Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 255
 
 
Fa­ti­ha Suresi'n­de "Al­lah" laf­zı ile il­gi­li ola­rak is­ter "ele­he'r-re­cu­lu (=şa­şır­dı)" kö­kün­den, is­ter "ele­he'r-re­cu­lu (=kul­luk et­ti)" kö­kün­den alın­mış ol­sun, işa­ret yo­luy­la tüm ke­mal sı­fat­la­rı­nı üze­rin­de top­la­yan zat an­la­mı­nı ifa­de eder de­miş­tik.

30/03/2009

 

AYETİN MEALİ

255- Al­lah'­tır ki, O'ndan baş­ka ilâh yok­tur. Di­ri­dir, (ya­ra­tık­la­rı­nı) ko­ru­yup yö­ne­ti­ci­dir. O'nu uyuk­la­ma ve uy­ku tut­maz. Gök­ler­de ve yer­de ne var­sa hep­si O'nun­dur. İz­ni ol­mak­sı­zın O'nun ka­tın­da şe­fa­at­te bu­lu­na­cak kim­dir? O, ön­le­rin­de­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni bi­lir. On­lar ise di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da, O'nun il­min­den hiç bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar. O'nun kürsüsü, bü­tün gök­le­ri ve ye­ri kap­la­yıp-ku­şat­mış­tır. On­la­rın ko­run­ma­sı O'na güç gel­mez. O, pek yü­ce­dir, pek bü­yük­tür.

AYETİN AÇIK­LA­MASI
Al­lah'­tır ki, O'ndan baş­ka ilâh yok­tur. Di­ri­dir, ko­ru­yup yö­ne­ti­ci­dir.
Fa­ti­ha Suresi'n­de "Al­lah" laf­zı ile il­gi­li ola­rak is­ter "ele­he'r-re­cu­lu (=şa­şır­dı)" kö­kün­den, is­ter "ele­he'r-re­cu­lu (=kul­luk et­ti)" kö­kün­den alın­mış ol­sun, işa­ret yo­luy­la tüm ke­mal sı­fat­la­rı­nı üze­rin­de top­la­yan zat an­la­mı­nı ifa­de eder de­miş­tik.
Yi­ne "İlâhı­nız tek bir ilâh­tır." (Ba­ka­ra, 163) aye­ti­ni in­ce­ler­ken "O'ndan baş­ka ilâh yok­tur." ifa­de­si hak­kın­da ba­zı açık­la­ma­lar­da bu­lun­duk. "O" za­mi­ri "Al­lah" laf­zı­na dö­nük ol­mak­la be­ra­ber, "Al­lah" laf­zı, ağır­lık­lı ola­rak "âlem"dir. Bu yüz­den ba­şın­da­ki "lam-ı ta­rif" ya da "mut­lak olu­şu iti­ba­riy­le ba­zı ni­te­lik­sel an­lam­la­rı kap­sa­mak­la be­ra­ber, biz­zat O'nun za­tı­na de­la­let eder. Şu hâlde, "O'ndan baş­ka ilâh yok­tur." ifa­de­si, Al­lah'ın dı­şın­da, id­dia edi­len düz­me­ce ilâh­la­rın var oluş hak­la­rı­nı or­ta­dan kal­dı­rı­cı bir an­lam içe­rir.
"Di­ri" an­la­mı­na ge­len "Hayy" is­mi, ka­lı­cı ha­yat sa­hi­bi de­mek­tir. O da, di­ğer "sı­fat-ı mü­şeb­be­he"ler gi­bi sü­rek­li­li­ğe ve ka­lı­cı­lı­ğa de­la­let eder.
İn­san­lar ilk kez var­lık­la­rın du­ru­mu­nu al­gı­la­ma­ya baş­la­dık­la­rın­da on­-la­rın iki kıs­ma ay­rıl­dık­la­rı­nı far­k et­ti­ler:
a) Var­lı­ğı sür­dük­çe so­mut du­ru­mu de­ğiş­me­yen­ler. Taş­lar ve di­ğer can­sız var­lık­lar gi­bi.
b) Var­lı­ğı, so­mut ola­rak sa­hip ol­du­ğu şek­li sür­dür­mek­le be­ra­ber du-­ru­mu de­ği­şe­bi­len, güç­le­ri dev­re dı­şı ka­la­bi­len­ler. İn­san­lar, hay­van­lar ve bit­ki­ler gi­bi. Çün­kü bun­la­rın sa­hip ol­duk­la­rı güç­le­rin ba­zen iş­lev­siz kal­dık­la­rı­nı, çev­re­le­ri­ni al­gı­la­ya­ma­dık­la­rı­nı, nor­mal ey­lem­le­ri­ni ger­çek­leş­ti­re­me­dik­le­ri­ni ve aşa­ma­lı ola­rak bo­zul­ma­ya yüz tut­tuk­la­rı­nı gö­re­bi­li­yo­ruz. Bun­dan do­la­yı, in­sa­noğ­lu, duy­gu­la­rın öte­sin­de, bil­gi ni­te­lik­li al­gı­la­yış ve kav­ra­yış­la­rın, ira­de­ye ve bil­gi­ye da­ya­lı fi­il­le­rin kay­na­ğı olan bir baş­ka ol­gu­nun far­kı­na var­dı. Bu ol­gu, "ha­yat" ola­rak isim­len­di­ri­lir. Ha­ya­tın or­ta­dan kalk­ma­sı ise "ölüm" adı­nı alan bir du­rum­dur. Şu hâlde, ha­yat ken­di­sin­den bil­gi ve kud­ret sı­zan bir var­lık tü­rü­dür.
Yü­ce Al­lah, Kur'ân'da, in­san­la­rın bu al­gı­la­yı­şı­nı onay­lar bi­çim­de, ma­hi­ye­ti bun­dan iba­ret olan ha­yat­tan sö­z et­miş­tir: "Bi­li­niz ki ger­çek­ten Al­lah, ölü­mün­den son­ra yer­yü­zü­ne ha­yat ve­rir." (Ha­did, 17) "Şüp­he­siz sen, top­ra­ğı boy­nu bü­kük gö­rür­sün. Ama Biz onun üze­ri­ne su­yu in­dir­di­ği­miz za­man, dep­re­nir ve ka­ba­rır. Şüp­he­siz onu di­ril­ten, ölü­le­ri de el­bet­te di­ril­ti­ci­dir." (Fus­si­let, 39) "Di­ri olan­lar da ölü­ler de bir de­ğil­dir." (Fâtır, 22) "Her can­lı şe­yi su­dan ya­rat­tık." (Enbiyâ, 30) Bu ayet­ler, in­san, hay­van ve bit­ki gi­bi can­lı tür­le­ri­nin sa­hip ol­duk­la­rı ha­ya­tı kap­sa­mak­ta­dır.
Kur'ân-ı Ke­rim'de, ha­yat kı­sım­la­rı­na iliş­kin ifa­de­ler de var­dır: "Dün­-ya ha­ya­tı­na ra­zı olan­lar ve bu­nun­la tat­min olan­lar." (Yûnus 7)
"Rab­bi­miz, bi­zi iki ke­re öl­dür­dün ve iki ke­re di­rilt­tin." (Mü'min, 11) İki ke­re di­rilt­me ifa­de­si, iki ha­ya­tı, ya­ni ölüm-ha­şir ara­sı ber­zah ha­ya­tı­nı ve ahi­ret ha­ya­tı­nı kap­sa­mak­ta­dır. Bu­na gö­re, tıp­kı ha­yat sa­hi­bi olan can­lı­lar gi­bi, ha­ya­tın ken­di­si de kı­sım­la­ra ay­rı­lır.
Yü­ce Al­lah, in­san­la­rın dün­ya ha­ya­tı­na iliş­kin bu al­gı­la­yış­la­rı­nı onay­la­mak­la bir­lik­te, birçok ayet­te onu dü­şük, ba­sit ve önem­siz bir de­ğer ola­rak ni­te­ler: "Oy­sa ki dün­ya ha­ya­tı, ahi­ret­te bir me­ta­dan baş­ka­sı de­ğil­dir." (Ra'd, 26) "Dün­ya ha­ya­tı­nın ge­çi­ci­li­ği­ni is­te­ye­rek." (Nisâ, 94) "Dün­ya ha­ya­tı­nın sü­sü­nü is­te­ye­rek..." (Kehf, 28) "Dün­ya ha­ya­tı yal­nız­ca bir oyun ve oya­lan­ma­dan baş­ka­sı de­ğil­dir." (En'âm, 32) "Dün­ya ha­ya­tı, al­da­nış olan bir me­ta­dan baş­ka­sı de­ğil­dir." (Ha­did, 20)
Gö­rül­dü­ğü gi­bi, yü­ce Al­lah dün­ya ha­ya­tı­nı bu şe­kil­de ni­te­len­di­ri­yor ve onu bir me­ta ko­nu­mu­na in­dir­gi­yor. Me­ta ise, baş­ka bir şe­yi el­de et­me­ye yö­ne­lik bir araç­tır. Yi­ne, bir ayet­te "ge­çi­ci" ola­rak ni­te­li­yor. Bir gö­rü­nü­yor, son­ra da kay­bo­lup gi­di­yor. Son­ra "süs" ola­rak ta­nım­lı­yor. Süs ise, onu çe­ki­ci kıl­mak için bir şe­ye ek­le­nen gü­zel­lik­tir. Böy­le­ce kas­te­dil­me­yen ger­çek­le­şir, ger­çek­leş­me­yen kas­te­dil­miş olur. Bir ayet­te de "oya­lan­ma" ola­rak ni­te­le­miş­tir. Oya­lan­ma ise, in­sa­nı önem­se­di­ği şey­ler­den alı­ko­yar, oya­lar. "Oyun" ola­rak da tas­vir edi­yor dün­ya ha­ya­tı­nı... Bi­lin­di­ği gi­bi, oyun, ger­çek­li­ği bu­lun­ma­yan ha­ya­li bir ama­ca yö­ne­lik fi­i­lin adı­dır. Bir ayet­te de "al­da­nış me­taı", ya­ni in­sa­nı al­da­tıp yol­dan çı­ka­ran me­ta ola­rak ni­te­len­di­ri­yor.
Aşa­ğı ala­ca­ğı­mız şu ayet­se, yu­ka­rı­da­ki ayet­le­rin tef­si­ri ve açık­la­ma­sı ni­te­li­ğin­de­dir: "Bu dün­ya ha­ya­tı, yal­nız­ca bir oyun ve 'tut­ku­lu bir oya­lan­ma'dır. Ger­çek­ten ahi­ret yur­du ise, asıl ha­yat odur. Bir bil­se­ler­di." (An­ke­but, 64) Dün­ya ha­ya­tı­nın, ger­çek ha­yat ol­ma­dı­ğı, mü­kem­mel bir ya­şa­yış ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­ye­ce­ği be­lir­ti­li­yor ve ar­dın­dan ahi­ret ha­ya­tı­nın ger­çek ve mü­kem­mel ha­yat ol­du­ğu vur­gu­la­nı­yor.
Ahi­ret ha­ya­tı­nın ar­dın­dan ölüm gel­mez. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Ora­da gü­ven­lik için­de­dir­ler; on­da, ilk ölü­mün dı­şın­da baş­ka ölüm tatmaz­lar."(Du­han, 55-56) "Or­da di­le­dik­le­ri her şey on­la­rın­dır; ka­-tı­mız­da da­ha faz­la­sı da var." (Kaf, 35) Ahi­ret ha­ya­tın­da öl­me­mek üze­re ya­şar­lar. En ufak bir ek­sik­lik bir üzün­tü his­set­mez­ler. Ama ahi­ret ha­ya­tı ile il­gi­li ola­rak gün­de­me ge­ti­ri­len ni­te­lik­ler­den il­ki, ya­ni ahi­ret ha­ya­tı­nın gü­ven­li olu­şu, ya­şa­ma­nın ger­çek ve zo­run­lu bir özel­li­ği­dir.
Şu hâlde, asıl ha­yat ahi­ret ha­ya­tı­dır. Çün­kü dün­ya ha­ya­tı­nın ak­si­ne, ora­da ölüm di­ye bir şey yok­tur. Yü­ce Al­lah, birçok ayet­te, ahi­ret­te­ki ger­çek ha­ya­tı bah­şet­ti­ği­ni, in­san­la­rı ölüm­den son­ra o ha­ya­tı ya­şa­mak üze­re di­ril­te­ce­ği­ni, her şe­yin kont­ro­lü­nün ken­di elin­de ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır. Bu da gös­te­ri­yor ki, ahi­ret ha­ya­tı da mülk­tür, ma­lik de­ğil. Bo­yun eğ­di­ril­miş­tir, ken­di ba­şı­na bı­ra­kıl­mış de­ğil­dir. Ya­ni, söz konusu özel­lik­le­ri yü­ce Al­lah ona ka­zan­dır­mış­tır, o ken­di­si bu özel­lik­le­ri el­de et­me­miş­tir.
Bun­dan da an­la­şı­lı­yor ki, ger­çek ha­yat­ta ölü­mün imkânsız ol­ma­sı ge­re­kir. Bu, söz konusu ha­ya­tın te­mel ni­te­li­ğin­den kay­nak­lan­ma­lı­dır. Bu ise, an­cak adı ge­çen ha­ya­tın, ken­di­si­ni ya­şa­ya­nın za­tı­nın ay­nı­sı ol­ma­sı, ona arız ol­ma­mış, bir an­da or­ta­ya çık­ma­mış ya­ni baş­ka­sı­nın mülk e­din­dir­me­si ve ba­ğı­şı so­nu­cu ol­ma­ma­sı du­ru­mun­da ta­sav­vur edi­le­bi­lir. Yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Sen, as­la öl­me­yen ve da­i­ma di­ri olan Al­lah'a te­vek­kül et." (Fur­kan, 58) Bu­na gö­re ger­çek ha­yat, va­cip ni­te­lik­li ha­yat­tır. Ya­ni, var­lı­ğı öy­le bir bi­çim­dir ki za­tı ile bi­len ve za­tı ile her şe­ye güç ye­ti­ren­dir.
Bu­ra­dan ha­re­ket­le an­lı­yo­ruz ki: "An­cak O, di­ri­dir, O'ndan baş­ka i-lâh yok­tur."(Ğa­fir, 2) i­fa­de­sin­de­ki öz­gü kıl­ma, ger­çek­tir, iza­fî de­ğil. Do­-la­yı­sıy­la, ölü­mün ulaş­ma­dı­ğı, yok­luk ve tü­ke­niş­le bu­luş­ma­yan ger­çek ha­yat, yü­ce Al­lah'ın ha­ya­tı­dır.
Bu du­rum­da "Al­lah­'tır ki, O'ndan baş­ka ilâh yok­tur. Di­ri­dir, ko­ru­yup yö­ne­ti­ci­dir."(Âl-i İmrân, 1-2) aye­tin­de ye­r a­lan "Di­ri­dir." ifa­de­si­nin, ha­ber­den son­ra ge­len ikin­ci ha­ber ol­ma­sı da­ha uy­gun­dur. Böy­le olun­ca da ha­ya­tın öz­gü kı­lı­nı­şı­nı, has­re­di­li­şi­ni ifa­de et­miş olur. Çün­kü ifa­de­nin açı­lı­mı; Al­lah'­tır ki di­ri­dir... şek­lin­de­dir. Şu hâlde ayet, ha­ya­tın ta­ma­men Al­lah'a öz­gü ol­du­ğu­nu ifa­de et­mek­te­dir. O'nun baş­ka can­lı­la­ra bah­şet­ti­ği ha­yat baş­ka. a­ye­ti ile "Elif, Lam, Mim. Al­lah'tır ki, O'ndan baş­ka ilâh yok­tur. Di­ri­dir, ko­ru­yup yö­ne­ti­cidir."
"Ka­im­dir", (Key­yum) sı­fa­tı­na ge­lin­ce; dil­bi­lim­ci­le­re gö­re, bu ke­li­me, "fey'ul" vez­nin­de­dir. Tıp­kı, "ke­yam" ke­li­me­si­nin "fey'al" vez­nin­de ol­ma­sı gi­bi. Kö­kü "kı­yam"dır ve mübalağaya de­la­let eden bir sı­fat­tır. "Kı­yam" kav­ra­mı, bir şe­yi ko­ru­ma ya­pıp-et­me, yö­net­me, ter­bi­ye et­me, de­net­le­me ve güç ye­tir­me an­la­mı­nı ifa­de eder ki, bü­tün bun­lar, di­kil­me an­la­mın­da "kı­yam" dan alı­nan an­lam­lar­dır. Çün­kü bu an­lam­lar­la di­kil­me ara­sın­da bir­bi­ri­ni ge­rek­tir­me söz konusu­dur.
Yü­ce Al­lah, ya­rat­tı­ğı var­lık­la­rı il­gi­len­di­ren iş­ler üze­rin­de ka­im ol­ma­yı (de­net­le­me, evi­rip çe­vir­me, yö­net­me, eğit­me, güç ye­tir­me yet­ki­si­ni) za­tı­na öz­gü kı­lı­yor: "Her nef­sin bü­tün ka­zan­dık­la­rı üze­rin­de gö­ze­ti­ci olan mı?" (Ra'd, 33) Bir di­ğer ayet­te ise, da­ha kap­sam­lı bir ifa­de kul­la­nı­lı­yor: "Al­lah, ada­leti ayakta tutarak ger­çek­ten ken­di­sin­den baş­ka ilâh ol­ma­dı­ğı­na şa­hit­lik et­ti; me­lek­ler ve ilim sa­hip­le­ri de O'n­dan baş­ka ilâh olmadığına şahitlik ettiler. Mutlak güç­ ve hik­met sa­hi­bi Allah'tan başka ilâh yoktur." (Âl-i İmrân, 18) Bu ayet­te yü­ce Al­lah'ın tüm var­lık­la­rı ada­let­le de­net­le­di­ği, var­lık âlemin­de alıp-ver­di­ği (var­lık, bir alıp-ver­me­den baş­ka bir şey de­ğil­dir) her şe­yi ada­let il­ke­si­ne gö­re ger­çek­leş­tir­di­ği, her­ke­se ve her­ şe­ye ha­k et­ti­ği­ni ver­di­ği an­la­tı­lı­yor. Ar­dın­dan, ada­let il­ke­si­ne da­ya­lı bu de­ne­ti­min, O'nun iki sı­fa­tı­nın ge­re­ği ol­du­ğu vur­gu­la­nı­yor: Aziz ve Ha­kim... O, üs­tün gü­cüy­le her şe­yi de­net-­li­yor ve hik­me­ti­nin ge­re­ği ola­rak bu de­ne­ti­mi ada­let il­ke­si doğ­rul­tu­sun­da ger­çek­leş­ti­ri­yor.
Kı­sa­ca­sı, yü­ce Al­lah, bü­tün var­lık­la­rın var­lık­la­rı, ni­te­lik­le­ri ve et­kin­lik­le­riy­le kay­nak­lan­dık­la­rı ilk güç­tür. Hiç­bir kay­nak, hiç bir baş­lan­gıç yok­tur ki, O'nda son bul­ma­sın. Şu hâlde O, bü­tün yön­le­riy­le ve ger­çek an­lam­da her şe­yin kont­ro­lü­nü elin­de tut­mak­ta­dır. Bu de­ne­tim ve kont­rol as­la gev­şe­mez ve sav­sak­la­na­maz. O'nun bir şe­kil­de izin ver­-miş ol­ma­sı dı­şın­da hiç bir var­lı­ğın böy­le bir yet­ki­si ve gü­cü yok­tur. O, za­yıf­la­maz ve gev­şe­mez bir de­ne­ti­mi te­ke­lin­de tut­mak­ta­dır. Baş­ka­la­rı ise, bu de­ne­ti­min al­tın­da­dır.
Bu­ra­da iki tür hasr ve öz­gü kıl­ma gö­zü­mü­ze çar­pı­yor: O'nun kı­ya­ma öz­gü kı­lı­nı­şı ve kı­ya­mın O'na öz­gü kı­lı­nı­şı... Bi­rin­ci­si­ne, ayet-i ke­ri­me­de­ki "kayyûm" sı­fa­tı­nın "Al­lah" is­mi­nin ha­ber­den son­ra­ki ha­be­ri olu­şu de­la­let et­mek­te­dir. (Al­la­hu'l-kayyûm=Al­lah kayyûm­dur). İkin­ci­si­ne de, bun­dan son­ra ge­len cüm­le de­la­let edi­yor: "O'nu uyuk­la­ma ve uy­ku tut­maz."
Bu açık­la­ma­lar­dan çı­kan so­nu­ca gö­re, "kayyûm" sı­fa­tı, yü­ce Al­lah hak­kın­da is­pat edi­len tüm izafî sı­fat­la­rın te­me­li­dir. İzafî sı­fat­lar­dan kas­tet­ti­ği­miz, bir şe­kil­de, yü­ce Al­lah'ın za­tı­nın dı­şın­da­ki an­lam­la­ra de­la­let eden isim­ler­dir. Ya­ra­tı­cı, rı­zk ve­ren, mub­di (ilk kez va­r e­den), muîd (ya­rat­ma­yı tek­rar­la­yan), di­ril­ten, öl­dü­ren, ba­ğış­la­yan, ra­him ve ve­dûd (se­ven, rah­me­ti çok olan) gi­bi.
O'nu uyuk­la­ma ve uy­ku tut­maz.
ayetin orijinalinde geçen "es-si­ne­tu" ke­li­me­si, can­lı­la­rın uyu­ma­ya baş­la­dık­la­rı sı­ra­da vü­cut­la­rın­da baş gös­te­ren gev­şe­me­yi ifa­de eder. "en-Nevm" ise, can­lı­nın du­yu or­gan­la­rı­nın do­ğal iş­lev­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­ye­cek şe­kil­de dur­gun­laş­ma­sı­nı ifa­de eder. "Rü­ya" ise, bun­dan fark­lı­dır. Uyu­yan kim­se­nin, uy­ku hâlindey­ken gör­dü­ğü şey de­mek­tir.
Ba­zı­la­rı, "O'nu uyuk­la­ma ve uy­ku tut­maz" sö­zü­nü, belagat sa­na­tı­nın ön­gör­dü­ğü ter­ti­be ay­kı­rı bul­muş­tur. Çün­kü ko­nu iler­le­me ni­te­lik­li­dir. Müs­pet yön­de iler­le­yiş­se, za­yıf­tan güç­lü­ye doğ­ru bir ha­re­ke­ti, bir iler­le­me­yi ön­gö­rür. "Fa­lan adam on hat­ta yir­mi öl­çek yük ta­şı­ya­bi­lir." "Fa­lan adam yüz­ler­ce, hat­ta bin­ler­ce li­ra har­ca­ya­cak ka­dar cö­mert­tir." ifa­de­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi. Men­fi yön­de iler­le­yiş­tey­se bu­nun ak­si bir du­rum ge­çer­li­dir. "Fa­lan adam ne yir­mi, ne de on öl­çek ta­şı­ya­bi­lir."... "Fa­lan adam, ne bin­ler­ce li­ra, ne de yüz­ler­ce li­re har­ca­ya­cak ka­dar cö­mert­tir." ifa­de­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi. Do­la­yı­sıy­la, "Onu uy­ku ve uyuk­la­ma tut­maz." şek­lin­de bir ifa­de kul­la­nıl­ma­lıy­dı.
Bu­na ve­re­ce­ği­miz ce­vap şu­dur: Sö­zü edi­len ter­tip her za­man müspet ve­ya men­fi olu­şa gö­re ger­çek­leş­mez. Ni­te­kim: "Fa­lan ada­mı yir­mi öl­çek­lik hat­ta on öl­çek­lik yük yo­ru­yor." de­ni­le­bi­lir, ama ak­si söy­le­ne­mez. Do­la­yı­sıy­la kas­te­di­len, iler­le­me ol­gu­su­nun sa­hih olu­şu­dur. Bu da ye­ri­ne gö­re de­ği­şir. Uy­ku tut­ma­sı hâli, uyuk­la­ma­ya gö­re "kayyûm" ol­ma açı­sın­dan da­ha bü­yük et­ki­li ve da­ha çok za­rar­lı ol­du­ğu için, ön­ce uyuk­la­ma­nın et­ki­si­nin nef­yi ge­rek­miş­tir. Ar­dın­dan da­ha güç­lü ola­nın et­ki­si­nin nef­yi­ne doğ­ru bir iler­le­yiş kay­de­dil­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la, "O'nu uyuk­la­ma ve uy­ku tut­maz." ifa­de­si, şu­na ben­zer bir an­lam içer­miş olu­yor: Şu za­yıf et­ken, işi­ni gev­şe­te­cek şe­kil­de O'na et­ki ede­mez, da­ha güç­lü ve et­ki­li ola­nı da.
Gök­ler­de ve yer­de ne var­sa hep­si O'nun­dur. İz­ni ol­mak­sı­zın O'nun ka­tın­da şe­fa­at­te bu­lu­na­cak kim­dir?
Yü­ce Al­lah'ın "kayyûm" olu­şu, an­cak gök­le­re, ye­re ve iki­si­nin ara­sın­da bu­lu­nan can­lı-can­sız tüm var­lık­la­ra sa­hip ve ege­men olu­şu ile müm­kün ol­du­ğun­dan, ar­dın­dan, gök­le­rin ve ye­rin ege­men­li­ği­nin O'nun te­ke­lin­de ol­du­ğu vur­gu­la­nı­yor. Ni­te­kim, ilâh­lık ma­ka­mı­nın ger­çek an­lam­da tek­li­ği ve or­tak­sız­lı­ğı (tev­hid) an­cak, bu ma­ka­ma sa­hip ola­nın tüm ev­ren üze­rin­de ka­im ve ege­men ol­ma­sı ile ger­çek­le­şen bir du­rum ol­du­ğu için, ayet-i ke­ri­me­de Al­lah'ın ilâh­lık­ta tek­li­ği vur­gu­lan­dık­tan he­men son­ra "ka­im" olu­şu da gün­de­me ge­ti­ril­miş­tir.
Son ola­rak yer ve­ri­len iki cüm­le­nin her bi­ri ka­yıt­lı­dır ya da yan­lış al­gı­la­ma­la­rı dış­la­yan bir tür an­lam­sal ka­yıt içer­mek­te­dir. "Gök­ler­de ve yer­de ne var­sa hep­si O'nun­dur." ifa­de­siy­le, "iz­ni ol­mak­sı­zın O'nun ka­tın­da şe­fa­at­te bu­lu­na­cak kim­dir?" ifa­de­si ay­rı­ca, "O, ön­le­rin­de­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni bi­lir." ifa­de­si ile "On­lar ise di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da, O'nun il­min­den bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar." ifa­de­si­ni kas­te­di­yo­rum.
"Gök­ler­de ve yer­de ne var­sa hep­si O'nun­dur." ifa­de­si­ne ge­lin­ce; yü­ce Al­lah'ın sa­hip (ma­lik) o­lu­şu ve sa­hip ol­du­ğu şey­ler üze­rin­de­ki ege­men­li­ği­nin (me­lik olu­şu­nun) i­fa­de et­ti­ği an­la­mı, da­ha ön­ce açık­la­ma­ya ça­lış­tık. Yü­ce Al­lah'ın var­lık­la­ra sa­hip ol­ma­sı, tüm var­lık­la­rın, bü­tün va­sıf ve et­kin­lik­le­riy­le, yü­ce Al­lah ile ka­im ol­ma­la­rı an­la­mı­nı ifa­de eder. Ma­lik olu­şu "Gök­ler­de ve yer­de ne var­sa hep­si O'nun­dur." cüm­le­sin­de vur­gu­la­nı­yor. Do­la­yı­sıy­la cüm­le, ulu Al­lah'ın var­lık­la­rın za­tı­na ve za­ta tâ­bi olan sı­fat ve özel­lik­le­re sa­hip ol­du­ğu­nu an­lat­mak­ta­dır.
"...Ko­ru­yup yö­ne­ti­ci­dir. O'nu uyuk­la­ma ve uy­ku tut­maz. Gök­ler­de ve yer­de ne var­sa hep­si O'nun­dur." ifa­de­siy­le, var­lık üze­rin­de­ki tek ve mut­lak ege­men­li­ğin yü­ce Al­lah'a ait ol­du­ğu, ev­ren­de­ki tüm ta­sar­ruf yet­ki­si­nin O'nun ol­du­ğu, O'ndan kay­nak­lan­dı­ğı vur­gu­la­nı­yor. Bu ger­çek kar­şı­sın­da, in­sa­nın zih­nin­de şöy­le bir so­ru uya­nı­yor: Du­rum bun­dan iba­ret ol­du­ğu­na gö­re, ev­ren­de rol oy­na­yan se­bep­ler ne işe ya­rar? Tüm et­kin­lik Al­lah'ın te­ke­lin­de ol­du­ğu­na gö­re, se­bep­ler için ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi için­de bir et­kin­lik han­gi ge­rek­çey­le ta­sav­vur edi­le­bi­lir?
Bu­na ve­ri­le­cek ce­vap şu­dur: Ma­lul ko­nu­mun­da­ki var­lık­lar üze­rin­de, se­bep ve il­let­le­rin oy­na­dı­ğı rol, ta­sar­ruf­ta ara­cı­lık yap­mak­tan öte­ye geç­mez. Di­ğer bir ifa­dey­le, se­bep­ler Al­lah'ın iz­ni doğ­rul­tu­sun­da malullerle il­gi­li ola­rak ara­cı­lık (şefaatçilik) yap­mak­ta­dır­lar. Se­bep­ler bir an­lam­da şe­fa­at­çi­ler­dir. Hay­rı ulaş­tır­ma­da ya da kö­tü­lü­ğü ber­ta­raf et­me­de ara­cı­lık yap­mak ve­ya şe­fa­at­çi­nin, şe­fa­at di­le­yen kim­se hak­kın­da yap­tı­ğı her tür­lü gi­ri­şim an­la­mı­na ge­len şe­fa­at ise, an­cak Al­lah'ın iz­ni doğ­rul­tu­sun­da ger­çek­leş­me­di­ği, O'nun ira­de­si­ne da­yan­ma­dı­ğı, ter­si­ne ba­ğım­sız ve bağ­lan­tı­sız ol­du­ğu za­man ilâhî oto­ri­tey­le, sı­nır­sız Rab­ba­ni ta­sar­ruf­la çe­li­şir.
Bu ba­kım­dan, ev­ren­de iş­lev gör­mek­te olan hiç­bir se­bep, hiç bir il­let yok­tur ki, Al­lah sa­ye­sin­de et­kin­lik gös­ter­me­sin, ta­sar­ruf­ta bu­lun­ma­sı Al­lah'ın iz­ni­ne bağ­lı ol­ma­sın. Şu hâlde se­bep­le­rin et­kin­li­ği ve ta­sar­ru­fu, yü­ce Al­lah'ın et­kin­li­ği ve ta­sar­ruf­ta bu­lun­ma­sı an­la­mı­na ge­lir. Var­lık­lar âlemin­de yü­ce Al­lah'ın ege­men­li­ğin­den baş­ka ege­men­lik yok­tur. Ev­ren üze­rin­de­ki tek yö­ne­tim, evi­rip-çe­vir­me yet­ki­si O'na ait­tir.
Bu açık­la­ma­la­rı­mı­za gö­re şöy­le bir so­nuç çı­kı­yor kar­şı­mı­za; şe­fa­at, se­bep­ler ve ara­cı­lar âlemin­de­ki mut­lak ara­cı­lık de­mek­tir. Bu, is­ter o­luş ev­re­sin­de se­bep­le­rin ara­cı­lı­ğı an­la­mın­da­ki tekvinî şe­fa­at ol­sun, is­ter teşriî şe­fa­at, ya­ni, ki­tap ve sün­ne­tin, kı­ya­met gü­nü ger­çek­le­şe­ce­ği­ni ha­ber ver­dik­le­ri yar­gı aşa­ma­sın­da­ki şe­fa­at ol­sun. Ni­te­kim; "Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kim­se başkasının yerine bir şey ödeye­mez." (Ba­ka­ra, 48) aye­ti­ni in­ce­ler­ken ge­rek­li açık­la­ma­lar­da bu­lun­muş­tuk. Şe­fa­at, her iki kıs­mı kap­sa­mak­ta­dır. "İz­ni ol­mak­sı­zın O'nun ka­tın­da şe­fa­at­te bu­lu­na­cak kim­dir?" cüm­le­sin­den ön­ce, yü­ce Al­lah'ın oto­ri­te­sin­den ve ege­men­li­ğin­den söz edi­li­yor. Ulu Al­lah'ın bu ni­te­lik­le­ri hem tek­vi­nî (oluş­sal), hem de teş­riî (hu­kuk­sal)dir. Hat­ta tek­vin (oluş sü­re­ci) ile ilin­ti­le­ri da­ha be­lir­gin­dir. Do­la­yı­sıy­la, ko­nu­nun de­va­mı ola­rak, kı­ya­met gü­nü­ne öz­gü şe­fa­at­ten söz et­me­nin bir an­la­mı ola­bil­sin di­ye bun­la­rı teşriî (hu­kuk­sal) oto­ri­te ve ege­men­lik­le sı­nır­lan­dır­ma­ya ge­rek yok­tur.
Şu hâlde, bu aye­ti şefaatin her iki kıs­mı­nı kap­sa­ma­sı açı­sın­dan, aşa­ğı­da­ki ayet­le­rin ka­te­go­ri­si­ne so­kup in­ce­le­ye­bi­li­riz: "Şüp­he­siz si­zin Rab­bi­niz, al­tı gün­de gök­le­ri ve ye­ri ya­ra­tan, son­ra ar­şa is­ti­va eden, iş­le­ri evi­rip-çe­vi­ren Al­lah'tır. O'nun iz­ni ol­ma­dık­tan son­ra hiç kim­se şe­fa­at­çi ola­maz." (Yûnus, 3) "Al­lah; gök­le­ri, ye­ri ve iki­si ara­sın­da olan­la­rı al­tı gün­de ya­rat­tı, son­ra ar­şa is­ti­va et­ti. Si­zin O'nun dı­şın­da bir yar­dım­cı­nız ve şe­fa­at­çi­niz yok­tur." (Sec­de, 4) Şe­fa­at ko­nu­su­nu in­ce­ler­ken, şu ger­çe­ği or­ta­ya koy­duk: Şe­fa­at ol­gu­su­nun ta­nı­mı, teşriî ara­cı­lı­ğı kap­sa­dı­ğı gi­bi, tekvinî (ev­ren­sel) ne­den­sel­li­ği de kap­sar. Çün­kü her se­bep, Al­lah ka­tın­da mü­seb­be­bi için şe­fa­at­çi olur. Ni­me­tin ona ulaş­ma­sı için Al­lah'ın faz­lı­na, cö­mert­li­ği­ne ve rah­me­ti­ne sa­rı­lır. Do­la­yı­sıy­la, ne­den­sel­lik sis­te­mi, tı­pa­tıp şe­fa­at sis­te­mi­ne de uy­gun­dur. Dua ve di­lek sis­te­mi­ne uy­du­ğu gi­bi: "Gök­ler­de ve yer­de olan ne var­sa, O'ndan is­ter. O, her gün bir iş­te­dir." (Rah­man, 29) "Si­ze her is­te­di­ği­niz şe­yi ver­di." (İb­ra­him, 34) Bu ko­nuy­la il­gi­li "Kul­la­rım be­ni sa­na so­ra­cak olur­sa..." (Ba­ka­ra, 186) aye­ti­ni in­ce­ler­ken ge­niş açık­la­ma­lar sun­duk.
O, ön­le­rin­de­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni bi­lir. On­lar ise di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da, O'nun il­min­den hiç bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar.
Her ne ka­dar, ön­ce­sin­de, şe­fa­at me­se­le­si ile il­gi­li bir ifa­de yer a­lı­yor­sa da, ayet-i ke­ri­me­nin bu cüm­le­si­nin akı­şı, "Ha­yır, on­lar ik­ra­ma la­yık gö­rül­müş kul­lar­dır. On­lar söz­le O'nun önü­ne geç­mez­ler ve on­lar O'nun em­riy­le ya­pıp-et­mek­te­dir­ler. O, ön­le­rin­de­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni bi­lir; Al­lah'ın ra­zı ol­du­ğun­dan baş­ka­sı­na şe­fa­at et­mez­ler. Ve on­lar, O'nun kor­ku­sun­dan iç­le­ri tit­re­mek­te olan­lar­dır." (Enbiyâ, 26-28) ayet­le­ri­nin akı­şı­nı ve içe­ri­ği­ni an­dır­mak­ta­dır. An­la­şıl­dı­ğı ka­da­rıy­la "bey­ne eydîhim ve­ ma hal­fe­hum (=ön­le­rin­de­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni)" ke­li­me­le­rin­de ge­çen ga­ip ço­ğul za­mi­ri, ön­ce­ki cüm­le­nin an­lam­sal ola­rak de­la­let et­ti­ği şe­fa­at­çi­le­re dö­nük­tür.
Şu hâlde, yü­ce Al­lah'ın on­la­rın ön­le­rin­de­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni bil­me­si, O'nun on­la­rı ek­sik­siz bir şe­kil­de ku­şat­mış ol­ma­sın­dan ki­na­ye­dir. On­lar, ilâhî izin­le sa­hip ol­duk­la­rı şe­fa­at­çi­lik ve ara­cı­lık yet­ki­si­ni kul­la­na­rak yü­ce Al­lah'ın ege­men­li­ği açı­sın­dan is­te­me­di­ği, ra­zı ol­ma­dı­ğı bir işi ger­çek­leş­ti­re­mez­ler. Baş­ka­la­rı da on­la­rın bu şe­fa­at­çi­lik ve ara­cı­lık yet­ki­le­ri­ni kö­tü­ye kul­la­na­maz, do­la­yı­sıy­la Al­lah'ın güç ye­ti­re­me­ye­ce­ği bir şe­yi O'nun mül­kün­de ger­çek­leş­ti­re­mez.
Aşa­ğı­ya ala­ca­ğı­mız ayet­ler de, ben­ze­ri bir an­la­mı pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir: "Biz an­cak Rab­bi­nin em­riy­le ine­riz. Önü­müz­de, ar­dı­mız­da ve bun­lar ara­sın­da olan her şey O'nun­dur. Se­nin Rab­bin ke­sin­lik­le unut­kan de­ğil­dir." (Mer­yem, 64) "O, gay­bı bi­len­dir. Ken­di gay­bı­nı kim­se­ye açık tut­maz. An­cak el­çi­le­ri için­de ra­zı ol­du­ğu kim­se­ler baş­ka. Çün­kü, O', bu­nun önü­ne ve ar­ka­sı­na iz­le­yi­ci­ler di­zer. Öy­le ki on­la­rın, Rab­le­rin­den ge­len ri­sa­le­ti teb­liğ et­tik­le­ri­ni bil­sin. Al­lah, on­la­rın nez­din­de olan­la­rı sa­rıp-ku­şat­mış ve her şe­yi sa­yı ola­rak da sa­yıp-tes­pit et­miş­tir." (Cin, 26-28)
Bu ayet­ler, yü­ce Al­lah'ın me­lek­le­ri ve pey­gam­ber­le­ri sa­rıp-ku­şat­tı­ğı­nı ifa­de et­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la, Al­lah'ın is­te­me­di­ği bir şe­yi yap­ma­la­rı müm­kün de­ğil­dir. An­cak O'nun em­riy­le iner­ler, an­cak O'nun is­te­di­ği me­sa­jı du­yu­rur­lar. Bu­na gö­re, "ön­le­rin­de­ki­ni..." de­yi­min­den mak­sat, on­la­rın için­de bu­lun­duk­la­rı an ve du­rum­dur. "Ar­ka­la­rın­da­ki­ni..." de­yi­mi ile de, gö­re­me­dik­le­ri, uzak ge­le­cek­te­ki du­rum­la­rı­dır. Ne­ti­ce­de an­lam, göz­lem­le­ne­bi­lir ve göz­le­ne­mez (gayb) an­la­mı­na dö­nük olur.
Kı­sa­ca­sı, "O, ön­le­rin­de­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni bi­lir." de­yi­mi, yü­ce Al­lah'ın on­la­rın için­de bu­lun­duk­la­rı du­ru­mu ve ko­nu­mu ve ge­le­cek­te ala­cak­la­rı du­ru­mu sa­rıp-ku­şat­tı­ğın­dan ki­na­ye­dir. Ar­dın­dan şu de­ğer­len­dir­me­nin ya­pıl­mış ol­ma­sı da bu­nu gös­te­rir: "On­lar ise di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da, O'nun il­min­den hiç bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar." Rab­ba­ni ku­şa­tı­cı­lı­ğı ve ilâhî oto­ri­te­yi açık­la­yı­cı bir ifa­de­dir bu. Ulu Al­lah bi­len­dir, on­la­rı ve bil­gi­le­ri­ni kav­ra­yıp-ku­şat­mış­tır. On­lar ise, O'nun di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da O'nun bil­gi­sin­den bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar.
Ayet-i ke­ri­me­nin üç ye­rin­de (bey­ne ey­dî­him, ma hal­fe­hum, yuhî-tûne) geçen ve akıl sa­hi­bi var­lık­lar için kul­la­nı­lan "hum (=on­lar)" za­mi­ri­nin şe­fa­at­çi­le­re dö­nük ol­ma­sı, da­ha ön­ce yap­tı­ğı­mız: "Şe­fa­at, tekvinî ne­den­sel­lik­ten ve teşriî ara­cı­lık­tan da­ha ge­nel kap­sam­lı­dır ve şe­fa­at­çi­ler­den mak­sat, mut­lak ola­rak se­bep ve il­let­ler­dir." şek­lin­de­ki de­ğer­len­dir­me ile çe­liş­mez. Çün­kü, şe­fa­at, ara­cı­lık, tes­pih et­me ve ham­det­me gi­bi du­rum­lar da­ha çok akıl ve bi­linç sa­hi­bi var­lık­lar­la bağ­lan­tı­lı ola­rak dü­şü­nül­dü­ğün­den bu gi­bi du­rum­la­rı ifa­de et­mek için, ilk plân­da akıl sa­hi­bi var­lık­la­rı çağ­rış­tı­ran ifa­de­ler­le an­la­tıl­mış­tır. Bu, Kur'ân'a öz­gü ifa­de tar­zı­nın bir özel­li­ği­dir. Bu­na şu ayet­le­ri ör­nek gös­te­re­bi­li­riz: "O'nu öv­gü ile tespih et­me­yen hiç bir şey yok­tur, an­cak siz on­la­rın tes­pih­le­ri­ni kav­ra­mı­yor­su­nuz." (İsrâ, 44) "Son­ra, du­man hâlinde olan gö­ğe yö­nel­di; böy­le­ce ona ve ye­re de­di ki: 'İs­te­ye­rek ve­ya is­te­me­ye­rek ge­lin.' İki­si de: 'İs­te­ye­rek gel­dik.' de­di­ler." (Fus­si­let, 11) vb.
Do­la­yı­sıy­la, "On­lar ise di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da, O'nun il­min­den hiç bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar." cüm­le­si, ilâhî oto­ri­te­nin, ev­ren­sel çap­ta­ki ted­bir ve plân­la­ma­nın ku­sur­suz­lu­ğu­nu, ta­mam­lı­ğı­nı ifa­de eder. İda­re edi­le­nin, ken­di­si­ni ida­re ede­nin ken­di­si­nin du­ru­mu ve ge­le­ce­ği ile il­gi­li ola­rak ne tür plân­lar ve ted­bir ta­sar­la­dı­ğı­nı bil­me­me­si, yö­ne­ti­min, plân­la­ma­nın mü­kem­mel­li­ği­ni gös­te­rir. Böy­le olun­ca ida­re edi­len, ge­le­ce­ği ile il­gi­li ola­rak hoş­lan­ma­dı­ğı bir plân­dan kur­tul­ma, do­la­yı­sıy­la ida­re ede­nin ta­sa­rı­mı­nı boz­ma imkânı­na sa­hip ola­maz. Tıp­kı ar­zu­la­dık­la­rı­nın ter­si­ne ha­re­ket e­den bir grup gi­bi, Bun­la­rın, ba­si­ret­le­ri o de­re­ce bağ­lan­mış­tır ki, ne­re­den gel­dik­le­ri­ni, ne­re­de ko­nak­la­ya­cak­la­rı­nı ve ne­re­ye var­ma­la­rı is­ten­di­ği­ni bil­mez­ler. Kuş­ku­suz bu du­rum­la­rı, ken­di­le­ri­ni yön­len­di­ren kim­se­nin ku­sur­suz yö­ne­ti­mi­nin so­mut ka­nı­tı­dır.
Ulu Al­lah, bu cüm­le ile bi­ze şu­nu an­la­tı­yor: Ev­re­nin yö­ne­ti­mi Al­lah'ın te­ke­lin­de­dir. Var­lık­lar ara­sın­da­ki bağ­la­ra iliş­kin bil­gi­si­ne da­ya­na­rak ev­re­ni yö­ne­tir. Çün­kü bu bağ­la­rı va­r e­den de ken­di­si­dir. Di­ğer se­bep ve il­let­ler, özel­lik­le bun­la­rın ara­sın­da akıl ve bil­gi sa­hi­bi olan­lar, bel­li oran­da ta­sar­ruf ve bil­gi yet­ki­si­ne sa­hip ol­mak­la be­ra­ber, ya­rar­lan­dık­la­rı, is­ti­fa­de et­tik­le­ri bil­gi, yü­ce Al­lah'ın il­min­den, me­şi­ye­tin­den ve ira­de­sin­den kay­nak­lan­mak­ta­dır. On­la­rın bil­gi ve ta­sar­ruf­la­rı da ilâhî bil­gi­nin bir uzan­tı­sı­dır. Yap­tık­la­rı ta­sar­ruf­lar, ilâhî ta­sar­ru­fun bir de­va­mı­dır. O'nun ev­ren­sel çap­ta­ki yö­ne­tim ve plân­la­ma­sı­nın bir par­ça­sı­dır. İç­le­rin­de hiç bi­ri, yü­ce Al­lah'ın mül­kü için ön­gör­dü­ğü plânın ak­si­ne bir du­rum ser­gi­le­ye­mez. Bu­nun da ilâhî yö­ne­tim ve ön ta­sa­rı­mın bir par­ça­sı ol­ma­sı baş­ka.
"On­lar ise di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da, O'nun il­min­den hiç bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar." cüm­le­si ile bağ­lan­tı­lı bir de­ğer­len­dir­me ola­rak "ilim" söz­cü­ğü ile mastar (bil­mek) an­la­mı­nın ya da ism-i mastar (bil­gi) an­la­mı­nın kas­te­dil­di­ği­ni, "bi­li­nen şey­ler" kas­te­dil­me­di­ği­ni var­sa­ya­rak, şöy­le bir so­nuç el­de et­miş olu­ruz: "Bü­tün bil­gi Al­lah'ın­dır. Hiç bir bil­gi sa­hi­bi yok­tur ki, bil­gi­si Al­lah'ın bil­gi­si­nin bir par­ça­sı ol­ma­sın." Bu ba­kım­dan söz konusu cüm­le, "güç" "üs­tün­lük" ve "ha­yat" gi­bi ni­te­lik­le­ri yü­ce Al­lah'a öz­gü kı­lan Kur'ân ayet­le­ri­ni çağ­rış­tır­mak­ta­dır. "Zul­me­den­ler, aza­bı gö­re­cek­le­ri (ve o za­man) mu­hak­kak bü­tün kuv­ve­tin tü­müy­le Al­lah'a ait ol­du­ğu­nu... an­la­ya­cak­la­rı gü­nü keş­ke bir gör­se­ler­di." (Ba­ka­ra, 165) "On­la­rın ya­nın­da mı izzet (güç ve şeref) arı­yor­lar? Doğrusu, izzet bü­tün olarak Al­lah'ın­dır." (Nisâ, 139) "O, Hayy (di­ri) olan­dır. O'ndan baş­ka ilâh yok­tur." (Mü'min, 65)
Bil­gi­nin tü­müy­le Al­lah'a öz­gü kı­lı­nı­şı­na ka­nıt ola­rak şu ayet­ler de ör­nek ve­ri­le­bi­lir: "Çün­kü O, bi­le­nin ve hik­met sa­hi­bi ola­nın ken­di­si­dir." (Yûsuf, 83) "Al­lah bi­lir, siz­ler bil­mez­si­niz." (Âl-i İmrân, 66) Bu­nun gi­bi da­ha birçok ayet ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir. "O'nun il­min­den hiç­bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar." cüm­le­sin­de "bi­le­mez­ler" ye­ri­ne iha­ta (kav­ra­yıp-ku­şat­ma) ifa­de­si­nin kul­la­nı­lı­şı açık bir lüt­fu yan­sıt­mak­ta­dır.
O'nun kür­sü­sü, bü­tün gök­le­ri ve ye­ri kap­la­yıp-ku­şat­mış­tır.
"Kür­sü" herkes­çe bi­li­nen bir ­şey­dir (otu­ru­la­cak yük­sek­çe yer). Bu is­mi al­ma­sı, is­ke­le­ti­ni oluş­tu­ran par­ça­la­rı­nın bir­bi­ri­ne ek­len­me­sin­den ile­ri ge­lir. Bu isim ço­ğu za­man k­ral­lık tah­tın­dan ki­na­ye ola­rak kul­la­nı­lır ve "kürsiy­yu'l-me­lik" de­nir ki, bu­nun­la onun ege­men­lik ala­nı, gü­cü­nün bo­yut­la­rı kas­te­di­lir.
Han­gi an­lam kas­te­dil­miş olur­sa ol­sun, "Gök­ler­de ve yer­de ne var­sa hep­si O'nun­dur..." di­ye baş­la­yan cüm­le­ler­den, "kür­sü­nün ge­niş­li­ği" ifa­de­sin­den ilâhî oto­ri­te­nin ku­şa­tı­cı­lı­ğı­nı an­lı­yo­ruz. Bu­na gö­re "kür­sü" söz­cü­ğü için şu an­lam be­lir­gin­le­şi­yor: Gök­ler­de ve yer­de bu­lu­nan tüm var­lık­la­rın da­ya­na­ğı olan Rab­ba­ni ma­kam. Bu ba­kım­dan gök­ler­de ve yer­de bu­lu­nan her şey, O'nun ida­re­si al­tın­da­dır, O'nun mül­kü­dür ve O'nun ta­ra­fın­dan bi­lin­mek­te­dir.Öy­ley­se kür­sü bil­gi­nin bir mer­te­be­si­dir. "Ge­niş­lik" kav­ra­mı için de şu an­lam ön plâna çı­kı­yor: Gök­ler­de ve yer­de bu­lu­nan tüm var­lık­la­rın zat ve et­kin­lik ola­rak ko­run­ma­sı. Cüm­le­nin so­nun­da "On­la­rın ko­run­ma­sı O'na güç gel­mez." de­yi­mi de bu­nu vur­gu­la­ma­ya yö­ne­lik­tir.
On­la­rın ko­run­ma­sı O'na güç gel­mez. O, pek yü­ce­dir, pek bü­-yük­tür.
Arap­lar, bir şe­yin bi­ri­ne ağır gel­di­ği­ni, onu yor­du­ğu­nu an­lat­mak için "ade­hu, ye­û­du­hu ev­den" der­ler. "Ona güç gel­mez (=la yeûu­du­hu)" ifa­de­sin­de­ki za­mi­rin, yü­ce Al­lah'a dö­nük ol­ma­sı müm­kün ol­mak­la be­ra­ber, "kür­sü"ye dö­nük ol­du­ğu da­ha be­lir­gin bir du­rum­dur. Aye­tin so­nun­da, gök­ler­de ve yer­de bu­lu­nan­la­rın ko­run­ma­sı­nın güç gel­me­yi­şi aye­tin ba­şın­da, gök­ler ve yer üze­rin­de­ki oto­ri­te açı­sın­dan uyuk­la­ma ve uy­ku­nun tut­ma­yı­şı­na iliş­kin ifa­dey­le ahenk oluş­tur­mak­ta­dır.
Ayet-i ke­ri­me­den edin­di­ği­miz an­la­mı şu şe­kil­de özet­le­mek müm­kün­dür: Hiç şüp­he­siz Al­lah'tan baş­ka ilâh yok­tur. Bü­tün ha­yat O'nun­dur. Za­yıf­la­maz ve sav­sak­la­maz. Mut­lak oto­ri­te, tar­tış­ma­sız ege­men­lik O'nun te­ke­lin­de­dir. Aye­tin so­nun­da­ki, "O, pek yü­ce­dir, pek bü­yük­tür." sı­fat­la­rın yer al­dı­ğı de­ğer­len­dir­me cüm­le­si de bu ger­çe­ği vur­gu­la­mak­ta­dır. Bu­na gö­re Al­lah pek yü­ce ol­du­ğu için, var­lık­la­rın et­kin­li­ği O'na ulaş­maz; O'nun var­lı­ğın­da bir za­af, ege­men­li­ğin­de de bir sav­sak­la­ma mey­da­na ge­tir­mez. Pek bü­yük ol­du­ğu için de, var­lık­la­rın çok­lu­ğu O'nu yor­maz, gök­le­rin ve ye­rin bü­yük­lü­ğü O'nu güç­süz dü­şür­mez.
Öte yan­dan, "O, pek yü­ce­dir, pek bü­yük­tür." cüm­le­si bir tür öz­gü kıl­ma ni­te­li­ğin­de­dir. Bu öz­gü kıl­ma, ya ger­çek­lik ifa­de eder: Çün­kü "yü­ce­lik" ve "bü­yük­lük" ku­sur­suz­lu­ğun, mü­kem­mel­li­ğin ni­te­lik­le­ri­dir ve yü­ce Al­lah da her ba­kım­dan ku­sur­suz­dur, mü­kem­mel­dir. Ya da id­dia tü­rün­den bir öz­gü kıl­ma­dır; çün­kü ne­de­ni be­lirt­me bağ­la­mın­da böy­le bir id­di­a­ya ih­ti­yaç var­dır. Ki, yü­ce­lik ve bü­yük­lük id­di­a­sı sırf Al­lah'a öz­gü kı­lı­na­bil­sin, O'nun yü­ce­li­ği ve bü­yük­lü­ğü kar­şı­sın­da gök­le­rin ve ye­rin yü­ce­li­ğin­den ve bü­yük­lü­ğün­den sö­z e­dil­me­sin.
AYE­TİN HADİSLER IŞI­ĞIN­DA AÇIKLAMASI
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, İmam Cafer Sadık (a.s) şöy­le der: Ebuzer de­di ki: "Ya Resu­lal­lah, sa­na in­di­ri­len ayet­le­rin en üs­tü­nü han­gi­si­dir?" Re­su­lul­lah bu­yur­du ki: Ayet'el-Kür­sü. Ye­di kat gök ve ye­di kat yer kür­sü­nün ya­nın­da uç­suz bu­cak­sız bir çö­le atıl­mış bir hal­ka gi­bi ka­lır." Son­ra şöy­le de­di: "Ar­şın kür­sü­den üs­tün­lü­ğü, çö­lün hal­ka­dan üs­tün olu­şu gi­bi­dir."[1]
Bu ha­di­sin baş kıs­mı­nı Suyutî, ed-Dürr'ül-Men­sûr ad­lı ese­rin­de İbn Ra­he­vey­h'den, o da Müs­ne­din­de Avf b. Ma­lik ka­na­lıy­la Ebuzer'-den ri­va­yet eder. Yi­ne, Ah­met ve İbn Du­reys ve Ha­kim'den (Ha­kim, sa­hih ol­du­ğu­nu be­lirt­miş­tir) Beyhakî'den (Şu­a­b'ul-İman) ki­ta­bın­da E-buzer'den ri­va­yet eder­ler.
Yi­ne ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Ah­med ve Taberanî Ebu Ema­me'den şöy­le ri­va­yet eder­ler: De­dim ki: "Ya Ra­su­lal­lah, sa­na in­di­ri­len ayet­le­rin için­de en bü­yük ola­nı han­gi­si­dir?" Bu­yur­du ki: "Al­lah­'tır ki O'ndan baş­ka ilâh yok­tur. Di­ri­dir, ko­ru­yup yö­ne­ti­ci­dir." (Ayet'el-Kür­sü)
Ay­nı eser­de, bu an­la­mı pe­kiş­ti­ren bir ri­va­yet Ha­tib el-Bağ­da­di'nin ta­rih­le il­gi­li ese­rin­de, Enes ka­na­lıy­la Pey­gam­ber'den (s.a.a) ak­tar­dı­ğı be­lir­ti­lir.
ed-Dürr'ül-Men­sûr tefsirinde Da­re­mî Ey­fa b. Ab­dul­lah el-Ke­la­ği'den şöy­le ri­va­yet eder: Bir adam Resulullah'a de­di ki: "Ya Ra­su­lal­lah, Al­lah'ın ki­ta­bın­da bu­lu­nan han­gi ayet da­ha bü­yük­tür?" Resulullah bu­yur­du ki: "Al­lah'tır ki, O'ndan baş­ka ilâh yok­tur. Di­ri­dir, ko­ru­yup yö­ne­ti­ci­dir..."
Ben derim ki: İn­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz bu aye­tin "Ayet'el-Kür­sü" ola­rak ni­te­len­di­ri­li­şi­nin öy­kü­sü, İslâm'ın ilk dö­nem­le­ri­ne, hat­ta Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin ha­yat­ta ol­du­ğu gün­le­re hat­ta biz­zat Re­su­lul­lah'ın da (s.a.a) bu adı ona ver­me­si­ne da­ya­nır. Re­su­lul­lah'tan, Ehlibeyt İmamları'n­dan ve sa­ha­be­den ak­ta­rı­lan ri­va­yet­ler­den bu­nu ra­hat­lık­la an­la­ya­bi­li­riz.
Bu tarz bir ni­te­le­me­nin tek ge­rek­çe­si, aye­ti an­la­mak için gös­te­ri­len ku­sur­suz özen ve onun önem­sen­me­si­dir. İşa­ret et­ti­ği an­la­mın yü­ce­li­ği, in­ce­li­ği ve la­tif­li­ği­dir. "Al­lah'­tır ki, O'n­dan baş­ka ilâh yok­tur." aye­ti­nin ifa­de et­ti­ği içe­ri­ği saf ve ka­tı­şık­sız tev­hid­dir. Ayet­te ulu Al­lah'ın ev­ren üze­rin­de­ki sı­nır­sız oto­ri­te­sin­den, ka­im­li­ğin­den sö­z e­di­lir ki, zat isim­le­rin dı­şın­da­ki tüm gü­zel isim­ler bu an­la­ma dö­nük­tür. Yanı sıra, ilâhî oto­ri­te­nin var­lık­lar âlemi­nin en ba­si­tin­den, en bü­yü­ğü­ne ka­dar her şe­yi ku­şat­tı­ğı; ba­şın­dan so­nu­na ka­dar tüm ge­liş­me­le­ri kont­ro­lün­de tut­tu­ğu ay­rın­tı­lı bi­çim­de di­le ge­ti­ri­li­yor. İlâhî oto­ri­te­nin dı­şın­da ce­re­yan edi­yor­muş gi­bi gö­rü­nen ol­gu­la­rın, bu sı­nır­sız oto­ri­te­nin için­de ola­cak şe­kil­de dı­şın­da ol­du­ğu vur­gu­la­nı­yor. Bu yüz­den adı ge­çen aye­tin, Kur'ân'da­ki en bü­yük ayet ol­du­ğu di­le ge­ti­ril­miş­tir. Bu ayet, ay­rın­tı­lı bir açık­la­ma içer­me­si açı­sın­dan bü­yük­tür. Çün­kü: "Al­lah; O'ndan baş­ka ilâh yok­tur. En gü­zel isim­ler O'nun­dur." (Tâhâ, 8) aye­ti ve ben­ze­ri ayet­ler, Ayet'el-Kür­sü'nün içer­di­ği an­la­mı içer­mek­le be­ra­ber on­lar­da­ki ifa­de öz ve top­lu­dur. Ayet'el-Kür­sü'­de ise, ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar yer al­mak­ta­dır.
Bu yüz­den ba­zı ri­va­yet­ler­de, Ayet'el-Kür­sü'nün Kur'ân ayetle­ri­nin efen­di­si ol­du­ğu be­lir­ti­lir. ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde belirtildiğine gö­re Ebu Hu­rey­re, Pey­gam­ber efen­di­miz­den ri­va­yet et­miş­tir. Di­ğer ba­zı ri­va­yet­ler­de ise şöyle bu­yu­ru­lur: "Her şe­yin bir zir­ve­si var­dır. Kur'ân'ın zir­ve­si de Ayet'el-Kür­sü'­dür." Tefsir'ul-Ayyaşî'de[2] Abdullah b. Se­nan ara­cı­lı­ğı ile İmam Cafer Sadık'tan ri­va­yet eder.
Şeyh Tusî, el-E­ma­li ad­lı ese­rin­de Ebu Ema­me el-Ba­hi­li'ye da­yan­dı­ra­rak şöy­le der: Ba­hi­li der ki A­li b. Ebu Ta­lib'in (a.s) şöy­le de­di­ği­ni duy­dum: "İslâm'ı an­la­yan ya da Müslüman bir an­ne-ba­ba­dan dün­ya­ya ge­len bir kim­se­nin, ge­ce­nin ka­ra­sı bo­yun­ca (sö­zü­nün bu­ra­sın­da ara­ya gir­dim ve 'ge­ce­nin ka­ra­sı' ne de­mek­tir? di­ye sor­dum. De­di ki: "Ge­ce­nin ta­ma­mı­dır) Al­lah'­tır ki, O'ndan baş­ka ilâh yok­tur. Di­ri­dir, ko­ru­yup yö­ne­ti­ci­dir... aye­ti­ni oku­ma­dan uyu­ma­sı dü­şü­nü­le­mez." son­ra aye­ti so­nu­na ka­dar oku­du. Ar­dın­dan şöy­le de­di: "Eğer bu aye­tin ne ol­du­ğu­nu [ve­ya bu ayet­te ne an­la­tıl­dı­ğı­nı] bil­sey­di­niz, hiç bir du­rum­da onu oku­ma­yı ih­mal et­mez­di­niz. Çün­kü Resulullah şöy­le bu­yur­du: "Ayet'el-Kür­sü ba­na ar­şın al­tın­da­ki bir ha­zi­ne­den ve­ril­di. Ben­den ön­ce hiç bir pey­gam­be­re ve­ril­me­miş­ti." Hz. Ali (a.s) de­di ki: "Resulullah'tan bu­nu duy­du­ğum­dan be­ri hiç bir ge­ce Ayet'el-Kür­sü oku­ma­dan sa­bah­la­ma­dım..."[3]
Ben derim ki: Aşa­ğı-yu­ka­rı ay­nı an­la­mı içe­ren bu ri­va­yet ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Ubeyd İbn Ebî Şey­be, Da­re­mi, Mu­ham­med b. Nasr ve İbn Du­reys ka­na­lıy­la Hz. Ali'ye (a.s) da­yan­dı­rı­lır. Yi­ne ay­nı eser­de, Dey­le­mî ka­na­lıy­la Hz. Ali'den (a.s) ri­va­yet edi­lir. Ge­rek Ehlisünnet kay­nak­la­rın­da ve ge­rek­se Şia kay­nak­la­rın­da, Ayet'el-Kür­sü'nün üs­tün­lü­ğü­ne iliş­kin birçok ri­va­ye­te yer ve­ri­lir. Yu­ka­rı­da ge­çen ri­va­yet­te, Hz. Ali'nin şöy­le de­di­ğin­den sö­z e­dil­di: Resulullah şöy­le bu­yur­du: "Ayet'el-Kür­sü ba­na ar­şın al­tın­da­ki bir ha­zi­ne­den ve­ril­di." Ben­ze­ri bir ifa­de­ye ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde ye­r a­lan ve Buharî'nin ta­ri­hin­den nak­le­di­len İbn Du­reys'in Enes ka­na­lıy­la Re­su­lul­lah'a (s.a.a) da­yan­dır­dı­ğı şu ri­va­yet­te de rast­lan­mak­ta­dır: "Ayet'el-Kür­sü ba­na ar­şın al­tın­dan ve­ril­di." Ri­va­yet­te, kür­sü­nün ar­şın al­tın­da ol­du­ğu­na, arş ta­ra­fın­dan ku­şa­tıl­dı­ğı­na işa­ret edi­li­yor. İle­ri­de ko­nu­ya açık­lık ge­ti­re­ce­ğiz.
el-Kâfi ad­lı eser­de, Zü­ra­re'nin şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: İmam Cafer Sadık'a (a.s) "O'nun kür­sü­sü, bü­tün gök­le­ri ve ye­ri kap­la­yıp-ku­şat­mış­tır." ifa­de­si ile il­gi­li ola­rak şu so­ru­yu yö­nelt­tim: "Aca­ba, gök­ler­le yer mi kür­sü­yü kap­la­mış­tır? Yok­sa, kür­sü mü on­la­rı kap­la­mış­tır?" Bu­yur­du ki: "Her şey kür­sü'nün için­de­dir."[4]
Ben derim ki: Ben­ze­ri bir an­la­mı içe­ren ve ay­nı so­ru-ce­vap tar­zın­da ifa­de­ler kap­sa­yan birçok ri­va­yet Ehlibeyt İmamları'­na da­yan­dı­rıl­mış­tır. An­cak ifa­de, za­hi­ri iti­ba­riy­le ga­rip­tir. Çün­kü "kür­siy­yu­hu" ifa­de­si­nin men­sup (ya­ni nes­ne ola­rak) "es-se­ma­va­ti ve'l-ar­ze" ifa­de­si­nin de mer­fu (ya­ni öz­ne ola­rak) o­kun­du­ğu­na iliş­kin her­han­gi bir kı­ra­at mev­cut de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la bu so­ru­nun sağ­lam bir da­ya­na­ğı yok gö­rün­mek­te­dir. Öy­le an­la­şı­lı­yor ki, bu ri­va­yet, halk ara­sın­da, kürsü'nün bel­li bir ci­sim ol­du­ğu ve gök­ler üze­ri­ne ya da ye­din­ci gö­ğün (ci­sim­ler âlemi­nin) üze­ri­ne ko­nul­du­ğu şek­lin­de­ki yay­gın söy­len­ti­ye da­yan­mak­ta­dır. Bu söy­len­ti­le­re gö­re, maddî âleme iliş­kin hü­küm­ler gö­ğün bu en üst kat­ma­nı­nın üze­rin­de bu­lu­nan kürsü­den ve­ri­li­yor. Do­la­yı­sıy­la gök­ler­le yer kürsü'nün ko­nul­du­ğu, kürsü'yü kap­la­yan alan ko­nu­mun­da­dır. Çün­kü kürsü on­la­rın üze­ri­ne ko­nul­muş­tur. Tıp­kı ye­rin üze­ri­ne ko­nul­muş bir kür­sü gi­bi. Bu ba­kım­dan yö­nel­ti­len so­ru­ya en el­ve­riş­li an­lam şu­dur: Gök­ler­le yer kürsü'yü kap­la­ma­lı­dır. Öy­ley­se kürsü'nün gök­ler ve ye­ri kap­la­ma­sı ne an­lam ifa­de eder.
Ni­te­kim "arş" ile il­gi­li ola­rak da ben­ze­ri ifa­de­ler kul­la­nıl­mış­tır. Ve-ri­len ce­vap­ta ise, ko­nuy­la iliş­kin ola­rak kul­la­nı­lan "kap­la­ma" de­yi­mi i-le her­han­gi bir cis­min bir baş­ka cis­mi kap­la­ma­sı gi­bi maddî âlem­de alı­şa­gel­di­ği­miz şek­lin­de bir an­lam kas­te­dil­me­di­ği vur­gu­lan­mış­tır.
Me­a­ni'l-Ah­bar ad­lı eser­de, Hafs b. el-Ğı­yas'ın şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: İmam Cafer Sadık'tan (a.s) "O'nun kür­sü­sü, bü­tün gök­le­ri ve ye­ri kap­la­yıp-ku­şat­mış­tır." ifa­de­si­nin ne an­la­ma gel­di­ği­ni sor­dum, de­di ki: (Bu­ra­da yü­ce Al­lah'ın) il­mi(nin ku­şa­tı­cı­lı­ğı) kas­te­dil­miş­tir.[5]
Yi­ne ay­nı eser­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) söz konusu ifa­dey­le il­gi­li ola­rak: Gök­ler, yer ve iki­si­nin ara­sın­da bu­lu­nan tüm var­lık­lar kür-sünün için­de­dir. Arş ise, hiç kim­se­nin sı­nır­la­rı­nı kav­ra­yıp ku­şa­ta­may­aca­ğı ilim­dir.[6]
Ben derim ki: Bu iki ri­va­yet­ten şu so­nuç an­la­şı­lı­yor: Kür­sü yü­ce Al­lah'ın il­mi­nin bir mer­te­be­si­dir. Ni­te­kim da­ha ön­ce, bu yön­de bir açık­la­ma­da bu­lun­duk. Ay­rı­ca, an­lam ola­rak bu iki ri­va­ye­ti pe­kiş­ti­ren baş­-ka ha­dis­ler de ri­va­yet edil­miş­tir.
İle­ri­de da­ha ay­rın­tı­lı bi­çim­de üze­rin­de du­ra­ca­ğı­mız bir di­ğer so­nuç da çı­kı­yor kar­şı­mı­za: Var­lık âlemin­de, hiç bir şe­kil­de sı­nır­lan­dı­rı­la­ma­yan bir ilim mer­te­be­si var­dır. De­mek is­ti­yo­rum ki: İçin­de ya­şa­dı­ğı­mız bu ev­re­nin üs­tün­de bir baş­ka ev­ren yer alı­yor ve bu ev­ren­de yer alan var­lık­lar, alı­şa­gel­di­ği­miz maddî sı­nır­lar­la ta­sav­vur edi­le­cek, sı­nır­lan­dı­rı­la­cak tür­den de­ğil­dir­ler. Bi­zim va­ro­lu­şu­muz için ge­çer­li olan ta­nım­la­ma­lar, be­lir­le­me­ler bu üst ev­ren­de iş gör­mez­ler. Bu ev­ren sı­nır­lan­dı­rı­la­maz ol­mak­la be­ra­ber, ulu Al­lah ta­ra­fın­dan bi­lin­mek­te­dir. Ya­ni söz konusu üst ev­re­nin var­lı­ğı, il­min ken­di­si­dir. Tıp­kı var­lık bü­tü­nün­de yer alan sı­nır­lı ve bel­li var­lık­la­rın, var olu­şu mer­ha­le­sin­de Al­lah ta­ra­fın­dan bi­li­ni­yor ol­ma­sı gi­bi. Ya­ni var­lık­lar âlemi­nin var­lı­ğı yü­ce Al­lah'ın il­mi­nin, O'nun ka­tın­da bi­li­ni­yor ol­ma­nın ken­di­si­dir. İle­ri­de ele ala­ca­ğı­mız: "Yer­de ve gök­te zer­re ağır­lı­ğın­ca hiç bir şey Rab­bin­den uzak­ta kal­maz." (Yûnus, 61) aye­ti­nin tef­si­ri bağ­la­mın­da "ilm-i fi'lî (=pra-tik bil­gi)" di­ye ni­te­len­di­ri­len bu "ilim" hak­kın­da da­ha ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lun­ma­yı umu­yo­ruz.
"Sı­nır­lan­dı­rıl­ma­yan ilim" di­ye sö­zü­nü et­ti­ği­miz hu­su­su, İmam Cafer Sadık'ın (a.s): "Arş, hiç kim­se­nin sı­nır­la­rı­nı kav­ra­yıp ku­şa­ta­ma­ya­ca­ğı ilim­dir." açık­la­ma­sın­dan al­gı­lı­yo­ruz. Bi­lin­di­ği gi­bi, öl­çü­le­me­me, sı­nır­lan­dı­rı­la­ma­ma, söz konusu il­min kap­sa­mı­na gi­ren ol­gu­la­rın sa­yı­sal çok­lu­ğun­dan ile­ri ge­len bir du­rum de­ğil­dir. Çün­kü, son­suz bir sa­yı­nın var­lı­ğı imkân­sız­dır. Var­lı­ğa bü­rü­nen her sa­yı son­lu­dur. Çün­kü ken­di­sin­den bir sa­yı da­ha faz­la olan­dan da­ha az­dır.
Eğer ilim, ya­ni ar­şın son­suz ol­ma­yı­şı, kap­sa­mı­na gi­ren ol­gu­la­rın çok­luk iti­ba­riy­le son­suz ol­ma­yı­şın­dan ile­ri ge­li­yor­sa, bu du­rum­da kür­sü ar­şın bir par­ça­sı ola­rak be­lir­gin­le­şir. Çün­kü o da, sı­nır­lı da ol­sa ilim­dir. Ak­si­ne, son­suz ol­ma­ma ve öl­çü­le­bi­lir ol­ma, var­lı­ğın ke­ma­li ile il­gi­li bir du­rum­dur. Ya­ni, var­lık bü­tü­nü ile il­gi­li sı­nır­lar ve ka­yıt­lar çok­luk, be­lir­gin­lik ve bi­zim maddî ev­re­ni­miz­de ye­r a­lan var­lık­lar ara­sın­da ol­du­ğu gi­bi ay­rı­ca­lık ge­rek­ti­rir. Bu da tür­le­rin sı­nıf­la­ra ve fert­le­re, fert­le­rin de du­rum­la­ra ve mev­cut ol­ma­yan izafî­lik­le­re bö­lün­me­si­ni do­ğu­rur. Bu du­rum da şu ayet-i ke­ri­me­de işa­ret edi­len hu­sus­la uy­gun­luk ar­z et­mek­te­dir: "Hiç bir şey yok­tur ki, ha­zi­ne­le­ri Bi­zim ka­tı­mız­da ol­ma­sın; an­cak onu be­lir­len­miş bir mik­tar ola­rak in­di­ri­riz." (Hicr, 21) İn­şa­al­lah, ile­ri­de da­ha do­yu­ru­cu açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.
Şu var­lık­lar bü­tü­nü, mik­ta­rı bi­lin­me­yen bir il­min kap­sa­mı­na gi­ren ma­lum ol­gu­lar ol­ma­la­rı, ya­ni, öl­çü­le­mez bir va­ro­luş­la bir il­min kap­sa­mı için­de va­rol­ma­la­rı gi­bi, sı­nır­la­rıy­la da bir­lik­te bi­lin­mek­te­dir­ler. Ken­di mik­tar­la­rı­nı da ku­şa­tan bir bil­gi ta­ra­fın­dan ku­şa­tı­lan ma­lum ol­gu­lar­dır. İş­te açık­la­ma­ya ça­lış­tı­ğı­mız kür­sü bu­dur.
"O, ön­le­rin­de­ki­ni ve ar­ka­la­rın­da­ki­ni bi­lir." ifa­de­siy­le de bu­na işa­ret edil­miş ol­sa ge­rek­tir. Çün­kü bu­ra­da, bi­li­nen şey­ler "ön­le­rin­de­ki ve ar­ka­la­rın­da­ki" ola­rak ni­te­len­di­ril­miş­tir. Bu iki­si ise, ya­ni, "ön­le­rin­de­ki ve ar­ka­la­rın­da­ki" şey­ler, şu maddî âlem­de bir ara­ya gel­miş de­ğil­dir­ler. Şu hâlde, za­ma­na ve baş­ka şey­le­re bağ­lı ola­rak bö­lün­müş ve par­ça­lan­mış olan ol­gu­la­rın tü­mü­nün top­lan­dı­ğı bir ma­kam bu­lun­ma­lı­dır. Şu var­lık­lar­sa, ke­ma­li son­suz, sı­nır­sız, mik­ta­rı bi­lin­mez var­lık­lar de­ğil­dir­ler. Öy­le ol­say­dı, "On­lar ise di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da, O'nun il­min­den bir şe­yi kav­ra­yıp-ku­şa­ta­maz­lar." ifa­de­sin­de­ki ku­şa­tı­cı­lık­la il­gi­li is­tis­na sa­hih ol­ma­ya­cak­tı. Şu hâlde, is­ter is­te­mez, şe­fa­at eden­le­rin bir kıs­mı­nı kav­ra­yıp ku­şa­ta­bil­dik­le­ri bir ma­ka­mın var­lı­ğı ak­lı­mı­za ge­li­yor. Bu, sı­nır­lı ve mik­ta­rı bel­li ol­ma­sı ba­kı­mın­dan sı­nır­lı ve mik­ta­rı bel­li var­lık­la­rı bil­me aşa­ma­sı­dır. Bu­nun­la be­ra­ber, doğ­ru­su­nu yü­ce Al­lah her­kes­ten da­ha iyi bi­lir.
et-Tev­hid ad­lı eser­de ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re Han­nan şöy­le der: İmam Cafer Sadık'a (a.s) arş ve kür­sü hak­kın­da bir so­ru sor­dum. Ba­na şu ce­va­bı ver­di: Ar­şın çok ve çe­şit­li sı­fat­la­rı var­dır. Kur'ân-ı Ke­rim'de, her se­bep­le il­gi­li ola­rak fark­lı bir sı­fa­tı kas­te­dil­miş­tir. Söz gelimi: "Bü­yük ar­şın Rab­bi." ifa­de­si ile "Bü­yük mül­kün Rab­bi" an­la­mı, "Rah­man ar­şa is­ti­va et­ti." ifa­de­si ile de "mül­kü ih­ti­va et­ti." an­la­mı kas­te­dil­miş­tir. Bu, eş­ya­ya ni­te­lik ver­me bil­gi­si­dir. Arş ve kür­sü'nün bir­lik­te ye­r al­dık­la­rı ifa­de­ler­de, her bi­riy­le ay­rı an­lam­lar kas­te­dil­miş­tir. Çün­kü bun­lar, gay­bın en bü­yük ka­pı­la­rın­dan­dır. İki­si bir­lik­te gayp­tır. Gay­bın kap-­sa­mın­da ya­na­şık­tır­lar. Çün­kü kürsü, gay­bın dış ka­pı­sı­dır. Gö­rül­me­miş var­lık­lar ora­dan do­ğar ve tüm var­lık­lar bu­ra­dan baş­lar. Arş ise, gay­bın iç ka­pı­sı­dır. Ni­te­lik bil­gi­si, oluş, mik­tar, sı­nır, is­tek, ira­de­nin ni­te­li­ği, la­fız­la­rı, ha­re­ket­le­ri, ya­pıp et­me­le­ri ve et­me­me­le­ri bil­me, ilk kez va­r et­me ve ye­ni­den ya­rat­ma bun­da bu­lu­nur. Do­la­yı­sıy­la kürsü ve arş ilim için­de ya­na­şık­tır. Çün­kü arşın mül­kü, kürsü'nün mül­kün­den ay­rı­dır. Yi­ne arş'ın il­mi kürsü'nün il­min­den da­ha giz­li, da­ha gay­bî­dir. Bu yüz­den yü­ce Al­lah "Bü­yük ar­şın Rab­bi" de­miş­tir. Ya­ni, bun­lar bu hu­sus­ta bir­bir­le­ri­ne ya­kın ve ya­na­şık ol­ma­la­rıy­la bir­lik­te arş'ın sı­fa­tı, kürsü'nün sı­fa­tın­dan da­ha bü­yük­tür.
Bu sı­ra­da İmam Cafer Sadık'a (a.s) şöy­le de­dim: Sa­na fe­da ola­yım. Ne­den arş üs­tün­lük­te kür­sü'ye kom­şu ol­muş­tur ki? Ba­na şu ce­va­bı ver­di: "Arş kür­sü'ye kom­şu ol­muş­tur. Çün­kü ni­te­lik­ler bil­gi­si arştadır. Yi­ne bir et­ke­nin öte­si­ne ga­lip ge­lip ese­ri­ni yok et­me ka­pı­la­rı ve ni­ha­yet ka­pı­la­rın­dan her ­şey ve yi­ne bi­tiş­tir­me ve ayır­ma sı­nır­la­rı kür­sü­de be­lir­gin­le­şir. Bu iki kom­şu­dan bi­ri öte­ki­si­ni ken­di mekânı­na ta­şır. Yü­ce Al­lah bu ör­nek­le bil­gi sa­hip­le­ri­ni yön­len­di­rir ki, bu iki­si­nin id­di­a­la­rı­nı ka­nıt­la­mış ol­sun­lar. Kuş­ku yok ki, Al­lah, di­le­di­ği kim­se­yi rah­me­ti­nin kap­sa­mı­na alır. O, güç­lü­dür, üs­tün ira­de­li­dir."[7]
Ben derim ki: İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Çün­kü kür­sü gay­bın za­hi­ri, dış ka­pı­sı­dır." sö­zü­nün ne an­la­mı ifa­de et­ti­ği­ni ana hat­la­rıy­la öğ­ren­miş bu­lu­nu­yor­su­nuz. Şöy­le ki: Mik­ta­rı bel­li ve sı­nır­lı olan bil­gi mer­-te­be­si, mik­ta­rı öl­çü­le­me­yen ve sı­nır­lan­dı­rı­la­ma­yan âlem­den çok şu bi­zim mik­ta­rı öl­çü­le­bi­len ve sı­nır­lan­dı­rı­lan cis­ma­ni ev­re­ni­mi­ze ya­kın­dır. İmam'ın söz­le­ri­nin ge­ri ka­lan kı­sım­la­rı­na iliş­kin de­ğer­len­dir­me­le­ri­mi­ze: "Ger­çek­ten si­zin Rab­bi­niz, al­tı gün­de gök­le­ri ve ye­ri ya­ra­tan­dır." (A'râf, 54) aye­ti­ni in­ce­ler­ken yer ve­re­ce­ğiz. "Bu ör­nek­le bil­gi sa­hip­le­ri­ni yön­len­di­rir." sö­zü ile şu an­la­ma işa­ret edi­li­yor: Arş, kürsü ve ben­ze­ri la­fız­lar in­san­la­ra ör­nek ola­rak su­nu­lur, sa­de­ce bil­gi sa­hi­bi olan­lar bun­lar üze­rin­de dü­şü­nür­ler.
el-İh­ti­cac ad­lı eser­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Yü­ce Al­lah her şe­yi kürsü'nün için­de ya­rat­tı. Ar­şı ha­riç. Çün-kü arş, kürsü'nün içi­ne sığ­ma­ya­cak ka­dar bü­yük­tür.[8]
Ben derim ki: Bu hu­sus­la il­gi­li açık­la­ma­la­ra da­ha ön­ce yer ver­dik. Bu ri­va­yet, di­ğer ha­dis­ler­le de uyuş­mak­ta­dır. Ba­zı ri­va­yet­ler­de: "Arş, yü­ce Al­lah'ın ne­bi ve re­sul­le­ri­ne aç­tı­ğı bil­gi­dir. Kür­sü ise, hiç kim­se­ye aç­ma­dı­ğı bil­gi­dir." de­ni­li­yor. Bu­nu Şeyh Sa­duk, Mu­faz­zal ka­na­lıy­la İ-mam Cafer Sadık'tan (a.s) ri­va­yet et­miş­tir. Ba­na öy­le ge­li­yor ki, arş ve kürsü la­fız­la­rı­nın yer de­ğiş­tir­miş ol­ma­sı, ra­vi­nin yap­tı­ğı bir şey­dir. Ya da Zey­neb el-At­ta­re'ye da­yan­dı­rı­lan ri­va­yet gi­bi uy­dur­ma­dır.
Tefsir'ul-Ayyaşî'de Hz. Ali'nin (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Gök, yer ve iki­si ara­sın­da bu­lu­nan tüm var­lık­lar kürsü'nün için­de ya­ra­tıl­mış­lar­dır. Bu kürsü'yü, Al­lah'ın em­ri uya­rın­ca dört me­lek ta­şı­mak­ta­dır."[9]
Ben derim ki: Bu ha­di­si Şeyh Sa­duk, As­bağ b. Ne­ba­te ka­na­lıy­la Hz. Ali'den (a.s) ri­va­yet eder. Bu­nun dı­şın­da, Ehlibeyt İmamları'n­dan ak­ta­rı­lan ri­va­yet­ler­de, me­lek­le­rin kürsü'yü ta­şı­dık­la­rın­dan söz edil­mez. Bi­la­kis, Al­lah'ın ki­ta­bı­na uy­gun ola­rak arş'ın ta­şıyı­cı­sı me­lek­ler­den bah­se­di­lir. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Ar­şı yük­len­mek­te olan­lar ve çev­re­sin­de bu­lu­nan­lar..." (Mü'min, 7) "O gün, Rab­bi­nin ar­şı­nı on­la­rın da üs­tün­de se­kiz me­lek ta­şır." (Hak­ka, 17) Hz. Ali'den (a.s) ge­len bu ha­be­ri şöy­le tas­hih et­mek müm­kün­dür: Kür­sü -ile­ri­de açık­la­na­ca­ğı gi­bi- arş ile bir­le­şir. Bir şe­yin dı­şı­nın içi ile bir­leş­me­si gi­bi. Bu şe­kil­de, bun­lar­dan bi­ri­ni ta­şı­yan me­lek­le­ri, öte­ki­si­nin ta­şı­yı­cı­la­rı ola­rak ni­te­le­mek doğ­ru­dur.
Tefsir'ul-Ayyaşî'de Mu­a­vi­ye b. Am­mar'ın İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöy­le ri­va­yet et­ti­ği bil­di­ri­lir: İmam Cafer Sadık'tan (a.s) "İz­ni ol­mak­sı­zın O'nun ka­tın­da şe­fa­at­te bu­lu­na­cak kim­dir?" cüm­le­si­nin ne an­la­ma gel­di­ği­ni sor­dum. De­di ki: "Şe­fa­at­te bu­lu­na­cak o kim­se­ler bi­ziz."[10]
Ben derim ki: Ber­kî de el-Me­ha­sin ad­lı eser­de ay­nı ha­di­si ri­va­yet et­miş­tir. Bun­dan ön­ce de vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, ayet-i ke­ri­me­de işa­ret e-di­len şe­fa­at, mut­lak­tır. Ya­ni hem tekvinî, hem de teşriî ara­cı­lı­ğı kap­sa­mak­ta­dır. Do­la­yı­sıy­la Ehlibeyt İmamları'­nın şe­fa­at­çi­lik­le­ri de ifa­de­nin içer­di­ği bir hu­sus­tur. Bu ba­kım­dan ri­va­yet­te, ge­nel bir an­lam, özel bir ör­ne­ğe uyar­lan­mış­tır.


[1]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.137]
[2]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.136]
[3]- [el-E­ma­li, c.2, s.122]
[4]- [el-Kâfi, c.1, s.132]
[5]- [Me­a­ni'l-Ah­bar, s.30]
[6]- [Me­a­ni'l-Ah­bar, s.29]
[7]- [et-Tevhid, s.321]
[8]- [el-İh­ti­cac, c.2, s.100]
[9]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.138]
[10]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.136]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim