Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 256-257
 
 
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ik­rah" kelimesi, bir kim­se­yi rı­za­sı ol­mak­sı­zın bir işi yap­ma­ya zor­la­mak an­la­mı­na ge­lir. "er-Rüşd ve­ya er-rü­şüd" ise; bir şe­yin ger­çek­li­ği­ne, işin as­lı­na ve doğ­ru yo­la ulaş­ma de­mek­tir. Kar­şı­tı ise "el-ğayy" (sa­pık­lık)tır. Bu iki kav­ram. "hi­da­yet" ve "de­la­let"ten da­ha ge­nel kap­sam­lı­dır.

30/03/2009

AYETLERİN MEALİ

256- Din­de zor­la­ma yok­tur. Şüp­he­siz doğ­ru­luk sa­pık­lık­tan apa­çık ay­rıl­mış­tır. Ar­tık kim tâğutu inkâr edip Al­lah'a ina­nır­sa, o, sa­pa­sağ­lam bir kul­pa ya­pış­mış­tır; onun kop­ma­sı yok­tur. Al­lah, işi­ten­dir, bi­len­dir.

257- Al­lah, iman eden­le­rin ve­li­si­dir. On­la­rı ka­ran­lık­lar­dan nu­ra çı­ka­rır; inkâr eden­le­rin ve­li­le­ri ise tâğut­tur. On­la­rı nur­dan ka­ran­lık­la­ra çı­ka­rır­lar. İş­te on­lar, ateş eh­li­dir­ler. On­da sü­re­siz ka­la­cak­lar­dır.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
256) Din­de zor­la­ma yok­tur. Şüp­he­siz doğ­ru­luk sa­pık­lık­tan apa­çık ay­rıl­mış­tır.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ik­rah" kelimesi, bir kim­se­yi rı­za­sı ol­mak­sı­zın bir işi yap­ma­ya zor­la­mak an­la­mı­na ge­lir. "er-Rüşd ve­ya er-rü­şüd" ise; bir şe­yin ger­çek­li­ği­ne, işin as­lı­na ve doğ­ru yo­la ulaş­ma de­mek­tir. Kar­şı­tı ise "el-ğayy" (sa­pık­lık)tır. Bu iki kav­ram. "hi­da­yet" ve "de­la­let"ten da­ha ge­nel kap­sam­lı­dır. Çün­kü "hi­da­yet" ama­ca ulaş­tı­rı­cı yo­lu bul­mak, "de­la­let" ise (söy­len­di­ği­ne gö­re) bu yo­lu bu­la­ma­mak an­la­mı­na ge­lir. Öy­le an­la­şı­lı­yor ki "rüşd" ke­li­me­si­nin doğ­ru yo­la ulaş­ma an­la­mın­da kul­la­nıl­ma­sı, kav­ra­mı, içi­ne gi­ren ol­gu­lar­dan bi­ri­ne uyar­la­ma yön­te­mi­ne uy­gun bir uyar­la­ma­dır. Çün­kü, yol­da yü­rü­mek­te olan bir kim­se­nin, bir işin ger­çek­li­ği­ne ulaş­ma­sı, onun doğ­ru yo­lu bu­lup iz­le­me­si­ne bağ­lı­dır. Böy­le­ce, yo­la ulaş­ma, bir işin ger­çek­li­ği­ne ulaş­ma­nın bir mıs­da­kı­dır.
Ger­çek­te "rüşd" ile "hi­da­yet" bir­bi­rin­den fark­lı an­lam­lar ifa­de eder­ler. Bun­lar­dan bi­ri­nin öte­ki­si­nin an­la­mı­nı ifa­de et­me­si özel bir iti­na­yı ge­rek­ti­rir ki, bu son de­re­ce be­lir­gin­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Eğer on­lar­da bir rüşd (ol­gun­luk) gör­ürseniz..." (Nisâ, 6) "An­dol­sun, bun­dan ön­ce İb­ra­hi­m'e rüş­dü­nü ver­miş­tik." (Enbiyâ, 51)
Ay­nı iliş­ki "ğayy" ve "da­lal" kav­ram­la­rı ara­sın­da da söz konusu­dur. Bu yüz­den, da­ha ön­ce şöy­le bir açık­la­ma­da bu­lun­ma ge­re­ği­ni duy­duk: Da­lal, gö­zö­nün­de bu­lun­du­ru­lan ama­cı ve mak­sa­dı ha­tırla­mak­la bir­lik­te yol­dan sap­ma de­mek­tir. "Ğayy" ise yo­lun va­ra­ca­ğı he­de­fi unut­mak su­re­tiy­le sap­mak an­la­mı­na ge­lir. Bu yüz­den sa­pık (ğa­viyy) in­san ne is­te­di­ği­ni, ne­yi amaç­la­dı­ğı­nı bil­mez.
"Din­de zor­la­ma yok­tur." ifa­de­sin­de, zor­la da­ya­tı­lan din­sel inan­cın ge­çer­siz­li­ği vur­gu­lan­mak­ta­dır. Çün­kü din, te­o­rik bil­gi­ler sil­si­le­si­dir ve bu­nu pra­tik bil­gi­ler sil­si­le­si iz­ler. İki­si­nin top­la­mı­na inanç­lar (iti­kad) de­nir. İti­kat ve iman kal­bi il­gi­len­di­ren ol­gu­lar­dır. Kalp üze­rin­de zor­la­ma­nın, da­yat­ma­nın hük­mü geç­mez. Çün­kü zor­la­ma­nın et­ki­si, an­cak za­hi­ri amel­ler, be­den­sel fi­il ve ha­re­ket­ler üze­rin­de gö­rü­le­bi­lir. Kal­bi inanç­la­ra ge­lin­ce, bu alan­da iti­kad ve id­rak ka­bi­lin­den olan kal­bi se­bep­ler rol oy­nar. Ce­ha­let­ten bil­gi­nin doğ­ma­sı mu­hal­dır. Ya da, bi­lim­sel ol­ma­yan öner­me­ler­den bi­lim­sel tas­di­ke var­mak imkân­sız­dır.
Do­la­yı­sıy­la, "Din­de zor­la­ma yok­tur." ifa­de­si, eğer ha­ber ni­te­lik­li bir öner­mey­se, tekvinî ve oluş­sal bir du­ru­mu an­la­tı­yor­sa, bun­dan her­han­gi bir kim­se­yi di­ne ve inanç sis­te­mi­ne bağ­lan­ma­ya zor­la­ma­nın ge­çer­siz­li­ği­ne iliş­kin din­sel bir hü­küm do­ğar. Eğer ya­sa koy­ma ve ku­ral bil­dir­me ni­te­li­ğin­dey­se, ki onu iz­le­yen cüm­le bu ni­te­li­ği­ni pe­kiş­tir­mek­te­dir, "Şüp­he­siz, doğ­ru­luk sa­pık­lık­tan apa­çık ay­rıl­mış­tır." Bu du­rum­da, "Din­de zor­la­ma yok­tur." cüm­le­si, bir in­sa­nı inanç sis­te­mi­ne bağ­lan­ma­ya, iman et­me­ye zor­la­ma­nın ya­sak ol­du­ğu­nu ifa­de et­miş olur. Bu ya­sak­la­ma, tekvinî ve oluş­sal bir ger­çe­ğe da­ya­nı­yor, de­mek­tir. Tev­ki­nî ger­çek ise, az ön­ce açık­la­dı­ğı­mız gi­bi şu şe­kil­de ifa­de edi­le­bi­lir: Zor­la­ma, an­cak be­den­sel fi­il­ler aşa­ma­sın­da et­ki­li ola­bi­lir, kal­bî inanç­lar aşa­ma­sın­da de­ğil.
Yü­ce Al­lah bu hük­mü şu şe­kil­de açık­la­mış­tır: "Şüp­he­siz, doğ­ru­luk sa­pık­lık­tan apa­çık ay­rıl­mış­tır." Bu ifa­de bir ba­kı­ma, malulden ha­re­ket­le il­le­ti açık­la­ma ni­te­li­ğin­de­dir. Çün­kü, yö­ne­ti­min­de hik­me­ti esas alan akıl­lı bir yö­ne­ti­ci, bir li­der, an­cak em­re mu­ha­tap olan­la­rın an­la­yış­la­rı­nın ba­sit­li­ği ve yö­ne­ti­len­le­rin zi­hin­le­ri­nin ye­ter­siz­li­ği ya da baş­ka ne­den­ler­den do­la­yı, ger­çe­ği açık­la­ma imkânı bu­lun­ma­yan önem­li me­se­le­le­rin al­gı­la­nı­şı ve uy­gu­la­nı­şı bağ­la­mın­da zor­la­ma ve da­yat­ma, tak­li­de em­ret­me ve ben­ze­ri yön­tem­le­re baş­vu­rur.
İyi ve kö­tü yö­nü açık­la­nan, ya­pıl­ma­sı ya da ya­pıl­ma­ma­sı du­ru­mun­da ne tür bir akıbetle kar­şı­la­şı­la­ca­ğı be­lir­le­nen önem­li me­se­le­le­rin be­nim­se­nip ge­rek­le­ri­nin ya­pıl­ma­sı bağ­la­mın­da zor­la­ma ve da­yat­ma yön­te­mi­ne baş­vur­ma­ya ge­rek yok­tur. Tam ter­si­ne, bu hu­sus­ta in­san, iki şık­tan bi­ri­ni yap­ma, iki akıbetten bi­ri­ni seç­me öz­gür­lü­ğü­ne sa­hip­tir. Di­nin ger­çek­le­ri ve yo­lu ilâhî du­yu­ru­lar ve pey­gam­be­rin pra­tik ya­şa­yı­şı ara­cı­lı­ğı ile açık­lı­ğa ka­vuş­muş ol­du­ğu için, doğ­ru­lu­ğun din­ce tem­sil edil­di­ği, di­ne tâbi ol­ma­nın doğ­ru yol­da ol­ma an­la­mı­na gel­di­ği, di­ni ter­k et­me­nin, hü­küm­le­ri­ni uy­gu­la­ma­ma­nın sa­pık­lık ol­du­ğu açık­lı­ğa ka­vuş­muş­tur. Bu ba­kım­dan, bir kim­se­nin bir baş­ka­sı­nı di­ne gir­me­ye zor­la­ma­sı ge­rek­mez.
Araş­tır­ma­cı ve baş­ka din­le­re men­sup bil­gin­ler kis­ve­si al­tın­da, İslâm'ın kı­lıç di­ni ol­du­ğu­nu id­dia eden­le­rin ve bu­nu da ci­ha­dın İslâm di­ni­nin bir il­ke­si ol­ma­sı ile ka­nıt­la­ma­ya ça­lı­şan­la­rın gö­rüş­le­ri­nin tam ak­si­ne bu ayet-i ke­ri­me, İslâm di­ni­nin kı­lıç ve ka­na da­yan­ma­dı­ğı­nı, zor­la­ma ve da­yat­ma­ya izin ver­me­di­ği­ni gös­te­ren önem­li bir ka­nıt­tır.
Sa­vaş ayetlerini in­ce­ler­ken bu tür id­di­a­la­ra ge­rek­li ce­va­bı ver­dik. De­dik ki: İslâm'ın ön­gör­dü­ğü, Müslüman­la­rı ça­ğır­dı­ğı sa­vaş,di­ni zor ve güç kul­la­na­rak yay­ma ve top­rak ka­zan­ma ama­cı­na yö­ne­lik de­ğil­dir. Tam ter­si­ne, İslâm'ın ön­gör­dü­ğü sa­vaş, hak­kı ege­men kıl­ma, fıt­ra­tın en göz­de de­ğe­ri­ni ya­ni tev­hid il­ke­si­ni sa­vun­ma ama­cı­na yö­ne­lik­tir. Ama, tev­hid il­ke­si in­san­lar ara­sın­da yay­gın­lık ka­za­nın­ca ve in­san­lar, Ya­hu­di­lik ve Hıris­ti­yan­lık şek­lin­de bi­le ol­sa, pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun tem­sil et­ti­ği di­ne bo­yun eğin­ce, ar­tık bir Müslümanın tev­hid eh­li ile bir işi ol­maz, on­lar­la mü­ca­de­le et­mek gi­bi bir yü­küm­lü­lü­ğü yok­tur. Do­la­yı­sıy­la, söz­de araş­tır­ma­cı­la­rın İslâm di­ni­nin ön­gör­dü­ğü ci­had yü­küm­lü­lü­ğü­ne yö­ne­lik eleş­ti­ri­le­ri, me­se­le­yi ge­re­ği gi­bi kav­ra­ya­ma­mış ol­ma­la­rın­dan kay­nak­la­nan bir du­rum­dur.
Bu açık­la­ma­lar­dan an­lı­yo­ruz ki: "Din­de zor­la­ma yok­tur." ifadesinin içer­di­ği hü­küm, ba­zı­la­rı­nın söy­le­di­ği gi­bi, sa­vaş hük­mü­nü içe­ren ayet­le nes­he­dil­miş de­ğil­dir.
Bu aye­tin nes­he­dil­me­di­ği­nin en be­lir­gin ka­nı­tı, yi­ne ay­nı aye­tin içer­di­ği şu se­bep ni­te­lik­li ifa­de­dir: "Şüp­he­siz, doğ­ru­luk sa­pıklık­tan apa­çık ay­rıl­mış­tır." Nes­he­den hü­küm, se­be­bi nes­het­me­di­ği sü­re­ce hük­mün ken­di­si­ni nes­het­mez. Çün­kü hü­küm, se­be­bi va­rol­duk­ça vardır. Bi­lin­di­ği gi­bi, doğ­ru­lu­ğun sa­pık­lık­tan ay­rıl­ma­sı, İslâm di­ni ölçü­lerin­de, sa­vaş hük­mü­nü içe­ren ayet­le or­ta­dan kal­ka­cak tür­den bir ol­gu de­ğil­dir. Ör­ne­ğin: "Müş­rik­le­ri her ne­re­de bu­lur­sa­nız on­lar­la sava­şın." ve­ya "Al­lah yo­lun­da sa­va­şın." ayet­le­ri di­nin açık bir şe­kil­de or­ta­da olu­şu nok­ta­sın­da bir et­kin­lik gös­ter­me­dik­le­ri için bu açık oluş­la ilin­ti­li bir hük­mü nes­het­miş ol­ma­la­rı dü­şü­nü­le­mez.
Di­ğer bir ifa­dey­le, in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz ayet-i ke­ri­me "Din­de zor­la­ma yok­tur." ifa­de­si­ni, hak­kın açık ve be­lir­gin olu­şu ile izah edi­yor. Bu ise, sa­vaş hük­mü­nü içe­ren aye­tin ini­şin­den ön­ce ve ini­şin­den son­ra de­ği­şe­bi­le­cek bir du­rum de­ğil­dir.Bu du­rum her du­rum­da ka­lı­cı ve de­ğiş­mez­dir. Şu hâlde, ayet nes­he­dil­miş de­ğil­dir.
Ar­tık kim tâğut'u inkâr edip Al­lah'a ina­nır­sa, o, sapasağlam bir kul­pa ya­pış­mış­tır.
"Tâğut" ke­li­me­si, az­gın­lık ve had­di aş­ma an­la­mı­na ge­lir. Tıp­kı "me­le­kût" ve "ce­be­rût" kav­ram­la­rın­da ol­du­ğu gi­bi bu kav­ra­mın da an­la­mın­da mü­ba­la­ğa esas­tır. İn­san­la­rın Al­lah'ı bir ya­na bı­ra­ka­rak kul­luk sun­duk­la­rı put­lar, şey­tan­lar, cin­ler, sa­pık­lı­ğın ön­der­le­ri ko­nu­mun­da­ki in­san­lar ve yü­ce Al­lah'ın tâbi olun­ma­sın­dan hoş­nut ol­ma­dı­ğı her li­der an­la­mın­da kul­la­nı­lan bir kav­ram­dır. Bu ke­li­me­de, mü­zek­ker (eril), mü­en­nes, (di­şil) müfret (te­kil), tes­ni­ye (iki şah­sı be­lir­le­me ka­lı­bı) ve ce­mi (ço­ğul) far­k et­mez.
"Kim tâğutu inkâr edip Al­lah'a ina­nır­sa" ifa­de­sin­de, inkârın iman­dan ön­ce zik­re­dil­me­si, ce­za cüm­le­sin­de yer alan fi­il­de söz konusu olan söz di­zi­mi ile uy­gun­luk oluş­tur­ma­sı için­dir. Ce­za cüm­le­si der­ken: "Kop­ma­sı ol­ma­yan sağ­lam kul­pa ya­pış­ma"yı ifa­de eden cüm­le­yi kas­te­di­yo­rum. Çün­kü bir şe­ye ya­pış­mak, an­cak her şe­yi bı­ra­kıp bir kul­pa sa­rıl­mak­la müm­kün­dür. Do­la­yı­sıy­la ön­ce terk, son­ra ya­pış­ma söz ko­nu­su­dur. Bu yüz­den ter­k et­me an­la­mı­nı içe­ren "inkâr", ya­pış­ma an­la­mı­nı içe­ren "iman"dan, ön­ce zik­re­dil­miş­tir ki, bu pra­tik, ter­ti­be uy­gun ola­bil­sin.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "is­tem­se­ke" ke­li­me­si­nin mastarı olan "is­-tim­sak" bir şe­ye kuv­vet­le sa­rıl­mak an­la­mı­na ge­lir. "Ur­ve" ise "kulp" an­la­mın­da kul­la­nı­lır. "Ko­va­nın kul­pu, ten­ce­re­nin kul­pu" gi­bi. Ay­rı­ca top­ra­ğa kök sa­lan ve yap­ra­ğı dö­kül­me­yen bit­ki ve ağaç an­la­mın­da da kul­la­nı­lır. Ke­li­me­nin an­la­mı­nın te­me­lin­de "asıl­ma" un­su­ru yer alır. A-rap­lar: "Arâhu, i'terâhu (=ona asıl­dı, bağ­lan­dı.)" der­ler.
"O, sa­pa­sağ­lam bir kul­pa ya­pış­mış­tır." ifa­de­si, is­ti­a­re­dir. Ve­ril­mek is­te­nen me­saj ise şu­dur: Mut­lu­lu­ğa gö­re iman, bir ka­bın kul­pu­nun ka­ba ya da ka­bın için­de­ki şey­le­re olan ko­nu­mu gi­bi­dir. Kul­pa sı­kı sı­kı­ya sa­rıl­ma­dı­ğı sü­re­ce in­san, onu tam an­la­mıy­la tu­tup-kav­ra­mış ol­maz. Tıp­kı bu­nun gi­bi, bir in­san ger­çek mut­lu­lu­ğa da an­cak tâğutu inkâr edip Al­lah'a iman et­mek­le ka­vu­şa­bi­lir.
Onun kop­ma­sı yok­tur. Al­lah, işi­ten­dir, bi­len­dir.
Ayetin ori­ji­nalinde ge­çen "infisâm" ke­li­me­si, kop­ma, kı­rıl­ma, an­la­mı­na ge­lir. Bu ba­kım­dan cüm­le, aye­tin ge­ne­li için­de "Ur­ve" ke­li­me­sin­den "hal"dir, sağ­lam kul­pun an­la­mı­nı pe­kiş­tir­mek­te­dir. Ar­dın­dan şu de­ğer­len­dir­me cüm­le­si ye­r a­lı­yor: "Al­lah, işi­ten­dir, bi­len­dir." Böy­le bir ifa­de­nin kul­la­nıl­mış ol­ma­sı iman ve küf­rün kalp ve dil­le ilin­ti­li ol­ma­sın­dan kay­nak­la­nı­yor.
257) Al­lah, iman eden­le­rin ve­li­si­dir. On­la­rı ka­ran­lık­lar­dan nu­ra çı­ka­rır...
Tâğutun dost­la­rı­nı ay­dın­lık­tan ka­ran­lı­ğa çı­kar­ma­sı ile il­gi­li ola­rak ba­zı açık­la­ma­lar­da bu­lun­duk. Bu açık­la­ma­yı ya­parken şu­nu söy­le­miş­tik: Söz ko­nu­su "çı­kar­ma" ve ben­ze­ri ifa­de­ler­le, ke­li­me­nin ger­çek an­la­mı kas­te­di­li­yor. Ço­ğu tef­sir bil­gin­le­ri­nin ve di­ğer ba­zı araş­tır­ma­cı­la­rın san­dık­la­rı gi­bi, mecazî bir kul­la­nım söz konusu de­ğil­dir.
Bu gö­rü­şü be­nim­se­yen­ler di­yor­lar ki: Bun­lar mecazî an­lam­lar­dır; bun­lar­la be­de­nin za­hi­ri ha­re­ket­le­ri ve ha­re­ket­siz­lik­le­ri ve bun­la­ra bağ­lı ola­rak be­lir­gin­le­şen iyi ya da kö­tü he­def­ler kas­te­di­li­yor. Söz gelimi; "nur" ger­çek inanç sis­te­mi­dir; ce­ha­le­tin ka­ran­lı­ğı­nı, şüp­he­nin ne­den ol­du­ğu şaş­kın­lı­ğı ve kal­bin hu­zur­suz­lu­ğu­nu gi­de­ren aki­de­dir. Şu hâlde, yol gös­te­ri­ci­li­ği tar­tış­ma gö­tür­mez bir ger­çek olan sa­lih amel nur­dur. Çün­kü sa­lih ame­lin mut­lu­luk üze­rin­de­ki et­ki­si yad­sı­na­maz. Ni­te­kim "nur" de­di­ği­miz şey de, ger­çek­te bu iş­le­vi gö­rür, bu ni­te­lik­le­re sa­hip­tir. Bu ka­ran­lık ise, inanç sis­te­mi­ne ege­men olan ce­ha­let­tir, kuş­ku­dur, ka­rar­sız­lık­tır, yı­kı­cı amel­ler­dir. Bü­tün bu ta­nım­la­ma­lar is­ti­a­re ka­te­go­ri­si­ne gi­rer.
Yü­ce Al­lah'a nispet edi­len "ka­ran­lık­tan nu­ra çı­kar­ma" tıp­kı "tâğuta nispet edi­len" nur­dan ka­ran­lı­ğa çı­kar­ma gi­bi, yu­ka­rı­da işa­ret et­ti­ği­miz amel ve inanç­la­rın ken­di­si­dir. Yok­sa, yü­ce Al­lah'ın ya da bir baş­ka­sı­nın ger­çek an­lam­da "çı­kar­ma" gi­bi bir fi­il ser­gi­le­me­si söz konusu de­ğil­dir. Yü­ce Al­lah'ın ya da bir baş­ka­sı­nın fi­i­li­nin nur ve ka­ran­lık gi­bi so­mut bir et­kin­li­ği kas­te­dil­mi­yor. Ba­zı tef­sir­ci­le­rin ve araş­tır­ma­cı­la­rın id­di­a­sı­dır bu.
Bir di­ğer grup da şöy­le bir gö­rü­şü sa­vu­nu­yor: "Yü­ce Al­lah "ka­ran­lık­tan nu­ra çı­kar­ma", "ha­yat, ge­niş­lik, rah­met vb. ver­me" gi­bi bir fi­il ger­çek­leş­ti­rir. Yü­ce Al­lah'ın bu fi­i­li, nur, ka­ran­lık, ruh, rah­met, ve me­lek­le­rin ini­şi gi­bi bir so­nuç do­ğu­rur. An­cak bi­zim kav­ra­yı­şı­mız ve du­yu­la­rı­mız bu­nu al­gı­la­maz, havsalamız al­maz. Ne var ki, biz yü­ce Al­lah'ın bi­ze ha­ber ver­di­ği gi­bi -O'nun sö­zü ger­çe­ğin ta ken­di­si­dir- ina­nı­rız. Bu gi­bi şey­ler var­dır ve bun­lar Al­lah'ın fi­il­le­ri­dir. Ve­ri­len ha­ber­le­ri tam ola­rak kav­ra­ya­maz­sak da bu böy­le­dir."
Bu gö­rüş de, tıp­kı ön­ce­ki gö­rüş gi­bi, nur, ka­ran­lık, çı­kar­ma ve ben­ze­ri ifa­de­le­rin, mecazî an­lam­da ve is­ti­a­re yo­luy­la kul­la­nıl­mış ol­ma­sı­nı ön­gö­rür. Bu iki gö­rüş ara­sın­da­ki tek fark şu­dur: Bi­rin­ci­si­ne gö­re, nur ve ka­ran­lık gi­bi ifa­de­le­rin so­mut hâl­le­ri bi­zim inanç ve amel­le­ri­miz­dir. İkin­ci­si­ne gö­re de, bun­lar, bi­zim inanç ve amel­le­ri­mi­zin dı­şın­da ol­gu­lar­dır. An­cak bi­zim bun­la­rı kav­ra­ma­mız müm­kün de­ğil­dir. Bun­la­ra ula­şıp etüt et­mek imkân­sız­dır.
Her iki gö­rüş de dos­doğ­ru yo­lun dı­şın­da­dır. Zıt is­ti­ka­met­li iki aşı­rı eği­li­mi yan­sıt­mak­ta­dır. Me­se­le­nin ger­çe­ğe uy­gun de­ğer­len­dir­me­si şöy­le­dir: Yü­ce Al­lah'ın, bi­zim ita­at ya da is­ya­nı­mız­la bağ­lan­tı­lı ola­rak var et­ti­ği­ni, ya­pıp-et­ti­ği­ni ha­ber ver­di­ği ol­gu­lar, ger­çek­li­ğe sa­hip­tir­ler. Mecazî bir kul­la­nım söz konusu de­ğil­dir. Ne var ki, bu ol­gu­lar bi­zim inanç ve amel­le­ri­miz­den ay­rı de­ğil­dir­ler. Tam ter­si­ne, inanç ve amel­le­ri­mi­zin iç kap­sa­mın­da ye­r e­di­nen zo­run­lu so­nuç­lar­dır. Da­ha ön­ce, bu ko­nu­ya de­ğin­miş­tik. Ama bu de­ğer­len­dir­me: "Al­lah on­la­rı ka­ran­lık­lar­dan nu­ra çı­ka­rır." ve "On­la­rı nur­dan ka­ran­lık­la­ra çı­ka­rır­lar." ifa­de­le­ri­nin, yü­ce Al­lah'ın doğ­ru yo­la ile­ti­ci­li­ğin­den ve tâğut'un sap­tır­ma­sın­dan ki­na­ye ol­ma­sı­na en­gel de­ğil­dir. "Kelâm" ko­nu­su­nu in­ce­ler­ken de de­miş­tik ki: Tar­tış­ma iki nok­ta­da­dır,
a) Nur ve ka­ran­lık gi­bi ol­gu­lar şu ev­ren­de bi­rer ger­çek­li­ğe sa­hip mi­dir, yok­sa ger­çek­li­ği bu­lun­ma­yan bi­rer ben­zet­me mi­dir?
b) Bun­la­rın bi­rer ger­çek­lik ol­duk­la­rı­nı ka­bul et­sek, kar­şı­mı­za şu iki­lem çı­kı­yor: Aca­ba, hi­da­ye­tin ger­çek­li­ğin­den iba­ret olan bir ger­çek­lik­le ilin­ti­li ola­rak, ör­ne­ğin "nur" söz­cü­ğü­nü kul­lan­mak, ger­çek bir kul­la­nım mı­dır? Yok­sa mecazî bir kul­la­nım mı­dır?
Her hâlükâr­da, "On­la­rı ka­ran­lık­lar­dan nu­ra çı­ka­rır." ve "On­la­rı nur­dan ka­ran­lık­la­ra çı­ka­rır­lar." cüm­le­le­ri, hi­da­yet ve sa­pık­lık­tan ki­na­ye ola­rak kul­la­nıl­mış­lar­dır. Ak­si tak­dir­de, her bir mümin ve kâfirin hem nu­ru, hem de ka­ran­lı­ğı ol­ma­sı ge­re­kir­di. Çün­kü, mümi­nin ka­ran­lık­tan nu­ra çı­ka­rı­lı­şı, onun iman­dan ön­ce ka­ran­lık­ta ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Kâfir için­se, bu­nun ak­si bir du­rum la­zım ge­lir­di. Şu hâlde müminlerin ve kâfir­le­rin ge­ne­li -ki bun­lar ya yal­nız­ca mümin ola­rak ya­şar ya da yal­nız­ca kâfir ola­rak ya­şar­lar- yü­küm­lü­lük ala­cak ko­nu­ma gel­dik­le­rin­de, şa­yet iman eder­ler­se, ka­ran­lık­lar­dan nu­ra çı­ka­rı­lır­lar. Do­la­yı­sıy­la, on­lar bun­dan ön­ce hem nur, hem de ka­ran­lık için­dey­di­ler. An­cak bu; hiç­bir yö­nüy­le doğ­ru de­ğil­dir.
Fa­kat şöy­le bir yo­rum ge­tir­mek müm­kün­dür: İn­san, ya­ra­tı­lı­şı iti­ba­riy­le fıt­rat nu­ru üze­re­dir. Bu, ic­ma­li fa­kat ay­rın­tı­ya el­ve­riş­li bir nur­dur. Ger­çek­lik bil­gi­le­ri ve sa­lih amel­ler söz konusu ol­du­ğun­da ise, he­nüz ka­ran­lık için­de­dir. Çün­kü ko­nu­mu ve kar­şı kar­şı­ya bu­lun­du­ğu ol­gu­lar açık­lı­ğa ka­vuş­ma­mış­tır. Bu an­la­mı ile nur ve ka­ran­lık bir­bir­le­riy­le çe­liş­mez­ler, iki­si­nin bir ara­da ol­ma­sı­nın sa­kın­ca­sı yok­tur. Do­la­yı­sıy­la mümin ima­nı ara­cı­lı­ğı ile ka­ran­lık­tan ay­rın­tı­lı ger­çek­lik bil­gi­le­ri­nin ve ita­a­tin ay­dın­lı­ğı­na çı­kar. Kâfir de, inkârı ara­cı­lı­ğı ile fıt­ra­tın nu­run­dan küf­rün ve gü­nah­la­rın ay­rın­tı­lı ka­ran­lık­la­rı­na çı­kar...
"On­la­rı ka­ran­lık­lar­dan nu­ra çı­ka­rır." ve "On­la­rı nur­dan ka­ran­lık­la­ra çı­ka­rır." ifa­de­le­rin­de "nur"un te­kil "ka­rın­lık"ın da ço­ğul ola­rak kul­la­nıl­mış ol­ma­sı, hak­kın tek ve fark­lı­laş­maz ol­du­ğu­nu, bu­na kar­şın ba­tı­lın çe­şit çe­şit ve fark­lı ni­te­lik­ler­de or­ta­ya çık­tı­ğı­nı, bir­lik hâlinde ol­ma­dı­ğı­nı vur­gu­la­ma­ya yö­ne­lik­tir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet­te şöy­le bu­yu­rur: "Bu be­nim dos­doğ­ru olan yo­lum­dur. Şu hâlde ona uyun. Si­zi O'nun yo­lun­dan ayı­ra­cak yol­la­ra uy­ma­yın." (En'âm, 153)
AYETLERİN HADİSLER IŞI­ĞIN­DA AÇIKLAMASI
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Ebu Da­vud, Neseî, İbn Mun­zir, İbn Ebî Ha­tem ve en-Nu­has (Na­sih ad­lı ese­rin­de) İbn Men­de (Ga­ra­ib-i Şuab ad­lı eser­de) İbn Hibban, İbn Mürdeveyh, Beyhakî (Sü­ne­n'in­de) Zi­ya (el-Muh­ta­re ad­lı eser­de) İbn Ab­bas'tan şöy­le ri­va­yet eder­ler: İslâm'dan ön­ce, Me­di­ne­li­ler ara­sın­da şöy­le bir ge­le­nek var­dı: Ço­cuk­la­rı do­ğar doğ­maz ölen bir ka­dın, "şa­yet bir ço­cu­ğum ya­şa­ya­cak olur­sa onu Ya­hu­di ya­pa­ca­ğım" di­ye adak­ta bu­lu­nur­du. İslâm'dan son­ra, Ya­hu­di kö­ken­li Na­di­ro­ğul­la­rı ka­bi­le­si, Me­di­ne'nin dı­şı­na sür­gün edi­lin­ce, iç­le­rin­de, bu şe­kil­de adan­mış En­sar ço­cuk­la­rı da bu­lu­nu­yor­du. Me­di­ne­li­ler şöy­le de­di­ler: "Ço­cuk­la­rı­mı­zın on­lar­la bir­lik­te git­me­si­ne izin ver­me­ye­ce­ğiz." Bu­nun üze­ri­ne, "Din­de zor­la­ma yok­tur." aye­ti in­di.
Ay­nı ri­va­yet baş­ka ka­nal­lar­dan Sa­id b. Cü­beyr ve eş-Şa'bi'den de ri­va­yet edil­miş­tir.
Yi­ne ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Abd b. Humeyd, İbn Ce­rir ve İbn Mün­zir, Mü­ca­hid'den şöy­le ri­va­yet eder­ler: Ya­hu­di kö­ken­li Na­di­ro­ğul­la­rı ka­bi­le­si­nin ka­dın­la­rı, Evs ka­bi­le­sin­den ba­zı ço­cuk­la­rı em­zir­miş­ler­di. Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) Na­di­ro­ğul­la­rı­'nın Me­di­ne'yi terk et­me­le­ri­ni em­re­din­ce, Evs­li­le­rin ço­cuk­la­rı: "Biz on­lar­la bir­lik­te gi­de­ce­ğiz, biz on­la­rın din­le­ri­ni be­nim­se­ye­ce­ğiz" de­di­ler. Ço­cuk­la­rın ai­le­le­ri ise, bu­na en­gel ol­mak is­te­di­ler ve Müslüman ol­ma­la­rı için bas­kı uy­gu­la­dı­lar. İş­te "Din­de zor­la­ma yok­tur." aye­ti, bu olay üze­ri­ne in­miş­tir.
Ben derim ki: Bu ri­va­yet de ön­ce­ki gi­bi, baş­ka ka­nal­lar­dan da ak­ta­rıl­mış­tır. Ay­rı­ca, İslâm'dan ön­ce En­sar ka­dın­la­rı­nın, eğer ço­cuk­la­rı ya­şa­ya­cak­lar­sa on­la­rı Ya­hu­di­leş­ti­re­cek­le­ri­ne iliş­kin ri­va­yet­le de çe­liş­me­mek­te­dir.
Yi­ne ay­nı eser­de, İbn İs­hak ve İbn Ce­rir, İbn Ab­bas'ın "Din­de zor­la­ma yok­tur." aye­ti ile il­gi­li ola­rak şöy­le de­di­ği­ni ri­va­yet eder­ler: Bu ayet, adı­na Ha­siyn de­nen Be­nî Sa­lim b. Avf ka­bi­lesi­ne men­sup bir en­sar­lı hak­kın­da in­miş­tir: Bu ada­mın Hıris­ti­yan ol­muş iki oğ­lu var­dı. Ken­di­si de Müslüman­dı. Bir gün Re­su­lul­lah'a (s.a.a) şöy­le de­di: "Oğul­la­rı­ma Müslüman ol­ma­la­rı için bas­kı uy­gu­la­ya­yım mı? Çün­kü Hıris­ti­yan­lık dı­şın­da her­han­gi bir di­ni ka­bul et­mek gi­bi bir ni­yet­le­ri yok­tur." Bu­nun üze­ri­ne söz ko­nu­su ayet in­di.
el-Kâfi'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Ayet­te ge­çen "nur"dan mak­sat, Mu­ham­med'in Ehlibeyt'i­dir. Ka­ran­lık­lar ise Ehlibeyt düş­man­la­rı­dır.
Ben derim ki: Bu ri­va­yet, ge­nel bir hük­mü özel bir du­ru­ma uyar­la­ma ya da ba­tı­nı an­la­mı­nı ver­me ve­ya tevi­li­ni açık­la­ma ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir.
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim