Bakara 30-33

Bakara 30-33

Yukarıdaki ayet-i kerimeler insanın yeryüzüne indiriliş gayesini, yeryüzüne halife olarak atanmasının mahiyetini, bu misyonunun sonuç ve özelliklerini açıklamaktadır.

30- Hani bir zaman Rabbin, meleklere; "Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım." demişti. Onlar da: "Orada bozgunculuk yapacak ve kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." dediler. Allah: "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi.
31- Ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sundu ve "Eğer doğru söylüyorsanız, bunların isimlerini bana haber verin." dedi.
32- Dediler ki: "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz sen, bilensin, hikmet sahibisin."
33- (Allah:) "Ey Âdem, bunlara onların isimlerini haber ver." dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: "Ben size, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte olduğunuzu bilirim, dememiş miydim?"
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Yukarıdaki ayet-i kerimeler insanın yeryüzüne indiriliş gayesini, yeryüzüne halife olarak atanmasının mahiyetini, bu misyonunun sonuç ve özelliklerini açıklamaktadır. Bu kıssa, Kur'ân-ı Kerim'de yer alan diğer kıssaların aksine sadece burada gündeme getirilmiştir.
"Hani bir zaman Rabbin... demişti..." İleride yüce Allah'ın "demesinin", meleklerin "demelerinin" ve şeytanın "demesinin" ne an-lam ifade ettiğini açıklayacağız, inşaallah.
"Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." Görüldüğü kadarıyla melekler, yüce Allah'ın "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." sözünden, yeryüzünde bozgunculuğun yaşanacağını ve kan döküleceğini anlıyorlar. Çünkü yer menşeli maddî varlık, öfke ve ihtiras güçlerinin bir bileşkesidir. Yaşanılacak yurt da didişme, sürtüşme yurdudur. Her bakımdan sınırlıdır. Her an çekişmeye yol açacak niteliktedir. Bileşimleri çözülmeye elverişlidir. Düzeni ve ıslah edilmiş yanları yeniden bozulabilir, sistemi allak bullak olabilir. Burada ancak türsel bir hayat sürdürülür. Birleşme ve dayanışma olmadığı sürece kalıcılık olmaz.
Buradan anladılar ki, yeryüzünde sözü edilen halifelik, ancak bireylerin bir araya gelmesiyle gerçekleşen toplumsal hayatta söz konusudur. Böyle bir düzende de bozgunculuk ve kan dökücülük kaçınılmazdır.
Halifelik misyonu ise, tam anlamıyla bu misyonun asıl sahibi temsil edilmedikçe gerçekleşmez. Yani halife, bu makamın asıl sahibinin adına yönetme, hükmetme ve düzenleme salahiyetine sahip olmalıdır. Yeryüzünde temsil edilmek istenen yüce Allah, varlığı itibariyle en güzel isimlere sahiptir. Güzellik ve yücelikle ilgili en üstün nitelikler O'nundur. Zatı açısından noksanlıklardan münezzehtir, fiilleri bakımından kötülükten ve bozgunculuktan uzaktır, yücedir.
Yer menşeli bir halife bu hâliyle Allah'ın halifesi olmaya lâyık de-ğildir. Her türlü noksanlığı barındıran varlığıyla, noksanlıklardan münezzeh, her türlü yokluktan beri olan, ilâhî varlığın yerine halife olamaz. Toprak nerede, sahiplerin sahibi, ortaksız Rab nerede! Meleklerin sarf ettikleri bu sözler, bilmedikleri hususları öğrenme, söz konusu halifeyle ilgili olarak içinden çıkamadıkları meseleleri çözüme kavuşturma amacına yöneliktir. Yoksa herhangi bir itiraz veya karşı çık-ma söz konusu değildir. Bunun kanıtı da yüce Allah'ın onlar adına aktardığı şu ifadedir: "Şüphesiz sen bilensin, hikmet sahibisin." Cüm-lenin ifade biçiminden meleklerin teslimiyetçi bir tavır içinde oldukları anlaşılıyor.
Meleklerin sözlerinden çıkan sonuç şudur: Halife tayini, ancak halifenin, kendisini tayin eden yüce zâtı, tüm noksanlıklardan tenzih ederek övmesi ve varlığı ile onun kutsiyetini kanıtlaması içindir. Yer menşeli bir varlık ise, bunu gerçekleştiremez. Tersine bu konumunu ve işlevini bozgunculuk ve kötülük uğrunda kullanacaktır. Bu görevlendirmenin amacı, Allah'ı tesbih etmektir, O'nu noksan sıfatlardan tenzih etmektir. Bu ise, bizim seni tesbih etmemizle, sana hamd etmemizle, seni noksan sıfatlardan tenzih etmemizle gerçekleşmiş bulunmaktadır. Öyleyse senin halifelerin biziz veya bizi kendine halife kıl. Şu yer menşeli hilafetin sana ne faydası olacaktır? Yüce Allah onların bu değerlendirmelerini şu sözleriyle cevaplandırıyor: "Dedi ki: 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.' Ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti."
Ayetlerin akışından öncelikle şu husus anlaşılıyor: Söz konusu ha-lifelik, yüce Allah adınadır. Bazı tefsir âlimlerinin ihtimal verdikleri gibi, insanlardan önce yaşayan bir tür canlı adına değildir bu halifelik. İddiaya göre bu canlı türü yok olunca yüce Allah insanları onlara halife kılmak istemiştir. Ama bu doğru değildir. Çünkü yüce Allah'ın onlara, Âdem'e isimleri öğretmek suretiyle verdiği cevap, söz konusu iddiayla bağdaşmıyor. Bundan dolayı, hilafet Hz. Âdem'in (a.s) şahsıyla sınırlı değildir. Bir ayırım gözetilmeksizin tüm soyu bu görevde ona ortaktır. İsimlerin öğretilmesi, bu bilginin insanın özüne yerleştirilmesi demektir. Nitekim, bunun etkisi yavaş yavaş ama kesintisiz olarak kendini belli eder. İlâhî hidayet söz konusu olursa insan, bu bilgiyi kuvveden fiile geçirebilir.
Halifeliğin tüm insanları kapsadığı yüce Allah'ın şu sözünde de vurgulanmaktadır: "Hani sizi, Nuh kavminden sonra, halifeler kıldı." (A'râf, 69) Yüce Allah bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "Sonra sizi yeryüzünde halifeler yaptık." (Yûnus, 14) Konuyla ilgili bir diğer ayet de şudur: "Ve sizi yeryüzünün halifeleri yapıyor." (Neml, 62)
Ayetlerin akışından çıkan ikinci sonuç da şudur: Yüce Allah yeryüzü halifesinin bozgunculuk yapacağını ve kan dökeceğini reddetmiyor ve meleklerin kendisini tesbih edip noksanlıklardan tenzih ettikleri şeklindeki iddialarını da yalanlamıyor. Ancak yeni bir şey ortaya koyuyor. Meleklerin kaldıramayacakları bir olgudan söz ediyor. Ama yer menşeli bu halife bu yükümlülüğü kaldıracak kapasitededir. O, yüce Allah'tan bir örnek alabilmekte, bir sır taşıyabilmektedir ki, meleklerin buna güçleri yetmez. Bu yeteneğiyle de bozgunculuk ve kan dökücülük niteliği telafi edilmiş olur.
Yüce Allah, "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" şeklindeki sözünü ikinci kez, "Ben size, 'Ben göklerin ve yerin gaybını bilirim.' dememiş miydim?" sözüyle değiştiriyor. Bu gaybdan maksat, isimlerdir; Âdem'in isimlere ilişkin bilgisi değildir. Yani melekler, kendilerinin bilmedikleri birtakım isimlerin varlığından haberdar değildiler. Bilgisizlikleri, bu isimleri biliyorlardı da Âdem'in bunları bildiğini bilmiyorlardı, şeklinde değildi. Aksi takdirde yüce Allah'ın bu isimleri onlardan sormasının anlamı olmazdı ve "Ey Âdem, bunlara onların isimlerini haber ver" sözü ile yetinilir; onlar da Âdem'in de bu isimleri bildiğini anlarlar, mesele bitip giderdi.
Oysa ayette, "Bunların isimlerini bana haber verin" diye meleklere soru yöneltilmiştir. Bu ifade tarzından anlaşılan o ki; melekler ha-lifelik misyonuna taliptiler, ama sonunda Hz. Âdem'in bu iş için seçilmiş olmasını kabul etmek durumunda kaldılar. Çünkü halifelik misyonunu üstlenecek biri, isimleri bilmek zorundadır. Bu yüzden yüce Allah, meleklere isimleri soruyor, onlar bilemiyorlar, ama Âdem biliyor. O zaman Âdem'in halifelik misyonuna lâyık olduğu ve bu hususta meleklerden daha üstün olduğu ortaya çıkıyor. Yüce Allah meleklere yukarıdaki soruyu yöneltirken "eğer doğru söylüyorsanız" şek-linde bir ifade kullanıyor, bu da gösteriyor ki, melekler isimleri bilmeyi gerektiren bir iddiada bulunmuşlardı, bir misyona talip olmuşlardı.
"Âdem'e isimlerin tümünü öğretti, sonra onları meleklere sundu." Buradan anlaşılıyor ki, bu isimler veya isimlerinden söz edilen varlıklar, akıl sahibi canlı varlıklardı. Bunlar gayb perdesinin altında bulunuyorlardı ve onların isimlerini bilmek, bizim şu andaki eşyaların isimlerini bilişimize benzemiyordu. Yoksa, Hz. Âdem'in söz konusu isimleri meleklere haber vermesi sırasında onlar da bu isimleri öğrenirler ve bilgi bakımından Âdem'le aynı düzeye gelirlerdi. Dolayısıyla Hz. Âdem'in meleklere karşı bir üstünlüğü söz konusu olmazdı.
Çünkü eğer Allah bu isimleri meleklere öğretmiş olsaydı, onlar da Âdem'in düzeyine gelirler, belki de ondan üstün olurlardı. Bu durumda da melekleri ikna eden veya gerekçelerini geçersiz kılan bir durum söz konusu olmazdı. Çünkü, yüce Allah'ın öğretmesiyle bir adamın birtakım sözcükleri bilmesi, onu Allah'ın emrini eksiksiz yerine getiren meleklerden üstün kılmaz. Bu bilgi Allah'ın, "Bu benim halifemdir ve benim katımda meleklerden daha üstün bir konuma sahiptir." buyurmasına sebep olmaz.
Yüce Allah'ın meleklere, "İnsanların ileride duygu ve düşüncelerini anlatmak, aralarında anlaşmak için kullanacakları kelimeleri söyleyin; eğer iddianızda veya halifeliğimi istemenizde doğru iseniz!" buyuracağını düşünemeyiz. Çükü dil bilmenin kemal sayılması, kalplerin içindeki amaçları bildirmesinden ileri geliyor. Bu duyguları ifade etmek için meleklerin konuşmaya ihtiyaçları yoktur. Onlar duyguları, düşünceleri vasıtasız algılarlar. Dolayısıyla onlar bu hususta konuşmanın da ötesinde bir mükemmelliğe sahiptirler.
Kısacası, Hz. Âdem'in onlara isimleri haber vermesi sonucu meleklerde oluşan bilgi, yüce Allah'ın isimleri öğretmesi ile Âdem'de meydana gelen gerçek bilgiden farklıdır. Bu iki bilgiden sadece biri, melekler ve kapasiteleri açısından mümkündür. Hz. Âdem, isimleri meleklere haber vermesinden dolayı değil, isimlere ilişkin gerçek bilgisinden dolayı halifelik misyonunu hakketmişti. Nitekim melekler cevap niteliğinde şöyle demişlerdi: "Sen yücesin; bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur." Böylece bilgi hususunda olumsuz bir konuda olduklarını kabul ediyorlar.
Şimdiye kadar sunduğumuz açıklamalardan çıkan sonuca göre, söz konusu nesnelerin isimlerini bilmek, onların gerçek mahiyetlerini, somut varlıklarını bilmek şeklinde olmalıdır. Yani sırf, bir kavramı ifade etmeye yönelik bir kelimeyi bilmek yeterli değildir. Şu hâlde söz konusu nesneler, göklerin ve yeryüzünün bilinmezlik perdesi altında gizli olan birtakım dışsal olgular ve somut varlıklardır. Bu nesneleri asıl nitelikleriyle bilmek de, ancak yer menşeli bir varlık için mümkündür; gök menşeli bir melek için değil. Ayrıca bu bilgi, ilâhî hilafetin bir gereğidir.
"Âdem'e isimlerin tümünü öğretti."ifadesinin orijinalinde geçen "el-esmâ=isimler" kelimesi başına "lâm" getirilmiş bir çoğuldur. Başında bu şekilde "lam" harfi bulunan çoğullar genellik ifade ederler. Bunun yanı sıra kelime, "kulleha=tümünü" ifadesiyle de pekiştirilmiştir. Yani varlıkları ifade için kullanılan tüm isimleri hiçbir sınırlandırma olmaksızın kapsadığı vurgulanmıştır. Ayrıca, "Sonra onları meleklere sundu." ifadesi gösteriyor ki, bütün isimler yani isim tarafından tanımlanan nesneler, hayat ve ilim sahibidirler. Bununla beraber gayb perdesi, yani göklerin ve yerin bilinmezlikleri altında gizlidirler.
"Gayb" kelimesinin göklere ve yere izafe edilmesi -kimi yerlerde "min" harf-i cerrinin ifade ettiği "bazı" anlamını ifade etmesi mümkün olmakla birlikte- burada "lâm" harf-i cerrinin anlamını ifade etmesi gerekiyor. Çünkü burada amaç yüce Allah'ın gücünün tümünü, kuşatıcılığını, buna karşılık meleklerin güçsüzlüklerini ve yetersizliklerini vurgulamaktadır. Bundan çıkan sonuca göre, Hz. Âdem'in bildiği isimler, gök ve âlemlerine oranla "gayb" sayılan şeylerdir, evrenin çerçevesinin dışında yer alan olgulardır.
Meselenin bu boyutları, yani isimlerin genelliği, işaret ettikleri nesnelerin hayat ve bilgi sahibi oluşları, bunların göklerin ve yerin gaybî olarak nitelendirilişleri üzerinde düşünüldüğünde, bununla yüce Allah'ın şu sözü arasında kaçınılmaz bir bağlantı olduğu görülecektir: "Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri bizim yanımızda olmasın. Biz onu bilinen bir miktar ile indiririz." (Hicr, 21)
Burada yüce Allah, "şey" denebilecek her şeyin, katında bir hazinesinin bulunduğunu, o şeyin orada saklandığını, sürekli olduğunu, hiç tükenmediğini, herhangi bir sınırla sınırlanmadığını, ölçü ve sınırın sadece indirme ve yaratma aşamasında söz konusu olduğunu, bu hazinelerdeki çokluğun, ölçü ve sınırlamayı kaçınılmaz kılan sayısal bir çokluk olmadığını, sadece mertebe ve derecelerle ilgili bir çokluğun söz konusu olduğunu bildiriyor. İnşaallah Hicr suresinde yer alan bu ayeti açıklarken, daha ayrıntılı bilgi vereceğiz.
Buna göre, yüce Allah'ın meleklere sunduğu isimler, Allah katında koruma altında olan, gayb perdesinin gerisinde gizli bulunan yüce varlıklardı. Yüce Allah âlemde olan her ismi, o yüce varlıkların hayrı ve bereketiyle indirmiştir. Göklerde ve yerde bulunan her şey bunların nurundan ve göz alıcı aydınlığından türemiştir. Çoklukları, farklılıkları, bireyler ve kişilerin çokluğuna, değişikliğine benzemez. Buradaki işlem, mertebeler ve dereceler şeklinde gerçekleşir. Bunların katından inen bir isim, bu tür bir inişle iner.
"Sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte olduğunuzu bilirim." Bu ikisi, göklerin ve yerin bir parçası olan izafî gaybın kapsamına girerler. Buyüzden bundan önce, "Ben göklerin ve yerin gaybını bilirim." denilmiştir. Amaç gaybın her iki yanını da, yani gökler ve yer âlemlerinin kapsamının dışındaki gayb ile, bu iki âlemin kapsamındaki gaybı birlikte ifade etmektir.
"içinizde gizlemekte olduğunuzu"ifadesinin orijinalinde "kitman= gizleme" fiilinin "kuntum" fiiliyle kayıtlandırılarak "gizlemekte olduğunuz" şeklinde bir ifade kullanılmasından ortada Hz. Âdem ve onun halife olarak görevlendirilmesi ile ilgili gizlenen bir hususun varolduğu anlaşılıyor. Bunu yüce Allah'ın bir sonraki ayetteki şu sözünden de sezinlemek mümkündür: "hepsi secde ettiler. O ise imtina etti ve büyüklük tasladı ve o kâfirlerden idi."
Buradan anlaşıldığı kadarıyla, İblis bundan önce kâfir olmuştu. Secde etmekten kaçınması daha önce içinde gizlediği şeye dayanıyordu. Açıklanan bu nüktenin kadrini bilmelisin.
Bununla da anlaşılıyor ki, meleklerin secde etmeleri ve İblis'in sec-de etmekten kaçınması, yüce Allah'ın, "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." sözü ile, "sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte oldu-ğunuzu bilirim." sözünün arasında yer alan bir anda gerçekleşmiştir. Yine bununla, "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." ifadesinden sonra, "Ben göklerin ve yerin gaybını bilirim." ifadesinin kullanılmış olmasının sırrı da açıklığa kavuşuyor.
AYETLERİN HADİSLER ışığında açıklaması
Tefsir'ul-Ayyâşî'de belirtildiğine göre, İmam Sadık (a.s) şöyle de-miştir: "Eğer melekler yeryüzünde bozgunculuk yapan, orada kan döken kimseler görmemiş olsalardı, 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?' şeklindeki bir bilgiye sahip olmazlardı." [c.1, s.29, h: 4]
Ben derim ki: Burada, Âdemoğullarından önce yaşanmış bir döneme işaret edilmiş olabilir. Böyle bir sonuç çıkarmak, meleklerin bu yargıya, "Ben yeryüzünde halife yaratacağım." sözünden hareketle var-dıkları şeklindeki açıklamamızla da bir çelişki oluşturmaz. Bilakis bu açıklama göz önünde bulundurulmadan rivayeti de açıklayamayız. Aksi takdirde meleklerin bu sözleri, İblis'inki gibi kötü ve yerilmiş bir kıyas olur.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de şöyle bir rivayet yer alır: Zürare diyor ki: "İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) huzuruna çıktım. Bana, 'Yanında Şia kaynaklarınca aktarılan hadisler var mıdır?' diye sordu. Dedim ki: 'Yanımda birçok hadis vardır. Bir ateş tutuşturup onları yakmak istedim.' İmam buyurdu ki: 'Onları sakla, doğru bulmadıklarını unutursun.' Burada Âdemoğulları hatırımdan geçti. Bunun üzerine İmam şöyle buyurdu: 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?' derlerken, melekler bunu nereden biliyorlardı?' Zürare dedi ki: 'İmam Sadık (a.s) da Âdem kıssasından söz açılınca şöyle diyordu: 'Bu hadise, Kaderiye'nin görüşünü red etmektedir.' Sonra İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: 'Hz. Âdem'in (a.s) gökyüzünde meleklerden bir dostu vardı. Âdem gökten yere inince melek yalnızlık hissetmeye başladı. Bunun üzerine durumunu yüce Allah'a şikâyet etti ve kendisine izin vermesini istedi. Yüce Allah ona izin verdi, o da yere, Âdem'in yanına indi. Onu bir çölde oturmuş buluverdi. Âdem onu görünce ellerini başının üzerine koyup bir çığlık attı.' İmam Sadık (a.s) diyor ki: 'Derler ki, bütün yaratıklar onun çığlığını duydular. Bunun üzerine melek ona şöyle dedi: 'Ey Âdem, görüyorum ki, sen Rabbine isyan ettin ve altından kalkılmaz bir yükün altına girdin. Yüce Allah'ın senin hakkında ne dediğini ve bizim ona ne cevap verdiğimizi biliyor musun?' Âdem, 'Hayır.' dedi. Melek dedi ki:'Allah, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dedi. Buna karşılık biz de dedik ki: 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?' Allah seni yeryüzü için yaratmıştır, gökte kalman uygun düşer mi?'İmam Sadık (a.s) üç defa şöyle dedi: Allah'a andolsun ki, Âdem bu sözle teselli buldu." [c.1, s.32, h: 9-10]
Ben derim ki: Bu rivayetten anlaşılıyor ki, Hz. Âdem'in yeryüzüne inmeden önce, içinde yaşadığı cennet gökteydi. Bunu destekleyen başka rivayetlere de ileride yer vereceğiz.
Yine Tefsir'ul-Ayyâşî'de Ebu'l-Abbas kanalıyla İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: Ebu'l-Abbas diyor ki: "Âdem'e isimlerin tümünü öğretti..." ayetini okuduktan sonra, "Allah Âdem'e ne öğretti?" diye sordum. İmam Sadık şöyle cevap verdi: "Yerleri, dağları, dereleri, ovaları." Sonra altındaki sergiye baktı ve "Bu sergi de yüce Allah'ın, isimlerini Âdem'e öğrettiği şeyler arasında yer alır." dedi. [c.1, s.32, h: 11]
Yine aynı eserde Fudayl b. Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilir: İmam Sadık'a (a.s), "Âdem'e isimlerin tümünü öğretti." ayetini okuduktan sonra, "Neler öğretildi?" diye sordum, şöyle cevap verdi: "Yer-yüzündeki vadilerin, bitkilerin, ağaçların ve dağların adını öğretti." [c.1, s.32, h: 12]
Söz konusu tefsirde belirtildiğine göre Davud b. Serhân el-Attâr şöyle demiştir: "Bir ara İmam Sadık'ın (a.s) yanında bulunuyordum. Sofranın getirilmesini istedi. Yemeğimizi yedikten sonra, leğen ve ibrik istedi. Bunun üzerine, 'Sana feda olayım. Yüce Allah, 'Âdem'e isimlerin tümünü öğretti.' buyuruyor. Leğen ve ibrik de Âdem'e öğretilen isimler arasında yer alır mı?' diye sordum. İmam, 'Bütün vadileri ve dereleri öğretti.' dedi." [c.1, s.32, h: 13]
el-Meanî adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Yüce Allah bütün hüccetlerinin isimlerini Âdem'e öğretti, sonra onların ruhlarını meleklere sundu ve 'Eğer tesbih etmenizden ve beni noksan sıfatlardan tenzih etmenizden dolayı, yeryüzündeki halifelik misyonu açısından Âdem'den daha lâyık olduğunuz şeklindeki iddianızda samimi ve doğru iseniz, bunların adlarını bana söyleyin.' buyurdu. Bunun üzerine melekler şöyle dediler: 'Seni tenzih ederiz. Bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin ve hikmet sahibisin.' Allah dedi ki: Ey Âdem, bunlara onların isimlerini haber ver."
"Âdem, onların isimlerini meleklere haber verince, onların Allah katındaki yüksek makamlarını öğrendiler. O zaman anladılar ki, onlar yeryüzünde Allah'ın halifesi olmaya, Allah'ın insanlar üzerinde hücceti olmaya kendilerinden daha lâyıktırlar. Sonra onları meleklerin gözlerinden kaybetti. Kendilerinden onların velâyetini kabullenerek, sevgilerini besleyerek Allah'a kulluk sunmaya çağırdı. Ardından onlara şöyle dedi: Ben size, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte olduğunuzu bilirim, dememiş miydim?"
Ben derim ki: Bundan önceki açıklamalarımıza bir kez daha göz atılacak olursa, bu rivayetlerin ifade ettikleri anlamlar daha kolay anlaşılır ve bu rivayetler ile önceki açıklamalar arasında bir çelişki söz konusu olmadığı görülür. Nitekim daha önce de vurguladığımız gibi, "Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim katımızda olmasın." (Hicr, 21) ayeti, bütün şeylerin gayb hazinelerinde bir varlığa sahip olduklarını ve oradan inerek burada varolduklarını ortaya koymaktadır. Varlıklara konulan tüm isimler, aynı zamanda gayb hazinelerinde yer alan şeylerin de isimleridir. Dolayısıyla, "Allah gaybının hazinelerinde bulunan şeyleri (ki bu göklerin ve yerin gaybıdır) Âdem'e öğretti." demekle, "O, Âdem'e her şeyin ismini öğretti; göklerin ve yerin gaybı budur." demek arasında bir fark yoktur. Her iki ifade de aynı sonuca dönüktür, her ikisi de aynı kapıya çıkar.
Yaratılışla ilgili bazı rivayetleri burada ele almamız uygun olacaktır. Bihar'ul-Envar'da Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Bir gün Resulullah'a (s.a.a) dedim ki: 'Yüce Allah'ın ilk yarattığı şey nedir?' Şöyle dedi: Ey Câbir, Allah ilk önce senin peygamberinin nurunu yarattı. Sonra bütün iyilikleri ondan yarattı. Sonra onu, önünde, Allah'ın dilediği ölçüde bir yakınlığa oturttu. Sonra onu birkaç kısma ayırdı. Arşı bir kısımdan ve kürsüyü de bir kısımdan yarattı. Arşı taşıyanlarla, Kürsüyü tutanları bir diğer kısımdan yarattı."
"Dördüncü kısmı Allah'ın dilediği ölçüde sevgi makamına oturttu. Sonra bu makamı da kısımlara ayırdı. Kalemi bir kısmından, levhi bir kısmından, cenneti bir kısmından yarattı; dördüncü kısmını ise dilediği şekilde korku makamına yerleştirdi. Sonra onu da parçalara ayırdı, melekleri bir parçadan, güneşi bir parçadan ve ayı bir parçadan yarattı."
"Sonra dördüncü parçayı Allah'ın dilediği şeyler için umut makamına yerleştirdi. Sonra onu da parçalara ayırdı. Aklı bir parçasından, bilgiyi ve hilmi bir parçasından, günahsızlık ve başarıyı da bir parçasından yarattı. Dördüncü kısmı ise Allah'ın dilediği şeyler için hayâ makamına yerleştirdi. Sonra ona heybet gözüyle baktı ve söz konusu nur sızdı. Ondan da yüz yirmi dört bin katre damladı. Yüce Allah bu damlaların her birinden bir nebinin ve resulün ruhunu yarattı. Sonra peygamberlerin ruhları soluk alıp vermeye başladılar. Yüce Allah bu ruhların soluklarından evliyanın, şehitlerin ve salihlerin ruhlarını yarattı."
Ben derim ki: Bu anlamları içeren birçok rivayet vardır. Bunlar üzerinde sağlıklı bir inceleme yapıldığı zaman, bunların bizim açıklamalarımızı destekledikleri görülecektir. İleride bu konuya ilişkin olarak bazı açıklamalara yer vereceğiz. Onun için tasavvufçuların uydurmaları ve asılsız kuruntularıdır diye, ilim ve hikmet kaynaklarından gelen bu tür hadisler reddedilmemelidir. Çünkü yaratılışın bilmediğimiz birçok sırrı vardır.
Görüyorsunuz ki, yeryüzünde yaşayan ulusların en seçkin bilginleri, insan türünün doğup gelişmeye başlamasından bu yana doğanın sırlarını çözmek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor olmasına rağmen bu hususta attıkları her adımın ardından daha birçok şeyi bilmediklerinin farkına varıyorlar. Üstelik araştırdıkları da âlemlerin en dar kapsamlısı ve en önemsizi olan madde âlemidir. O hâlde madde ötesi uçsuz bucaksız nur âlemleri hakkında ne düşünülebilir!

Google+ WhatsApp