­ğı­nın gü­ven­ce­si ne­dir? Ya­sa ko­yar­ken bu pey­gam­ber, onu yan­lış­lık­la­ra kar­şı ne ko­ru­ya­cak­tır? Ni­te­kim o da bir in­san­dır ve her in­san gi­bi yan­lış ya­pa­bi­le­cek bir ya­ra­tı­lı­şa sa­hip­tir. Bi­lin­di­ği gi­bi, bu aşa­ma­da ya­pı­la­cak bir ha­ta, ya­ni din vaz et­me ve top­lum­da an­laş­maz­lık­la­rı or­ta­dan kal­dır­ma aşa­ma­sın­da ya­nıl­gı­ya düş­me, top­lu­mu ke­ma­le er­me sü­re­sin­den alı­koy­ma­sı, in­san tü­rü­nü ken­di­si için ön­gö­rü­len mut­lu­lu­ğa gö­tü­rü­cü yol­dan sap­tır­ma­sı ba­kı­mın­dan, an­laş­maz­lı­ğın ken­di­si ka­dar olum­suz bir du­rum­dur. Dolayısıyla ay­nı sa­kın­ca bir kez da­ha kar­şı­mı­za çı­kı­yor.
Ben derim ki: Ön­ce­ki in­ce­le­me­le­ri­miz, as­lın­da so­ru­nu çö­zü­cü ni­te­lik­te­dir. Bu ko­nu­da ye­ter­li gü­ven­ce ver­mek­te­dir. Çün­kü insan tü­rü­nü böy­le bir fa­a­li­ye­te sev­k e­den güç- an­laş­maz­lık­la­rı gi­de­ri­ci ruh­sal ol­gu­yu kas­te­di­yo­rum- as­lın­da ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi­dir, bu sis­tem her var­lık tü­rü­nün va­ro­luş­sal ke­ma­li­ne ve ger­çek mut­lu­lu­ğu­na ulaş­tı­rıl­ma­sı­nı ön­gö­rür. Çün­kü, in­sa­nın ol­gu­lar dün­ya­sın­da, tüm dış­sal ger­çek var­lık­lar gi­bi var­lı­ğı­nı ge­rek­ti­ren se­bep, onu mut­lu­lu­ğa eriş­ti­re­cek dış­sal ve ev­ren­sel yol gös­te­ri­ci­li­ği de sun­muş­tur. Bi­lin­di­ği gi­bi, ob­je­ler dün­ya­sı­nın dı­şın­da­ki ol­gu­lar, söz konusu dün­ya­nın dı­şın­da ol­duk­la­rı için yan­lış­la, ya­nıl­gıy­la kar­şı­laş­maz­lar. De­mek is­ti­yo­rum ki, ob­je­ler dün­ya­sı­nın dı­şın­da­ki var­lık­lar­da yan­lış­lık ve ha­ta ol­maz. Çün­kü, dış âlem­de olan şe­yin ora­da olan şe­yin ken­di­si ol­du­ğu açık­tır. Bu tür ol­gu­lar, an­cak tas­di­ki bil­gi­ler ve dü­şün­sel fa­a­li­yet­ler aşa­ma­sın­da ve dış âlem­de uy­gu­la­ma sü­re­cin­de yan­lış­lık ve ha­ta ile kar­şı­la­şa­bi­lir­ler. Çün­kü doğ­ru ve ya­lan öner­me­le­rin özel­lik­le­rin­den­dir. Bun­lar öner­me­le­rin dış dün­ya­ya uyup uy­ma­ma­la­rı­na gö­re be­lir­gin­lik ka­za­nır­lar.
İn­san tü­rü­nü mut­lu­lu­ğa eriş­ti­re­nin, top­lu­mun­da baş gös­te­ren an­laş­maz­lık­la­rı gi­de­re­nin ya­ra­tı­lış ve va­ro­luş ol­du­ğu­nu var­sa­ya­rak, bu, yol gös­te­ri­cili­ğin­de ve yol­ gös­te­ri­ci­lik­te kul­la­nı­lan araç­ta -Pey­gam­ber­lik ru­hu ve va­hiy bi­lin­ci- bir yan­lış­lık, bir ha­ta ile kar­şı­laş­ma­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi, bu ru­hu ve bi­lin­ci pey­gam­be­rin var­lı­ğı­na yer­leş­ti­rir­ken ya­nıl­mış ola­maz. Ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­min be­lir­le­di­ği bu bi­linç­te, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün iyi­lik­le­ri­ni boz­gun­cu­luk­la­rın­dan, mut­lu­lu­ğu­nu mut­suz­lu­ğun­dan ayır­det­me iş­le­min­de bir ha­ta yap­maz. Bir iş­te ha­ta yap­tı­ğı­nı, ya­nıl­gı­ya düş­tü­ğü­nü var­sa­yar­sak, ha­ta­dan ve ya­nıl­gı­dan ko­run­muş bir baş­ka iş­le, söz konusu yan­lış­lı­ğın, ya­nıl­gı­nın ber­ta­raf edil­me­si zo­run­lu­lu­ğu do­ğar. Bu­na gö­re, ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi­nin, va­ro­luş dü­ze­ni­nin doğ­ru­lar üze­rin­de yük­sel­me­si, bün­ye­sin­de ha­ta ve yan­lış­lık ba­rın­dır­ma­ma­sı ka­çı­nıl­maz­dır.
Bu­ra­dan ha­re­ket­le an­lı­yo­ruz ki, pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­na il­gi­li ol­du­ğu her ko­nu­da, her alan­da is­met (ya­nıl­maz­lık) ni­te­li­ği eş­lik et­mek­te­dir. Din ve ya­sa­laş­tı­rı­lan şe­ri­at ko­nu­sun­da ha­ta­dan ko­run­ma du­ru­mu ya­ni, da­ha ön­ce de işa­ret et­ti­ği­miz gi­bi, bu ma­sum­luk, gü­nah iş­le­me­mek an­la­mın­da­ki ma­sum­luk­tan fark­lı­dır. Bu ma­sum­luk, yü­ce Al­lah'tan va­hiy al­gı­lar­ken ya­nıl­ma­ma an­la­mın­da­dır. Öte­ki­si ise, amel ve kul­luk­la, iba­det­le il­gi­li­dir. Bu nok­ta­da üçün­cü bir ma­sum­luk aşa­ma­sı ön plâna çı­kı­yor ki, bu, al­gı­la­nan va­hiy in­san­la­ra du­yur­ma­da ha­ta iş­le­me­me, ya­nıl­gı­la­ra kar­şı ko­run­muş ol­ma ile bağ­lan­tı­lı bir aşa­ma­dır. Bu iki aşa­ma, in­sa­nın va­ro­luş­sal mut­lu­lu­ğu­nun yo­lun­da, yi­ne va­ro­lu­şun bir ge­re­ği ola­rak yer al­mak­ta­dır va­ro­luş sis­te­min­de ha­ta­ya, ya­nıl­gı­ya yer yok­tur.
Ce­vap ola­rak sun­du­ğu­muz bu açık­la­ma­lar ile ko­nu­ya iliş­kin bir baş­ka prob­le­me de çö­züm ge­tir­miş olu­yo­ruz: Ni­çin, adı ge­çen bu iç­sel bi­lin­cin, ba­ti­ni al­gı­nın, or­tak fıtrî bi­lin­ce, ya­ni dü­şün­sel al­gı­ya ben­ze­me­si ca­iz de­ğil­dir? Var­lık için­de tıp­kı onun gi­bi de­ği­şi­me ve et­ki­len­me­ye açık ol­ma­sı ne­den uy­gun düş­mez? Çün­kü fıtrî al­gı­la­ma, mad­de­den öte, mad­de­den so­yut­lan­mış ne­fis­le ka­im olan ol­gu­lar­dan ol­mak­la be­ra­ber, mad­de ile bağ­lan­tı­sı açı­sın­dan güç­lü­lü­ğe, za­yıf­lı­ğa, ka­lı­cı­lı­ğa ve gi­di­ci­li­ğe açık­tır. De­lir­me, ap­tal­lık, ahmak­lık, ca­hil­lik, yaş­la­nıp güç­ten düş­me gi­bi al­gı­la­ma ye­te­ne­ği­ne mu­sal­lat olan mu­si­bet­le­re ka­çı­nıl­maz ola­rak ma­ruz ka­lır. Ay­nı şe­kil­de, gün­de­mi­miz­de olan iç­sel al­gı­la­ma da, bir şe­kil­de maddî be­den­le il­gi­li­dir. Ger­çi za­ti iti­ba­riy­le mad­de­den ba­ğım­sız ol­du­ğu hu­su­su tar­tı­şıl­maz­dır. Ama bu il­gi­den do­la­yı, tıp­kı dü­şün­sel al­gı­la­ma gi­bi de­ği­şim­den ve bo­zul­ma­dan et­ki­len­me­si ge­re­kir. İş­te de­ği­şim ve bo­zul­ma­ya ma­ruz kal­ma­sı­nın imkân da­hi­lin­de ol­ma­sı ile bir­lik­te, ka­çı­nıl­maz ola­rak yu­ka­rı­da işa­ret edi­len so­ru işa­ret­le­ri be­lir­me­ye baş­lı­yor.
Bu so­ru­la­ra ce­vap ola­rak di­yo­ruz ki: Da­ha ön­ce, bu iç­gü­dü­nün, ya­ni in­san de­nen can­lı tü­rü­nün ger­çek mut­lu­lu­ğa yö­ne­lik iç­gü­dü­sü­nü, an­cak ken­di var­lı­ğı­nın dı­şın­da­ki bir var ediş, bir ya­ra­tış hâliy­le ger­çek­leş­ti­ği­ni, dü­şün­sel ak­lın bu nok­ta­da bir et­kin­li­ği­nin bu­lun­ma­dı­ğı­nı açık­la­mış­tık. Dolayısıyla dış­sal bir va­ro­luş­ta ha­ta­nın yer al­ma­sı­nın pra­tik bir an­la­mı yok­tur.
An­cak bu iç­sel al­gı­la­ma­nın, be­den­le bir tür ilin­ti­si bu­lun­ma­sın­dan do­la­yı de­ği­şim ve bo­zul­ma­nın he­de­fi ola­ca­ğı var­sa­yı­mı­na ge­lin­ce, biz be­den­le ilin­ti­si bu­lu­nan her al­gı­la­ma­nın, de­ği­şi­min ve bo­zul­ma­nın açık he­de­fi hâli­ne ge­le­ce­ği­ni ka­bul et­mi­yo­ruz. Bu ko­nu­da, sa­de­ce dü­şün­sel al­gı­la­ma için böy­le bir du­ru­mun söz konusu ola­bi­le­ce­ği­ni ka­bul ede­bi­li­riz. (Da­ha ön­ce pey­gam­be­rin vah­yi al­gı­la­ma­sı­nın dü­şün­sel tür­den bir al­gı­la­ma ol­ma­dı­ğı­nı vur­gu­la­mış­tık.) Çün­kü, in­sa­nın ken­di­ni al­gı­la­ma­sı da bu kap­sa­ma gi­rer. Oy­sa bu al­gı­la­ma ge­çer­siz­li­ği, bo­zul­ma­yı, de­ğiş­me­yi ve ha­ta­yı ka­bul et­mez. Bu, in­sa­nın içi­ne do­lay­sız do­ğan bir bil­gi­dir. Bu bil­gi­nin bi­lin­me­si de dış­sal, ob­je­ler dün­ya­sın­da va­ro­lan bir bi­li­ne­nin ay­nı­sı­dır. Ye­ri ge­lin­ce, da­ha ay­rın­tı­lı bil­gi ve­re­ce­ğiz.
Şim­di­ye ka­dar, sun­du­ğu­muz bu açık­la­ma­la­rın ışı­ğın­da ba­zı hu­sus­lar be­lir­gin­lik ka­za­nı­yor:
1) İn­san tü­rü­nün top­lum­sal­lı­ğı uy­gar­laş­ma­ya ve an­laş­maz­lı­ğa yö­ne­lik­tir.
2) İn­san tü­rü­nün mut­lu­luk yo­lu­nu tı­ka­yan bu an­laş­maz­lık, in­san ak­lı­nın koy­du­ğu ka­nun­la­rıy­la or­ta­dan kalk­maz ve bu for­mül­le hiç bir za­man kalk­ma­ya­cak­tır.
3) Bu an­laş­maz­lı­ğı an­cak pey­gam­ber­lik mis­yo­nu ile so­mut­la­şan al­gı­la­ma ber­ta­raf ede­bi­lir. An­cak yü­ce Al­lah, in­san tü­rü için­de tek tük kim­se­le­ri bu bi­linç­le do­na­tır, baş­ka­sı­nı de­ğil.
4) Pey­gam­ber­ler­de bu­lu­nan bu iç­sel al­gı­la­ma, akıl sa­hi­bi tüm in­san­la­rın sa­hip bu­lun­duk­la­rı dü­şün­sel al­gı­la­ma­nın ay­nı­sı de­ğil­dir.
5) Söz konusu iç­sel al­gı­la­ma, in­san tü­rü­nü ger­çek mut­lu­lu­ğa eriş­tir­me ama­cı­na yö­ne­lik ve onun du­ru­mu­nu ıslah edi­ci inanç il­ke­le­ri­ni ve ka­nun­la­rı kav­ra­ma hu­su­sun­da ya­nıl­gı­ya düş­mez.
6) Bu so­nuç­la­rı, (Bi­zi özel­lik­le son üç şık il­gi­len­di­ri­yor. Pey­gam­be­rin gön­de­ri­li­şi­nin zo­run­lu­lu­ğu­nu, vah­yi al­gı­la­ma­nın, dü­şün­sel al­gı­la­ma­nın ay­nı­sı ol­ma­dı­ğı­nı ve pey­gam­be­rin vah­yi al­gı­lar­ken hiç­bir şe­kil­de ha­ta yap­ma­ya­ca­ğı­nı, ya­ni ma­sum ol­du­ğu­nu vur­gu­la­yan şık­la­rı kas­te­di­yo­rum.) ev­re­ne ege­men olan göz­lem­le­ne­bi­lir ge­nel ya­sa­lar sis­te­mi ön­gör­mek­te­dir. Bu, ay­nı za­man­da göz­lem­le­ne­bilen her can­lı tü­rü­nün va­ro­luş­sal se­bep­le­rin yol gös­te­ri­ci­li­ği ile ken­di mut­lu­lu­ğu­na yö­ne­lik ha­re­ket­le­rin tar­zı­dır da. Can­lı tür­le­ri bu se­bep­le­ri ve yol gös­te­ri­ci­li­ği, mut­lu­lu­ğu­na eriş­ti­ri­ci, onu özüm­se­me­si­ni, sağ­la­yı­cı araç­lar sa­ye­sin­de edin­miş­tir. İn­san da bu tür­ler­den bi­ri­dir. Ger­çek bir inanç sis­te­mi­ne inan­ma­sı­nı, üs­tün ni­te­lik­le­re bü­rün­me­si­ni ve iyi­lik ve fa­zi­let ken­tin­de sa­lih, ya­pı­cı amel­ler iş­le­me­si­ni müm­kün kı­la­cak özel­lik­ler­le do­na­tıl­mış­tır. Bu yüz­den va­ro­lu­şun, bir gün ken­di dı­şın­da onun için mut­lu bir or­tam ha­zır­la­ma­sı ve onu va­ro­luş­sal hi­da­ye­te yö­nelt­me­si ve da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi bu hi­da­yet­te ya­nıl­gı ve yan­lış­lı­ğın yer al­ma­ma­sı ka­çı­nıl­maz­dır.


[1]- [Duhan, 4]
[2]- [En'âm, 77]
[3]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.104]
[4]- [et-Tevhid, s.249, Kafi,c.1 s.168]
[5]- [el-Hisal, s.300 ve 641. Besair'ud-Derecat, s. 121]
[6]- [Meryem, 51]
[7]- [el-Kâfi, c.1, s.176]
[8]- [Uyun-u Ahbar'ır-Rıza, c.2, s.80]
[9]- [Ahkaf, 35]
[10]- [Tefsir'ul-Kummî, c.2, s.300]
[11]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.285]
[12]- [Tefsir'us-Safi, c.4, s.349]
[13]- [Nehc'ül-Belâğa, Hutbe: 1]
[14]- [A'râf, 145]
[15]- [Zuhruf, 163]
[16]- [Nahl, 19]

Google+ WhatsApp