Bakara 216-218

Bakara 216-218

An­cak bir baş­ka şer'i ka­nı­tın is­tis­na kıl­dı­ğı kim­se­ler bu ge­nel hük­mün dı­şın­da­dır. Şu ayet-i ke­ri­me­de ol­du­ğu gi­bi: "Kör ola­na güç­lük yok­tur, to­pal ola­na güç­lük yok­tur,

 

AYETLERİN MEALİ

216- Sa­vaş, ho­şu­nu­za git­me­di­ği hâl­de üze­ri­ni­ze ya­zıl­dı. Olur ki, ho­şu­nu­za git­me­yen bir şey si­zin için ha­yır­lı­dır ve olur ki sev­di­ği­niz şey de si­zin için şer­dir. Al­lah bi­lir de siz bil­mez­si­niz.

217- Sa­na, ha­ram olan ay­dan, on­da sa­vaş­ma­yı so­rar­lar. De ki: O'nda sa­vaş­mak bü­yük bir gü­nah­tır. Allah yo­lun­dan alı­koy­mak­tır. Hal­kı­nı ora­dan çı­kar­mak Al­lah ka­tın­da da­ha bü­yük bir gü­nah­tır. Fit­ne katl­den be­ter­dir. El­le­rin­den gel­se si­zi di­ni­niz­den ge­ri çe­vir­mek için si­zin­le sa­vaş­ma­yı sür­dü­rür­ler. Siz­den kim di­nin­den ge­ri dö­ner ve inkâr hâlin­de ölür­se, on­la­rın dün­ya ve ahi­ret­te amel­le­ri bo­şa gi­der, on­lar ateş eh­li­dir ve on­lar ora­da ka­lı­cı­lar­dır.
218- On­lar ki iman edip hic­ret­te bun­lun­du­lar ve Al­lah yo­lun­da ci­had et­ti­ler, iş­te on­lar Al­lah'ın rah­me­ti­ni umar­lar. Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, ra­him­dir.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
216) Sa­vaş, ho­şu­nu­za git­me­di­ği hâl­de üze­ri­ni­ze ya­zıl­dı.
Bun­dan ön­ce de­fa­lar­ca vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi "yaz­ma" fi­i­li, ya­sa­ma (teş­ri) ni­te­lik­li bir ifa­de akı­şı için­de yer alı­yor­sa "farz kıl­ma" an­la­mı­na ge­lir, va­ro­luş ve ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi ile il­gi­li bir ifa­de akı­şı için­de kul­la­nıl­mış­sa, bu se­fer de ke­sin hü­küm an­la­mı­nı ifa­de eder. Bu ba­kım­dan, ayet-i ke­ri­me, sa­va­şın tüm mü­min­le­re farz kı­lın­dı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir. Çün­kü hi­tap on­la­ra yö­ne­lik­tir. An­cak bir baş­ka şer'i ka­nı­tın is­tis­na kıl­dı­ğı kim­se­ler bu ge­nel hük­mün dı­şın­da­dır. Şu ayet-i ke­ri­me­de ol­du­ğu gi­bi: "Kör ola­na güç­lük yok­tur, to­pal ola­na güç­lük yok­tur, has­ta ola­na da güç­lük yok­tur." (Nur, 61) Bu­nun dı­şın­da birçok ayet ve ka­nıt ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir.
"Yaz­ma" fi­i­li­nin fa­i­li­nin kim ol­du­ğu cüm­le için­de be­lir­til­mi­yor. Çün­kü cüm­le­nin so­nun­da şöy­le bir cüm­le­cik yer al­mak­ta­dır: "Sa­vaş ho­şu­nu­za git­me­di­ği hâl­de" Bu ise, fa­i­li açık­la­ma­ya, uy­gun bir ifa­de de­ğil­dir. Onun ma­ka­mı­nın say­gın­lı­ğı­nı ko­ru­mak için bu ge­rek­li­dir. İs­mi­nin ağır­lı­ğı ze­de­len­me­me­li­dir, müminlerin hoş­nut­suz­lu­ğu­nu ge­rek­ti­ren bir olay açık­ça ona nispet edi­le­rek, is­mi­nin et­ra­fın­da olum­suz bir ha­va oluş­tur­ma­sı­na izin ve­ril­me­me­li­dir.
"K-r-h" ke­li­me­si "kurh" şek­lin­de te­laf­fuz edil­di­ği za­man, in­sa­nın do­ğal ola­rak ve­ya baş­ka bir şe­kil­de ken­di içer­sin­de al­gı­la­dı­ğı me­şak­kat, sı­kın­tı an­la­mı­nı ifa­de eder. "Kerh" şek­lin­de te­laf­fuz edil­di­ğin­de ise, dı­şa­rı­dan ken­di­si­ne yük­le­nen me­şak­kat, sı­kın­tı an­la­mı­na ge­lir. Baş­ka bir in­sa­nın, is­te­me­di­ği nef­ret et­ti­ği bir şe­ye onu zor­la­ma­sı gi­bi. Şu ayet­le­ri bu­na ör­nek gös­te­re­bi­li­riz: "Ka­dın­la­ra zor­la mi­ras­çı ol­ma­ya kal­kış­ma­nız helâl de­ğil­dir." (Fus­si­let, 11) Sa­va­şın farz kı­lın­ma­sı­nın müminlerin ho­şu­na git­me­me­si ya sa­va­şın can kay­bı­na, be­den­sel zor­luk­la­ra, maddî za­ra­ra, gü­ven­lik, ra­hat ve hu­zu­run or­ta­dan kalk­ma­sı­na yol aç­tı­ğı için­dir. Çün­kü bu tür du­rum­lar, in­sa­nın top­lum­sal ha­ya­tı açı­sın­dan olum­suz ve is­ten­me­yen şey­ler­dir. Müminlere ağır gel­me­si, sı­kın­tı mey­da­na ge­tir­me­si do­ğal­dır. Ni­te­kim yü­ce Al­lah, ki­ta­bın­da müminler­den öv­güy­le sö­z et­miş, iç­le­rin­de inanç­la­rın­da sa­dık olan ve ça­ba­sın­da ba­şa­rı­ya ula­şan kim­se­ler ol­du­ğu­nu ha­tır­lat­mış ol­mak­la be­ra­ber, yer yer iç­le­rin­de bir gru­bu da azar­la­mış­tır. Bun­lar kalp­le­rin­de hak­tan sap­ma eği­li­mi bu­lu­nan, ayak­la­rı ka­yan kim­se­ler­dir. Be­dir, Uhud ve Hen­dek Sa­vaş­la­rı ile il­gi­li ola­rak inen ayet­ler in­ce­len­di­ğin­de, bu hu­sus açık­ça gö­rü­le­cek­tir. Bu ba­kım­dan, bir ko­nu­dan hoş­nut­suz­luk ve ağır dav­ran­ma ol­gu­su, için­de bu­nu is­te­me­yen ve is­te­yen kim­se­ler bu­lu­nan, an­cak is­te­me­ye­ni da­ha çok olan bir top­lu­lu­ğa nispet edi­le­bi­lir. Bu, bir yo­rum­dur.
Ya da, müminler ye­ter­li gü­ce ve do­na­nı­ma sa­hip ol­ma­dık­la­rı için kâfir­ler­le gi­ri­şi­le­cek bir sa­va­şın İslâm'ın ve Müslüman­la­rın ya­ra­rı­na so­nuç­lan­ma­ya­ca­ğı­nı dü­şü­nü­yor­lar­dı. Ye­ter­li sa­yı, mal ve do­na­nım ha­zır­la­na­na ka­dar bu em­rin ge­cik­ti­ril­me­si­ni da­ha akıl­lı ola­rak gö­rü­yor­lar­dı. Bu yüz­den sa­va­şa baş­la­mak­tan ve bu iş­te ace­le et­mek­ten hoş­lan­mı­yor­lar­dı. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, on­la­rın bu gö­rüş ve de­ğer­len­dir­me­le­ri­nin yan­lış ol­du­ğu­nu bil­dir­di. Çün­kü yü­ce Al­lah'ın bu emir­le ger­çek­leş­tir­mek is­te­di­ği bir hu­sus var­dı ve o em­ri­ni ke­sin­lik­le ger­çek­leş­ti­re­cek­ti. O, me­se­le­nin iç yü­zü­nü bi­lir, on­lar ise, sa­de­ce dış yü­zü­nü bi­le­bi­lir­ler. Bu da bir baş­ka yo­rum.
Ve­ya müminler Kur'ân ter­bi­ye­si ile eği­til­miş kim­se­ler­di, Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı var­lık­la­ra şef­kat­le yak­laş­ma, acı­ma ve mer­ha­met et­me iç­le­rin­de kök­lü bir duy­guy­du. Bu yüz­den kâfir­ler­le sa­vaş­mak­tan hoş­lan­mı­yor­lar­dı. Çün­kü, kâfir­ler­le gi­ri­şi­le­cek bir sa­vaş­ta, ka­çı­nıl­maz ola­rak can kay­bı ola­cak­tı. İş­te müminler bun­la­ra ra­zı de­ğil­di­ler. On­la­rın is­te­di­ği, kâfir­le­ri ik­na et­me­ye ça­lış­mak, on­lar­la gü­zel­ce ge­çin­mek, iç i­çe ya­şa­mak, bel­ki doğ­ru yo­la eri­şir­ler di­ye gü­zel öğüt­le on­la­rı İslâm'a da­vet edip, iman san­ca­ğı al­tı­na gir­me­le­ri­ni sağ­lamak­tı. Böy­le­ce müminler açı­sın­dan can kay­bı ol­ma­ya­ca­ğı gi­bi kâfir­ler de ebe­di helake mah­kum ol­ma­ya­cak­lar­dı. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah on­la­rın bu de­ğer­len­dir­me­le­ri­nin yan­lış ol­du­ğu­nu bil­dir­di. Çün­kü, sa­vaş hük­mü­nü ya­sal­laş­tı­ran yü­ce Al­lah, da­ve­tin bu hüs­ra­na uğ­ra­mış bed­baht gö­nül­ler üze­rin­de et­ki­li ol­ma­dı­ğı­nı bi­li­yor­du. On­la­rın ço­ğu di­ne dö­nüp dün­ya ve ahi­ret mut­lu­lu­ğu­na eri­şe­cek de­ğil­di. On­lar in­san­lık top­lu­lu­ğu için­de, kang­ren ol­muş ve ya­vaş ya­vaş vü­cu­dun baş­ka or­gan­la­rı­nı da et­ki­le­mek üze­re olan bir or­gan gi­biy­di­ler. Böy­le bir or­ga­nı ke­sip at­mak­tan baş­ka hiç bir ilaç, hiç bir te­da­vi kar et­mez. Bu da bir di­ğer yo­rum.
Bu yo­rum­la­rın her bi­riy­le "O ho­şu­nu­za git­me­di­ği hâl­de" ifa­de­si yo­rum­la­na­bi­lir. An­cak iç­le­rin­de en uy­gu­nu, azar­la­ma­ya iliş­kin ayet­le­ri gö­z ö­nün­de bu­lun­dur­du­ğu­muz­da, ilk yo­rum ve de­ğer­len­dir­me­dir. Kal­dı ki, "Sa­vaş üze­ri­ni­ze ya­zıl­dı." ifa­de­si­nin, az ön­ce de de­ğin­di­ği­miz gi­bi, meçhul sıyga­sı ile cüm­le için­de yer al­ma­sı­nın ge­rek­çe­si­ne yö­ne­lik açık­la­ma­mız, söz konusu yo­rum ve de­ğer­len­dir­me­yi des­tek­ler ni­te­lik­te­dir.
Olur ki, ho­şu­nu­za git­me­yen bir şey si­zin için ha­yır­lı­dır.
Da­ha ön­ce "asa" ve "le­al­le" gi­bi ke­li­me­le­rin Kur'ân-ı Ke­rim'de "di­lek" an­la­mın­da kul­la­nıl­dı­ğı­nı vur­gu­la­mış­tık. Di­le­me ni­te­li­ği­nin biz­zat ko­nu­şan için söz konusu ol­ma­sı bir zo­run­lu­luk de­ğil­dir. Bi­la­kis, bu ni­te­li­ğin mu­ha­tap için ya da hi­tap po­zis­yo­nu için söz konusu ol­ma­sı ye­ter­li­dir. Çün­kü yü­ce Al­lah: "Olur ki fa­lan şey si­zin için ...dir." tü­rün­den bir ifa­de kul­la­nı­yor. Bu, O'nun söz konusu şe­yi "te­men­ni" et­ti­ği an­la­mı­na gel­mez. Yü­ce Al­lah, bun­dan mü­nez­zeh­tir. Ak­si­ne, bu tür ifa­de­le­rin mak­sa­dı, mu­ha­ta­bın ya da din­le­yi­ci­nin bu­nu di­le­me­si­dir, te­men­ni et­me­si­dir. "Asa" eda­tı­nın ayet-i ke­ri­me­de tek­rar­lan­ma­sı­nın se­be­bi, müminlerin sa­vaş­tan hoş­lan­ma­ma­la­rı, ba­rış­se­ver ol­ma­la­rı­dır. Böy­le­ce yü­ce Al­lah, her iki hu­sus­la il­gi­li yan­lış­la­rı­nı ken­di­le­ri­ne gös­te­ri­yor. Bu­nu şöy­le açık­la­ya­bi­li­riz:
Eğer: "Olur ki ho­şu­nu­za git­me­yen bir şey, si­zin için ha­yır­lı­dır. Ve sev­di­ği­niz şey de si­zin için şer­dir." şek­lin­de bir ifa­de kul­la­nıl­say­dı ("asa" eda­tı ikin­ci cüm­le­nin ba­şın­da tek­rar­lan­ma­say­dı) bu­nun an­la­mı: Hoş­lan­ma­ma­nı­zın ve sev­me­ni­zin bir an­la­mı yok­tur. Bun­lar ger­çek­le bağ­daş­ma­ya­bi­lir. Bu tür ifa­de­ler, sa­de­ce bir ha­ta ya­pan kim­se­ler için kul­la­nı­lır. Ör­ne­ğin, sa­de­ce, Zeyd'le kar­şı­laş­mak is­te­me­yen kim­se için, bu ifa­de­yi kul­lan­mak ye­rin­de­dir. Ama iki ha­ta bir­den ya­pan, hem bir­lik­te ya­şa­mak­tan, top­lu­ma ka­rış­mak­tan hoş­lan­ma­yan hem de uz­le­te çe­kil­me­yi is­te­yen kim­se için, kul­la­nı­la­cak bir ifa­de­de, be­la­gat sa­na­tı, her iki ha­ta­sı­na da işa­ret edil­me­si­ni ön­gö­rür. Böy­le bir tu­tu­mu ser­gi­le­yen bi­ri­ne şöy­le de­nir: "Hoş­lan­ma­mak­la isa­bet­li bir ta­vır ser­gi­le­me­din. Sev­di­ğin hu­sus­la il­gi­li ola­rak da doğ­ru­yu bul­ma­dın. Olur ki, hoş­lan­ma­dı­ğın bir şey, se­nin için ha­yır­lı­dır ve olur ki, sev­di­ğin bir şey de se­nin için bir şer­dir. Çün­kü, sen ca­hil­sin, ken­di ba­şı­na me­se­le­nin iç­yü­zü­nü kav­ra­ya­maz­sın." Müminler de, "Yok­sa siz­den ön­ce ge­lip ge­çen­le­rin hâli ba­şı­nı­za gel­me­den cen­ne­te gi­re­ce­ği­ni­zi mi san­dı­nız?" aye­tin­de de işa­ret bu­yu­rul­du­ğu gi­bi, sa­vaş­tan hoş­lan­ma­yan ve ba­rış­se­ver kim­se­ler ol­mak­la be­ra­ber, yü­ce Al­lah "Olur ki ho­şu­nu­za git­me­yen... ve olur ki sev­di­ği­niz..." di­ye baş­la­yan iki ba­ğım­sız cüm­le ile, iş­le­dik­le­ri iki ha­ta­ya dik­kat­le­ri­ni çe­ki­yor.
Al­lah bi­lir de siz bil­mez­si­niz.
İş­le­dik­le­ri ha­ta­ya yö­ne­lik açık­la­ma­yı ta­mam­la­yan bir ifa­de­dir bu. Gö­rül­dü­ğü gi­bi yü­ce Al­lah zi­hin­le­ri­ni ok­şa­mak su­re­tiy­le, açık­la­ma­yı aşa­ma­lı ola­rak su­nu­yor. Ön­ce sa­vaş­tan hoş­lan­ma­ma­la­rı ile ha­ta­ya düş­müş ola­bi­le­cek­le­ri ih­ti­ma­li­ni gün­de­me ge­ti­ri­yor. "Olur ki, ho­şu­nu­za git­me­yen" bu­yu­ra­rak dik­kat­le­ri­ni bu nok­ta­ya çe­vi­ri­yor. Zi­hin­le­rin­de kuş­ku be­lir­me­siy­le zi­hin­sel bir ılım­lı­lı­ğa ulaş­tık­la­rın­da, kat­mer­li ce­ha­le­ti ter­k et­me­le­riy­le ikin­ci bir a­çık­la­ma­da bu­lu­nu­yor ve bu­yu­ru­yor ki: Si­zin hoş­lan­ma­dı­ğı­nız bu hük­mü Al­lah koy­muş­tur ki, hiç bir me­se­le­nin ve ol­gu­nun iç­yü­zü O'nun son­suz bil­gi­si­nin kap­sa­mı­nın dı­şın­da kal­maz. Siz bu ger­çe­ği ken­di ne­fis­le­ri­niz­de de göz­lem­le­ye­bi­lir­si­niz ki, yü­ce Al­lah'ın öğ­ret­ti­ğin­den baş­ka hak­kın­da her­han­gi bir şey bil­mi­yor­su­nuz; ger­çek ma­hi­ye­ti­ni or­ta­ya çı­ka­ra­cak du­rum­da de­ğil­si­niz. Şu hâl­de işi bü­tü­nüy­le O'na tes­lim et­me­niz ge­re­kir.
Ayet-i ke­ri­me, ilim ni­te­li­ği­ni yü­ce Al­lah açı­sın­dan mut­lak ola­rak ka­nıt­la­ma­sı ve mut­lak bil­gi­yi O'nun dı­şın­da­ki­ler için nef­yet­me­si, ay­nı an­la­ma işa­ret eden baş­ka ayet­ler­le de uyuş­mak­ta­dır: "Şüp­he­siz Al­lah'a hiç­bir şey giz­li kal­maz." (Âl-i İmrân, 5) "O'nun il­min­den hiç­bir şe­yi kav­ra­yıp ku­şat­maz­lar." (Ba­ka­ra, 255) "Da­ha ön­ce, "Al­lah yo­lun­da sa­va­şın." (Ba­ka­ra, 190) aye­ti­ni in­ce­ler­ken sa­vaş­la il­gi­li ola­rak ba­zı açık­la­ma­lar­da bu­lun­muş­tuk.
217) Sa­na, ha­ram olan ay­dan, on­da sa­vaş­ma­yı so­rar­lar.
Ayet-i ke­ri­me, ha­ram ay­da sa­vaş­ma­nın ya­sak ol­du­ğu­nu, bu­nun son de­re­ce kö­tü bir dav­ra­nış ol­du­ğu­nu di­le ge­tir­mek­te­dir. Bu­nun in­san­la­rı Al­lah yo­lun­dan alı­koy­mak an­la­mı­na gel­di­ği­ni, do­la­yı­sıy­la kü­für ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır. Bu­nun ya­nın­da, hal­kı­nı Mes­cid-i Ha­ram'dan çı­ka­rıp, sür­gün et­me­nin Al­lah ka­tın­da da­ha bü­yük bir gü­nah ol­du­ğu­nu, fit­ne çı­kar­ma­nın adam öl­dür­mek­ten da­ha ağır bir suç ol­du­ğu­nu ifa­de et­mek­te­dir. Ay­rı­ca ayet-i ke­ri­me­den, so­ru­yu ge­rek­ti­re­cek bir ola­yın mey­da­na gel­di­ği­ni ve adam öl­dür­me­nin de ya­şan­dı­ğı­nı an­lı­yo­ruz. Bu ola­yın bir yan­lış­lık so­nu­cu mey­da­na gel­di­ği­ni de, ayet­le­rin gru­bu­nun so­nun­da­ki şu ifa­de­den an­lı­yo­ruz: "Şüp­he­siz iman eden­ler, hic­ret eden­ler ve Al­lah yo­lun­da ci­had eden­ler; iş­te on­lar, Al­lah'ın rah­me­ti­ni uma­bi­lir­ler. Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir." Bun­lar, bir yan­lış­lık so­nu­cu müminler­le kâfir­ler ara­sın­da ha­ram ay­da ce­re­yan eden bir ça­tış­ma­da, ba­zı adam­la­rın öl­dü­rül­dü­ğü­nü, bu yüz­den kâfir­le­rin müminleri suç­la­dı­ğı­nı gös­te­ren ipuç­la­rı­dır. Do­la­yı­sıy­la ayet-i ke­ri­me, Ab­dul­lah b. Cahş ve ar­ka­daş­la­rı ile il­gi­li ola­rak nak­le­di­len ri­va­yet­le­ri doğ­ru­la­mak­ta­dır.
De ki: O'nda sa­vaş­mak bü­yük bir gü­nah­tır. Al­lah yo­lun­da alı­koy­mak­tır. Onu inkâr et­mek­tir ve Mes­cid-i Ha­ram'dan alıkoy­mak­tır.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "es-sad­du" en­gel­le­mek, ge­ri çe­vir­mek an­la­mı­na ge­lir. Yi­ne ifa­de için­de yer alan "Al­lah yo­lu" de­yi­min­den de mak­sat iba­det ve özel­lik­le hac­ca öz­gü ayin­ler­dir. Gö­rül­dü­ğü kadarıyla, "bi­hi" za­mi­ri "yol"a dö­nük­tür. Do­la­yı­sıy­la, de­ği­ni­len kü­für amel­ler­le il­gi­li olur, inanç­la de­ğil. "Mes­cid-i Ha­ram" ifa­de­si "Al­lah yo­lu" ifa­de­si­ne at­fe­dil­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la şöy­le bir an­lam el­de et­miş olu­ruz: Al­lah yo­lun­dan ve Mes­cid-i Ha­ram'dan alı­koy­mak...
Ayet-i ke­ri­me, ha­ram ay­da sa­vaş­ma­nın ya­sak ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. Bir gö­rü­şe gö­re, bu ayet-i ke­ri­me­nin içer­di­ği hü­küm, "Müş­rik­le­ri bul­du­ğu­nuz yer­de öl­dü­rün." (Tev­be, 5) aye­ti­nin içer­di­ği hük­mün in­me­si ile bir­lik­te yü­rür­lük­ten kal­dı­rıl­mış­tır. Ama bu id­dia doğ­ru de­ğil­dir. Ko­nu­ya iliş­kin ola­rak, sa­vaş ayet­le­ri­ni tef­sir eder­ken ba­zı açık­la­ma­lar­da bu­lun­muş­tuk.
Hal­kı­nı ora­dan çı­kar­mak Al­lah ka­tın­da da­ha bü­yük bir gü­nah­tır. Fit­ne katl­den be­ter­dir.
Müş­rik­le­rin Mes­cid-i Ha­ram'ın hal­kın­dan olan Re­su­lul­lah'ı ve mü-minleri ora­dan çı­kar­ma­la­rı, sa­vaş­tan da­ha ağır bir suç­tur. Müminlere çe­şit­li bas­kı­lar ve iş­ken­ce­ler uy­gu­la­ma­la­rı, on­la­rı ye­ni­den küf­re da­vet et­me­le­ri şek­lin­de ger­çek­le­şen fit­ne, a­dam öl­dür­mek­ten be­ter­dir. Da­ha be­ter ve da­ha ağı­rı­nı iş­le­dik­le­ri hâl­de müş­rik­le­rin kal­kıp da müminleri suç­la­ma­ya hak­la­rı yok­tur. Bu tür bir ha­ta iş­le­me du­ru­mun­da ka­lan müminler­se, an­cak Al­lah'ın rah­me­ti­ni um­mak­ta­dır­lar. Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, mer­ha­met eden­dir.
Si­zin­le sa­vaş­ma­yı sür­dü­rür­ler.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "hat­ta" eda­tı va­rı­la­cak de­ğer­len­dir­me­yi bir ge­rek­çe­ye da­yan­dır­mak için­dir. Ya­ni, "si­zi di­ni­niz­den ge­ri çe­vir­mek" için sa­vaş­ma­yı sür­dü­rür­ler.
Siz­den kim di­nin­den ge­ri dö­ner­se...
Bu ifa­de, mür­tet­le­re yö­ne­lik bir teh­dit ni­te­li­ğin­de­dir. Bu du­rum­da amel­le­rin bo­şa gi­de­ce­ği, üs­te­lik ebe­di­yen ateş­te ka­la­cak­la­rı ha­tır­la­tıl­mak­ta­dır.
AMEL­LE­RİN BO­ŞA GİT­ME­Sİ ÜZE­Rİ­NE
"Habt" kav­ra­mı, ame­lin bo­şa git­me­si, et­ki­si­nin son bul­ma­sı de­mek­tir. Kur'ân-ı Ke­rim'de bu kav­ram sa­de­ce "amel"e nispet edi­le­rek kul­la­nıl­mış­tır: "Eğer şirk ko­şa­cak olur­san, şüp­he­siz amel­le­rin bo­şa çı­ka­cak ve el­bet­te sen, hüs­ra­na uğ­ra­yan­lar­dan ola­cak­sın." (Zü­mer, 65) "Şüp­he­siz inkâr eden­ler, Al­lah'ın yo­lun­dan alı­ko­yan­lar ve ken­di­le­ri­ne hi­da­yet açık­ça bel­li ol­duk­tan son­ra el­çi­ye kar­şı ge­len­ler ke­sin ola­rak Al­lah'a hiç bir şey­le za­rar ve­re­mez­ler. Al­lah, on­la­rın amel­le­ri­ni bo­şa çı­ka­ra­cak­tır. Ey iman eden­ler, Allah'a ita­at edin, Re­su­le ita­at edin ve ken­di amel­le­ri­ni­zi ge­çer­siz kıl­ma­yın." (Mu­ham­med, 32-33) Aye­tin so­nun­da­ki de­ğer­len­dir­me cüm­le­si kar­şı­lık­lı ni­te­li­ğin­de "habt"ın ame­lin ge­çer­siz kı­lın­ma­sı an­la­mı­na gel­di­ği­ni vur­gu­la­mak­ta­dır. Ni­te­kim şu ayet-i ke­ri­me­nin za­hi­rin­den de bu an­la­şıl­mak­ta­dır: "On­da bü­tün iş­le­dik­le­ri bo­şa çık­mış­tır ve yap­mak­ta ol­duk­la­rı şey­ler de ge­çer­siz ol­muş­tur." (Hûd, 16) Bu aye­te ya­kın bir ifa­de­si olan bir baş­ka ayet de şu­dur: "İş­le­dik­le­ri her ame­li de­ğer­len­dir­di­ği­miz­de onu toz gi­bi sa­vu­ru­ruz. (Bo­şa çı­ka­rı­rız.)" (Fur­kan, 23)
Kı­sa­ca­sı, "habt" ame­lin bo­şa git­me­si, et­ki­si­nin yok ol­ma­sı de­mek­tir. Bir gö­rü­şe gö­re; bu ke­li­me­nin as­lı "ha­bat"tır. Ve hay­va­nın çok yi­ye­rek kar­nı­nın şiş­me­si ve bu­nun so­nu­cun­da da çat­la­yıp git­me­si, de­mek­tir.
Yü­ce Al­lah'ın "habt"ın so­nu­cu ola­rak vur­gu­la­dı­ğı hu­sus, amel­le­rin hem dün­ya­da hem de ahi­ret­te bo­şa git­me­si, ge­çer­siz ol­ma­sı­dır. Bu­na gö­re "habt"ın amel­le­rin ahi­ret ha­ya­tı­nı il­gi­len­di­ren so­nuç­la­rı ile de iliş­ki­si var­dır. Çün­kü İman dün­ya ha­ya­tı­nı gü­zel­leş­tir­di­ği gi­bi ahi­ret ha­ya­tı­nı da gü­zel­leş­ti­rir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Er­kek ol­sun, ka­dın ol­sun, bir mümin ola­rak kim sa­lih bir amel­de bu­lu­nur­sa, hiç şüp­he­siz Biz onu gü­zel bir ha­yat­la ya­şa­tı­rız ve on­la­rın se­vap ve mü­ka­fa­tı­nı yap­tık­la­rı­nın en gü­ze­liy­le Biz mu­hak­kak ve­re­ce­ğiz." (Nahl, 97) Kâfir­le­rin ça­ba­la­rı­nın özel­lik­le iman et­tik­ten son­ra ir­ti­dat eden­le­rin amel­le­ri­nin hüs­ran­la yı­kım­la so­nuç­lan­dı­ğı, amel­le­ri­nin dün­ya­da bo­şa git­ti­ği apa­çık bir ger­çek­tir. Çün­kü kâfir ya da mür­te­din kal­bi ka­lı­cı, de­ğiş­mez bir de­ğe­re bağ­lı de­ğil­dir. Ka­lı­cı ve son­suz güç ola­rak ulu Al­lah'la bir bağ­lan­tı­sı yok­tur. Ni­te­kim ni­met ve­ril­di­ği za­man se­vin­ci su­na­ca­ğı, mu­si­bet za­ma­nın­da te­sel­li bu­la­ca­ğı, ih­ti­ya­cı­nı gi­der­me­si için baş­vu­ra­ca­ğı bir da­ya­nak­tan yok­sun­dur. Yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­rur: "Ölü iken ken­di­si­ni di­rilt­ti­ği­miz ve in­san­lar için­de yü­rü­me­si için ken­di­si­ne bir nur ver­di­ği­miz kim­se, ka­ran­lık­lar içinde olup on­dan hiç çıkamayan kimse gi­bi olur mu?" (En'âm, 122) Ayet-i ke­ri­me açık bir ifa­dey­le, mü­mi­nin dün­ya ha­ya­tın­da­ki amel­le­rin­de bir ha­yat ve nur ol­du­ğu­nu di­le ge­ti­ri­yor. Kâfir için­se böy­le bir ha­yat ve nur söz konusu de­ğil­dir. Bu ba­kım­dan şu ayet-i ke­ri­me de bu­na ben­ze­mek­te­dir: "...Kim Be­nim hi­da­ye­ti­me uyar­sa ar­tık o şa­şı­rıp sap­maz ve mut­suz ol­maz; kim de Be­nim zik­rim­den yüz çe­vi­rir­se, ar­tık onun için sı­kın­tı­lı bir ge­çim var­dır ve Biz onu kı­ya­met gü­nü kör ola­rak haş­re­de­ce­ğiz." (Tâhâ, 123-124) Bu­ra­da kâfirin dün­ya ha­ya­tı­nın dar, sı­kın­tı­lı ve yo­ru­cu ol­du­ğu, bu­na kar­şı­lık mümi­nin ha­ya­tı­nın mut­lu, fe­rah ve ge­niş ol­du­ğu be­lir­ti­li­yor.
Bu hu­sus­la il­gi­li ayet­le­rin en kap­sam­lı­sı ve mut­lu­luk­la mut­suz­lu­ğun se­be­bi­ni açık­la­mak ba­kı­mın­dan en vur­gu­la­yı­cı şu ayet-i ke­ri­me­dir: "İş­te böy­le, çün­kü Al­lah, iman eden­le­rin ve­li­si­dir; kâfir­le­rin ise, ve­li­si yok­tur." (Mu­ham­med, 11)
Bu kar­şı­laş­tır­ma­lı açık­la­ma­mız so­nu­cu şu hu­sus be­lir­gin­le­şi­yor: Amel­ler­den mak­sat, in­sa­nın ya­şam­sal mut­lu­lu­ğa yö­ne­lik ola­rak ser­gi­le­di­ği tüm fi­il­ler­dir. Sa­de­ce iba­det ni­te­li­ği ta­şı­yan dav­ra­nış­lar de­ğil­dir. Mür­tet olan bir kim­se­nin mümin­ken iş­le­di­ği iba­det amaç­lı fi­il­ler, hiç­bir amel iş­le­me­yen, iba­det kas­tı ta­şı­yan hiç­bir fi­il ser­gi­le­me­yen kâfir ve mü­na­fık­la­rın bo­şa git­miş amel­le­ri gi­bi de­ğer­len­di­ri­lir. Ni­te­kim bu ayet-i ke­ri­me şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ey iman eden­ler, eğer siz Al­lah'a yar­dım eder­se­niz, O da si­ze yar­dım eder ve si­zin ayak­la­rı­nı­zı sağ­lam­laş­tı­rır. İnkâr eden­ler ise, yü­zü ko­yun dü­şüş on­la­ra ol­sun; Al­lah amel­le­ri­ni gi­de­rip bo­şa çı­kar­mış­tır. İş­te böy­le; çün­kü on­lar, Al­lah'ın in­dir­di­ği­ni çir­kin gör­dü­ler, bun­dan do­la­yı, O da, on­la­rın amel­le­ri­ni bo­şa çı­kar­dı." (Mu­ham­med, 7-9) "Al­lah'ın ayet­le­ri­ni inkâr eden­ler, pey­gam­ber­le­ri hak­sız ye­re öl­dü­ren­ler; in­san­lar ara­sın­da ada­le­ti em­re­den­le­ri öl­dü­ren­ler (yok mu?) iş­te on­la­ra acık­lı bir aza­bı müj­de­le. On­lar, yap­tık­la­rı dün­ya­da ve ahi­ret­te bo­şa git­miş olan­lar­dır. Ve on­la­rın yar­dım­cı­la­rı yok­tur." (Âl-i İmrân, 21-22) Bu ko­nu­da ben­ze­ri birçok aye­ti ör­nek gös­te­re­bi­li­riz.
Amel­le­rin bo­şa git­me­si­ne (habt) iliş­kin di­ğer ayet­ler­de ol­du­ğu gi­bi bu ayet­ten de çı­kan so­nuç şu­dur: Kü­für ve ir­ti­dat, amel­le­rin ha­ya­tın mut­lu­lu­ğu yö­nün­de­ki olum­lu et­ki­si­ni ge­çer­siz kı­lar­lar. Be­ri ta­raf­ta iman da amel­le­re can­lı­lık ka­zan­dır­dı­ğı gi­bi, mut­lu­luk açı­sın­dan da o­lum­lu so­nuç­lar ver­me­le­ri­ni sağ­lar. Eğer in­san, kü­für­den son­ra iman eder­se, bo­şa git­miş, ge­çer­siz ol­muş amel­le­ri, mut­lu­luk açı­sın­da­ki olum­lu et­kin­lik­le­ri­ni ye­ni­den ka­za­nır, öl­dük­ten son­ra di­ri­lir­ler. Şa­yet iman et­tik­ten son­ra ir­ti­dat eder­se, amel­le­ri tüm­den ölür, bo­şa gi­der. Dün­ya ve ahi­ret mut­lu­lu­ğu­na yö­ne­lik olum­lu et­ki­le­ri son bu­lur. Ne var ki ki­şi ir­ti­dat üze­re öl­me­di­ği sü­re­ce, ye­ni­den ina­nıp amel­le­ri­nin di­ril­me­si umu­lur. İr­ti­dat üze­re öle­cek olur­sa, amel­le­ri­nin ge­çer­siz­li­ği ke­sin­le­şir, mut­suz­lu­ğu ka­çı­nıl­maz olur.
Bun­dan do­la­yı, mür­te­din amel­le­ri­nin ölüm anı­na ka­dar bek­le­til­di­ği ve o za­man bo­şa çı­ka­rıl­dı­ğı, yok­sa mür­tet ol­du­ğu sı­ra­da on­la­rın bo­şa çık­tı­ğı­na da­ya­lı tar­tış­ma­la­rın yer­siz­li­ği de or­ta­ya çı­kı­yor.
Bu­nu şöy­le açık­la­ya­bi­li­riz: Ba­zı­la­rı mür­tet olan ki­şi­nin ir­ti­dat et­me­den ön­ce iş­le­di­ği amel­le­rin ölüm anı­na ka­dar ka­lı­cı ol­duk­la­rı­nı, eğer bu sı­ra­da ima­na ye­ni­den dön­mez­se, amel­le­ri­nin o za­man bo­şa gi­de­ce­ği­ni söy­le­miş­ler­dir. Bu id­di­a­la­rı­na ka­nıt ola­rak da şu aye­ti gös­ter­miş­ler­dir: "Siz­den kim di­nin­den ge­ri dö­ner ve kâfir ola­rak ölür­se ar­tık on­la­rın bü­tün iş­le­dik­le­ri amel­ler dün­ya­da da, ahi­ret­te de bo­şa çık­mış­tır." Bu gö­rü­şü bir ba­kı­ma şu ayet de des­tek­le­mek­te­dir: "On­la­rın iş­le­dik­le­ri her ame­li de­ğer­len­dir­di­ği­miz­de onu toz gi­bi sa­vu­ru­ruz." (Fur­kan, 23) Çün­kü ayet, kâfir­le­rin ölüm anın­da­ki du­rum­la­rı­nı açık­la­mak­ta­dır. Bun­dan şu so­nuç çı­kı­yor: Eğer söz konusu şa­hıs ima­na ye­ni­den dö­ner­se, ir­ti­dat et­me­den ön­ce­ki sa­lih amel­le­ri­ne ye­ni­den ka­vu­şur.
Bir di­ğer gru­ba gö­re de ir­ti­dat amel­le­ri te­mel­den ge­çer­siz kı­lar. Ki­şi ir­ti­dat et­tik­ten son­ra ye­ni­den iman et­se bi­le ar­tık es­ki amel­le­ri­ne sa­hip ola­maz. Ama ikin­ci kez iman et­tik­ten son­ra, ölü­mü­ne ka­dar yaptı­ğı amel­le­re sa­hip olur. Ö­lü­mün kay­dı­nı ge­tir­miş ol­ma­sı­nın ne­de­ni de ölü­mün, dün­ya­da iş­le­nen tüm fi­il ve amel­le­rin açık­la­ma­sı ko­nu­mun­da ol­ma­sı­dır.
Eğer, şim­di­ye ka­dar yap­tı­ğı­mız a­çık­la­ma­lar üze­rin­de et­raf­lı­ca dü­şü­ne­cek olur­san, bu tür bir tar­tış­ma­ya gir­me­nin yer­siz ol­du­ğu­nu an­lar­sın. Ve yi­ne an­lar­sın ki, ayet-i ke­ri­me ir­ti­dat eden ki­şi­nin tüm amel ve fi­il­le­ri­nin mut­lu­luk yö­nün­de­ki olum­lu et­ki­le­ri­nin ge­çer­siz kı­lın­dı­ğı­nı açık­la­yı­cı ni­te­lik­te­dir.
Or­ta­da bu me­se­le­nin bir ay­rın­tı­sı sa­yı­la­bi­le­cek bir baş­ka mese­le var­dır; amel­le­rin bo­şa git­me­si ve gü­nah­la­rın ör­tül­me­si me­se­le­si... Amel­ler bir­bi­ri­ni ge­çer­siz kı­lar mı? Yok­sa iyi­li­ğin hük­mü ay­rı, kö­tü­lü­ğün de hük­mü ay­rı mı­dır? Evet Kur'ân'da yer alan açık nas­sa gö­re, ba­zı iyi­lik­ler, iş­le­nen ba­zı kö­tü­lük­le­ri ör­te­bi­lir.
Ba­zı bil­gin­ler amel­le­rin bir­bi­ri­ni ge­çer­siz kıl­ma­la­rı­nı, bir­bi­ri­nin et­kin­li­ği­ni bo­şa çı­kar­ma­la­rı­nı sa­vun­muş­lar­dır. Ama bu gö­rü­şü sa­vu­nan­lar da ken­di ara­la­rın­da bö­lün­müş­ler­dir. İç­le­rin­den ba­zı­la­rı "iş­le­nen her kö­tü­lük, bun­dan ön­ce iş­le­nen bir iyi­li­ği ge­çer­siz kı­lar. İş­le­nen her iyi­lik de bir ön­ce­ki kö­tü­lü­ğü gi­de­rir." de­miş­ler­dir. Bu­na gö­re, in­sa­nın ya sa­de­ce iyi ni­te­lik­li amel­le­ri­nin, ya da sa­de­ce kö­tü ni­te­lik­li amel­le­ri­nin ol­ma­sı ge­re­kir. Ba­zı­sı ise, iyi­lik­le kö­tü­lük­ler ara­sın­da den­ge­nin ge­rek­li­li­ği­ne, do­la­yı­sıy­la çok olan­dan, az ola­nın mik­ta­rı ka­dar bir kı­sıt­la­ma­ya gi­dil­me­si­ne iliş­kin bir gö­rüş ile­ri sür­müş­ler­dir. Bu­na gö­re, den­ge sağ­lan­dık­tan son­ra, ge­ri­ye ka­lan amel et­ki­len­me­ler­den uzak ola­rak var­lı­ğı­nı sür­dü­rür. Bu iki gö­rü­şe ba­kı­lır­sa, in­sa­nın sa­de­ce iyi ya da sa­de­ce kö­tü amel­le­re sa­hip ol­ma­sı ge­re­kir. El­bet­te, bu iki tür amel­den bir şe­ye sa­hip­se eğer.
Bu iki gö­rüş ön­ce­lik­le şu ayet-i ke­ri­me ile çe­liş­mek­te­dir: "Di­ğer­le­ri gü­nah­la­rı­nı iti­raf et­ti­ler, on­lar sa­lih bir ame­li bir baş­ka kö­tüy­le ka­rış­tır­mış­lar­dır. Umu­lur ki Al­lah tövbelerini ka­bul eder. Hiç şüp­he­siz Al­lah, ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir." (Tev­be, 102) Ayet-i ke­ri­me, in­san ta­ra­fın­dan iş­le­nen fark­lı ni­te­lik­li amel­le­rin, yü­ce Al­lah'a yö­ne­lik bir tövbe ve bu tövbenin ka­bu­lü anı­na ka­dar var­lık­la­rı­nı ko­ru­duk­la­rı­nı di­le ge­tir­mek­te­dir. Bu ise, her ne su­ret­te al­gı­la­nır­sa al­gı­lan­sın amel­le­rin bir­bi­ri­ni gi­der­me­si fik­ri­ne ters düş­mek­te­dir. İkin­ci­si; yü­ce Al­lah'ın amel­le­rin et­ki­si ile il­gi­li ola­rak ön­gör­dü­ğü ku­ral, in­san top­lu­luk­la­rın­da­ki, iliş­ki­ler­de bil­gin­ler­ce de "iş­le­rin kar­şı­lık gör­me­si" me­se­le­si­ne uyar­lan­mış­tır. Bu­na gö­re, iyi ame­lin bel­li ve ay­rı bir kar­şı­lı­ğı, kö­tü ame­lin de bel­li bir kar­şı­lı­ğı var­dır. An­cak, rab­lık ve kul­luk iliş­ki­si­ni te­mel­den ko­pa­rıp atan ba­zı gü­nah­lar var­dır. İş­te bu gü­nah­la­rın iş­len­me­si, da­ha ön­ce iş­len­miş bu­lu­nan iyi amel­le­rin ge­çer­siz kı­lın­ma­sı­nı gün­de­me ge­ti­rir. Bu ko­nu ile il­gi­li ayet­ler te­ker te­ker bu­ra­da su­nul­ma­ya­cak ka­dar çok­tur.
Bir di­ğer grup ise iş­le­nen amel­le­rin tü­rü­nün ko­run­du­ğu, is­ter iyi, is­ter kö­tü ni­te­lik­li ol­sun her ame­lin et­ki­si­nin de­vam et­ti­ği gö­rü­şün­de­dir.
İyi­li­ğin ba­zen kö­tü­lü­ğü ört­tü­ğü, gi­der­di­ği doğ­ru­dur. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ey iman eden­ler, Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nır­sa­nız, si­ze doğ­ru­yu yan­lış­tan ayı­ran bir nur ve an­la­yış ve­rir, kö­tü­lük­le­ri­ni­zi ör­ter." (Enfâl, 29) "İki gün­de eli­ni ça­buk tu­ta­na gü­nah yok­tur." (Ba­ka­ra, 203) "Si­ze ya­sak­la­nan bü­yük gü­nah­lar­dan ka­çı­nır­sa­nız, si­zin ku­sur­la­rı­nı­zı ör­te­riz." (Nisâ, 31) Hat­ta ba­zı amel­ler, kö­tü­lü­ğü iyi­li­ğe dö­nüş­tü­rür­ler. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "An­cak töv­be eden, iman eden ve sa­lih amel­ler­de bu­lu­nup dav­ra­nan baş­ka, iş­te on­la­rın gü­nah­la­rı­nı Al­lah iyi­lik­le­re çe­vi­rir." (Fur­kan, 70)
Bu­ra­da, bu iki me­se­le­nin de as­lı sa­yı­la­bi­le­cek bir baş­ka me­se­le var­dır. Ce­za­nın ha­k e­dil­di­ği vak­ti ve ye­ri be­lir­le­me me­se­le­si... Bir gö­rü­şe gö­re ame­lin kar­şı­lı­ğı­nın ve­ril­me­si­nin vak­ti ve çer­çe­ve­si, ame­lin iş­len­di­ği an­dır. Bir di­ğer gö­rü­şe gö­re, ölüm anı­dır. Bir baş­ka gö­rü­şe gö­re de, ahi­ret­tir. Baş­ka bir gö­rü­şe gö­re de: Amel­le­rin kar­şı­lı­ğı ha­k ediş­le­ri­nin vak­ti ve çer­çe­ve­si, ame­lin iş­len­di­ği va­kit­tir. An­cak ölün­ce­ye ka­dar bu hâlin de­vam et­me­si ge­rek­li­dir. Ya­ni, ki­şi, iş­le­di­ği ame­lin ni­te­li­ği­ni ölüm anı­na ka­dar sür­dür­mez­se, tav­rı­nı ko­ru­maz­sa, kar­şı­lık al­ma­ya hak ka­zan­maz. An­cak yü­ce Al­lah'ın söz ko­nu­su şah­sın du­ru­mu­nun akıbetini ve üze­rin­de ka­rar kı­la­ca­ğı şek­li bil­me­si, do­la­yı­sıy­la, ame­li­nin du­ru­mu­na gö­re hak ettiği kar­şı­lı­ğı ön­ce­den sevap hanesine yaz­ma­sı baş­ka.
Bu gö­rüş­le­ri ile­ri sü­ren grup­lar, ken­di gö­rüş­le­ri­ni des­tek­le­di­ği­ni dü­şün­dük­le­ri ayet­le­ri ka­nıt ola­rak sun­muş­lar­dır. Çün­kü bu ayet­ler için­de, uyar­la­ma ku­ra­lı ge­re­ğin­ce, sö­zü edi­len va­kit­le­rin tü­mü ile uyuş­tu­ru­la­bi­le­cek ifa­de­ler var­dır. Bu ko­nu­da ba­zı aklî de­ğer­len­dir­me­le­re de ka­nıt ola­rak baş vu­rul­ma­mış de­ğil­dir.
"Şüp­he­siz Al­lah, bir siv­ri­si­ne­ği de, on­dan üs­tün ola­nı da ör­nek ver­mek­ten çe­kin­mez." (Ba­ka­ra, 26) aye­ti­ni tef­sir eder­ken, açık­la­dı­ğı­mız gi­bi se­vap, ce­za, bo­şa git­me ve ört­me me­se­le­si ile il­gi­li ola­rak iki yön­tem mev­cut­tur: "Amel­le­rin so­nuç­la­rı" yön­te­mi ve "Amel­le­rin kar­şı­lık gör­me­si" yön­te­mi. Bi­rin­ci yön­te­min zo­run­lu bir ge­re­ği, in­san nef­si­nin be­den­le ilin­ti­li ol­du­ğu sü­re­ce, za­tı ve za­tın­dan kay­nak­la­nan et­ki­ler ve so­nuç­lar açı­sın­dan dö­nü­şü­me yat­kın bir cev­her­dir. İn­sa­nın za­tı­na bağ­lı olan bu et­ki ve so­nuç­lar hem mut­lu­luk yö­nün­de ola­bi­lir hem de bed­baht­lık. Ken­di­sin­den bir iyi­lik kay­nak­lan­dı­ğı za­man, za­tın­da da se­vap­la ni­te­len­di­ril­me­si­ni ge­rek­ti­ren manevî bir bi­çim mey­da­na ge­lir. Bir kö­tü­lük iş­le­di­ği za­man da za­tın­da bu­na gö­re manevî bir bi­çim olu­şur ve ce­za­lan­dır­ma şek­li bu­na da­ya­lı ola­rak be­lir­le­nir. Ne var ki, zat ken­di­si açı­sın­dan baş gös­te­ren iyi­lik­ler ve kö­tü­lük­ler ba­kı­mın­dan dö­nü­şü­me ve de­ği­şi­me ma­ruz kal­dı­ğı için, ken­di­sin­de va­ro­lan bi­çi­min de­ği­şe­rek, baş­ka bir şe­kil al­ma­sı müm­kün­dür. İn­san nef­si­nin bu du­ru­mu ölüm anı­na ka­dar, be­den­den ay­rı­lıp ha­re­ket­siz ka­la­na, dö­nü­şüm ve ye­te­ne­ği dev­re dı­şı ka­la­na ka­dar de­vam eder. Bu nok­ta­dan iti­ba­ren de­ği­şim ve dö­nü­şüm ka­bul et­me­yen de­ğiş­mez şe­kil­ler edi­nir. An­cak da­ha ön­ce de vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, ba­ğış­la­ma ve şe­fa­at ol­gu­la­rı­nın dev­re­ye gir­me­si baş­ka.
İkin­ci yön­te­me ge­lin­ce, ön­ce­den de de­ğin­di­ği­miz gi­bi, "amel­le­rin kar­şı­lık gör­me­si" yön­te­mi­ne gö­re ilâhî yü­küm­lü­lük­ler ve bun­lar­dan kay­nak­la­nan se­vap ve azap a­çı­sın­dan in­sa­nın iyi­lik ve gü­nah ka­zan­ma­sın­da­ki hâli, tıp­kı, top­lum­sal yü­küm­lü­lük­ler ve bun­lar­dan kay­nak­la­nan öv­gü ve yer­gi açı­sın­dan in­sa­nın ita­at­kar ve­ya is­yan­kar ol­ma­sın­da­ki hâli gi­bi­dir. Akıl­lı in­san­lar, sa­de­ce bir fi­i­lin fa­i­li ta­ra­fın­dan ser­gi­len­me­si ile, ita­at­kar ve iyi­lik­se­ve­ri över, is­yan­kar ve kö­tü­lük iş­le­yen kim­se­yi de ye­rer­ler. An­cak on­lar yer­gi­nin de­ği­şim ve dö­nü­şü­me açık ol­du­ğu­nu da dü­şü­nür­ler. Çün­kü fi­i­li ser­gi­le­yen ki­şi­nin üze­rin­de bu­lun­du­ğu uy­sal­lık ya da ser­keş­lik tav­rı­nın de­ği­şe­bi­le­ce­ği­ne, baş­ka­la­şa­bi­le­ce­ği­ne ina­nır­lar. Şu hâl­de, bir fa­i­lin fi­i­li üze­ri­ne or­ta­ya koy­duk­la­rı övü­cü ya da ye­ri­ci ta­vır, on­lar için fi­i­lin ger­çek­leş­me­si so­nu­cu ser­gi­le­nen pra­tik bir ey­lem­dir. An­cak bu öv­gü ve yer­gi tav­rı­nın ka­lı­cı­lı­ğı, ser­gi­le­nen fi­i­lin kar­şı­tı­nın ger­çek­leş­me­me­si­ne bağ­lı­dır. Övgü ve yer­gi­nin ka­lı­cı ol­ma­sı, hiç bir şe­kil­de ge­çer­siz ol­ma­ma­sı, an­cak ki­şi­nin bu tep­ki­ye yol açan ta­vır­la­rı­nı öle­ne ka­dar ha­yat­ta­ki bu­na iliş­kin fonk­si­yon­la­rı­nı yi­tir­me­me­si­ne ka­dar ge­çer­li­dir.
Bun­dan do­la­yı an­lı­yo­ruz ki, söz konusu me­se­le­ler­le il­gi­li ola­rak or­ta­ya ko­nu­lan bu gö­rüş­le­rin tü­mü, ger­çek­ler­den uzak­laş­mış du­rum­da­dır­lar. Çün­kü, me­se­le­ye iliş­kin araş­tır­ma­la­rı­nı yan­lış te­mel­le­re da­yan­dır­mış­lar­dır.
Bu­na gö­re ger­çek şu­dur ki: Ev­ve­la; İn­san, sırf ser­gi­le­di­ği bir fi­i­le se­vap ya da azap ha­k e­der. An­cak bu du­rum bun­dan son­ra da dö­nü­şü­me ve de­ği­şi­me açık­tır. Söz konusu so­nuç­la­rın or­ta­dan kalk­ma­ya­cak şe­kil­de ka­lı­cı­lık ka­zan­ma­sı ölüm ile ger­çek­le­şen bir du­rum­dur. Bu­na açık­la­ma­la­rı­mız için­de de­ğin­dik.
İkin­ci­si; kü­für ve ben­ze­ri ge­liş­me­ler­den do­la­yı amel­le­rin bo­şa gi­di­şi, tıp­kı gü­na­hın ger­çek­leş­me­si ile bir­lik­te kar­şı­lı­ğın ha­k e­di­li­şi gi­bi normaldir. Bu du­rum ölüm ile bir­lik­te ke­sin­lik ka­za­nır.
Üçün­cü­sü; amel­le­rin bo­şa git­me­si, ahi­re­te iliş­kin amel­ler­le il­gi­li ol­du­ğu ka­dar, dün­ya­ya iliş­kin amel­ler­le de il­gi­li­dir.
Dör­dün­cü­sü; amel­le­rin bir­bi­ri­ni bo­şa çı­kar­ma­sı, yan­lış bir gö­rüş­tür. An­cak iyi amel­le­rin kö­tü amel­le­ri ört­me­si baş­ka.
CE­ZA AÇI­SIN­DAN AMEL­LE­RİN HÜK­MÜ ÜZE­Rİ­NE
Amel­le­re iliş­kin hü­küm­ler­den bi­ri şu­dur: İr­ti­dat (din­den dön­me) gi­bi ba­zı gü­nah­lar, dün­ya ha­ya­tı­na ve ahi­re­te iliş­kin iyi­lik­le­ri bo­şa çı­ka­rır­lar, ge­çer­siz kı­lar­lar. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Siz­den kim di­nin­den ge­ri dö­ner ve kâfir ola­rak ölür­se, ar­tık on­la­rın bü­tün amel­le­ri dün­ya­da da, ahi­ret­te de bo­şa çık­mış­tır." Al­lah'ın ayet­le­ri­ni inkâr et­mek ve bu tu­tu­mu inat­la sür­dür­mek de bu­nun gi­bi­dir. "Al­lah'ın ayet­le­ri­ni inkâr e­den­ler, pey­gam­ber­le­ri hak­sız ye­re öl­dü­ren­ler ve in­san­lar­dan ada­le­ti em­re­den­le­ri öl­dü­ren­ler; iş­te on­la­ra acık­lı bir aza­bı müj­de­le. On­lar, yap­tık­la­rı dün­ya­da ve ahi­ret­te bo­şa git­miş olan­lar­dır." (Âl-i İm-rân, 21-22) Ay­nı şe­kil­de, Müslüman ol­ma ve töv­be et­me gi­bi ba­zı amel­ler de dün­ya ve ahi­ret ha­ya­tı­na iliş­kin ola­rak da­ha ön­ce iş­len­miş kö­tü­lük­le­ri ör­ter: "De ki: Ey ken­di aleyh­le­rin­de ol­mak üze­re öl­çü­yü ta­şı­ran kul­la­rım. Al­lah'ın rah­me­tin­den umut kes­me­yin. Şüp­he­siz Al­lah, bü­tün gü­nah­la­rı ba­ğış­lar. Çün­kü, O, ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir. Azap si­ze ge­lip çat­ma­dan ev­vel, Rab­bi­ni­ze yö­ne­lip dö­nün ve O'na tes­lim olun. Son­ra si­ze yar­dım edil­mez. Rab­bi­niz­den, si­ze in­di­ri­len en gü­ze­le uyun." (Zü­mer, 53-55) Bir di­ğer ayet­te de şöy­le bu­yu­ru­lu­yor: "Kim Be­nim hi­da­ye­ti­me uyar­sa, ar­tık o şa­şı­rıp sap­maz ve mut­suz ol­maz. Kim de Be­nim zik­rim­den yüz çe­vi­rir­se, ar­tık onun için sı­kın­tı­lı bir ge­çim var­dır ve Biz onu kı­ya­met gü­nü kör ola­rak haş­re­de­ce­ğiz." (Tâhâ, 123-124)
Yi­ne, Pey­gam­be­re kar­şı tu­tum ser­gi­le­mek gi­bi ba­zı gü­nah­lar, ki­mi iyi­lik­le­ri bo­şa çı­ka­ra­bi­lir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Şüp­he­siz inkâr eden­ler, Al­lah'ın yo­lun­dan alı­ko­yan­lar ve ken­di­le­ri­ne hi­da­yet bel­li ol­duk­tan son­ra el­çi­ye kar­şı çı­kan­lar, ke­sin ola­rak Al­lah'a hiç bir şey­le za­rar ve­re­mez­ler. Al­lah on­la­rın amel­le­ri­ni bo­şa çı­ka­ra­cak­tır. Ey iman eden­ler, Al­lah'a ita­at edin, Re­su­le ita­at edin ve ken­di amel­le­ri­ni­zi ge­çer­siz kıl­ma­yın." (Mu­ham­med, 32-33) Yu­ka­rı­da­ki ayet­le, bu aye­ti kar­şı­laş­tır­dı­ğı­mız za­man şöy­le bir so­nuç el­de et­miş olu­ruz: İta­a­tin em­re­dil­miş ol­ma­sı, kar­şı çık­ma­nın ya­sak ol­du­ğu an­la­mı­na ge­lir. Ame­lin ip­ta­li ise, bo­şa git­me­si de­mek­tir. Bir kim­se­nin se­si­ni pey­gam­be­rin se­si üs­tün­de yük­selt­me­si gi­bi. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ey iman eden­ler, ses­le­ri­ni­zi pey­gam­be­rin se­si üs­tün­de yük­selt­me­yin ve bir­bir­le­ri­ni­ze ba­ğır­dı­ğı­nız gi­bi, ona söz­le ba­ğı­rıp söy­le­me­yin; yok­sa siz şu­u­run­da de­ğil­ken amel­le­ri­niz bo­şa gi­der." (Hu­cu­rat, 2)
Ay­nı şe­kil­de, farz na­maz­la­rı kıl­mak gi­bi ba­zı amel­ler de ki­mi kö­tü­lük­le­ri ör­ter­ler. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Gün­dü­zün iki ta­ra­fın­da ve ge­ce­nin ya­kın sa­at­le­rin­de na­maz kıl. Şüp­he­siz iyi­lik­ler, kö­tü­lük­le­ri gi­de­rir." (Hûd, 114)
Hac için de ay­nı du­rum söz ko­nu­su­dur: "İki gün­de eli­ni ça­buk tu­ta­na gü­nah yok­tur. Ge­ri ka­la­na da gü­nah yok­tur." (Ba­ka­ra, 203) Bü­yük gü­nah­lar­dan ka­çın­mak da öy­le: "Si­ze ya­sak­la­nan bü­yük gü­nah­lar­dan ka­çı­nır­sa­nız, si­zin ku­sur­la­rı­nı­zı ör­te­riz." (Nisâ, 31) Bir di­ğer ayet-i ke­ri­me­de de şöy­le bu­yu­ru­lu­yor: "On­lar ufak te­fek gü­nah­lar dı­şın­da, gü­na­hın bü­yük ola­nın­dan ve çir­kin utan­maz­lık­la­rın­dan ka­çı­nır­lar. Şüp­he­siz se­nin Rab­bin, mağ­fi­re­ti ge­niş olan­dır." (Necm, 32)
Yi­ne, ba­zı gü­nah­lar var­dır ki, on­la­rı iş­le­yen­le­rin da­ha ön­ce iş­le­dik­le­ri iyi­lik­ler, baş­ka­sı­nın se­vap ha­ne­si­ne ya­zı­lır. Adam öl­dür­me su­çu­nu iş­le­mek gi­bi. Kur'ân, Ha­bil-Ka­bil ola­yın­da Ha­bil'in Ka­bil'e şöy­le de­di­ği­ni nak­le­di­yor: "Şüp­he­siz ken­di gü­na­hı­nı, be­nim gü­na­hı­mı yük­len­me­ni is­te­rim." (Mâide, 29) Pey­gam­ber efen­di­miz­den ve Ehlibeyt İmamları'n­dan ge­len ri­va­yet­ler­de, gıy­bet ve if­ti­ra gi­bi ba­zı gü­nah­la­rın da bu tür bir so­nu­ca yol aç­tık­la­rı vur­gu­la­nır. İle­ri­de de­ği­ne­ce­ği­miz gi­bi, ba­zı iba­det­ler de, gü­nah­la­rın baş­ka­sı­nın ha­ne­si­ne ya­zıl­ma­sı­na ne­den olur.
Ba­zı gü­nah­lar da var ki, bun­la­rı iş­le­mek, baş­ka­sı­nın iş­le­di­ği gü­nah­la­rın ay­nı­sı de­ğil de, ben­ze­ri­nin in­sa­nın ha­ne­si­ne ya­zıl­ma­sı so­nu­cu­nu do­ğu­rur. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Kı­ya­met gü­nün­de ken­di gü­nah­la­rı­nın tü­mü­nü ve bil­gi­siz­ce sap­tır­dık­la­rı­nın gü­nah­la­rı­nın bir kıs­mı­nı yük­len­me­le­ri için." (Nahl, 25) "Şüp­he­siz on­lar, hem ken­di yük­le­ri­ni, hem ken­di yük­le­riy­le bir­lik­te baş­ka yük­le­ri de yük­le­ne­cek­ler." (An­ke­but, 13) Ay­nı şe­kil­de, ba­zı iba­det­ler de, baş­ka­sı­nın gü­zel­lik­le­ri­nin ay­nı­sı de­ğil de, ben­zer­le­ri­nin in­sa­nın se­vap ha­ne­si­ne ya­zıl­ma­sı­na yol açar­lar. "On­la­rın ön­den tak­dim et­tik­le­ri­ni ve eser­le­ri­ni Biz ya­za­rız." (Ya­sin, 12)
Ba­zı gü­nah­lar da aza­bın iki­ye kat­lan­ma­sı­na ne­den olur­lar: "Bu du­rum­da, biz sa­na ha­ya­tın kat kat, ölü­mün kat kat acı­sı­nı tat­tı­rır­dık." (İsrâ, 75) "Onun aza­bı iki kat art­tı­rı­lır." (Ah­zab, 30) Ay­nı şe­kil­de, ba­zı iba­det­ler de se­va­bın kat kat art­tı­rıl­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir; Al­lah yo­lun­da in­fak gi­bi. "Mal­la­rı­nı Al­lah yo­lun­da in­fak eden­le­rin ör­ne­ği ye­di ba­şak bi­ti­ren, her bir ba­şak­ta yüz ta­ne bu­lu­nan bir tek ta­ne­nin ör­ne­ği gi­bi­dir." (Ba­ka­ra, 261) "İş­te on­la­ra ecir­le­ri iki de­fa ve­ri­lir." (Ka­sas, 54) "Si­ze rah­me­tin­den iki kat ve­rir. Si­ze ken­di­siy­le yü­rü­ye­ce­ği­niz bir nur kı­lar ve si­ze mağ­fi­ret eder." (Ha­did, 28) Şu ka­da­rı var ki, "Kim bir iyi­lik­le ge­lir­se, ken­di­si­ne bu­nun on ka­tı var­dır." (En'âm, 160) aye­tin­den an­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la se­vap­la­rı Al­lah ka­tın­da kat­la­na­rak ve­ri­len iyi­lik­ler mut­lak­tır, bir sı­nır­lan­dır­ma ge­ti­ril­me­miş­tir.
Ba­zı iyi­lik­ler de var­dır ki, iş­len­dik­le­ri za­man kö­tü­lük­le­ri iyi­lik­le­re dö­nüş­tü­rür­ler. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "An­cak töv­be eden, iman eden ve sa­lih amel­ler­de bu­lu­nup dav­ra­nan baş­ka; iş­te on­la­rın gü­nah­la­rı­nı Al­lah iyi­lik­le­re çe­vi­rir." (Fur­kan, 70)
Ki­mi iyi­lik­ler de var­dır ki, bir ben­ze­ri­nin baş­ka­sı­nın ha­ne­si­ne de ya­zıl­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir: "İman eden­ler ve soy­la­rı ken­di­le­ri­ni iman­da iz­le­yen­ler; Biz on­la­rın soy­la­rı­nı da ken­di­le­ri­ne ka­tıp-ek­le­dik. On­la­rın amel­le­rin­den hiç bir şe­yi ek­silt­me­dik, her ki­şi ken­di ka­zan­dı­ğı­na kar­şı­lık bir re­hin­dir." (Tur, 21) Bu­nu esas ala­rak, ki­mi gü­nah­lar için de ben­ze­ri bir so­nu­cun ola­bi­le­ce­ği­ni he­sap ede­bi­li­riz. Ye­tim­le­re zul­met­mek gi­bi. Çün­kü bu du­rum, ye­tim­le­re zul­me­den ki­şi­nin so­yun­dan ge­le­cek ye­tim­le­re bir baş­ka­sı­nın zul­met­me­si so­nu­cu­nu do­ğu­ra­bi­lir. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ar­ka­la­rın­dan bı­rak­tık­la­rı za­yıf ço­cuk­lar­dan do­la­yı kor­ku du­yan­la­rın iç­le­ri ür­per­tiy­le tit­re­sin." (Nisâ, 9)
Ay­rı­ca ba­zı iyi­lik­ler var­dır ki, bun­la­rı iş­le­yen­le­rin kö­tü­lük­le­ri baş­ka­sı­nın ha­ne­si­ne ya­zı­lır, baş­ka­sı­nın iyi­lik­le­ri de bu iyi­lik­le­ri iş­le­yen kim­se­nin se­vap ha­ne­si­ne ya­zı­lır. Yi­ne bu­nun gi­bi ki­mi kö­tü­lük­ler de var­dır ki, bun­la­rı iş­le­yen­le­rin iyi­lik­le­ri baş­ka­sı­na, baş­ka­sı­nın kö­tü­lük­le­ri de ken­di­si­ne dev­re­di­lir. Bu hu­sus, ce­za ve ha­k e­diş me­se­le­si açı­sın­dan son de­re­ce il­ginç­tir. İn­şa­al­lah "Bu Al­lah'ın mur­da­rı olan te­miz­den ayırt etmesi; mur­da­rı, bir kıs­mı­nı bir kıs­mı üze­rin­de kı­lıp tü­mü­nü bi­rik­ti­re­rek ce­hen­ne­me at­ma­sı için­dir." (Enfâl, 37) aye­ti­ni tef­sir eder­ken bu ko­nu­da ge­niş­çe bah­se­de­ce­ğiz.
İçe­rik ola­rak bu ayet­le­ri des­tek­le­yen birçok ri­va­yet var­dır. İn­şa­al-lah, uy­gun yer­le­rin­de bu ri­va­yet­ler­den et­raf­lı­ca söz ede­ce­ğiz.
Yu­ka­rı­da sun­du­ğu­muz ayet­ler üze­rin­de dik­kat­li­ce du­rup dü­şün­dü­ğü­müz za­man şu ger­çek­le kar­şı­la­şı­rız: Amel­ler­de, kar­şı­lık iti­ba­riy­le, ya­ni in­sa­nın mut­lu­lu­ğu ve mut­suz­lu­ğu üze­rin­de­ki et­ki­le­ri iti­ba­riy­le, bir dü­ze­nin ege­men­li­ği söz ko­nu­su­dur. An­cak bu dü­zen, amel­le­rin ma­hi­yet­le­ri iti­ba­riy­le mev­cut ev­ren­le iliş­ki­le­ri­ni dü­zen­le­yen do­ğal dü­zen­den fark­lı­dır. Söz gelimi, et­ki ve tep­ki bü­tün­sel­li­ği için­de bir be­den­sel ha­re­ket ola­rak "ye­me" fi­i­li­ni ele al­dı­ğı­mız za­man, gö­rü­rüz ki, bu fi­il an­cak fa­i­li ile ka­im ola­bi­lir. Ara­la­rın­da­ki bu iliş­ki, fa­i­lin do­yu­ma ulaş­ma­sı şek­lin­de so­mut­la­şır ve bu iliş­ki­de bir yan­lış­lık ol­maz. Ya­ni, doy­ma so­nu­cu, asıl yi­yen şa­hıs ye­ri­ne bir baş­ka­sın­dan be­lir­mez. Ay­rı­ca bu fi­il, ye­ni­len gı­da ile de iliş­ki­li­dir. Peşi sıra gı­da­yı bir baş­ka şek­le dö­nüş­tü­rür. Ama bu sı­nı­rı aş­maz, baş­ka bir şe­yin dö­nü­şü­mü­ne yol aç­maz. Ye­ni­len gı­da­nın ma­hi­ye­tin­den ve za­tın­dan öte­ye geç­mez. Ay­nı şe­kil­de, Zeyd Amr'i döv­dü­ğü za­man, söz hu­su­su olan özel ha­re­ket vur­ma­dır, baş­ka de­ğil; dö­ven de Zeyd'dir, baş­ka­sı de­ğil; dö­vü­len de Amr'dır, baş­ka bi­ri­nin bu iliş­ki tar­zı için­de dö­vül­me­si söz konusu de­ğil­dir. Bu tür ör­nek­le­ri ço­ğal­ta­bi­li­riz. Ama mut­lu­luk ve mut­suz­lu­ğun or­ta­ya çık­ma­sı söz konusu ol­du­ğu za­man, bu tür fi­il­ler, işa­ret et­ti­ği­miz bu do­ğal dü­zen­den fark­lı bir dü­ze­ne tâbi olur­lar. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "On­lar bi­ze zul­met­me­di­ler, an­cak ken­di ne­fis­le­ri­ne zul­met­ti­ler." (Ba­ka­ra, 57) "Bak, ken­di­le­ri­ne kar­şı na­sıl ya­lan söy­le­di­ler." (En'âm, 24) "Hi­le­li dü­zen, ken­di sa­hi­bin­den baş­ka­sı­nı sa­rıp ku­şat­maz." (Fâtır, 43) "Son­ra on­la­ra de­ni­le­cek: Si­zin şirk koş­tuk­la­rı­nız ne­re­de; Al­lah'ın dı­şın­da tap­tık­la­rı­nız? Der­ler ki: Bi­zi bı­ra­kıp kay­bo­lu­ver­di­ler. Ha­yır, biz ön­ce­le­ri me­ğer hiç bir şe­ye ta­par de­ğil mi­şiz. İş­te Al­lah kâfir­le­ri böy­le şa­şır­tıp sap­tı­rır." (Mü'min, 73-74)
Kı­sa­ca­sı, amel­le­rin kar­şı­lık­la­rı­nı gör­me­le­ri ev­re­sin­de, ba­zen fi­il, ken­din­den baş­ka­sı ile yer de­ğiş­ti­rir. Ba­zen fi­il, nak­le­di­lir ve asıl fa­i­lin­den baş­ka­sı­na isnat edi­lir. Ki­mi du­rum­lar­da, bir fi­il, tâbi ol­du­ğu hü­küm­den fark­lı bir hü­küm­le mu­a­me­le gö­rür. Bu­nun gi­bi, maddî ev­ren­de yü­rür­lük­te olan sis­tem­den fark­lı so­nuç­lar ve et­ki­ler çı­kar kar­şı­nı­za.
Ama hiç kim­se şöy­le bir ku­run­tu­ya ka­pıl­ma­ma­lı­dır: Fi­il­ler­le so­nuç­la­rı ara­sın­da böy­le bir iliş­ki var­sa, bu amel­ler ve so­nuç­la­rı ile il­gi­li aklî ka­nıt­la­rı ge­çer­siz kı­lar, ak­lın de­ğer­len­dir­me­si­ni, hük­mü­nü bo­zar; ak­lın de­ğer­len­dir­me­le­ri na­mı­na hiç bir şe­yi ye­ri­ne bı­rak­maz, her şe­yi al­tüst eder. Oy­sa biz, Kur'ân-ı Ke­rim'den al­gı­la­dı­ğı­mız ka­da­rı ile yü­ce Al­lah'ın ya da suç­lu­la­rın iş­le­riy­le gö­rev­li me­lek­le­rin, ölüm ve ber­zah (ölüm­le ha­şir ara­sı ara dö­nem) da, ay­nı şe­kil­de kı­ya­met gü­nü, azap­la yüz yü­ze gel­dik­le­ri an­da, suç­lu­la­ra kar­şı ak­lın bil­di­ği, aşi­na ol­du­ğu ka­nıt­la­rı ile­ri sü­re­cek­ler­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Sur'a üfü­rül­dü; böy­le­ce Al­lah'ın di­le­dik­le­ri dı­şın­da, gök­ler­de ve yer­de olan­lar çar­pı­lıp ya­kı­lı­ver­di. Son­ra bir da­ha ona üfü­rül­dü, ar­tık on­lar aya­ğa kalk­mış du­rum­da gö­ze­ti­li­yor­lar. Yer, Rab­bi­nin nu­ruy­la pa­rıl­da­dı; or­ta ye­re ki­tap kon­du; pey­gam­ber­ler ve şahitler ge­ti­ril­di ve ara­la­rın­da hak ile hü­küm ve­ril­di; on­lar hak­sız­lı­ğa uğ­ra­tıl­maz­lar. Her bir nef­se yap­tı­ğı­nın, tam kar­şı­lı­ğı ve­ril­di. O, on­la­rın iş­le­dik­le­ri­ni da­ha iyi bi­len­dir." (Zü­mer, 69-71) Kur'ân'da, yü­ce Al­lah'ın kı­ya­met gü­nü, in­san­la­rın da­ha ön­ce an­laş­maz­lı­ğa düş­tük­le­ri me­se­le­ler­le il­gi­li ola­rak hak il­ke­si­ne da­ya­lı hü­küm ede­ce­ği sık sık tek­rar­la­na­rak vur­gu­la­nır. Ko­nuy­la bağ­lan­tı­lı ola­rak, yü­ce Al­lah'ın şey­ta­nın ağ­zın­dan ak­tar­dı­ğı şu ifa­de ye­ter­li­dir: "İş hük­me bağ­la­nıp bi­tin­ce şey­tan der ki: Doğ­ru­su, Al­lah si­ze ger­çek olan va­­di vadet­ti, ben de si­ze va­atte bu­lun­dum; fa­kat si­ze ya­lan söy­le­dim. Be­nim si­ze kar­şı zor­la­yı­cı bir gü­cüm yok­tu, yal­nız­ca si­zi ça­ğır­dım, siz de ba­na ica­bet et­ti­niz. Öy­ley­se be­ni kı­na­ma­yın, siz ken­di­ni­zi kı­na­yın." (İb­ra­him, 22)
İş­te bu­ra­dan ha­re­ket­le an­lı­yo­ruz ki: Aklî ka­nıt­lar, amel­le­rin ser­gi­le­ni­şi ve kar­şı­lı­ğı­nı gör­me­si ev­re­le­rin­de ge­çer­siz de­ğil­dir­ler. Bu­nun­la be­ra­ber, iki olu­şum ara­sın­da, ya­ni do­ğal olu­şum ve kar­şı­lı­ğın be­lir­gin­leş­me­si ara­sın­da, da­ha ön­ce işa­ret et­ti­ği­miz gi­bi be­lir­gin bir fark­lı­lık var­dır.
Bu dü­ğü­mün çö­zü­mü şu şe­kil­de müm­kün­dür; yü­ce Al­lah, in­san­la­rı da­vet eder­ken, on­la­ra doğ­ru yo­lu gös­te­rir­ken, on­la­rın ken­di di­li­ni kul­lan­mış­tır. On­la­ra hi­tap eder­ken, yol gös­te­ri­ci açık­la­ma­lar­da bu­lu­nur­ken, top­lum­sal ak­lın yön­te­mi­ni kul­lan­mış­tır. Efen­di ve kö­le ara­sın­da­ki iliş­ki­ler dün­ya­sın­da ge­çer­li olan il­ke ve ku­ral­la­rı esas ala­rak me­sa­jı­nı sun­muş­tur. Bu ne­den­le ken­di­ni efen­di, in­san­la­rı kö­le, pey­gam­ber­le­ri de, efen­di ile kul ara­sın­da ile­ti­şi­mi sağ­la­yan el­çi­ler ola­rak ni­te­len­dir­miş­tir. El­çi­ler, kö­le­le­re emir­ler, ya­sak­lar, müj­de­ler ve uya­rı ni­te­lik­li me­saj­lar, va­at­ler ve teh­dit­ler ulaş­tır­ma gö­re­vi­ni üst­len­miş­ler­dir. Bu­nun gi­bi azap ya da ba­ğış­lan­ma­yı il­gi­len­di­ren çe­şit­li açık­la­ma­lar bu yol­la, mu­ha­tap­la­ra ulaş­tı­rıl­mış­tır.
Kur'ân'ın in­san­lar­la ko­nuş­ma hu­su­sun­da baş­vur­du­ğu yön­tem bu­dur. Bir yan­dan da Kur'ân, işin in­san­la­rın ha­yal et­tik­le­rin­den ya da veh­met­tik­le­rin­den çok da­ha bü­yük ve ola­ğa­nüs­tü bo­yut­lar­da ol­du­ğu­nu açık­ça be­yan et­mek­te­dir. An­cak in­sa­noğ­lu­nun hav­sa­la­sı bu ola­ğa­nüs­tü ile­ti­şim tar­zı­nı al­gı­la­ya­cak, an­la­yış­la­rı, bu ger­çek­le­ri kav­ra­ya­cak ka­pa­si­te­de de­ğil­dir. Bu yüz­den Kur'ân-ı Ke­rim, bu ger­çek­le­ri, in­san­la­rın kav­ra­yış­la­rı­nın ufuk­la­rı­na ya­kın bir ko­nu­ma in­dir­ge­ye­rek an­lat­ma yön­te­mi­ne baş­vur­muş­tur. Ki, yü­ce Al­lah'ın bu ki­ta­bın yo­ru­mu ile il­gi­li ola­rak al­gı­la­ma­la­rı­nı is­te­di­ği şey­le­ri al­gı­la­ya­bil­sin­ler. Ni­te­kim Al­lah-u Te­a­la bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ger­çek­ten Biz onu, bel­ki ak­lı­nı­zı kul­la­nır­sı­nız di­ye Arap­ça bir Kur'ân kıl­dık. Şüp­he­siz o, Bi­zim ka­tı­mız­da olan Ana ki­tap­ta­dır; çok yü­ce­dir, hikmet do­lu­dur." (Zuh­ruf, 3-4)
Gö­rül­dü­ğü gi­bi Kur'ân-ı Ke­rim amel­le­rin kar­şı­lı­ğı ve onun­la bağ­lan­tı­lı ko­nu­la­ra iliş­kin hü­küm­ler­le il­gi­li açık­la­ma­la­rın­da, akıl sa­hi­bi in­san­lar ara­sın­da olan ve bir ta­kım iyi ve­ya kö­tü so­nuç­la­ra da­ya­tı­lan ak­lın kül­li hü­küm­le­ri­ne da­yan­mak­ta­dır. Me­se­le­nin in­ce ve il­ginç ya­nı şu­dur ki: Nor­mal an­la­yış­la­rın se­vi­ye­si­ni aşan söz konusu ger­çek­ler, az ön­ce dik­kat çek­ti­ği­miz aklî hü­küm­le­re uyar­la­na­bi­lir, bu doğ­rul­tu­da ele alı­na­bi­lir. Ör­ne­ğin, pra­tik, top­lum­sal akıl; ba­zı boz­gun­cu­la­rın, iş­le­dik­le­ri suç­tan kay­nak­la­nan tüm top­lum­sal za­rar ve yı­kı­cı­lık­lar­dan so­rum­lu tu­tul­ma­la­rı su­re­tiy­le ce­za­la­rı­nın ağır­laş­tı­rıl­ma­sı­nı olum­suz kar­şı­la­maz. Ör­ne­ğin ka­ti­lin, mak­tu­lün ölü­mün­den do­la­yı top­lu­mun uğ­rat­tı­ğı tüm ka­yıp­lar­dan so­rum­lu tu­tul­ma­sı ya da kö­tü bir çı­ğır açan kim­se­nin, bu ha­re­ke­ti­nin ön­cü­lük et­ti­ği tüm ay­kı­rı­lık­lar­dan so­rum­lu tu­tul­ma­sı gi­bi. Bi­rin­ci ör­nek­te, dı­şa­rı­dan mak­tu­lün iş­le­di­ği fi­il­ler ola­rak gö­rü­len gü­nah­lar, söz konusu aklî iti­bar­la ka­ti­lin fi­il­le­ri ola­rak ni­te­len­di­ril­miş­tir. İkin­ci ör­nek­te ise, söz konusu kö­tü çı­ğı­rın aç­tı­ğı yo­lu iz­le­yen­le­rin iş­le­dik­le­ri kö­tü­lük­ler, iz­le­nen bu çı­ğı­rı ilk kez açan kim­se­ye ait­miş gi­bi de­ğer­len­di­ril­miş­tir. Ama bun­lar ay­nı za­man­da asıl fa­il­le­re de ait­tir­ler. Ya­ni bu kö­tü­lük­ler on­lar­la be­ra­ber ay­nı za­man­da asıl fa­il­le­re de ait­tir­ler. Ya­ni bu kö­tü­lük­ler on­lar­la be­ra­ber, ilk kez bu kö­tü çı­ğı­rı açan kim­se­nin de ha­ne­si­ne ya­zı­lır. Do­la­yı­sıy­la on­lar gi­bi, bu kö­tü­lük­le­rin ön­cü­sü de bu gü­nah­lar­dan so­rum­lu olur.
Ay­nı şe­kil­de, bir fi­il iş­le­yen kim­se­nin, o fi­i­li iş­le­yen ol­ma­dı­ğı­na ya da bel­li ve müşahhas bir fi­i­lin, kar­şı­lı­ğı açı­sın­dan o fi­il ol­ma­dı­ğı­na ve­ya baş­ka­sı­nın iyi­lik­le­ri­nin bir baş­ka in­sa­nın iyi­lik­le­ri ol­du­ğu­na ya­hut bir baş­ka in­san için de bu­na ben­zer iyi­lik­ler bu­lun­du­ğu­na hük­me­di­le­bi­lir. Bü­tün bun­lar bir ta­kım mev­cut mas­la­hat­la­ra gö­re be­lir­gin­lik ka­za­nır.
Bu­na gö­re, Kur'ân-ı Ke­rim, bir in­sa­nın baş­ka­sı ta­ra­fın­dan iş­le­nen ha­yır ya da şer ni­te­lik­li bir fi­il­den do­la­yı ce­za­lan­dı­rıl­ma­sı, bir fi­i­lin, fa­i­lin­den baş­ka­sı­na da­yan­dı­rıl­ma­sı, bir fi­i­lin, ol­ma­dı­ğı bir şey gi­bi de­ğer­len­di­ril­me­si gi­bi amel ve ce­za­ya iliş­kin bu il­ginç hü­küm­le­ri, top­lum­sal ko­şul­lar­da ge­çer­li olan ve ge­nel an­la­yış dü­ze­yin­de yü­rür­lük­te olan aklî ya­sa­lar­la ge­rek­çe­len­dir­mek­te, bu­na gö­re izah et­mek­te­dir. An­cak bu il­ginç hü­küm­ler ger­çek­te, du­yu­lar­la al­gı­la­nan maddî dü­zen­den fark­lı bir dü­ze­ne tâbi­dir. Akıl men­şe­li top­lum­sal hü­küm­ler, dün­ya ha­ya­tı ile sı­nır­lı, dün­ya ha­ya­tı­na öz­gü­dür. Bu gün in­sa­na giz­li ka­lan amel ce­za iliş­ki­si­nin bu bo­yu­tu, sır­la­rın or­ta ye­re se­ri­le­ce­ği gün­de açı­ğa çı­ka­cak­tır.
Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "An­dol­sun, Biz on­la­ra bir ki­tap ge­tir­dik; iman ede­cek bir top­lu­lu­ğa bir hi­da­yet ve bir rah­met ol­mak üze­re bir bil­gi­ye da­ya­na­rak onu çe­şit­li bi­çim­ler­de açık­la­dık. On­lar, onun tevi­lin­den baş­ka­sı­na bak­maz­lar mı? Onun te­vi­li­nin ge­le­ce­ği gün, da­ha ön­ce onu unu­tan­lar, di­ye­cek­ler ki: Ger­çek­ten Rab­bi­mi­zin el­çi­le­ri bi­ze hak­kı ge­tir­miş­ler­di." (A'râf, 52-53) "Bu Kur'ân, Al­lah'tan baş­ka­sı ta­ra­fın­dan ya­lan ola­rak uy­du­rul­muş de­ğil­dir. An­cak bu, önün­de­ki­le­ri doğ­ru­la­yan ve ki­ta­bı ay­rın­tı­lı ola­rak açık­la­yan­dır. Bun­da hiç şüp­he yok­tur, âlem­le­rin Rab­bin­den­dir... Ha­yır, on­lar il­mi­ni ku­şa­ta­ma­dık­la­rı ve ken­di­le­ri­ne he­nüz yo­ru­mu gel­me­miş bir şe­yi ya­lan­la­dı­lar." (Yûnus, 37-39)
Bu açık­la­ma­lar­la bir­lik­te, söz konusu il­ginç hü­küm­le­ri kap­sa­yan ayet­ler­le, aşa­ğı­ya ala­ca­ğı­mız ayet­ler ara­sın­da ilk etap­ta var­mış gi­bi gö­rü­nen çe­liş­ki or­ta­dan kal­kı­yor: "Kim zer­re ağır­lı­ğın­ca ha­yır iş­ler­se, onu gö­rür. Kim zer­re ağır­lı­ğın­ca şer iş­ler­se, onu gö­rür." (Zil­zal, 7-8) "Günahkâr olan hiç bir ne­fis bir baş­ka­sı­nın gü­nah yü­kü­nü ta­şı­maz." (En'âm, 164) "Her ki­şi ken­di ka­zan­dı­ğı­na kar­şı­lık bir re­hin­dir." (Tur, 21) "Şüp­he­siz in­sa­na ken­di eme­ğin­den baş­ka­sı yok­tur." (Necm, 39) "Şüp­he­siz Al­lah, in­san­la­ra hiç­bir şey­le zul­met­mez." (Yûnus, 44) Bu­nun gi­bi da­ha birçok aye­ti, bu ka­te­go­ri­de de­ğer­len­di­re­bi­li­riz.
Za­hi­ren gö­zü­ken bu çe­liş­ki­nin hal­li ise şöy­le­dir: Ön­ce­ki ayet­le­re gö­re, hak­sız ye­re öl­dü­rü­len ki­şi­nin gü­nah­la­rı­nı, ona zul­me­den ka­til iş­le­miş sa­yı­lı­yor. Do­la­yı­sıy­la ka­ti­lin bun­lar­dan so­rum­lu tu­tul­ma­sı baş­ka­sı­nın iş­le­di­ği gü­nah­lar­dan de­ğil, ken­di iş­le­di­ği gü­nah­la­ra da­ya­lı bir yar­gı­la­ma­dır. Yi­ne, söz ko­nu­su ayet­le­re gö­re, bir kim­se, da­ha ön­ce baş­la­tıl­mış kö­tü bir ge­le­ne­ğe uya­rak bir gü­nah iş­le­se, bu gü­na­hı sa­de­ce iz­le­yi­ci ko­nu­mun­da­ki ki­şi iş­le­me­miş­tir, iz­le­nen ko­nu­mun­da­ki ki­şi de o gü­na­hı iş­le­miş sa­yı­lır. Do­la­yı­sıy­la, or­ta­da iş­len­miş iki gü­nah var­dır. Ay­nı şe­kil­de, bir za­li­me zul­mün­de yar­dım­cı olan, sa­pık bir yol gös­te­ri­ci­ye uyan kim­se, on­la­rın gü­na­hı­na or­tak­tır; tıp­kı on­lar gi­bi, iş­le­nen gü­na­hın fa­i­li ko­nu­mun­da­dır. Bu ve ben­ze­ri kim­se­ler ce­za ve kar­şı­lık ba­kı­mın­dan şu ayet-i ke­ri­me­nin; "Günahkâr olan hiç bir ne­fis, bir baş­ka­sı­nın gü­nah yü­kü­nü ta­şı­maz." (En'âm, 164) ve ben­ze­ri­nin kap­sa­mı­na gi­rer­ler. Yok­sa ön­ce­ki hük­mün kal­dı­rı­lı­şı ve­ya on­dan bir is­tis­na ol­du­ğu an­la­mı­na gel­mez.
Ni­te­kim şu ayet-i ke­ri­me bu­na işa­ret et­mek­te­dir: "Ve ara­la­rın­da hak ile hü­küm ve­ril­di, on­lar hak­sız­lı­ğa uğ­ra­tıl­maz­lar. Her bir nef­se yap­tı­ğı­nın tam kar­şı­lı­ğı ve­ril­di. O, on­la­rın iş­le­dik­le­ri­ni da­ha iyi bi­len­dir." (Zü­mer, 69-70) Ayet­te yer alan "O, on­la­rın iş­le­dik­le­ri­ni da­ha iyi bi­len­dir." ifa­de­si, her nef­sin yap­tı­ğı­nın kar­şı­lı­ğı­nın ek­sik­siz ve­ril­me­si, Al­lah'ın bil­gi­si ve yap­tık­la­rı­nı he­sap et­me­si doğ­rul­tu­sun­da ger­çek­leş­ti­ği­ni gös­ter­mek­te ya da bu­nu ima et­mek­te­dir. Bu­na gö­re, amel­le­rin kar­şı­lı­ğı, in­san­la­rın ken­di ka­fa­la­rı­na gö­re, bir bil­gi­ye ve aklî bir de­ğer­len­dir­me­ye da­yan­mak­sı­zın yap­tık­la­rı he­sap­la­ma­lar doğ­rul­tu­sun­da be­lir­len­mez. Çün­kü yü­ce Al­lah dün­ya ha­ya­tın­da on­la­rın akıl me­le­ke­le­ri­ni iş­lev­siz hâle ge­tir­miş­tir. Ni­te­kim, çıl­gın, alev­li ate­şin hal­kın­dan söz eder­ken şöy­le bu­yu­ru­yor: "Eğer din­le­miş ol­say­dık ya da akıl et­miş ol­say­dık, şu çıl­gın­ca ya­nan ate­şin hal­kın­dan ol­maz­dık." (Mülk, 10) Ahi­ret­te de bun­la­rın akıl­la­rı baş­la­rın­dan alı­na­cak­tır: "Kim bu (dün­ya­da) kör ise O, ahi­ret­te de kör­dür ve yol ba­kı­mın­dan da­ha şaş­kın bir sa­pık­tır." (İsrâ, 72) "Al­lah'ın tu­tuş­tu­rul­muş ate­şi­dir. Ki, O, yü­rek­le­rin üs­tü­ne tır­ma­nıp çı­kar." (Hü­me­ze, 6-7) Yi­ne, akıl me­le­ke­si­nin iş­lev­siz bı­ra­kıl­ma­sı ile il­gi­li ola­rak yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "En son­ra yer alan­lar, en ön­de ge­len­ler için; 'Rab­bi­miz, iş­te bun­lar bi­zi sap­tır­dı; öy­ley­se kat kat art­tı­rıl­mış bir azap ver on­la­ra.' di­ye­cek­ler. Al­lah da: 'Hep­si için kat kat­tır. An­cak siz bil­mez­si­niz.' di­ye­cek." (A'râf, 38)
Bu ayet-i ke­ri­me, hem ön­der po­zis­yo­nun­da olan­lar hem de ta­kip­çi kit­le­ler için kat kat azap ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Ön­der­le­rin bu tür bir ce­za­ya çarp­tı­rıl­ma­la­rı­nın ne­de­ni hem sap­ma­la­rı, hem de baş­ka­la­rı­nı sap­tır­ma­la­rı­dır. Ön­der­le­rin tak­lit­çi­si ko­nu­mun­da­ki halk kit­le­le­ri­nin böy­le­si ağır bir ce­za­yı hak ediş­le­ri ise, hem sap­mış ol­ma­la­rı, hem de ön­der­le­ri­nin aç­tı­ğı yol­da gös­ter­di­ği he­de­fe doğ­ru ha­re­ket et­me­le­ri, on­la­rın ekol­le­ri­ni sür­dür­me­le­ri­dir. Son­ra yü­ce Al­lah, her iki gru­bun da bil­mez­ler ol­duk­la­rı­nı vur­gu­lu­yor.
Şa­yet der­sin ki: Suç­lu­la­rı dün­ya ve ahi­ret­te bil­gi­den so­yut­lan­mış ola­rak su­nan bu ayet­ler, on­la­rın bil­gi sa­hi­bi ol­duk­la­rı­nı or­ta­ya ko­yan baş­ka ayet­ler­le çe­liş­mek­te­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Bi­len bir ka­vim için, ayet­le­ri açık Arapça bir oku­nuş­la açık­lan­mış bir ki­tap­tır." (Fus­si­let, 3) Ay­rı­ca, kâfir­le­rin aley­hi­ne ka­nıt­la­rı su­nan ayet­le­ri de bu­na ör­nek gös­te­re­bi­li­riz. Çün­kü bil­gi­si ol­ma­ya­na, de­lil­ler üze­rin­de de­rin dü­şü­nüp so­nuç çı­kar­ma ye­te­ne­ğin­den yok­sun bu­lu­na­na, bel­ge­ler sun­ma­nın bir an­la­mı yok­tur. Kal­dı ki, biz­zat on­la­rın bil­gi­den yok­sun ol­duk­la­rı­nı ifa­de eden bu ayet­ler bi­le, ahi­ret­te aleyh­le­ri­ne kul­la­nı­la­cak ka­nıt­lar içer­mek­te­dir. Şu hâl­de, ahi­ret­te, on­la­rın akıl ve kav­ra­yış sa­hi­bi ola­cak­la­rı­nı ka­bul et­mek­ten baş­ka se­çe­nek yok­tur. Kal­dı ki, özel­lik­le ahi­ret­te on­la­rın ak­lî ve ya­ki­nî inan­ca sa­hip ola­cak­la­rı­nı vur­gu­la­yan birçok ayet var­dır. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "An­dol­sun, sen bun­dan gaf­let için­dey­din; iş­te Biz de se­nin üze­rin­de­ki ör­tü­yü açıp kal­dır­dık. Ar­tık bu gün gö­rüş gü­cün kes­kin­dir." (Kaf, 22) "Suç­lu­la­rı, Rab'le­ri hu­zu­run­da baş­la­rı öne eğil­miş ola­rak: 'Rab­bi­miz, gör­dük ve işit­tik; şim­di bi­zi ge­ri çe­vir, sa­lih bir amel­de bu­lu­na­lım, ar­tık biz ger­çek­ten ke­sin bil­gi­ye ina­nan­la­rız.' de­dik­le­ri­ni bir gör­sen." (Sec­de, 12)
Bu­na kar­şı­lık ola­rak de­rim ki: Dün­ya ha­ya­tın­da, on­la­rın "bil­gi"den yok­sun ol­ma­la­rı, sa­hip ol­duk­la­rı bil­gi­nin ge­re­ği­ni yap­ma­ma­la­rı an­la­mı­nı ifa­de eder. Bu ni­te­li­ğin ahi­ret­te on­lar­dan so­yut­lan­dı­rılma­sı­nın an­la­mı ise, dün­ya ha­ya­tın­da sür­dür­dük­le­ri ce­ha­le­tin, di­ri­liş gü­nün­de ya­ka­la­rı­na ya­pış­ma­sı, iş­le­dik­le­ri amel­le­rin ken­di­le­rin­den ay­rıl­ma­ma­sı an­la­mı­nı ifa­de eder. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Biz, her in­sa­nın (amel) ku­şu­nu ken­di boy­nu­na do­la­dık, kı­ya­met gü­nün­de de onun için açıl­mış ola­rak önü­ne ko­na­cak bir ki­tap çı­ka­rı­rız." (İsrâ, 13) "Der ki: Keş­ke be­nim­le se­nin aran­da iki do­ğu uzak­lı­ğı ol­say­dı. Me­ğer ne kö­tü ya­kın ar­ka­daş­mış­sın sen." (Zuh­ruf, 38) Bu­nun gi­bi birçok ayet ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir. "İş­te Al­lah, si­ze ayet­le­ri­ni böy­le açık­lar; ki akıl er­di­re­si­niz." (Ba­ka­ra, 242) aye­ti­ni ele al­dı­ğı­mız za­man, ko­nu­ya iliş­kin da­ha de­tay­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.
İmam Ga­za­li, amel­le­rin nak­li prob­le­mi­ne iliş­kin ola­rak de­ği­şik bir ce­vap ver­miş­tir. Ri­sa­le­le­rin­den bi­rin­de söz konusu et­ti­ği bu ce­va­bın öze­ti şu­dur: Dün­ya ha­ya­tın­da, zu­lüm se­be­bi ile iyi­lik­le­rin ve kö­tü­lük­le­rin yer de­ğiş­tir­me­si ola­yı, zul­mün mey­da­na gel­di­ği an­da ger­çek­le­şir. An­cak bu du­rum kı­ya­met gü­nü or­ta­ya çı­kar. O gün za­lim­ler yap­tık­la­rı iba­det­le­rin bir baş­ka­sı­nın ha­ne­si­ne ya­zıl­dı­ğı­nı gö­rür­ler. Bu yer de­ği­şik­li­ği o sı­ra­da ger­çek­leş­miş de­ğil­dir. Ter­si­ne, da­ha dün­ya ha­ya­tın­da böy­le bir na­kil mey­da­na gel­miş­tir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Bu gün mülk ki­min­dir? Bir olan, kah­har olan Al­lah'ın­dır." (Mü'min, 16) Bu ayet­te, yü­ce Al­lah ahi­ret­te mül­kün ken­di­si­ne ait ol­du­ğu­nu vur­gu­lu­yor. Oy­sa mül­kün O'na ait ol­du­ğu ger­çe­ği o gün için ger­çek­leş­miş de­ğil­dir. Ter­si­ne, O her za­man mül­kün sa­hi­bi­dir. Mülk her za­man O'nun­dur. An­cak, mül­kün Al­lah'ın te­ke­lin­de ol­du­ğu ger­çe­ği, tüm var­lık­lar için, an­cak kı­ya­met gü­nü olan­ca çıp­lak­lı­ğıy­la or­ta­ya çı­kar. İn­sa­nın bil­me­di­ği bir şey ken­di için­de va­rol­sa da, onun için mev­cut de­ğil­dir. Bir şe­yi bi­lin­ce de, o şey, san­ki o an va­rol­muş gi­bi, ken­di­si için mev­cut hâle ge­lir.
Bu ce­vap ile, "yok ve araz ni­te­lik­li ol­gu­lar na­sıl yer de­ğiş­ti­rir?" şek­lin­de­ki bir so­ru­nun yer­siz­li­ği de or­ta­ya çık­mış olu­yor. Yi­ne de böy­le bir so­ru ile kar­şı­la­şa­cak olur­sak de­riz ki: Yer de­ğiş­ti­ren, iba­det ve ita­a­tin se­va­bı­dır, ken­di­si de­ğil. Ne var ki bir iba­det ve iyi bir amel an­cak se­va­bı için ye­ri­ne ge­ti­ril­mek is­ten­di­ği için, so­nu­cu­nun yer de­ğiş­tir­me­si, ken­di­si­nin yer de­ğiş­tir­me­si şek­lin­de ifa­de edil­miş­tir. İyi ni­te­lik­li ame­lin ita­a­tin et­ki ve so­nu­cu, in­sa­nın dı­şın­da, olup da son­ra­dan o­nun üze­ri­ne yük­le­nen bir şey de­ğil­dir ki, onun dün­ya­da yer de­ğiş­tir­me­si, bir ara­zın yer de­ğiş­tir­me­si gi­bi imkânsız ola­rak al­gı­lanıp, bir prob­lem gi­bi de­ğer­len­di­ril­sin. Ve­ya yok olu­şun­dan son­ra ahi­ret­te yer de­ğiş­ti­ri­yor ola­rak al­gı­la­nıp, "Yo­kun ge­ri dö­nü­şü imkân­sız­dır" ku­ra­lı­nın kap­sa­mın­da gös­te­ril­sin. Eğer iyi ni­te­lik­li ame­lin, ita­a­tin so­nu­cu­nu cev­her ola­rak al­gı­lar­sak, o za­man da bu­nu ta­rif ve isnat ede­bil­me­miz ge­re­kir. Evet, iyi ni­te­lik­li ame­lin so­nu­cu ile, kalp üze­rin­de­ki ay­dın­la­tı­cı et­ki­si kas­te­di­lir. Çün­kü iba­det ve ita­a­tin kalp üze­rin­de ay­dın­la­tı­cı et­ki­si var­dır. Yi­ne gü­nah­la­rın da kalpler üze­rin­de ka­rar­tı­cı, ka­tı­laş­tı­rı­cı bir et­ki mey­da­na ge­tir­dik­le­ri bi­lin­mek­te­dir. İba­de­tin sağ­la­dı­ğı ay­dın­lık sa­ye­sin­de kal­bin nur, ma­ri­fet ve şûhud âlemi ile iliş­ki­le­ri pe­ki­şir, sağ­lam­la­şır. Ay­nı şe­kil­de zu­lüm ve ka­tı­lık ile kalp, git­gi­de yo­sun tut­ma­ya, ay­dın­lık­tan uzak­laş­ma­ya baş­lar. İba­det ve gü­na­hın so­nuç­la­rı ara­sın­da bir ar­dı­şık­lık ve bir kar­şıt­lık var­dır. Ni­te­kim yü­ce Al­lah ko­nu­ya iliş­kin ola­rak şöy­le bu­yu­rur: "Şüp­he­siz iyi­lik­ler, kö­tü­lük­le­ri gi­de­rir." (Hûd, 114)
Bu ger­çe­ği pe­kiş­ti­ri­ci ma­hi­yet­te Resulullah Efen­di­miz (s.a.a) de şöy­le bu­yu­rur: "İş­le­di­ğin bir gü­na­hın ar­dın­dan iyi bir amel yap ki onu yo­k et­sin." Yi­ne in­sa­nın kar­şı­laş­tı­ğı zor­luk­lar ve be­la­lar gü­nah­la­rı gi­de­rir. Bu yüz­den Re­su­lul­lah (s.a.a) şöy­le bu­yu­rur: "Ki­şi aya­ğı­na ba­tan bir di­ken­den do­la­yı da se­vap ka­za­nır." Yi­ne bu­yu­rur ki: "Şe­ri­a­tın ki­mi suç­lar için ön­gör­dü­ğü had ce­za­la­rı, o suç­la­rın kef­fa­re­ti sa­yı­lır."
Bu­na gö­re, za­lim kim­se­nin iş­le­di­ği zul­mün ar­dın­dan kal­bi­ni bir ka­ran­lık ve ka­tı­lık bü­rür. Bu da da­ha ön­ce iş­le­di­ği iyi ni­te­lik­li amel­le­rin, iba­det­le­rin et­ki­si ile kal­bin­de olu­şan nu­run et­kin­li­ği­ne son ve­rir. Zul­me uğ­ra­yan kim­se de, acı du­yar, bu­nun so­nu­cun­da şeh­ve­ti, ih­ti­ra­sı kı­rı­lır. Do­la­yı­sıy­la, kal­bin­de ka­ran­lık bir at­mos­fe­re ne­den olan gü­nah­la­rın olum­suz so­nuç­la­rı ber­ta­raf olur. So­nuç­ta kal­bi bir şe­kil­de ay­dın­la­nır. Bu­nu gö­z ö­nün­de bu­lun­dur­du­ğu­muz za­man, za­li­min kal­bin­de­ki ay­dın­lı­ğın, maz­lu­mun kal­bi­ne, bu­na kar­şı­lık maz­lu­mun kal­bin­de­ki ka­ran­lı­ğın da za­li­min kal­bi­ne trans­fer ol­du­ğu­nu söy­le­ye­bi­li­riz. İş­te iyi­lik ve kö­tü­lük­le­rin yer de­ğiş­tir­me­si ile kas­te­di­len an­lam bu­dur.
Bi­ri çı­kıp da: "Bu söy­le­di­ği­niz, ger­çek bir yer de­ğiş­tir­me sa­yıl­maz. Çün­kü so­nuç­ta kar­şı­mı­za çı­kan şu­dur: Za­li­min kal­bin­de­ki nur gi­de­ri­li­yor. Bu­na kar­şı­lık maz­lu­mun kal­bin­de bir baş­ka nur mey­da­na ge­ti­ri­li­yor. Be­ri ta­raf­ta, maz­lu­mun kal­bin­de­ki ka­ran­lık ber­ta­raf edi­li­yor, za­li­min kal­bin­de ise, bir baş­ka ka­ran­lık oluş­tu­ru­lu­yor. Do­la­yı­sıy­la, ger­çek an­lam­da bir yer de­ğiş­tir­me­den söz ede­me­yiz." de­se, ona şu ce­va­bı ve­ri­riz:
Na­kil, ya­ni de­ğiş­tir­me is­mi, is­ti­a­re, ola­rak bu tür ge­liş­me­ler için kul­la­nı­la­bi­lir. Ni­te­kim şöy­le ifa­de­le­rin kul­la­nıl­dı­ğı­nı sık sık gö­rü­rüz: "Göl­ge bir yer­den baş­ka bir ye­re geç­ti. Gü­ne­şin ya da lam­ba­nın ışı­ğı yer­den du­va­ra geç­ti." gi­bi. İş­te iyi amel­le­rin yer de­ğiş­tir­me­si ile, bu tür bir an­lam kas­te­di­lir. Bu­ra­da ise, sa­de­ce, ki­na­ye yo­luy­la iyi amel­ler ifa­de­si ile on­la­rın se­vap­la­rı kas­te­dil­miş­tir. Ki­mi za­man, se­bep­le, mü­seb-be­bin kas­te­dil­me­si gi­bi. Bir ni­te­li­ğin bir yerde varo­luşu­nun vur­gu­la­nı­şı, bu­na kar­şı­lık bir ben­ze­ri­nin baş­ka bir yer­de ge­çer­siz kı­lı­nı­şı, na­kil ya­ni yer de­ğiş­tir­me ola­rak isim­len­di­ril­miş­tir. Di­ye­lim ki şer'i li­te­ra­tür­de ör­nek­le­ri yok­tur. Ama dil­de bu tür kul­la­nım­la­rın ör­nek­le­ri çok­tur. Ay­rı­ca ka­nıt ara­cı­lı­ğı ile de tespit edi­le­bi­lir. Kal­dı ki, şer'i li­te­ra­tür­de de bu tür kul­la­nım­la­ra rast­lı­yo­ruz." İmam Ga­za­lî'den kı­sal­ta­rak yap­tı­ğı­mız alın­tı bu­ra­da so­na er­di.
Ben derim ki: Ga­za­li'nin yap­tı­ğı açık­la­ma­dan çı­kan so­nuç şu­dur: Yü­ce Al­lah'ın her han­gi bir ka­til ve mak­tul hak­kın­da yap­tı­ğı iş­lem­ler için yer de­ğiş­tir­me adı­nın kul­la­nıl­mış ol­ma­sı, is­ti­a­re sa­na­tı­nın bir ör­ne­ği­dir ki, bu­nun için­de de bir di­ğer is­ti­a­re yer al­mak­ta­dır. Şu­nu de­mek is­ti­yo­rum: İyi amel ve ita­a­tin kalp­te mey­da­na ge­len so­nu­cu için, biz­zat iyi amel ve­ya ita­at adı­nın kul­la­nıl­ma­sı ve bir şe­yin gi­de­ri­li­şi, bir baş­ka şe­yin de bir di­ğer yer­de mey­da­na ge­ti­ri­li­şi için yer de­ğiş­tir­me (Na­kil) adı­nın kul­la­nıl­ma­sı, is­ti­a­re için­de is­ti­a­re­nin bir ör­ne­ği­dir. Bu yak­la­şı­mı, sö­zü­nü et­ti­ği­miz amel­le­re iliş­kin di­ğer hü­küm­ler­le il­gi­li de­ğer­len­dir­me­le­ri­mi­ze de esas al­dı­ğı­mız za­man, bu hü­küm­le­rin tü­mü bi­rer mecazî ni­te­len­dir­me­ye dö­nü­şür­ler.
Oy­sa ön­ce de açık­la­dı­ğı­mız gi­bi yü­ce Al­lah, söz konusu amel­le­ri, pra­tik top­lum­sal ak­lın yak­la­şı­mı ve onun ön­gör­dü­ğü bir ta­kım mas­la­hat (iyi so­nuç­lar) ve­ya mef­se­de­tler (kö­tü so­nuç­lar) doğ­rul­tu­sun­da ka­ra­ra bağ­la­mış­tır. Hiç kuş­ku­suz, adı ge­çen hü­küm­ler, akıl­dan, ger­çek­lik ola­rak kay­nak­la­nır­lar ve akıl, söz ge­li­mi ka­ti­li, mak­tu­lün suç­la­rın­dan da so­rum­lu tu­tar ya da mak­tu­lü ve­ya mi­ras­çı­la­rı­nı ka­ti­lin iyi­lik­le­rin­den ve ben­ze­ri şey­ler­den pay sa­hi­bi kı­lar. Bu­nu ya­par­ken de, su­çun ay­nı suç ve iyi­li­ğin de ay­nı iyi­lik ol­du­ğu­na ina­nır vb.
Ak­lın yap­tı­ğı pra­tik de­ğer­len­dir­me­le­rin çer­çe­ve­si sa­yı­lan top­lum­sal ko­şul­la­ra gö­re bu yar­gı­la­rın du­ru­mu bu. Ama bu ko­şul­la­rın dı­şın­da ka­lan ger­çek­ler or­ta­mı­na ge­lin­ce, bun­la­rın tü­mü bi­rer me­caz ko­nu­mun­da olur. An­cak aklî bir ana­li­zin so­nu­cu ol­ma­la­rı baş­ka. Ya­ni, söz konusu kav­ram­la­rın ken­di­le­ri, itibarî kav­ram­lar ol­duk­la­rı için id­dia ve ben­zet­me yo­luy­la ger­çek­ler­den edi­nil­miş­ler­dir. Bu yüz­den, edi­nil­dik­le­ri ger­çek­le­re oran­la tü­mü, bi­rer me­caz hük­mün­de­dir. Bu yak­la­şı­mı esas ala­rak, me­se­le­yi kav­ra­ma­ya ça­lı­şın.
Amel­le­re iliş­kin bir de­ğer­len­dir­me de şu­dur: Amel­ler ko­ru­ma al­tın­da­dır, ya­zı­lı­dır ve so­mut­tur: "Öy­le bir gün ki her­kes yap­tı­ğı iyi­lik ve kö­tü­lü­ğü kar­şı­sın­da ha­zır bu­lur ve o kö­tü­lük­le ken­di­si ara­sın­da uzak bir me­sa­fe bu­lun­ma­sı­nı is­ter..." (Âl-i İmrân, 30) "Biz, her in­sa­nın ku­şu­nu ken­di boy­nu­na do­la­dık, kı­ya­met gü­nün­de onun için açıl­mış ola­rak önü­ne ko­na­cak bir ki­tap çı­ka­rı­rız." (İsrâ, 13) "On­la­rın öne sür­dük­le­ri amel­le­ri ve eser­le­ri­ni Biz ya­za­rız. Biz her şe­yi, apa­çık bir ki­tap­ta tespit edip ko­ru­mu­şuz." (Ya­sin, 12) "An­dol­sun, sen bun­dan gaf­let için­dey­din; iş­te Biz de se­nin üze­rinde­ki ör­tü­yü açıp-kal­dır­dık. Ar­tık bu gün gö­rüş-gü­cün kes­kin­dir." (Kaf, 22) Da­ha ön­ce, amel­le­rin kı­ya­met gü­nü so­mut­la­şa­ca­ğın­dan söz et­miş­tik.
Amel­le­re iliş­kin bir di­ğer de­ğer­len­dir­me de şu­dur: Amel­ler­le ob­je­ler dün­ya­sın­da­ki olay­lar ara­sın­da bağ­lan­tı var­dır. Amel­ler de­yi­mi ile, ob­je­ler dün­ya­sın­da ser­gi­le­nen ha­re­ket­le­rin unvanı ni­te­li­ğin­de­ki iyi­lik ve kö­tü­lük­le­ri kas­te­di­yo­ruz. Ci­sim­le­rin do­ğal et­kin­lik­le­rin­den olan ha­re­ket et­me ve dur­ma gi­bi fa­a­li­yet­le­ri de­ğil. Ko­nu­ya iliş­kin ola­rak yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Si­ze isa­bet eden her mu­si­bet, el­le­ri­ni­zin yap­tı­ğı (iş­ler) do­la­yı­sıy­la­dır. Al­lah ço­ğu­nu da af­fe­der." (Şûrâ, 30) "Ger­çek­ten Al­lah, ken­di ne­fis­le­rin­de ola­nı de­ğiş­ti­rin­ce­ye ka­dar, bir top­lu­luk­ta ola­nı de­ğiş­tir­mez. Al­lah bir top­lu­lu­ğa kö­tü­lük is­te­di mi, ar­tık onu ge­ri çe­vir­me­ye imkân yok­tur."(Ra'd, 11) Yi­ne şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ne­de­ni şu: Bir ka­vim ken­din­de ola­nı de­ğiş­tir­me­dik­çe Al­lah, ona ni­met ola­rak ba­ğış­la­dı­ğı­nı de­ğiş­ti­ri­ci de­ğil­dir." (Enfâl, 53) Ayet­ler, açık­ça amel­ler­le olay­lar ara­sın­da iyi ya da kö­tü bir bağ­lan­tı­nın ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­mak­ta­dır.
Al­lah'ın ki­ta­bın­da yer alan iki ayet-i ke­ri­me me­se­le­yi bir bü­tün ola­rak ifa­de ede­cek ye­ter­li­lik­te­dir: "Eğer o ül­ke­le­rin hal­kı inan­sa­lar­dı ve kor­kup sa­kın­sa­lar­dı, ger­çek­ten üzer­le­ri­ne hem gök­ten, hem yer­den bol­luk­lar açar­dık; an­cak on­lar ya­lan­la­dı­lar, Biz de on­la­rı ka­zan­dık­la­rın­dan do­la­yı ya­ka­la­yı­ver­dik." (A'râf, 96) Di­ğer bir ayet­te ise şöy­le buy­ru­yor: "İn­san­la­rın ken­di el­le­ri­nin ka­zan­dı­ğı do­la­yı­sıy­la, ka­ra­da ve de­niz­de fe­sat or­ta­ya çık­tı. Umu­lur ki, dö­ner­ler di­ye Al­lah on­la­ra yap­tık­la­rı­nın bir kıs­mı­nın (ce­za­sı­nı) ken­di­le­ri­ne tat­tır­mak­ta­dır." (Rûm, 41)
Bu­na gö­re, ev­ren­sel ge­liş­me­ler bir ye­re ka­dar in­san­lar ta­ra­fın­dan ser­gi­le­nen amel­le­re tâbi­dir. Şu hâl­de in­san de­nen can­lı tü­rü­nün Al­lah'a ita­at et­me­si­ni, O'nun hoş­nut ola­ca­ğı bir ha­re­ket tar­zı­nı ya­şa­ma­sı­nı, üzer­le­ri­ne ha­yır­la­rın yağ­ma­sı ve be­re­ket ka­pı­la­rı­nın açıl­ması iz­ler. İn­san tü­rü­nün kul­luk esas­lı ha­yat bi­çi­min­den sap­ma­sı az­gın­lık ve sa­pık­lık çiz­gi­si­ni inat­la sür­dür­me­si, boz­gun­cu ni­yet­ler bes­le­yip çir­kin amel­ler ser­gi­le­me­si ise, ka­ra­da ve de­niz­de boz­gun­cu­lu­ğun or­ta­ya çık­ma­sı­nı; zul­mün yay­gın­laş­ma­sı, per­va­sız­laş­ma­sı, can gü­ven­li­ği­nin or­ta­dan kalk­ma­sı, in­san ve ame­li ile ilin­ti­li sa­vaş ve ben­ze­ri fe­la­ket­le­rin baş gös­ter­me­si so­nu­cu mil­let­le­rin he­lak ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Ay­nı şe­kil­de, sel, dep­rem, ka­sır­ga ve tu­fan gi­bi birçok can­lı­nın kö­kü­nü ku­ru­tan do­ğal afet­le­rin bir kıs­mı da in­san de­nen can­lı tü­rü­nün ser­gi­le­di­ği olum­suz ta­vır­lar­la doğ­ru­dan ilin­ti­li­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah, Arim se­li­ni, Nuh tu­fa­nı­nı, Se­mu­do­ğul­la­rı­'nın kö­kü­nü ku­ru­tan kor­kunç yıl­dı­rı­mı, Ad kav­mi­ni yer­yü­zün­den si­len deh­şet­li, ka­vu­ru­cu rüz­ga­rı bu ka­te­go­ri­de de­ğer­len­dir­miş­tir.
Bu­na gö­re, bed­baht bir top­lu­luk çe­şit­li re­zil­lik­le­re ve kö­tü­lük­le­re dal­dı­ğı za­man, yü­ce Al­lah bu olum­suz ta­vır­la­rı­nın kö­tü akıbetinin bir kıs­mı­nı ken­di­si­ne tat­tı­rır; bu du­rum onun yok olu­şu­na, kö­kü­nün ku­ru­tu­lu­şu­na gi­den deh­şet ve­ri­ci sü­re­cin baş­lan­gı­cı olur: "On­lar, yer­yü­zün­de ge­zip do­laş­mı­yor­lar mı ki, böy­le­ce ken­di­le­rin­den ön­ce­ki­le­rin na­sıl bir so­na uğ­ra­dık­la­rı­nı bir gör­sün­ler. On­lar, kuv­vet ve yer­yü­zün­de­ki eser­le­ri ba­kı­mın­dan ken­di­le­rin­den da­ha üs­tün idi­ler. Fa­kat Al­lah, on­la­rı gü­nah­la­rı do­la­yı­sıy­la ya­ka­la­yı­ver­di. On­la­rı Al­lah'tan ko­ru­ya­cak kim­se ol­ma­dı." (Mü'min, 21) "Biz, bir ül­ke­yi he­lak et­mek is­te­di­ği­miz za­man, onun var­lık ve güç sa­hi­bi ön­de ge­len­le­ri­ne em­re­de­riz, böy­le­lik­le. On­lar ora­da boz­gun­cu­luk çı­ka­rır­lar. Ar­tık onun üze­ri­ne söz hak olur da onu kö­kün­den dar­ma­da­ğın ede­riz." (İsrâ, 16) "Son­ra bir­bi­ri­nin pe­şi sı­ra el­çi­le­ri­mi­zi gön­der­dik; her üm­me­te ken­di el­çi­si gel­di­ğin­de, onu ya­lan­la­dı­lar. Böy­le­ce Biz de on­la­rı ki­mi­ni ki­mi­nin izin­de yü­rüt­tük ve on­la­rı bi­rer ef­sa­ne­ye çe­vir­dik. İman et­me­yen ka­vim uzak ol­sun." (Mü'mi­nun, 44) Bun­la­rın tü­mü yı­kı­cı, boz­gun­cu top­lu­luk­lar için ge­çer­li­dir. Ya­pı­cı ve ıs­lah edi­ci top­lu­luk­lar açı­sın­dan ise, bu­nun tam ter­si bir sü­reç söz konusu­dur.
Fert de tıp­kı top­lu­luk gi­bi, iş­le­di­ği iyi­lik ve kö­tü­lük­ler­den do­la­yı sor­gu­ya çe­ki­lir; aza­ba çarp­tı­rı­lır. Ken­di­sin­den in­ti­kam alı­nır. Ne var ki, fert, ki­mi za­man geç­miş­le­ri­ne bah­şe­di­len ni­met­ler­den ya­rar­lan­dı­ğı gi­bi, ba­ba­sı­nın ve ata­la­rı­nın iş­le­di­ği zu­lüm­ler­den de so­rum­lu tu­tu­lur. Yü­ce Al­lah, Hz. Yûsuf'un (a.s) di­lin­den şöy­le ak­tar­mak­ta­dır: "Ben Yûsuf'um, de­di. Ve bu da kar­de­şim­dir. Doğ­ru­su Al­lah bi­ze lütufta bu­lun­du. Ger­çek şu ki, kim sa­kı­nır ve sab­re­der­se, şüp­he­siz Al­lah, iyi­lik­te bu­lu­nan­la­rın kar­şı­lı­ğı­nı bo­şa çı­kar­maz." (Yûsuf, 90) Hz. Yûsuf (a.s) bu­ra­da, yü­ce Al­lah'ın ken­di­si­ne bah­şet­ti­ği ege­men­li­ği ve üs­tün ko­nu­mu kas­te­di­yor. Bir di­ğer ayet­te ise şöy­le bu­yu­ru­yor: "So­nun­da onu da, evi­ni de ye­rin di­bi­ne ge­çir­dik." (Ka­sas, 81) "On­lar için yü­ce bir doğ­ru­luk di­li ver­dik." (Mer­yem, 50) Bu­ra­da ken­di­le­ri­ne ni­met­ler bah­şe­dil­miş sa­lih bir zür­ri­yet kas­te­di­li­yor gi­bi­dir. Ni­te­kim baş­ka bir ayet­te de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Onu ar­dın­dan ka­lı­cı bir ke­li­me ola­rak bı­rak­tı." (Zuh­ruf, 28) "Du­var, ise şe­hir­de iki ök­süz ço­cu­ğun­du, al­tın­da on­la­ra ait bir de­fi­ne var­dı; ba­ba­la­rı sa­lih bi­riy­di. Rab­bin di­le­di ki, on­lar er­gin­lik ça­ğı­na eriş­sin­ler ve ken­di de­fi­ne­le­ri­ni çı­kar­sın­lar." (Kehf, 82)
"Ar­ka­la­rın­da bı­rak­tık­la­rı za­yıf ço­cuk­lar­dan do­la­yı kor­ku du­yan­la­rın, iç­le­ri ür­per­tiy­le tit­re­sin." (Nisâ, 9) Bu­ra­da, geç­miş­le­ri­nin iş­le­di­ği zu­lüm­den do­la­yı, baş­ka­la­rı ta­ra­fın­dan zul­me uğ­ra­tı­lan zür­ri­yet kas­te­dil­mek­te­dir. Kı­sa­ca­sı, yü­ce Al­lah her han­gi bir top­lu­lu­ğa ya da bir fer­de ni­met bah­şet­ti­ğin­de, şa­yet ni­met bah­şe­di­len ki­şi ya da top­lu­luk sa­lih ve ya­pı­cı ise, yü­ce Al­lah, ona bu ni­me­ti bir ni­met, ih­san ve sı­na­ma ara­cı ola­rak bah­şet­miş­tir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah Hz. Sü­ley­man'ın (a.s) di­lin­den bu ger­çe­ği şu şe­kil­de ak­tar­mak­ta­dır: "De­di ki: Bu rab­bi­min fazl (ve lüt­fun­dan)dır. Şü­kür mü ede­ce­ğim, yok­sa nan­kör­lük mü ede­ce­ğim di­ye be­ni de­ne­mek is­ti­yor. Kim şük­re­der­se, ar­tık o ken­di­si için şük­ret­miş­tir. Kim nan­kör­lük e­der­se, ger­çek­ten be­nim Rab'bim hiç bir şe­ye ih­ti­ya­cı ol­ma­yan­dır, Ke­rim olan­dır." (Neml, 40) "An­dol­sun, eğer şük­re­der­se­niz, ger­çek­ten si­ze art­tı­rı­rım ve an­dol­sun, eğer nan­kör­lük eder­se­niz, şüp­he­siz, be­nim aza­bım pek şid­det­li­dir." (İb­ra­him, 7) Bu ayet-i ke­ri­me de tıp­kı bun­dan ön­ce­ki ayet­ler gi­bi şü­kür ol­gu­su­nun, pe­şin­den ni­met ge­len bir sa­lih amel ol­du­ğu­na işa­ret et­mek­te­dir.
Şa­yet ni­met bah­şe­di­len top­lum ya da fert, fe­sat­çı ve bed­baht ise, ken­di­si­ne bah­şe­di­len bu ni­met, ken­di­si açı­sın­dan bir tu­zak­tır, ya­vaş ya­vaş a­za­ba sü­rük­le­niş­tir, bel­li bir sü­re­ye öz­gü oya­la­nış­tır. Ni­te­kim Al­lah-u Te­a­la şöy­le bu­yu­ru­yor: "On­lar bir tu­zak ku­ru­yor­lar­dı, Al­lah da bir tu­zak ku­ru­yor­du. Al­lah tu­zak ku­ran­la­rın en iyi­si­dir." (Enfâl, 30) "Biz on­la­rı, bil­me­ye­cek­le­ri bir yön­den ya­vaş ya­vaş aza­ba yak­laş­tı­ra­ca­ğız. Ben on­la­ra sü­re ta­nı­yo­rum. El­bet­te Be­nim dü­ze­nim sa­pa­sağ­lam­dır." (Ka­lem, 44-45) "An­dol­sun, Biz ken­di­le­rin­den ön­ce, Fi­ra­vun'un kav­mi­ni de­ne­dik." (Du­han, 17)
Bir ka­vim ya da fer­din ba­şı­na fe­la­ket­ler yağ­dı­ğı, mu­si­bet­ler ve be­la­lar ya­ka­sı­nı bı­rak­ma­dı­ğı za­man, eğer bu fert ya da ka­vim, sa­lih ve ya­pı­cı ise, söz konusu mu­si­bet­ler, fe­la­ket­ler on­lar için bi­rer sı­nav iş­le­vi­ni gö­rür. Yü­ce Al­lah, bu fe­la­ket­ler ara­cı­lı­ğı ile pi­si te­miz­den ayır­mak için kul­la­rı­nı sı­nar. Mu­si­bet­ler­le sı­na­nan top­lu­luk ya da fert bu hâliy­le tıp­kı po­ta­da eri­ti­len ve mi­henk ta­şı ile aya­rı öl­çü­len al­tın gi­bi­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "İn­san­lar, 'iman et­tik' di­ye­rek, sı­nan­ma­dan bı­ra­kı­la­cak­la­rı­nı mı san­dı­lar? An­dol­sun, on­lar­dan ön­ce­ki­le­ri sı­na­dık; Al­lah, ger­çek­ten doğ­ru­la­rı da bil­mek­te ve ger­çek­ten ya­lan­cı­la­rı da bil­mek­te­dir. Yok­sa kö­tü­lük­le­ri ya­pan­lar, bi­zi ge­çe­cek­le­ri­ni mi san­dı­lar? Ne kö­tü hük­me­di­yor­lar?" (An­ke­but, 2-4) "İş­te o gün­le­ri Biz in­san­lar ara­sın­da dev­ret­ti­rip du­ru­ruz. Bu, Al­lah'ın iman eden­le­ri be­lir­tip-ayır­ma­sı ve siz­den şahitler edin­me­si için­dir." (Âl-i İmrân, 140)
Şa­yet, mu­si­bet­le­re ma­ruz ka­lan top­lum ya da fert, yı­kı­cı ve bed­baht ise, onun bu du­ru­mu öç al­ma amaç­lı bir ya­ka­la­yış­tır. O, iş­le­di­ği amel­le­rin ce­za­sı­nı çek­mek­te­dir. Ön­ce­ki ayet­ler, bu­na yö­ne­lik işa­ret­ler içer­mek­te­dir.
Dün­ya­da iş­le­nen ve akıbeti, biz­zat iş­le­ye­ne dö­nük olan amel­le­rin hük­mü bun­dan iba­ret­tir.
"Eğer in­san­lar tek bir üm­met (hep­si ay­nı ya­şam dü­ze­ni ve ku­ral­la­rı­na tâbi) o­la­cak ol­ma­say­dı, Rah­man'ı inkâr eden­le­rin ev­le­ri­ne gü­müş­ten ta­van­lar ve üze­rin­de çı­kıp-yük­se­le­cek­le­ri mer­di­ven­ler ya­par­dık. Ev­le­ri­ne ka­pı­lar ve üze­rin­de yas­la­nıp da­ya­na­cak­la­rı kol­tuk­lar ve çe­ki­ci süs­ler ve­rir­dik. Bü­tün bun­lar, yal­nız­ca dün­ya ha­ya­tı­nın me­ta­ı­dır. Ahi­ret ise, Rab­bi­nin ka­tın­da mut­ta­ki­ler için­dir." (Zuh­ruf, 33-35) ayet­le­ri­ne ge­lin­ce, bun­la­rı ay­nı ka­te­go­ri­de de­ğer­len­dir­me­mek ge­re­kir. (Yü­ce Al­lah her­kes­ten da­ha iyi bi­lir) ama, bu ayet­ler­de kas­te­di­len, dün­ya ve çe­ki­ci süs­le­ri­nin ye­ril­me­si ve Al­lah ka­tın­da bir de­ğer ifa­de et­me­di­ği­nin vur­gu­lan­ma­sı­dır. Bu yüz­den dün­ya me­taı söz konusu ol­du­ğun­da kâfir­ler ter­cih edil­miş­tir. Asıl de­ğer, ahi­ret ni­met­le­ri için­dir. Eğer in­san top­lu­luk­la­rı­nı oluş­tu­ran fert­ler, ben­zer ça­ba­lar içi­ne gi­re­rek tek tip ve ben­zer ni­te­lik­le­re sa­hip tek bir top­lu­luk hâli­ne gel­me­miş ol­say­dı, yü­ce Al­lah dün­ya ni­met­le­ri­ni sırf kâfir­le­re öz­gü kı­lar­dı.
De­ne­bi­lir ki: Sel, dep­rem, sal­gın has­ta­lık­lar, sa­vaş­lar ve ku­rak­lık gi­bi do­ğal afet­le­rin, se­bep­le­ri var­dır. Bu se­bep­ler oluş­tu­ğu za­man, söz ko­nu­su fe­la­ket­ler mey­da­na ge­lir. Ki­şi­le­rin sa­lih, ya da boz­gun­cu ol­ma­la­rı önem­li de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la, bun­la­rı iyi ya da kö­tü amel­ler­le ilin­ti­len­dir­me ger­çek­çi gö­rün­me­mek­te­dir. Bu, sa­de­ce din­sel bir var­sa­yım­dır, re­a­li­tey­le bağ­daş­ma­yan bir de­ğer­len­dir­me­dir.
Bu­na ce­vap ola­rak de­rim ki: Bu, felsefî bir prob­lem­dir. Ay­rı­ca, yü­ce Al­lah'ın kelâmın­dan al­gı­la­dığı­mız me­saj­dan ha­re­ket­le sun­du­ğu­muz tef­sir ni­te­li­ğin­de­ki araş­tır­ma­mız ile de çe­liş­me­mek­te­dir. "Eğer o ül­ke­ler hal­kı, inan­sa­lar­dı ve kor­kup sa­kın­sa­lar­dı, ger­çek­ten üzer­le­ri­ne gök­ten bol­luk­lar açar­dık." (A'râf, 96) aye­ti­ni tef­sir et­ti­ği­miz za­man ko­nu­nun felsefî açı­dan in­ce­le­ni­şi baş­lı­ğı al­tın­da bel­li öl­çü­de ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.
Kı­sa­ca şu­nu söy­le­ye­bi­li­riz: Yan­lış an­la­ma­dan, Kur'ân'ın ve Kur'â-n'ı tef­sir eden­le­rin mak­sa­dı­nı al­gı­la­ya­ma­mak­tan kay­nak­la­nan bir kuş­ku­dur bu. Eş­ya ve olay­la­rı Kur'ân'ın öğ­re­ti­le­ri doğ­rul­tu­sun­da al­gı­la­yan­lar: "İyi ya da kö­tü amel­le­ri ha­yır ya da şer ni­te­lik­li ha­di­seler ta­kip eder" der­ken, do­ğal se­bep­le­ri ge­çer­siz kıl­mak, et­kin­lik­le­ri­ni inkâr et­mek ama­cın­da de­ğil­dir­ler.
Amel­ler­le, maddî et­men­ler ara­sın­da et­kin­lik or­tak­lı­ğı­nın ol­du­ğu­nu da söy­le­mek is­te­mi­yor­lar. Te­o­log­lar, ya­ra­tı­cı­nın var­lı­ğı­nı ka­nıt­lar­ken, ev­re­ne ege­men olan se­bep-so­nuç ya­sa­sı­nın ge­çer­siz ol­du­ğu­nu, var­lık­lar âlemin­de te­sa­düf ve ba­şı­boş­lu­ğun ege­men ol­du­ğu­nu id­dia et­miş ol­mu­yor­lar. Ya da ev­ren üze­rin­de yü­ce ya­ra­tı­cı ile do­ğal se­bep­le­rin or­tak ege­men­lik­le­ri­nin bu­lun­du­ğu­nu, do­la­yı­sıy­la ba­zı ge­liş­me­ler ya­ra­tı­cı­nın ese­ri ola­rak te­za­hür eder­ken di­ğer ba­zı­sı­nın da bu se­bep­le­rin ese­ri ol­du­ğu­nu sa­vun­mu­yor­lar. Tam­ ter­si­ne, on­la­rın ama­cı, se­bep­ler üs­tü bir se­be­bin, maddî et­ken­le­re ege­men manevî bir et­ke­nin var­lı­ğı­nı ka­nıt­la­mak­tır. Te­o­log­lar, et­kin­li­ği bu iki se­be­be da­yan­dı­rır­lar; ama ön­ce­lik ve son­ra­lık dü­ze­ni­ni gö­z ar­dı et­me­den. İlk ve ikin­ci et­ken di­ye... Tıp­kı bir ya­zı­nın ön­ce in­sa­na, ar­dın­dan eli­ne nispet edil­me­si gi­bi.
Me­se­le­nin özü şu­dur: Ev­re­ni ida­re eden güç in­sa­nı va­ro­luş­sal mut­lu­lu­ğu­na ve ya­şam­sal te­ka­mü­lü­ne doğ­ru iter. Ni­te­kim, pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nu ge­nel ola­rak in­ce­le­di­ği­miz bö­lüm­de, bu hu­su­sa iliş­kin açık­la­ma­lar­da bu­lun­duk. Bi­lin­di­ği gi­bi, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün mut­lu­lu­ğa doğ­ru kat ettiği me­sa­fe­de yer alan ko­nak­lar­dan bi­ri de amel­ler­dir. Bu ha­re­ke­tin­de, kar­şı­sı­na bir en­gel, bir ba­ri­kat çık­tı­ğı za­man; bu onun ye­rin­de say­ma­sı­nı ya da onun ha­re­ke­ti­nin yı­kım­la, helakle nok­ta­lan­ma teh­li­ke­si­ni do­ğu­rur­sa, bu­na kar­şı bir ön­lem alı­nır ve söz konusu ba­ri­ka­tın kal­dırıl­ma­sı­na ça­lı­şı­lır ya da iş gör­mez hâle gel­miş olan par­ça ke­si­lip atı­lır ve ha­re­ket de­vam eder. Tıp­kı bir be­de­ne, ya da be­de­nin her­han­gi bir or­ga­nı­na mu­sal­lat olan bir has­ta­lık gi­bi. Eğer imkân var­sa, has­ta­lık olan ye­rin te­da­vi­si­ne baş­vu­ru­lur, de­ğil­se, iş­lev­siz, ya­rar­sız ve felç­li ola­rak ken­di hâli­ne bı­ra­kı­lır.
Can­lı­lar üze­rin­de ya­pı­lan göz­lem­ler ve de­ney­ler, ya­ra­tı­lış ve va­ro­lu­şun her can­lı tü­rü­nü, kar­şı­sı­na çı­kan fe­la­ket­le­re, baş gös­te­ren boz­gun­cu­luk­la­ra kar­şı ken­di­ni sa­vun­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak ye­te­nek ve be­ce­ri­ler­le do­nat­tı­ğı­nı ka­nıt­la­mış­tır. İn­sa­noğ­lu­nu tür ve bi­rey ola­rak bu ge­nel­le­me­nin dı­şın­da tut­ma­nın bir an­la­mı yok­tur. Yi­ne de­ney ve göz­lem­ler­le ka­nıt­lan­mış­tır ki, ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi, her var­lık tü­rü­nün kar­şı­sı­na alı­şık ol­ma­dı­ğı, ko­nu­mu ile uyuş­ma­yan olay­lar ve ol­gu­lar çı­ka­rır. Bu da do­ğal ola­rak söz konusu can­lı tü­rü­nü va­ro­luş­sal güç­le­ri­ni kul­lan­ma­ya zor­lar. Va­ro­luş­sal ev­re­le­ri­ni ta­mam­la­mak, ken­di­si için ön­gö­rü­len ga­ye ve mut­lu­lu­ğa ulaş­mak için böy­le bir iliş­ki ka­çı­nıl­maz­dır. İn­sa­noğ­lu, böy­le­si ev­ren­sel bir fa­a­li­ye­tin dı­şın­da ta­sav­vur edi­le­bi­lir mi?
Bu ger­çe­ği şu ayet-i ke­ri­me­ler­den al­gı­lı­yo­ruz: "Biz gök­le­ri, ye­ri ve her iki­si­nin ara­sın­da bu­lu­nan var­lık­la­rı oyun ol­sun di­ye ya­rat­ma­dık. Biz her iki­si­ni an­cak hak il­ke­si­ne gö­re ya­rat­tık. An­cak in­san­la­rın ço­ğu bil­mez­ler." (Du­han, 38) "Biz gök­yü­zü­nü, yer­yü­zü­nü ve iki­si ara­sın­da bu­lu­nan şey­le­ri ba­tıl ola­rak ya­rat­ma­dık. Bu inkâr eden­le­rin zan­nı­dır." (Sâd, 27) Her­han­gi bir sa­nat­kar, bir sa­nat ese­ri­ni, sırf oyun ol­sun di­ye ve bir ama­ca yö­ne­lik ol­ma­dan mey­da­na ge­tir­di­ği za­man, eser mey­da­na ge­lir gel­mez, sa­nat­kar ile eser ara­sın­da­ki bağ ko­par. Ar­tık ese­ri­nin so­nu ne­re­ye va­ra­cak? Ne tür fe­la­ket­ler­le kar­şı­la­şa­cak? Bu­na al­dır­maz. Ama, bu ese­ri bir ama­ca yö­ne­lik ola­rak mey­da­na ge­tir­sey­di, onu de­ne­ti­mi al­tın­da tu­tar, ba­şın­da du­rup göz­lem­ler­di. Var­sın di­ye mey­da­na ge­tir­di­ği, bu amaç­la çe­şit­li özel­lik­ler­le do­nat­tı­ğı he­de­fi­ne ulaş­ma­sı­nı ön­le­yi­ci bir en­gel kar­şı­sı­na çık­tı­ğı za­man, du­ru­mu­nu dü­zelt­me­ye ça­lı­şır; ba­zı ek­le­me­ler­de ya da çı­kar­ma­lar­da bu­lu­nur. Bel­ki de onu tüm­den ip­tal eder, bi­le­şi­mi­ni çö­zer, ye­ni baş­tan mey­da­na ge­tir­me­ye ça­lı­şır­dı. Ay­nı du­rum gök­le­rin, ye­rin ve baş­ta in­san ol­mak üze­re bu iki­si ara­sın­da yer alan can­lı can­sız tüm var­lık­la­rın ya­ra­tı­lı­şı için de ge­çer­li­dir. Yü­ce Al­lah, ne ya­rat­mış­sa, onu amaç­sız ya­rat­ma­mış­tır. Ya­rat­tı­ğı hiç bir şe­yin var­lı­ğı bo­şu­na de­ğil­dir. Tam ter­si­ne, ulu Al­lah her şe­yi, so­nun­da ken­di ka­tı­na dön­sün di­ye ya­rat­mış­tır. Ni­te­kim, Kur'ân'da ko­nu­ya iliş­kin ola­rak şöy­le bu­yu­rur: "Si­zi bo­şu­na ya­rat­tı­ğı­mı­zı ve bi­ze dön­dü­rül­me­ye­ce­ği­ni­zi mi san­dı­nız?" (Mü'­mi­nun, 16) "El­bet­te son va­rış Rabbi­ne ola­cak­tır." (Necm, 42) Bu du­rum­da, Rab­ba­ni il­gi­nin, ya­rat­tı­ğı her var­lık gi­bi da­vet ve yol gös­ter­me şek­lin­de asıl ama­cı­na ulaş­ma­sı­nı sağ­la­mak için in­sa­na yö­nel­me­si, son­ra onu sı­na­yıp de­ne­me­si, son­ra ya­ra­tı­lı­şın ga­ye­sin­den sa­pa­nı he­lak et­me­si ka­çı­nıl­maz olur. Bu, fert ve tür bo­yu­tun­da­ki ya­ra­tı­lı­şı sağ­lam­laş­tır­mak, ya­ra­tı­cı çiz­gi­sin­den sa­pan bir top­lu­lu­ğun ya­şa­ma­sı­na son ver­mek su­re­tiy­le di­ğer top­lu­luk­la­rı hu­zu­ra ka­vuş­tur­mak için bir zo­run­lu­luk­tur. Ni­te­kim yü­ce Al­lah, bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­rur: "Rab­bin, hiç bir şe­ye ih­ti­ya­cı ol­ma­yan rah­met sa­hi­bi­dir. Di­ler­se si­zi gö­tü­rür ve di­ler­se, si­zi bir baş­ka top­lu­lu­ğun so­yun­dan var ettiği gi­bi, ye­ri­ni­ze bir baş­ka­sı­nı ge­ti­rir." (En'âm, 133) Ayet-i ke­ri­me­de­ki: "Rab­bin, hiç bir şe­ye ih­ti­ya­cı ol­ma­yan rah­met sa­hi­bi­dir." ifa­de­si­ne dik­kat edi­niz.
Bu, Rab­ba­ni bir sün­net­tir. Sı­na­ma ve ya­ra­tı­lış çiz­gi­sin­den sa­pan­lar­dan öç al­ma ya­sa­sı­nı kas­te­di­yo­rum. Yü­ce Al­lah bun­dan "Ye­nil­gi­ye uğ­ra­tıl­maz, alt edilmez, ter­si­ne da­i­ma ga­lip ve ha­kim olan" şek­lin­de söz eder. Bu­nu şöy­le di­le ge­ti­rir: "Si­ze isa­bet eden her mu­si­bet, el­le­ri­ni­zin ka­zan­dı­ğı do­la­yı­sıy­la­dır. Al­lah ço­ğu­nu da af­fe­der. Siz yer­yü­zün­de O'nu aciz bı­ra­ka­cak de­ğil­si­niz. Ve si­zin Al­lah dı­şın­da ne bir ve­li­niz var­dır, ne bir yar­dım­cı­nız." (Şûrâ, 30-31) "An­dol­sun, pey­gam­ber ola­rak gön­de­ri­len kul­la­rı­mı­za şu sö­zü­müz geç­miş­tir: Ger­çek­ten on­lar, yar­dım ve za­fer bu­la­cak­lar­dır. Ve şüp­he­siz; bi­zim or­du­la­rı­mız, üs­tün ge­le­cek­ler­dir." (Sâffat, 171-173)
Amel­ler­le il­gi­li bir di­ğer yar­gı da mut­lu­luk ve mut­suz­luk­la ilin­ti­li­dir: Kur'ân-ı Ke­rim'den al­gı­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la mut­lu­lu­ğa se­bep olan amel­ler gru­bu, mut­suz­luk gru­bun­dan üs­tün­dür. Mut­lu­luk gru­bu­nun ayı­rı­cı özel­li­ği, tüm gü­zel sı­fat ve ni­te­lik­le­re sa­hip ol­ma­sı­dır. Fe­tih, za­fer, se­bat, is­tik­rar, gü­ven, de­rin­lik ve ka­lı­cı­lık gi­bi. Bun­la­rın kar­şı­tı olan si­li­nip git­me, ba­tıl ol­ma, sar­sıl­ma, kor­ku için­de ya­şa­ma, ge­çi­ci­lik, ye­nil­gi vb. ni­te­lik­ler de mut­suz­lu­ğa yo­l a­çan amel­ler gru­bu­nun ayı­rı­cı özel­li­ği­dir.
Bu an­la­mı vur­gu­la­yan Kur'ân ayet­le­ri­nin sa­yı­sı çok­tur. Ko­nu­ya iliş­kin ör­nek­le­ri ço­ğalt­mak müm­kün­dür. Ama bu ger­çe­ği vur­gu­la­ma ba­kı­mın­dan yü­ce Al­lah'ın ver­di­ği şu ör­nek ye­ter­li­dir: "Gü­zel bir söz, gü­zel bir ağaç gi­bi­dir ki, onun kö­kü sa­bit, da­lı ise gök­te­dir. Rabbi­nin iz­niy­le her za­man ye­mi­şi­ni ve­rir. Al­lah in­san­lar için ör­nek­ler ve­rir; umu­lur ki on­lar öğüt alır, dü­şü­nür­ler. Kö­tü söz ise, kö­tü bir ağaç gi­bi­dir. Onun kö­kü ye­rin üs­tün­den ko­pa­rıl­mış ka­ra­rı kal­ma­mış­tır. Al­lah, iman eden­le­ri, dün­ya ha­ya­tın­da ve ahi­ret­te sa­pa­sağ­lam söz­le se­bat için­de kı­lar. Za­lim­le­ri de şa­şır­tıp sap­tı­rır; Al­lah di­le­di­ği­ni ya­par." (İb­ra­him, 24-27)
"Hak­kı ger­çek­leş­tir­mek ve ba­tı­lı ge­çer­siz kıl­mak is­te­miş­tir." (Enfâl, 8) "So­nuç tak­va­nın­dır." (Tâhâ, 132) "An­dol­sun, pey­gam­ber ola­rak gön­de­ri­len kul­la­rı­mı­za şu sö­zü­müz geç­miş­tir; ger­çek­ten on­lar, yar­dım ve za­fer bu­la­cak­lar­dır. Ve şüp­he­siz; bi­zim or­du­la­rı­mız, üs­tün ge­le­cek­ler­dir." (Sâffat, 173) "Al­lah, em­rin­de ga­lip olan­dır, an­cak in­san­la­rın ço­ğu bil­mez­ler." (Yûsuf, 21) gi­bi ayet­le­ri sı­ra­la­mak müm­kün­dür.
Ör­nek ola­rak sun­du­ğu­muz son aye­tin, de­ğer­len­dir­me cüm­le­sin­de yer alan "an­cak in­san­la­rın ço­ğu bil­mez­ler" den bah­se­di­len bu ga­li­bi­ye­tin, in­san­lar ta­ra­fın­dan al­gı­la­na­cak tü­rün­den ol­ma­dı­ğı­nı, bi­la­kis in­san­la­rın ço­ğu­nun bu­nu bil­me­di­ği­ni ima et­mek­te­dir. Eğer bu, her­ke­sin bil­di­ği tür­den maddî ve his­se­di­le­bi­lir bir ga­li­bi­yet ol­say­dı, in­san­la­rın ço­ğu­nun onu bil­me­me­si söz konusu ol­maz­dı. Bu ga­li­bi­ye­ti bil­me­ye­nin bil­me­yi­şi, onu inkâr ede­nin inkâr edi­şi iki açı­dan de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir:
Bi­rin­ci­si; in­sa­nın dü­şün­ce ka­pa­si­te­si sı­nır­lı­dır. Gö­rü­şü, sa­de­ce göz­le­ri­nin önün­de bu­lu­nan, ken­di­si­ne gö­re gayb ko­nu­mun­da ol­ma­yan şey­le­ri, ya­ni göz­lem­le­ye­bil­di­ği ol­gu­la­rı ku­şa­tır. İçin­de bu­lun­du­ğu an hak­kın­da ko­nu­şur, ama ge­le­cek za­ma­nı bi­le­mez, on­dan ya­na ga­fil­dir. Bir gün­lük dev­le­ti dev­let sa­yar. Bir sa­at­lik ga­li­bi­yet ve za­fe­ri, ga­li­bi­yet ola­rak ni­te­len­di­rir. Kı­sa­cık öm­rü­nü ve eve sa­hip ol­du­ğu na­çiz ve de­ğer­siz dün­ya me­ta­ı­nı öl­çü ala­rak bü­tün var­lık hak­kın­da hü­küm ve­rir. Oy­sa yü­ce Al­lah, za­ma­nı ve mekânı ku­şat­mış­tır. Dün­ya ve ahi­ret­te ege­men­dir. Her şey üze­rin­de­ki oto­ri­te O'nun te­ke­lin­de­dir. İş­te bu yüz­den hük­met­ti­ği za­man ke­sin ve ta­viz­siz hük­me­der. Hak il­ke­si­ne gö­re yar­gı­da bu­lu­nur. Dün­ya da ahiret de O'nun için ay­nı­dır. Fi­lan şe­yi kay­be­de­cek, el­den ve­re­cek di­ye bir ta­sa­sı, kor­ku­su ol­maz. Hiç bir iş­te ace­le et­mez. Do­la­yı­sıy­la, baş gösteren bir gü­nün mah­ru­mi­yet ve me­şak­ka­ti­ni, bir dö­ne­min ıs­la­hı­na ve­si­le ola­ca­ğı­nı tak­dir et­me­si müm­kün­dür. (Da­ha doğ­ru­su, re­a­li­te, böy­le bir tak­di­rin so­mut ta­nı­ğı­dır.) Ya da bir fer­din yok­sun ka­lı­şı, bir top­lu­lu­ğun kur­tu­lu­şu­na ne­den olur. Ca­hil­ler, gör­dük­le­ri bir me­şak­kat ve mah­ru­mi­ye­tin yü­ce Al­lah'ı aciz bı­rak­tı­ğı­nı, O'nun ge­çi­le­bi­le­ce­ği­ni, mağ­lup edi­le­bi­le­ce­ği­ni sa­nır­lar. (Ne kö­tü hük­me­di­yor­lar!) Yü­ce Al­lah, za­ma­nın bir di­li­mi­ni gör­dü­ğü gi­bi akıp gi­den za­man sil­si­le­si­ni de gö­rür. Tek bir var­lı­ğa ege­men ol­du­ğu gi­bi, var­lık bü­tü­nü­ne de ege­men­dir. Bir iş­le il­gi­len­me­si, O'nu bir di­ğer iş­le il­gi­len­mek­ten alı­koy­maz. Gök­ler­le ye­rin ko­run­ma­sı O'na güç gel­mez. O yü­ce­dir, bü­yük­tür. "Kâfir­le­rin ül­ke ül­ke dö­nüp do­laş­ma­la­rı se­ni al­dat­ma­sın. Az bir ya­rar­lan­ma­dır. Son­ra bun­la­rın ba­rın­ma yer­le­ri ce­hen­nem­dir. Ne kö­tü bir ya­tak­tır o." (Âl-i İmrân, 196-197)
İkin­ci­si; manevî ol­gu­la­rın ga­li­bi­ye­ti, maddî ol­gu­la­rın ga­li­bi­ye­tin­den fark­lı­dır. Maddî ol­gu­la­rın ga­li­bi­ye­ti, ye­nil­gi­si fi­il­le­re ege­men ol­ma­sı, on­la­rın seç­me öz­gür­lük­le­ri­ni el­le­rin­den alıp, ga­lip­le­re bo­yun eğer, ita­at eder hak ge­tir­me­si, şid­de­te baş­vu­ra­rak zo­ra da­ya­lı bir bas­kı­cı at­mos­fer oluş­tur­ma­sı şek­lin­de ger­çek­le­şir. Bas­kı­cı, dik­ta­tör kral­la­rın yö­ne­tim­de­ki tu­tum ve dav­ra­nış­la­rı­nı bu­na ör­nek gös­te­re­bi­li­riz. Bun­lar, bir ül­ke­ye ege­men ol­duk­la­rı za­man hal­kı­nın bir kıs­mı­nı öl­dü­rü­yor, bir kıs­mı­nı da tut­sak edi­yor­lar­dı. Ta­hak­küm ve bü­yük­len­me duy­gu­suy­la is­te­dik­le­ri­ni yap­tı­rı­yor­lar­dı. De­ne­yim­ler ve so­mut ka­nıt­lar, bas­kı ve şid­de­te da­ya­lı ege­men­li­ğin sü­rek­li ol­ma­dı­ğı­nı, di­ri ve di­na­mik top­lu­luk­lar üze­rin­de­ki ya­ban­cı ha­ki­mi­ye­ti­nin son­su­za dek sür­me­di­ği­ni, bu du­ru­mun sa­yı­lı gün­ler­le sı­nır­lı ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­muş­tur.
Manevî ol­gu­la­rın ga­li­bi­ye­ti ise, bu­na iliş­kin me­sa­jın yer­le­şe­ce­ği­ni kalplerin bulu­nu­şu, bu me­sa­ja ina­nan, onu bir inanç sis­te­mi ola­rak be­nim­se­yen fert­le­rin eği­til­me­si ile ger­çek­le­şir. Ek­sik­siz bir iman­dan da­ha üs­tün hiç bir de­re­ce yok­tur. Tam bir iman ka­dar sağ­lam bir ka­le dü­şü­nü­le­mez. İman kal­be yer­le­şir­se, kı­sa bir sü­re giz­li kal­sa bi­le, bilahare aşi­kar olup uzun za­man et­ki­si­ni sür­dü­re­cek­tir. Bu yüz­den, gü­nü­müz­de bü­yük dev­let­le­rin ya da ya­şa­yan ulus­la­rın güç ve maddî do­na­nım­dan çok, pro­pa­gan­da­ya önem ver­dik­le­ri­ni gö­rü­yo­ruz. Çün­kü ide­o­lo­ji ve ma­ne­vi­yat si­la­hı da­ha et­ki­li­dir, da­ha deh­şet­li­dir.
Bu de­ğer­len­dir­me­miz, ha­yal ve ve­him sı­nır­la­rı­nı aş­ma­yan, top­lum­sal ko­şul­lar­da, in­san­lar ara­sın­da ge­ne­l ge­çer veh­me ve ta­sa­rı­ma da­ya­lı dü­şün­ce ve ide­o­lo­ji­ler için ge­çer­li­dir.
Hak ise, özü iti­ba­riy­le an­cak sa­pık­lı­ğın ve ba­tı­lın kar­şı­sı­dır. Za­ten hak­tan son­ra sa­pık­lık­tan baş­ka bir şey yok­tur. Bi­lin­di­ği gi­bi ba­tıl hak­kın kar­şı­sın­da tu­tu­na­maz. Do­la­yı­sıy­la ga­li­bi­yet, ba­tı­la kar­şı hak­la iliş­kin kar­şı­sı­dır.
Hak, et­kin­li­ği ve ama­cı­na ulaş­ma­sı ba­kı­mın­dan de­ğiş­mez­lik ve ge­çil­mez­lik ni­te­li­ği­ne sa­hip­tir. Çün­kü bir mümin, şa­yet hak düş­man­la­rı­na kar­şı, ha­ya­tın göz­le­ne­bi­lir sa­ha­sın­da bir üs­tün­lük sağ­la­sa, bu bir za­fer­dir. Ve bun­dan do­la­yı ödül­len­di­ri­lir. Eğer hak düş­ma­nı, ona bir üs­tün­lük sağ­la­sa ve ken­di­si­ni Al­lah'ın hoş­nut ol­ma­dı­ğı şey­le­ri yap­ma­ya zor­la­sa, bu du­rum­da gö­re­vi, zor­la­ma ve zor du­rum­da kal­ma şart­la­rı­na gö­re ha­re­ket et­mek­tir. Mümi­nin, böy­le yap­ma­sı da Al­lah'ın rı­za­sı­na uy­gun­dur. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "An­cak on­lar­dan ge­le­bi­le­cek bir teh­li­ke­den sa­kın­ma­nız baş­ka." (Âl-i İmrân, 28) Şa­yet hak düş­ma­nı olan kim­se mümi­ni öl­dür­se, mümin için ter­te­miz bir ha­yat var­dır; ölüm de­ğil: "Al­lah yo­lun­da öl­dü­rü­len­le­re ölü de­me­yin, bi­la­kis on­lar di­ri­dir­ler. Fa­kat siz an­la­ya­maz­sı­nız." (Ba­ka­ra, 154)
Şu hâl­de mümin her hâlükârda mu­zaf­fer­dir ve hiç bir za­man mağlup edi­le­mez. Ya za­hi­ri ola­rak ya da sa­de­ce batinî ola­rak, ama mut­la­ka üs­tün­dür, galiptir. "De ki: Siz bi­zim için iki gü­zel­lik­ten bi­ri­nin baş­ka­sı­nı mı bek­li­yor­su­nuz?" (Tev­be, 52)
Bu­ra­dan an­lı­yo­ruz ki: Hak, dün­ya­da hem za­hi­ren hem de ba­tı­nen ga­lip­tir, üs­tün­dür. Hak­kın za­hi­ren ga­lip olu­şu­nu şöy­le izah ede­bi­li­riz: Bi­lin­di­ği gi­bi, ev­ren, va­ro­luş­sal bir yol gös­te­ri­ci­lik­le, in­san tü­rü­nü hak­ka ve mut­lu­lu­ğa yö­nel­tir. İle­ri­de onu bu ama­cı­na ulaş­tı­ra­cak­tır. Ba­tı­lın ki­mi za­man, gö­rü­nüp üs­tün­lük sağ­la­ma­sı, ge­lip-ge­çi­ci sal­dı­rı­lar­dır. Bun­lar hak­kın sü­rek­li­li­ği kar­şı­sın­da bir an­lam ifa­de et­mez­ler. Ba­tı­lın ki­mi za­man üs­tün­lük sağ­la­ma­sı, hak­kın ni­hai za­fe­ri­nin ön ha­zır­lı­ğı­dır. Yok­sa za­man sil­si­le­si kop­muş, dev­ran so­na er­miş de­ğil­dir. Ev­ren­sel dü­zen as­la alt edi­le­mez. Hak­kın ba­tı­nen üs­tün­lük sağ­la­ma­sı­na ge­lin­ce; bil­di­ği­niz gi­bi, ga­li­bi­yet her za­man hak­ka iliş­kin ke­sin ve te­red­düt­süz ka­nıt­lar­dan kay­nak­lan­mak­ta­dır; ba­tı­lın ise hiç bir ka­nı­tı yok­tur.
Se­bat, hak­çı­lık ve iyi­lik gi­bi tüm gü­zel ni­te­lik­le­rin hak sö­ze ve hak fi­i­le öz­gü ol­du­ğu­nu, bu­na kar­şın sar­sıl­ma, ge­çi­ci­lik, çir­kin­lik ve kö­tü­lük gi­bi tüm olum­suz ni­te­lik­le­rin de ba­tıl sö­ze ve ba­tıl fi­i­le öz­gü ol­du­ğu me­se­le­si­ne ge­lin­ce, ön­ce­ki bö­lüm­ler­de bu­nun ne­de­ni­ne şu şe­kil­de işa­ret et­miş­tik: "İş­te bu, si­zin Rab­bi­niz Al­lah'tır; her şe­yin ya­ra­tı­cı­sı­dır." (Mü'min, 67) "O ya­rat­tı­ğı her şe­yi gü­zel ya­pan­dır." (Sec­de, 7) "Sa­na iyi­lik­ten her ne ge­lir­se Al­lah'tan­dır, kö­tü­lük­ten de sa­na ne ge­lir­se o da ken­din­den­dir." (Nisâ, 79) Bu âyetlerden an­la­şıl­dı­ğı gi­bi kö­tü­lük­ler, yok ve asıl­sız olan şey­ler ol­du­ğu için, yü­ce Al­lah'a da­yan­maz­lar; zi­ra Al­lah an­cak va­ro­lan şey­le­ri ya­ra­tan ve on­la­ra vü­cut ve­ren­dir, yok­luk­tan de­ğil. İyi­lik­ler­de ise, du­rum bu­nun ter­si­dir. Çün­kü mez­kur ayet­ler­den de an­la­şıl­dı­ğı üze­re iyi­lik­ler hak­ka da­yan­dı­ğı için va­ro­lan şey­ler­dir. Bu­nun için iyi söz ve iyi dav­ra­nış her tür­lü gü­zel­li­ğin men­şei, de­ğiş­mez­lik, ka­lı­cı­lık, be­re­ket ve ya­rar gi­bi, tüm ha­yır­la­rın ve mut­lu­luk­la­rın kay­na­ğı­dır. Ama kö­tü söz ve kö­tü dav­ra­nış böy­le de­ğil­dir. Yü­ce Al­lah bu ger­çe­ği şöy­le di­le ge­ti­rir: "Al­lah gök­ten bir su in­dir­di de de­re­ler ken­di mik­ta­rın­ca çağ­la­yıp ak­tı. Sel de yü­ze vu­ran bir kö­pük yük­len­di. Bir süs ve­ya bir me­ta sağ­la­mak için ateş üze­rin­de ya­kıp erit­tik­le­ri şey­ler­de de bu­nun gi­bi bir kö­pük var­dır. İş­te Al­lah, hak ile ba­tı­la böy­le ör­nek­ler ve­rir. Kö­pü­ğe ge­lin­ce, o atı­lır gi­der; in­san­la­ra ya­rar sağ­la­ya­cak şey ise, yer­yü­zün­de ka­lır." (Ra'd, 17)
Amel­ler­le il­gi­li bir de­ğer­len­dir­me de şu­dur: Gü­zel söz ve dav­ra­nış­lar, ak­lın de­ğer­len­dir­me­le­ri ile ör­tü­şür, kö­tü söz ve dav­ra­nış­lar­sa öy­le de­ğil­dir. Da­ha ön­ce, yü­ce Al­lah'ın in­san­la­ra açık­la­dı­ğı pren­sip­le­ri akıl esa­sı­na da­yan­dır­dı­ğı­nı vur­gu­la­mış­tık. (Akıl der­ken, in­sa­nın hak ile ba­tı­lı al­gı­la­ma­sı­nı ve iyi ile kö­tü­yü bir­bi­rin­den ayır­det­me­si­ni sağ­la­yan me­le­ke­yi kas­te­di­yo­ruz.)
Bu yüz­den yü­ce Al­lah, in­san­la­ra ak­la uy­ma­yı tav­si­ye et­miş, iç­ki, ku­mar, eğ­len­ce, in­san­lar ara­sı iliş­ki­ler­de al­dat­ma ve hi­le­ye baş­vur­ma gi­bi ak­lı, as­li fonk­si­yo­nu­nu ic­ra et­mek­ten alı­ko­yan dav­ra­nış­la­rı ya­sak­la­mış­tır. Ay­nı şe­kil­de, yü­ce Al­lah, ya­lan, if­ti­ra, büh­tan, iha­net ve küs­tah­lık gi­bi ak­lın sağ­lık­lı bir yar­gı­ya var­ma­sı­na en­gel olan tu­tum ve dav­ra­nış­la­rı da ke­sin şe­kil­de ya­sak­la­mış­tır. Çün­kü bu tür tu­tum ve dav­ra­nış­lar, in­san ak­lı­nın, iş­le­vi­ni ye­ri­ne ge­ti­rir­ken ol­gu­la­rı ka­rış­tır­ma­sı­na, me­se­le­le­ri çar­pıt­ma­sı­na yol açar. Oy­sa in­san ha­ya­tı, bi­rey­sel ve top­lum­sal ça­ba­nın her ala­nın­da sağ­lık­lı bir kav­ra­yış ve sağ­lık­lı bir dü­şü­nüş esa­sı üze­ri­ne bi­na edil­miş­tir.
Top­lum­sal ve bi­rey­sel boz­gun­cu­luk­la­rı ve hat­ta hiç bir kim­se­nin inkâr et­me­ye­ce­ği, üze­rin­de gö­rüş bir­li­ği sağ­lan­mış boz­gun­cu­luk­la­rı ana­liz et­ti­ği­niz za­man, bun­la­rın te­me­lin­de, ak­lın sağ­lık­sız bir yar­gı­ya var­ma­sı­na yol açan, onu iş­lev­siz hâle ge­ti­ren dav­ra­nış­la­rın yat­tı­ğı­nı gö­rü­rüz. Olan­ca çok­lu­ğu ve bo­yut­lu­lu­ğuy­la tüm boz­gun­cu­luk­lar, ak­lı olum­suz yön­de et­ki­le­yen bu tür tu­tum ve dav­ranış­la­ra da­ya­nır­lar. İn­şa­al-lah uy­gun bir yer­de, ko­nu­ya iliş­kin ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.
AYET­LE­RİN HA­DİS­LER IŞI­ĞIN­DA AÇIK­LA­ması
ed-Dürr'ül-Men­sûr tefsirinde şöy­le bir ri­va­yet yer alır: İbn Ce­rir, İbn Ab­bas ka­na­lıy­la ak­tar­dı: Resulullah efen­di­mi­zin (s.a.a) ter­ki­si­ne bin­miş­tim. Ba­na de­di ki: "Ey Ab­bas'ın oğ­lu, se­nin tut­ku­la­rı­na uy­ma­sa bi­le, Al­lah'ın tak­dir et­ti­ği şe­ye ra­zı ol, çün­kü bu, Al­lah'ın ki­ta­bın­da ke­sin ola­rak ifa­de edil­miş­tir." De­dim ki: "Ya Re­su­lul­lah, ne­re­de ya­zı­lı­dır, ben Kur'ân'ı oku­du­ğum hâl­de böy­le bir şe­ye rast­la­ma­dım?" Bu­yur­du ki: 'Olur ki, ho­şu­nu­za git­me­yen bir şey, si­zin için ha­yır­lı­dır ve olur ki, sev­di­ği­niz şey de si­zin için bir şer­dir. Al­lah bi­lir de siz bil­mez­si­niz.' aye­ti."
Ben derim ki: Bu ri­va­yet, ilâhî tak­di­rin hem tekvinî (ya­ra­tı­lı­şı, va­ro­lu­şu) hem de teşriî (şerî ya­sa­ma­yı) kap­sa­dı­ğı­nı ima et­mek­te­dir. Tek­vin ve teş­ri' ara­sın­da­ki fark­lı­lık ise, iti­bar­la­ra gö­re de­ği­şir. Ayet-i ke­ri­me­de ge­çen "Asa" (Olur ki) eda­tı­nın bu ayette "zo­run­lu­luk" ifa­de et­ti­ği­ne iliş­kin bir ka­nıt yok­tur. Da­ha ön­ce "asa" eda­tı­nın Kur'ân-ı Ke­rim'-de, söz­lük an­la­mı ile, ya­ni "um­ma" an­la­mın­da kul­la­nıl­dı­ğı­nı vur­gu­la­mış­tık. Do­la­yı­sıy­la, ba­zı tef­sir­ci­ler­den ak­ta­rı­lan: "Kur'ân'da yer alan her şey "asa" eda­tı ile ifa­de edi­le­bi­lir. Çün­kü bu edat, yü­ce Al­lah açı-sından zo­run­lu­luk ifa­de eder" şek­lin­de­ki gö­rü­şün bir da­ya­na­ğı yok­tur. Bun­dan da­ha da il­gin­ci şu gö­rüş­tür: "Asa" eda­tı, iki yer ha­riç Kur'-ân-ı Ke­rim'in her ye­rin­de zo­run­lu­luk ifa­de eder; bi­ri, tah­rim me­se­le­si ile il­gi­li­dir: "Bel­ki onun Rab­bi, o si­zi bo­şa­ya­cak olur­sa..." (Tah­rim, 5) Di­ğe­ri ise, İs­ra­i­lo­ğul­la­rı ile il­gi­li­dir: "Umu­lur ki, Rab­bi­niz si­ze mer­ha­met eder." (İsrâ, 8)
Yi­ne ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, İbn Ce­rir Süddî ka­na­lıy­la şöy­le ri­va­yet eder: "Resulullah Efen­di­miz (s.a.a) ke­şif için bir müf­re­ze çı­kar­dı. Müf­re­ze­de ye­di ki­şi bu­lu­nu­yor­du. Ko­mu­tan­la­rı da Ab­dul­lah b. Cahş el-Esedî idi. İç­le­rin­de Am­mar b. Ya­sir, Ebu Hü­zey­fe b. Ut­be b. Ra­bia, Sa'd b. Ebu Vak­kas, Nev­feloğul­la­rı'­nın müt­te­fi­ki Sü­ley­mi oğul­la­rın­dan Ut­be b. Saf­van, Sehl b. Bey­da, Amir b. Fü­hey­re, Ömer b. Hat­tab'ın müt­te­fi­ki Va­kid b. Ab­dul­lah el-Yar­bui gi­bi zat­lar bu­lu­nu­yor­du. Resulullah (s.a.a) bir ya­zı ya­zıp İbn Cahş'a ver­di ve Mi­lel de­nen mev­ki­ye gel­me­dik­çe ya­zı­yı oku­ma­ma­sı­nı em­ret­ti. İbn Cahş ve müf­re­ze­si Mi­lel de­nen ye­re gel­dik­le­rin­de ya­zı­yı açıp oku­du­lar. "Nah­la va­di­si­ne ka­dar yü­rü." şek­lin­de bir not var­dı. Bu­nun üze­ri­ne ar­ka­daş­la­rı­na şöy­le de­di: "Ölü­mü is­te­yen yo­la de­vam et­sin ve va­si­ye­ti­ni yap­sın. Ben, va­si­ye­ti­mi ya­pı­yor ve Resulullah'ın em­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek üze­re ha­re­ke­te ge­çi­yo­rum." Ar­dın­dan yo­la ko­yul­du. De­ve­le­ri­ni kay­be­den Sa'd b. Ebî Vak­kas ve Ut­be b. Gaz­zan (Saf­van ol­sa ge­rek­tir) müf­re­ze­den ko­pup ge­ri­de kal­dı­lar.
İbn Cahş yo­la de­vam et­ti. Bir yer­de on­lar Ha­kem b. Kiy­san, Ab­dul­lah b. Mu­ği­re b. Os­man ve Amr el-Had­re­mi ile kar­şı­laş­tı­lar. Ara­la­rın­da ça­tış­ma çık­tı. Ha­kem b. Kiy­san'ı ve Ab­dul­lah b. Mu­ği­re'yi esir al­dı­lar. Da­ha son­ra İbn Mu­ği­re ip­le­ri­ni çö­züp (kaç­tı), Amr el-Had­remî ise Va­kid b. Ab­dul­lah ta­ra­fın­dan öl­dü­rül­dü. Bu, Hz. Mu­ham­med'in (s.a.a) as­ha­bı­nın al­dı­ğı ilk ga­ni­met­ti. Müf­re­ze, esir­ler ve ga­ni­met mal­la­rıy­la Me­di­ne'ye dön­dü. Bu­nun üze­ri­ne müş­rik­ler; "Mu­ham­med Al­lah'ın emir­le­ri­ne uy­du­ğu­nu id­dia edi­yor; ama ha­ram ayın do­ku­nul­maz­lı­ğı­nı ilk ön­ce ih­lal eden ken­di­si­dir." de­me­ye baş­la­dı­lar. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, şu aye­ti in­dir­di: "Sa­na, ha­ram olan ayı, on­da sa­vaş­ma­yı so­rar­lar." De ki: "On­da sa­vaş­mak bü­yük bir gü­nah­tır. Helâl ol­maz." An­cak, ey müş­rik­ler, si­zin yap­tı­ğı­nız ha­ram ay­da sa­vaş­mak­tan da­ha ağır bir suç­tur. Çün­kü siz Al­lah'ı inkâr et­ti­niz, Mu­ham­med'i, O'nun (evi­nin bu­lun­du­ğu Mek­ke'ye gel­me­si­ne) en­gel ol­du­nuz. Fit­ne, (ya­ni şirk) Al­lah ka­tın­da, ha­ram ay­da sa­vaş­mak­tan da­ha ağır bir suç­tur. İş­te "Al­lah'ın yo­lun­dan alı­koy­mak, onu inkâr et­mek" iba­re­siy­le kas­te­di­len an­lam bu­dur.
Ben derim ki: Ay­nı an­la­mı ya da ya­kın an­lam­la­rı içe­ren birçok ri­va­yet, Ehlisünnet ka­nal­la­rın­ca ak­ta­rıl­mış­tır. Ay­nı an­la­mı içe­ren bir ha­dis Mecma'ul-Beyan tefsi­rin­de de ye­r a­lır. Ba­zı ri­va­yet­ler­de müf­re­ze­de, se­kiz ki­şi­nin yer al­dı­ğı, do­ku­zun­cu ki­şi­nin de ko­mu­tan­la­rı ol­du­ğu be­lir­ti­lir.
Yi­ne ed-Dürr'ül-Men­sûr tefsirinde, İbn İs­hak, İbn Ce­rir, İbn Ebu Ha­tem ve Beyhakî Ye­zid b. Ru­man ka­na­lıy­la Ur­ve'­nin şöy­le de­di­ği­ni ri­va­yet eder­ler: "Resulullah Efen­di­miz (s.a.a) Ab­dul­lah b. Cahş'ı, Nah­la Va­di­si­ne gön­der­di ve Ku­reyş hak­kın­da bi­ze bir bil­gi ge­ti­re­ne ka­dar ora­da kal, de­di. Ama ona sa­vaş­ma em­ri­ni ver­me­di. Bu da, ha­ram ay­da ger­çek­le­şi­yor­du. Resulullah ona, gi­de­ce­ği­ni ha­ber ver­me­den bir ya­zı ver­di ve şöy­le de­di: "Sen ve ar­ka­daş­la­rın yo­la çı­kın. İki gün yol al­dık­tan son­ra, sa­na ver­di­ğim ya­zı­yı açıp oku. Sa­na em­ret­ti­ğim gi­bi ha­re­ket et. Hiç bir ar­ka­da­şı­nı da se­nin­le bir­lik­te gel­me­ye zor­la­ma." İbn Cahş iki gün yol al­dık­tan son­ra, ya­zı­yı aç­tı. Şöy­le ya­zı­yor­du: "Nah­la va­di­si­ne ge­lin­ce­ye ka­dar yü­rü. Bi­ze ora­dan Ku­reyş hak­kın­da edin­di­ğin bil­gi­le­ri ge­ti­rir­sin." Ya­zı­yı okur­ken ar­ka­daş­la­rı­na şöy­le de­di: "Duy­duk ve uy­duk. İçi­niz­de şe­hid ol­mak is­te­yen be­nim­le gel­sin. Çün­kü ben, Resulullah'ın em­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­re­ce­ğim, içi­niz­de bu­nu is­te­meyen­ler de ge­ri dö­ne­bi­lir. Çün­kü, Resulullah her­han­gi bi­ri­ni­zi, be­nim­le be­ra­ber gel­me­ye zor­la­ma­mı ya­sak­la­dı." Bu­nun üze­ri­ne, müf­re­ze­de­ki her kes, onun­la bir­lik­te ha­re­ket et­ti. Nec­ran va­di­si­ne gel­dik­le­ri za­man, Sa'd b. Ebu Vak­kas ve Ut­be b. Gaz­van nö­bet­le­şe­rek bin­dik­le­ri de­ve­le­ri­ni kay­bet­ti­ler.
Müf­re­ze­den ay­rı­lıp de­ve­le­ri­ni ara­ma­ya ko­yul­du­lar. Müf­re­ze ise, Nah­la va­di­si­ne ge­le­ne ka­dar yo­lu­na de­vam et­ti. Ora­da Amr b. el-Had­re­mî, Ha­kem b. Kiy­san, Os­man ve Mu­ği­re b. Ab­dul­lah ile kar­şı­laş­tı­lar. Bun­lar be­ra­ber­le­rin­de, Ta­if'ten ge­tir­dik­le­ri, de­ri ve yağ gi­bi ti­ca­ret mal­la­rı ta­şı­yor­lar­dı. Müf­re­ze on­la­rı gör­dü­ğün­de, Va­kid b. Ab­dul­lah on­la­ra doğ­ru git­ti. Va­kid ba­şı­nı tı­raş et­miş­ti. Adam­lar ba­şı tı­raş­lı bi­ri­ni gör­dük­le­rin­de, Am­mar şöy­le de­di: "Onun si­zin­le bir işi yok­tur." Resulullah'ın as­ha­bı, ara­la­rın­da is­ti­şa­re et­ti­ler. Ce­ma­zi­ye­lev­velin son gü­nüy­dü. De­di­ler ki: "On­la­rı öl­dü­rür­se­niz, ha­ram ay­da öl­dür­müş olur­su­nuz. Eğer ser­best bı­ra­kır­sa­nız, bu ge­ce, do­ku­nul­maz­lı­ğı bu­lu­nan Mek­ke'ye gir­miş ola­cak­lar ve eli­niz­den kur­tul­muş ola­cak­lar­dır." So­nun­da on­la­rı öl­dür­me hu­su­sun­da gö­rüş bir­li­ği­ne var­dı­lar. Te­mim ka­bi­le­si­ne men­sup Va­kid b. Ab­dul­lah, Amr b. el-Had­re­mî'ye bir ok fır­la­tıp öl­dür­dü. Os­man b. Ab­dul­lah ve Ha­kem b. Kiy­san da esir alın­dı­lar. Mu­ği­re ise ka­çıp el­le­rin­den kur­tul­du. Ar­dın­dan el koy­duk­la­rı ker­va­nı Me­di­ne'ye Resulullah'ın ya­nı­na ge­tir­di­ler. Resulullah (s.a.a) on­la­ra şöy­le de­di: "Al­lah'a an­dol­sun, ben si­ze ha­ram ay­da sa­vaş­ma­nı­zı em­ret­me­dim." Da­ha son­ra iki esi­re ve mal­la­ra el koy­du ve on­lar­dan hiç bi­ri­si­ni al­ma­dı. Resulullah (s.a.a) on­la­ra bu söz­le­ri söy­le­yin­ce, diz­le­ri­nin ba­ğı çö­zül­dü. Üzün­tü­den el­le­ri ya­na düş­tü. He­lak ol­duk­la­rı­nı san­dı­lar. Müs­lü­man kar­deş­le­ri de ken­di­le­ri­ne kar­şı sert tu­tum ser­gi­le­me­ye, on­la­rı kı­na­ma­ya baş­la­dı­lar.
Ku­reyş ka­bi­le­si, bu ha­be­ri du­yun­ca, şöy­le bir tep­ki gös­ter­di: Mu­ham­med ha­ram kan dök­müş­tür; hak­kı ol­ma­yan ma­la el koy­muş­tur; ha­ram ayın do­ku­nul­maz­lı­ğı­nı ih­lal ede­rek in­san­la­rı tut­sak al­mış­tır." Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah: "Sa­na ha­ram olan ayı, on­da sa­vaş­ma­yı so­rar­lar." aye­ti­ni in­dir­di. Bu ayet inin­ce, Resulullah efen­di­miz (s.a.a) ker­va­na el koy­du ve esir­le­ri de fid­ye kar­şı­lı­ğı sa­lı­ver­di. Bu­nun üze­ri­ne Müslüman­lar: "Ya Ra­su­lal­lah, bu ola­yın bi­zim için bir sa­vaş ol­ma­sı­nı umu­yor mu­sun?" de­di­ler. Bu ge­liş­me­ler üze­ri­ne yü­ce Al­lah, "Şüp­he­siz iman eden­ler ve Al­lah yo­lun­da ci­had eden­ler; iş­te on­lar, Al­lah'ın rah­me­ti­ni uma­bi­lir­ler." aye­ti­ni in­dir­di. Müf­re­ze­de­ki­le­rin sa­yı­sı se­kiz idi. Ko­mu­tan­la­rı Ab­dul­lah b. Cahş ile bir­lik­te bu sa­yı do­ku­za ula­şı­yor­du.
Ben derim ki: "Şüp­he­siz iman eden­ler, hic­ret eden­ler..." di­ye baş­la­yan aye­tin, Ab­dul­lah b. Cahş ve ar­ka­daş­la­rı hak­kın­da in­di­ği­ni ifa­de eden baş­ka ri­va­yet­ler de var­dır. Bu­nun yanı sıra, ayet-i ke­ri­me iba­det kas­tiy­le bir amel iş­le­yen, ama ame­li ger­çek ilâhî hü­küm­le uyuş­ma­yan, do­la­yı­sıy­la ya­nı­lan kim­se­nin ma­zur sa­yı­la­ca­ğı­na de­la­let et­mek­te­dir. Bu­na gö­re ya­nıl­mak gü­na­ha se­bep ol­maz. Ay­rı­ca, ba­ğış­lan­ma­nın, gü­nah dı­şın­da­ki du­rum­lar için de söz konusu ola­bi­le­ce­ği­ne işa­ret et­mek­te­dir.
Ko­nu­ya iliş­kin ri­va­yet­ler, ayet-i ke­ri­me­de yer alan "Sa­na so­rar­lar" ifa­de­si ile müminlerin kas­te­dil­di­ği­ne işa­ret et­mek­te­dir. Müminlerin dav­ra­nı­şı­nı eleş­ti­ren müş­rik­ler de­ğil­dir so­ru­yu so­ran­lar. Ön­ce­ki bö­lü­mün so­nun­da yer alan ri­va­yet­le­rin bi­rin­de ge­çen İbn Abbas'ın şu sö­zü de bu­nu pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir: "Mu­ham­med as­ha­bın­dan da­ha ha­yır­lı bir top­lu­luk gör­me­dim. Resulullah (s.a.a) ve­fat edin­ce­ye ka­dar ona sa­de­ce on üç so­ru sor­du­lar ve bun­la­rın tü­mü de Kur'ân-ı Ke­rim'de yer alır: "Sa­na iç­ki ve ku­ma­rı so­rar­lar", "Sa­na ha­ram olan ayı so­rar­lar..." Ayet-i ke­ri­me­de­ki hi­ta­bın da müminlere yö­ne­lik ol­ma­sı bu­nu des­tek­le­mek­te­dir: "Si­zi di­ni­niz­den ge­ri çe­vi­rin­ce­ye ka­dar si­zin­le sa­vaş­ma­yı sür­dü­rür­ler."

Google+ WhatsApp