Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 253-254
 
 
As­lın­da bu iki aye­tin akı­şı, ci­ha­dı em­re­den, ha­yır amaç­lı har­ca­ma­la­rı teş­vik eden, ar­dın­dan müminler ge­rek­li ib­ret ders­le­ri çı­kar­sın­lar di­ye Ta­lut'un sa­vaş kıs­sa­sı­nı su­nan ön­ce­ki ayet­le­rin akı­şın­dan bü­tü­nüy­le uzak de­ğil­dir.Ha­tır­la­na­ca­ğı gi­bi söz konusu ayet­ler

30/03/2009

 

AYETLERİN MEALİ

253- İş­te o el­çi­ler; bir kıs­mı­nı bir kıs­mı­na üs­tün kıl­dık. On­lar­dan, Al­lah'ın ken­di­le­riy­le ko­nuş­tu­ğu ve de­re­ce­ler­le yük­selt­ti­ği var­dır. Mer­ye­moğ­lu İsa'ya apa­çık bel­ge­ler ver­dik ve onu Ru­hu'l-Ku­düs'le des­tek­le­dik. Şa­yet Al­lah di­le­sey­di, ken­di­le­ri­ne apa­çık bel­ge­ler gel­dik­ten son­ra, on­la­rın pe­şin­den ge­len­ler, bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­di. An­cak ih­ti­la­fa düş­tü­ler; on­lar­dan ki­mi inan­dı, ki­mi inkâr et­ti. Al­lah di­le­sey­di bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­ler­di. Ama Al­lah di­le­di­ği­ni ya­pan­dır.

254- Ey iman eden­ler, hiç bir alış verişin, hiç bir dost­lu­ğun ve hiç bir şe­fa­a­tin ol­ma­dı­ğı gün gel­mez­den ev­vel, si­ze rı­zk ola­rak ver­dik­le­ri­miz­den in­fak edin. Kâfir­ler... On­lar zul­me­den­ler­dir.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
As­lın­da bu iki aye­tin akı­şı, ci­ha­dı em­re­den, ha­yır amaç­lı har­ca­ma­la­rı teş­vik eden, ar­dın­dan müminler ge­rek­li ib­ret ders­le­ri çı­kar­sın­lar di­ye Ta­lut'un sa­vaş kıs­sa­sı­nı su­nan ön­ce­ki ayet­le­rin akı­şın­dan bü­tü­nüy­le uzak de­ğil­dir.Ha­tır­la­na­ca­ğı gi­bi söz konusu ayet­ler gru­bu: "Sen de gön­de­ri­len el­çi­ler­den­sin." ifa­de­siy­le son bul­muş­tu. Şu iki ayet ise, "İş­te bu el­çi­ler; bir kıs­mı­nı bir kıs­mı­na üs­tün kıl­dık." ifa­de­siy­le baş­lı­yor. Ar­dın­dan, pey­gam­ber­ler­den son­ra, on­la­rın üm­met­le­ri­nin bir­bir­le­riy­le sa­vaş­ma­la­rı­na de­ği­ni­li­yor. Ön­ce­ki kıs­sa­da, ya­ni Ta­lut kıs­sa­sın­da ise, şöy­le bir ifa­de­ye yer ve­ri­li­yor­du: "Mu­sa'dan son­ra İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­'nın ön­de ge­len­le­ri­ni gör­me­din mi?" Dik­kat edi­lir­se, ifa­de­de "Mu­sa'dan son­ra..." kay­dı var­dır. Son­ra, bir kez da­ha hiç bir alış ve­ri­şin hiç bir dost­lu­ğun ve hiç bir şe­fa­a­tin ol­ma­dı­ğı gün gel­mez­den ev­vel, müminler ha­yır amaç­lı har­ca­ma­lar­da bu­lun­ma­ya teş­vik edi­li­yor­lar. Bü­tün bun­lar gös­te­ri­yor ki, bu iki ayet, ön­ce­ki ayet­ler gru­bu­nun de­va­mı ni­te­li­ğin­de­dir ve tü­mü bir­lik­te na­zil ol­muş­lar­dır.
Kı­sa­ca­sı, ayet-i ke­ri­me, ak­la ge­le­bi­le­cek şu tür ku­run­tu­la­rın yer­siz­li­ği­ni vur­gu­la­yı­cı ni­te­lik­te­dir: Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu, özel­lik­le bu mis­yo­nun hak ni­te­lik­li ol­du­ğu­nu gös­te­ren apa­çık bel­ge­ler­le des­tek­li olu­şu, sa­vaş fe­la­ke­ti­ni so­na er­dir­me­li­dir. Bu­nun bi­rin­ci ge­rek­çe­si şu­dur: Ulu Al­lah, el­çi­le­ri gön­der­mek ve on­la­rı apa­çık ve ola­ğa­nüs­tü bel­ge­ler­le des­tek­le­mek­le in­san­la­rın dün­ya ve ahi­ret mut­lu­lu­ğu­na eriş­me­le­ri­ni is­te­miş­tir. Bu­nun için de on­la­rı sa­vaş­tan alı­koy­ma­sı ve on­la­rı hi­da­yet üze­re bir­leş­tir­me­si ge­re­kir­di. Şu hâl­de, pey­gam­ber­ler­den son­ra, üm­met­le­ri ara­sın­da pat­lak ve­ren sa­vaş­lar ve bit­mez tü­ken­mez di­diş­me­ler ne olu­yor? Özel­lik­le hü­küm­le­ri­nin te­me­li ve ya­sa­la­rı­nın özü bir­lik ve bü­tün­lü­ğe da­ya­lı İslâm di­ni­nin ya­yıl­ma­sı­nın ar­dın­dan ya­şa­nan Müslüman­lar ara­sı üzü­cü olay­la­ra ne de­me­li?
Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun ar­dın­dan sa­va­şın or­ta­dan kalk­ma­sı ge­re­ği­ni do­ğu­ran ikin­ci ge­rek­çe de şu­dur: Hiç kuş­ku­suz, pey­gam­ber­le­rin gön­de­ri­li­şi ve hak içe­rik­li da­ve­tin apa­çık bel­ge­ler ve mucizelerle des­tek­le­ni­şi, kalp­le­rin inan­ma­sı­nı sağ­la­ma ama­cı­na yö­ne­lik­tir. İman kal­bin bir özel­li­ği­dir. Kalpte ise zo­ra ve bas­kı­ya da­ya­lı bir inanç oluş­tu­ru­la­maz. Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu iş­le­vi­ni gör­dük­ten son­ra, sa­vaş­ma­nın ne an­la­mı var­dır? Bu prob­le­mi, sa­vaş ayet­le­ri­ni in­ce­ler­ken gün­de­me ge­tir­miş ve ge­rek­li ce­va­bı da ver­miş­tik.
Fa­kat in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz ayet­te, yü­ce Al­lah şu ce­va­bı ve­ri­yor: Sa­vaş, üm­met­ler ara­sı ih­ti­laf­la­rın bir so­nu­cu­dur. Eğer ih­ti­laf­lar ol­ma­say­dı, top­lum­lar işi sa­va­şa ka­dar gö­tür­mez­ler­di. Şu hâl­de sa­va­şın ne­de­ni, top­lum­la­ra­ra­sı ih­ti­laf­tır. Eğer yü­ce Al­lah di­le­sey­di, kuş­ku­suz ih­ti­laf ol­maz­dı, do­la­yı­sıy­la sa­vaş ol­gu­su da ya­şan­maz­dı. Al­lah di­le­sey­di, bu se­be­bi or­ta­ya çı­kı­şın­dan son­ra, et­ki­siz hâle ge­ti­re­bi­lir­di. An­cak O, di­le­di­ği­ni ya­par ve kuş­ku­suz olay­la­rın se­bep­ler ya­sa­sı­na gö­re ge­liş­me gös­ter­me­le­ri­ni di­le­miş­tir. Bu yüz­den ih­ti­laf ol­gu­su va­rol­muş­tur, bu yüz­den sa­vaş ol­muş­tur. Aye­tin ver­di­ği me­sa­jın özü bun­dan iba­ret­tir.
253) İş­te o el­çi­ler; bir kıs­mı­nı bir kıs­mı­na üs­tün kıl­dık.
Bu ifa­de­de, pey­gam­ber­le­rin iş­gal et­tik­le­ri ma­ka­mın yü­ce­li­ği­ne, mis­yon­la­rı­nın ulu­lu­ğu­na yö­ne­lik bir işa­ret var­dır. Bu yüz­den, uzak­ta­ki bir şe­ye işa­ret et­mek için kul­la­nı­lan "til­ke" işa­ret is­mi kul­la­nıl­mış­tır. Ay­rı­ca ayet-i ke­ri­me­de, ulu Al­lah'ın pey­gam­ber­le­rin bir kıs­mı­nı, di­ğer bir kıs­mın­dan üs­tün kıl­dı­ğı­na iliş­kin işa­ret­ler de var­dır. Bu­na gö­re, pey­gam­ber­le­ri ara­sın­da da­ha üs­tün olan­lar da var­dır, bir de­re­ce alt dü­zey­de olan­lar da var­dır. Ama bu­na rağ­men tü­mü­nün de­ğiş­mez bir üs­tün­lü­ğü de söz ko­nu­su­dur. Çün­kü pey­gam­ber­lik mis­yo­nu, baş­lı ba­şı­na bir fa­zi­let­tir ve bu fa­zi­let, tü­mü­nün or­tak ol­du­ğu bir hu­sus­tur. Ay­nı şe­kil­de, pey­gam­ber­ler ara­sın­da ma­kam fark­lı­lık­la­rı ve de­re­ce ay­rı­lık­la­rı da söz konusu­dur. Ni­te­kim, ayet-i ke­ri­me­nin son kıs­mın­da da işa­ret edil­di­ği gi­bi, on­lar­dan son­ra, mis­yon­la­rı­nı ta­şı­mak­la yü­küm­lü üm­met­le­ri ara­sın­da da ay­rı­lık­lar ya­şan­mış­tır. An­cak bu iki­si ara­sın­da be­lir­gin bir fark var­dır. Pey­gam­ber­ler ara­sın­da­ki fark­lı­lık­lar, ma­kam ve de­re­ce üs­tün­lü­ğü­ne iliş­kin­dir. Ama, pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun sa­hip ol­du­ğu fa­zi­let ve tüm er­dem­le­ri içe­ren tev­hid, tü­mü için ay­nı oran­da ge­çer­li­dir.
Pey­gam­ber­ler­den son­ra, on­la­rın mis­yon­la­rı­nı de­vam et­tir­mek­le yü­küm­lü üm­met­ler ara­sın­da ya­şa­nan ay­rı­lık­lar­sa, ni­te­lik ola­rak bun­dan fark­lı­dır. Bu­ra­da kü­für ve iman ay­rı­lı­ğı, olum­lu ve olum­suz ay­rı­lı­ğı söz ko­nu­su­dur. Bi­lin­di­ği gi­bi, bu iki tür ay­rı­lık ve fark­lı­lık­la­rın or­tak bir nok­ta­sı yok­tur. Bu yüz­den yü­ce Al­lah her iki­si­ni fark­lı ifa­de­ler­le di­le ge­tir­miş­tir. Ör­ne­ğin, pey­gam­ber­le­rin ara­sın­da­ki de­re­ce ve ma­kam ay­rı­lı­ğı­nı "üs­tün­lük=fa­zi­let" ola­rak ni­te­le­miş ve bu­nu ken­di za­tı­na nispet et­miş, üm­met­le­ri­nin ya­şa­dı­ğı ay­rı­lık­la­rı da ih­ti­laf ola­rak ni­te­le­ye­rek bu­nu on­la­rın ken­di­le­ri­ne nispet et­miş­tir. Pey­gam­ber­ler­le il­gi­li ola­rak: "Üs­tün kıl­dık" bu­yu­rur­ken, üm­met­le­ri için "ih­ti­la­fa düş­tü­ler." bu­yur­muş­tur.
İn­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz aye­tin son kıs­mın­da, sa­vaş ko­nu­su iş­len­di­ği, içe­ri­ği sa­vaş­la il­gi­li ol­du­ğu, ay­rı­ca ön­ce­ki ayet­le­rin içe­ri­ği de sa­vaş­la ilin­ti­li ol­du­ğu, sa­vaş­ma­ya iliş­kin emir kap­sa­dık­la­rı, sal­dı­rı­ya ay­nı­sıy­la mi­sil­le­me­de bu­lun­ma­yı ön­gör­dük­le­ri için, bu bö­lü­mün, ya­ni: "İş­te o el­çi­ler; bir kıs­mı­nı üs­tün kıl­dık..." di­ye baş­la­yan kı­sım­dan "Onu Ruh'ul-Ku­düs'le des­tek­le­dik..." kıs­mı­na ka­dar ki ifa­de­nin, aye­tin so­nun­da­ki şu ifa­de açı­sın­dan bir gi­riş ol­ma­sı ka­çı­nıl­maz ola­rak ön plâna çı­kı­yor: "Al­lah di­le­sey­di bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­ler­di. Ama Al­lah di­le­di­ği­ni ya­pan­dır."
Bu­na gö­re, aye­tin gi­riş kıs­mı şu ger­çe­ği vurgulamaya dö­nük­tür: Pey­gam­ber­lik ma­ka­mı, tüm pey­gam­ber­le­rin or­tak ol­duk­la­rı bir ma­kam ol­mak­la be­ra­ber, ha­yır ve be­re­ket­le­rin ge­liş­me­si­ne, ke­mal ve mut­lu­luk­la­rın çoğalmasına, ilâhî ko­nuş­ma­ya ara­cı­sız mu­ha­tap ol­ma, apa­çık bel­ge­ler al­ma ve Ruh'ul-Ku­düs ile des­tek­len­me gi­bi ya­kın­lık ve göz­de­lik ifa­de eden de­re­ce­le­ri de için­de ba­rın­dı­ran bir ma­kam­dır. Bun­ca ha­yır ve ke­mal un­su­ru­nu için­de ba­rın­dır­ma­sı­na rağ­men bu yü­ce ma­kam, sa­vaş ol­gu­su­nun or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı­nı ge­rek­tir­mi­yor. Çün­kü sa­va­şın da­ya­na­ğı, insanlar arası ih­ti­laf­tır.
Di­ğer bir ifa­dey­le, ayet-i ke­ri­me­den şu so­nu­cu al­gı­lı­yo­ruz: Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu, te­mel­de da­yan­dı­ğı üs­tün­lü­ğe kar­şın, bün­ye­sin­de ha­yır­la­rın ge­liş­me gös­ter­di­ği bir ma­kam­dır. Bu ma­ka­mın ne ta­ra­fı­na ba­kı­lır­sa, kar­şı­mı­za ye­ni bir üs­tün­lük çı­ka­cak­tır. Bu mis­yo­nun bir yö­nü­ne eği­lip bak­tı­ğın­da terütaze bir yu­mu­şak­lık, bir gü­zel­lik far­k e­de­cek­sin. Bü­tün göz ka­maş­tı­rı­cı­lı­ğı, gör­ke­mi, apa­çık ayet­ler­le des­tek­li­li­ği ile be­ra­ber bu ma­ka­mın var­lı­ğı, in­san­lar ara­sın­da­ki kü­für-iman iki­le­mi­ne da­ya­lı ih­ti­la­fı kal­dır­ma­yı ger­çek­leş­tir­mi­yor. Çün­kü bu ih­ti­la­fın tek kay­na­ğı in­san­la­rın biz­zat ken­di­le­ri­dir ve bu ih­ti­la­fı mey­da­na ge­ti­ren­ler de on­lar­dır. Ni­te­kim yü­ce Al­lah, baş­ka ayet­ler­de bu ger­çe­ği di­le ge­tir­miş­tir: "Hiç şüp­he­siz din, Al­lah ka­tın­da İslâm'dır. Ki­tap ve­ri­len­ler, an­cak ken­di­le­ri­ne ilim gel­dik­ten son­ra, ara­la­rın­da­ki kıs­kanç­lık ve hak­ka baş­kal­dır­ma yü­zün­den ay­rı­lı­ğa düş­tü­ler." (Âl-i İmrân, 19) aye­ti­ni bu­na ör­nek gös­te­re­bi­li­riz. Ni­te­kim "İn­san­lar tek bir ümmet­ti." (Ba­ka­ra, 213) aye­ti­ni in­ce­ler­ken, bu re­a­li­te­yi ay­rın­tı­lı bi­çim­de açık­la­dık.
Kuş­ku­suz, ulu Al­lah di­le­sey­di, pey­gam­ber­ler­den son­ra, on­la­rın üm­met­le­ri ara­sın­da ya­şa­nan sa­vaş­la­rı, ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi çer­çe­ve­sin­de ön­ler­di. Ama söz konusu üm­met­ler, ara­la­rın­da­ki kıs­kanç­lık ve hak­ka baş­kal­dır­ma dür­tü­sü yü­zün­den ih­ti­la­fa düş­tü­ler. Be­ri ta­raf­ta, yü­ce Al­lah ya­ra­tı­lış ya­sa­sı çer­çe­ve­sin­de var­lık bü­tü­nü­ne se­bep-so­nuç il­ke­si­ni ege­men kıl­mış­tır. İh­ti­laf sür­tüş­me, çe­kiş­me ne­de­ni­dir. Ay­rı­ca ulu Al­lah di­le­sey­di, ya­sa zo­ruy­la sa­va­şı ön­ler­di ve­ya en azın­dan sa­vaş­ma em­ri­ni ver­mez­di. Ama yü­ce Al­lah, sa­va­şı em­ret­ti ve sa­vaş em­riy­le in­san­la­rı de­ne­yip sı­nav­dan ge­çir­me­yi amaç­la­dı. Al­lah'ın pis­le iyi­yi ayırt etmesi, iman eden­ler­le ya­lan­cı­la­rı be­lir­le­me­si için bu ge­rek­liy­di.
Kı­sa­ca­sı, pey­gam­ber­ler­den son­ra, on­la­rın mis­yon­la­rı­nı üst­le­nen üm­met­le­rin sa­vaş­ma­la­rı ka­çı­nıl­maz­dı. Çün­kü hak­ka baş­kal­dır­ma ve kıs­kanç­lık­tan kay­nak­la­nan bir ih­ti­laf ol­gu­su söz konusuy­du. Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu ve açık­la­ma­la­rı, sa­de­ce ba­tıl aley­hi­ne ka­nıt­lar su­na­rak, hak­kın et­ra­fın­da­ki kuş­ku­la­rı gi­der­me iş­le­vi­ni gö­rür. Kıs­kanç­lık, inat ve ben­ze­ri re­zil­lik­le­ri yer­yü­zün­den sil­me­nin, in­san de­nen can­lı tü­rü­nü bun­la­ra kar­şı ıslah et­me­nin sa­vaş­tan baş­ka yo­lu yok­tur. De­ne­yim­ler gös­ter­miş­tir ki, kı­lıç­la des­tek­len­me­di­ği sü­re­ce tek ba­şı­na ka­nıt işe ya­ra­mı­yor. Bu ne­den­le, ge­rek du­yul­du­ğu her se­fe­rin­de yü­ce Al­lah, hak­kı ege­men kıl­ma ve Al­lah yo­lun­da ci­had et­me­yi em­ret­miş­tir. Hz. İb­rahim'-de (a.s), İs­ra­i­lo­ğul­la­rı'n­da ve Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) pey­gam­ber ola­rak gö­rev­len­di­ri­li­şin­den son­ra ol­du­ğu gi­bi. Da­ha ön­ce sa­va­şa iliş­kin ayet­le­ri in­ce­ler­ken, ba­zı açık­la­ma­lar­da bu­lun­muş­tuk.
On­lar­dan, Al­lah'ın ken­di­le­riy­le ko­nuş­tu­ğu ve de­re­ce­ler­le yük­selt­ti­ği var­dır.
Bu iki cüm­le­de, mu­ha­tap­tan gayp sıy­ga­sı­na ge­çiş (il­ti­laf) ya­pı­lı­yor. Al­lah doğ­ru­su­nu her­kes­ten da­ha iyi bi­lir ama, bu­nun­la ve­ril­mek is­te­nen me­saj şu­dur: Pey­gam­ber­le­rin sa­hip ol­duk­la­rı üs­tün ni­te­lik­ler iki kı­sım­dır: Bun­la­rın bir kıs­mı, is­min ifa­de et­ti­ği an­lam iti­ba­riy­le, üs­tün­lü­ğe de­la­let eder; Hz. İsa (a.s) ile il­gi­li ola­rak söz konusu edi­len apa­çık ayet­ler ve Ruh'ul-Ku­düs'le des­tek­len­me gi­bi. Çün­kü bu ni­te­lik­ler biz­zat üs­tün­dür­ler, eri­şil­mez­dir­ler.
Di­ğer bir kıs­mı ise, böy­le de­ğil­dir­ler. Bu kı­sım ni­te­lik­ler an­cak yü­ce bir ma­ka­ma iza­fe edil­mek su­re­tiy­le bir üs­tün­lü­ğe de­la­let ede­bi­lir, bir de­ğer ka­za­na­bi­lir. Ko­nuş­ma ni­te­li­ği­ni bu­na ör­nek gös­te­re­bi­li­riz. Çün­kü ko­nuş­ma, de­ğer ve fazi­let edi­ne­ce­ği bir şe­ye ya da bir kim­se­ye iza­fe edil­me­dik­çe ken­di ba­şı­na bir de­ğer ya da bir üs­tün­lük ifa­de et­mez. Me­se­la, ko­nuş­ma­nın Al­lah'a iza­fe edil­me­si gi­bi. Ay­nı şe­kil­de "Al­lah de­re­ce­le­re yük­selt­ti." de­ni­le­rek yük­selt­me fi­i­li Al­lah'a nispet edil­me­yin­ce, de­re­ce­le­rin yük­sel­til­me­si de ken­di ba­şı­na bir an­lam ifa­de et­mez. Bu­nu tespit et­tik­ten son­ra, üç cüm­le­nin iki­sin­de, mu­ha­tap­tan gayp sıy­ga­sı­na ge­çiş ya­pıl­ma­sı­nın ar­ka plânın­da ki hik­me­ti de kav­ra­mış olu­ruz. "On­lar­dan, Al­lah'ın ken­di­le­riy­le ko­nuş­tu­ğu ve de­re­ce­ler­le yük­selt­ti­ği var­dır. Mer­ye­moğ­lu İsa'ya apa­çık bel­ge­ler ver­dik." Gö­rül­dü­ğü gi­bi ilk iki cüm­le­de, ko­nuş­ma­nın yö­nü, mu­ha­tap sıy­ga­sın­dan gayb sıyga­sı­na çevrilmiştir. Maksat ha­sıl olun­ca da, ko­nuş­ma­nın baş­lan­gıç­ta­ki, muhatap sıy­ga­sı­na dö­nüş ya­pı­la­rak "Mer­ye­moğ­lu İsa'ya apa­-çık bel­ge­ler ver­dik..." bu­yu­rul­muş­tur.
Tef­sir bil­gin­le­ri, bu iki cüm­le ile ki­min kas­te­dil­di­ği hu­su­sun­da fark­lı gö­rüş­ler ile­ri sür­müş­ler­dir. Bir gö­rü­şe gö­re; yü­ce Al­lah'ın ko­nuş­tu­ğu ki­şi­den mak­sat Hz. Mu­sa'dır (a.s). Çün­kü yü­ce Al­lah bir ayet­te şöy­le bu­yu­ru­yor: "Al­lah, Mu­sa ile de ko­nuş­tu." (Nisâ, 164) Bu­nu di­le ge­ti­ren baş­ka ayet­ler de var­dır. Bir di­ğer gö­rü­şe gö­re de, bu­nun­la pey­gam­ber efen­di­miz (s.a.a) kas­te­dil­miş­tir. Çün­kü yü­ce Al­lah miraç ge­ce­si onun­la ko­nuş­muş­tur: Onu ken­di­ne yak­laş­tı­ra­rak, ara­da­ki bü­tün ara­cı­la­rı bir ke­na­ra at­mış ve va­hiy yo­luy­la va­sı­ta­sız onun­la ko­nuş­muş­tur. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Son­ra yak­laş­tı, der­ken sar­kı­ver­di. Ni­te­kim iki­si ara­sın­da­ki uzak­lık iki yay ka­dar ol­du ve­ya da­ha ya­kın­laş­tı. Böy­le­ce ken­di ku­lu­na vah­yet­ti­ği­ni vah­yet­ti." (Necm, 8-10)
Bir baş­ka gö­rü­şe gö­re de, bu­nun­la mut­lak ola­rak va­hiy kas­tedil­miş­tir. Çün­kü va­hiy "giz­li ko­nuş­ma" de­mek­tir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah da vah­yi "ko­nuş­ma" ola­rak ni­te­le­miş­tir: "Ken­di­siy­le Al­lah'ın ko­nuş­ma­sı, bir be­şer için ola­cak şey de­ğil­dir; an­cak bir va­hiy ile ya da per­de ar­ka­sın­dan (ko­nuş­ma­sı) baş­ka." (Şûrâ, 51) Ama bu de­ğer­len­dir­me, in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz ayet­te­ki "On­lar­dan, ba­zı­la­rı ile, Al­lah ko­nuş­tu. Ba­zı­sı­nı da de­re­ce­ler­le yük­selt­ti." şek­lin­de­ki bü­tün­den par­ça­yı ayı­rı­cı ni­te­lik­te­ki ifa­dey­le bağ­daş­mı­yor. Bu an­la­mı ifa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "min" har­fi ifa­de edi­yor.
Aye­tin akı­şı ile olu­şan at­mos­fe­re, bu­ra­da Hz. Mu­sa'nın (a.s) kas­te­dil­miş ol­ma­sı da­ha uy­gun­dur. Çün­kü, yü­ce Al­lah'ın, onun­la ko­nuş­tu­ğu, in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz bu Me­di­ne iniş­li su­re­den ön­ce inen su­re­ler­de di­le ge­ti­ril­miş­ti. "Mu­sa ta­yin edi­len sü­re­de ge­lin­ce ve Rab­bi onun­la ko­nu­şun­ca..." "Al­lah: Ey Mu­sa, de­di. Sa­na ver­di­ğim ri­sa­le­tim­le ve se­nin­le ko­nuş­mam­la se­ni in­san­lar üze­rin­de seç­kin kıl­dım." (A'raf, 143-144) Bi­lin­di­ği gi­bi bu ayet Mek­ke döneminde imiştir. Şu hâl­de, Al­lah'ın Mu­sa ile ko­nuş­ma­sı ola­yı, in­ce­le­di­ği­miz aye­tin in­di­ği sı­ra­lar­da bi­lin­mek­tey­di.
Ay­nı şe­kil­de, "Ba­zı­sı­nı de­re­ce­ler­le yük­selt­ti." ifa­de­siy­le de, pey­gam­ber efen­di­mi­zin (s.a.a) kas­te­dil­di­ği söy­len­miş­tir. Çün­kü yü­ce Al­lah, onu bü­tün in­san­la­ra el­çi ola­rak gön­der­mek su­re­tiy­le, de­re­ce­si­ni yük­selt­miş­tir. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Biz se­ni an­cak bü­tün in­san­la­ra gön­der­dik." (Se­be, 28) Bir yer­de de onun (s.a.a) tüm âlem­le­re rah­met ola­rak gön­de­ril­di­ği vur­gu­la­nır: "Biz se­ni âlem­ler için yal­nız­ca bir rah­met ola­rak gön­der­dik." (Enbiyâ, 107) Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nun son hal­ka­sı ol­du­ğu vur­gu­la­nır bir di­ğer ayet­te: "An­cak o, Al­lah'ın Re­su­lü ve pey­gam­ber­le­rin so­nun­cu­su­dur." (Ah­zab, 40) Onun de­re­ce­si­nin yük­sel­til­di­ği­nin bir bel­ge­si de, tüm gök men­şe­li ki­tap­la­rı ku­şa­tı­cı, her şe­yin açık­la­ma­sı­nı kap­sa­yı­cı, art niyetli ba­tıl ta­raf­tar­la­rı­nın tah­rif amaç­lı gi­ri­şim­le­ri­ne kar­şı ko­ru­ma al­tı­na alın­mış ve dün­ya dur­duk­ça göz ka­maş­tı­rı­cı, akıl­la­ra dur­gun­luk ve­ri­ci bir mu­ci­ze ola­rak ka­la­cak olan Kur'ân'ın ken­di­si­ne in­di­ril­miş ol­ma­sı­dır. Ni­te­kim ulu Al­lah şu ayet­ler­de bu ger­çe­ği di­le ge­ti­rir: "Sa­na da, önün­de­ki ki­tap­la­rı doğ­ru­la­yı­cı ve ona bir şa­hit- gö­zet­le­yi­ci ola­rak ki­ta­bı in­dir­dik." (Mâide, 48) "Biz ki­ta­bı sa­na, her şe­yin açık­la­yı­cı­sı ola­rak in­dir­dik." (Nahl, 89) "Hiç şüp­he­siz, Kur'ân'ı Biz in­dir­dik Biz, onun ko­ru­yu­cu­la­rı da ger­çek­ten Bi­ziz." (Hicr, 9) "De ki: Eğer bü­tün ins ve cin top­lu­luk­la­rı, bu Kur'ân'ın bir ben­ze­ri­ni ge­tir­mek üze­re top­lan­sa, on­la­rın bir kıs­mı bir kıs­mı­na des­tek­çi ol­sa bi­le onun bir ben­ze­ri­ni ge­ti­re­mez­ler."(İsrâ, 88) Yi­ne, pey­gam­ber efen­di­mi­ze (s.a.a) dün­ya ve ahi­ret iş­le­ri­nin tü­mü­nü dü­zen­le­yen ve dim­dik ayak­ta tu­tan di­nin gön­de­ri­li­şi de de­re­ce­le­ri­nin yük­sel­til­di­ği­nin bir işa­re­ti­dir. "Öy­ley­se sen, yü­zü­nü dim­dik ayak­ta du­ran di­ne çe­vir." (Rûm, 43)
Ba­zı­la­rı­na gö­re; de­re­ce­si yük­sel­ti­len ifa­de­si ile bir­den çok pey­gam­ber kas­te­dil­miş­tir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah, Hz. Nuh (a.s) hak­kın­da şöy­le bu­yu­rur: "Âlem­ler için­de selâm ol­sun Nuh'a." (Sâffat, 79) Hz. İb­ra­him (a.s) hak­kın­da da şöy­le bu­yu­rur: "Ha­ni Rab­bi, İb­ra­him'i bir ta­kım ke­li­me­ler­le de­ne­miş­ti. O da is­te­nen­le­ri tam ola­rak ye­ri­ne ge­tir­miş­ti. O za­man Al­lah İb­ra­him'e; Se­ni şüp­he­siz in­san­la­ra imam kı­la­ca­ğım, de­di." (Ba­ka­ra, 124) "Son­ra ge­le­cek­ler ara­sın­da bir doğ­ru­luk di­li ver." (Şu­a­ra, 84) İd­ris Pey­gam­ber (a.s) hak­kın­da da şöy­le bu­yu­rur: "Biz onu yü­ce bir ma­ka­ma yük­selt­miş­tik." (Mer­yem 57) Hz. Yûsuf'la (a.s) il­gi­li ola­rak şöy­le bu­yu­rur: "Biz di­le­di­ği­mi­zi de­re­ce­ler­le yük­sel­ti­riz." (Yûsuf, 76) Hz. Da­vud'la (a.s) il­gi­li ola­rak da şöy­le bu­yu­rur: "Da­vud'a da Ze­bur'u ver­dik." (Nisâ, 163) Bu­nun gi­bi, ki­mi pey­gam­ber­le­re öz­gü kı­lı­nan birçok ay­rı­ca­lı­ğı sı­ra­la­ya­bi­li­riz.
Yi­ne de­ni­li­yor ki: Ayet-i ke­ri­me­de işa­ret edi­len "el­çi­ler"den mak­sat, Ba­ka­ra Suresi'n­de, söz konusu edi­len, Hz. İb­ra­him, Mu­sa, İsa, Ü-zeyr, İr­mi­ya, Sa­mu­el, Da­vud ve Mu­ham­med (s.a.a) gi­bi pey­gam­ber­ler­dir. Bu­ra­ya ka­dar bun­la­rın ara­sın­da Hz. Mu­sa ve İsa'ya işa­ret edil­di, ge­ri­si kal­dı. Bun­la­rın içe­ri­sin­de, de­re­ce­si yük­sel­ti­len pey­gam­ber Hz. Mu­ham­med'dir (s.a.a).
Bir di­ğer yak­la­şım da şöy­le­dir: Ayet­te işa­ret edi­len "el­çi­ler"den mak­sat, kıs­sa­da ön­ce adı ge­çen Mu­sa, Da­vud, Sa­mu­el ve Hz. Mu­ham­med (s.a.a) ol­du­ğu­nu dü­şü­nür­sek, Hz. Mu­sa'ya öz­gü kı­lı­nan "ko­nuş­ma" ni­te­li­ği­ne işa­ret edil­di. Son­ra de­re­ce­le­rin yük­sel­til­me­sin­den sö­z edil­di. Bun­dan mak­sat da Hz. Mu­ham­med (s.a.a) den baş­ka­sı ola­maz. Hz. İsa'nın adı­nın açık­ça zik­re­dil­miş ol­ma­sı da şu şek­li­de yo­rum­la­na­bi­lir: Bu­nun ne­de­ni, in­ce­le­di­ği­miz bu ayet­ler­de zik­re­di­len pey­gam­ber­ler ara­sın­da adı­nın geç­me­me­si­dir.
Bu aşa­ma­da şu­nu söy­le­mek ge­re­kir: Hiç kuş­ku­suz, "Al­lah'ın de­re­ce­le­ri yük­selt­me­si" şek­lin­de­ki ifa­de­nin kap­sa­mı­na bi­zim pey­gam­be­ri­miz (s.a.a) gi­rer. An­cak aye­ti sırf pey­gam­be­ri­miz­le ya da bu ayet­ler­de zik­re­di­len İr­mi­ya, Sa­mu­el, Da­vud ve Hz. Mu­ham­med'le ya da bu su­re­nin bü­tü­nün­de zik­re­di­len pey­gam­ber­ler­le sı­nır­lan­dır­ma­nın bir an­la­mı yok­tur. Çün­kü bu tür yak­la­şım­lar be­lir­gin bir de­li­li ol­ma­yan zor­la­ma­lar­dır. Tam ter­si­ne, aye­tin za­hi­rin­den şu­nu al­gı­lı­yo­ruz: "El­çi­ler" ifa­de­si­nin ge­nel­li­ğin­den, tüm el­çi­le­rin kas­te­dil­di­ği an­la­şı­lı­yor. "Ba­zı­sı­nı da de­re­ce­ler­le yük­selt­ti­ği" ifa­de­si­nin za­hi­ri de, yü­ce Al­lah'ın ni­met­ler bah­şe­de­rek de­re­ce­le­ri­ni yük­selt­ti­ği göz­de pey­gam­ber­le­rin hep­si­ni içe­rir.
Bir di­ğer yak­la­şım­sa şöy­le­dir: Ayet­le­rin ifa­de tar­zı, kas­te­di­len el­çi­nin Hz. Mu­ham­med (s.a.a) ol­ma­sı­nı ön­gö­rür. Çün­kü, ayet­le­rin akı­şı, din­le­ri ay­nı ol­du­ğu hâlde, pey­gam­ber­le­rin­den son­ra bir­bir­le­ri­ni öl­dü­ren üm­met­le­rin bu olum­suz ta­vır­la­rın­dan ib­ret al­ma­ya yö­ne­lik­tir. Bu gün söz konusu üm­met­ler­den mev­cut olan­lar Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslüman­lar­dır. Uy­gun ola­nı da bu din­le­rin pey­gam­ber­le­ri­nin söz ko­nu­su edil­me­si­dir. Ayet-i ke­ri­me­de, Hz. Mu­sa ve İsa'nın üs­tün kı­lın­dık­la­rın­dan sö­z e­dil­di. Bu du­rum­da, de­re­ce­ler­le yük­sel­ti­len ba­zı pey­gam­ber­ler­le Hz. Mu­ham­med'in (s.a.a) kas­te­dil­di­ği an­la­şı­lı­yor.
Bu yak­la­şı­ma iliş­kin de­ğer­len­dir­me­miz şu­dur: Bir ke­re Kur'ân-ı Ke­rim, tüm pey­gam­ber­le­rin tüm in­san­la­ra gön­de­ril­miş ol­duk­la­rı­nı ifa­de eder: "On­lar­dan hiç bi­ri­ni di­ğe­rin­den ayırt etmeyiz." (Ba­ka­ra, 136) Şu hâlde, bü­tün pey­gam­ber­le­rin, apa­çık ayet­le­rin des­te­ği ile gön­de­ril­miş ol­ma­la­rı, ken­di­le­rin­den son­ra­ki ku­şak­la­rın ara­sın­da fesat ve sa­va­şın kö­kü­nün ka­zın­mış ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir­di. An­cak son­ra­ki ku­şak­lar, ara­la­rın­da­ki kıs­kanç­lık yü­zün­den ih­ti­la­fa düş­tü­ler. Bu, sa­vaş ol­gu­su­nu gün­de­me ge­ti­ren ana fak­tör­dür. Bu yüz­den ulu Al­lah, me­sa­jı ara­cı­lı­ğı ile hak­kın ege­men ol­ma­sı ve ba­tıl ta­raf­tar­la­rı­nın ege­men­lik­le­ri­ne son ve­ril­me­si ama­cı­na yö­ne­lik ola­rak ge­rek­ti­ğin­de sa­va­şıl­ma­sı em­ri­ni ver­miş­tir.
YÜ­CE AL­LAH'IN "KELÂM=KO­NUŞ­MA" SI­FA­TI Ü­ZE­Rİ­NE
"On­lar­dan, Al­lah'ın ken­di­le­riy­le ko­nuş­tu­ğu kim­se­ler var­dır." ifa­de­si, yü­ce Al­lah'ın ge­nel an­lam­da ba­zı in­san­lar­la ko­nuş­tu­ğu­nu gös­te­ri­yor. De­mek is­ti­yo­ruz ki, bu ko­nuş­ma, ger­çek an­lam­da bir ko­nuş­ma­dır, mecazî ya da ben­zet­me de­ğil. Yü­ce Al­lah, bu­nu ki­ta­bın da "Kelâm (=ko­nuş­ma)" ola­rak ni­te­le­miş­tir. Ni­te­le­me­nin ger­çek ya da mecazî ol­ma­sı fark et­mez. Biz me­se­le­ye iki açı­dan yak­la­şa­bi­li­riz:
1) Ayet-i ke­ri­me gös­te­ri­yor ki; yü­ce Al­lah'ın pey­gam­ber­le­ri­ne ve el­çi­le­ri­ne öz­gü kı­lıp da öte­ki in­san­la­rın al­gı­la­ma­la­rı­na imkân ver­me­di­ği va­hiy, ko­nuş­ma, ru­hun ve me­lek­le­rin ini­şi, bü­yük ilâhî ayet­le­ri göz­lem­le­me gi­bi ay­rı­ca­lık­lar ve ni­met­ler ya da pey­gam­ber­le­re ve el­çi­le­re ha­ber ver­di­ği ama sı­ra­dan in­sa­nın kav­ra­yı­şı­nın il­gi ala­nı­nın dı­şın­da tut­tu­ğu "me­lek, şey­tan, levh, ka­lem" ve di­ğer giz­li şey­ler ger­çek ol­gu­lar­dır. Ba­zı­la­rı­nın id­dia et­tik­le­ri gi­bi mecazî ol­gu­lar de­ğil­dir­ler. Söz gelimi, bun­lar; iyi­li­ğe ça­ğı­ran ak­lî me­le­ke­yi "Me­lek" ola­rak isim­len­di­rir­ler. Bu, me­lek­le­rin in­san id­ra­ki­ne tel­kin et­tik­le­ri esin­ler de "va­hiy"dir. Söz konusu me­lek­le­rin, en üst mer­te­be­si, in­san­lık ca­mi­a­sı­nın ya­ra­rı­na olan te­miz fi­kir­ler üre­ten bu güç­le­rin en üst nok­ta­sı da "Ru-h'ul-Ku­düs" ya da "Ruh'ul-Emin"dir. Bu adam­lar, kö­tü­lü­ğe ve boz­gun­cu­lu­ğa teş­vik eden nef­sa­nî öf­ke ve şe­he­vi duy­gu­la­rı da "şey­tan­lar" ve "cin­ler" ola­rak ni­te­len­di­rir­ler. Yi­ne, iyi ve ya­pı­cı bir top­lu­mun dü­ze­ni­ni bo­zan ve­ya kö­tü­lük­le­re dü­şü­ren aşa­ğı­lık dü­şün­ce­ler de ves­ve­se­dir, vs.
Oy­sa Kur'ân ayet­le­ri ve geç­miş pey­gam­ber­le­re iliş­kin ola­rak bi­ze ak­ta­rı­lan kıs­sa­lar, söz konusu ol­gu­lar­la "me­caz" ya da "ben­zet­me"nin kas­te­dil­me­di­ği­ni açık bi­çim­de or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Bu ger­çek­ler­den an­cak bü­yük­lük komp­lek­si­ne ka­pı­lan bu yüz­den göz­le­ri hiç bir ger­çe­ği gö­re­me­yen tip­ler kuş­ku­la­na­bi­lir. Bi­zim de bu tür insan­la­ra söy­le­ye­cek sö­zü­müz yok­tur. Şa­yet bu tür açık­la­ma­la­rı, yu­ka­rı­da işa­ret edi­len me­caz­lar­la yo­rum­la­mak ca­iz ol­say­dı, kuş­ku­suz, Kur'ân-ı Ke­rim'de ha­ber ve­ri­len di­ğer tüm ilâhî ger­çek­le­ri metafiziği red­de­den bir yak­la­şım­la salt maddî ol­gu­lar­la izah et­mek, yo­rum­la­mak ca­iz ola­cak­tı. "Mu­ci­ze" ile il­gi­li açık­la­ma­mız­da bu ko­nu­ya bir par­ça de­ğin­dik. Şu hâlde, "ilâhî ko­nuş­ma­yı, ger­çek bir ko­nuş­ma ola­rak de­ğer­len­dir­mek ka­çı­nıl­maz­dır. "Yü­ce Al­lah'ın ba­zı pey­gam­ber­ler­le ko­nuş­muş ol­ma­sı bir va­kı­a­dır. Tıp­kı in­san­lar ara­sın­da­ki ko­nuş­ma­la­rın do­ğur­du­ğu so­nuç­lar, bu ilâhî ko­nuş­ma i­çin de ge­çer­li­dir.
Bi­raz da­ha aça­cak olur­sak: Ulu Al­lah, Kur'ân-ı Ke­rim'de, ba­zı fi­il­le­ri­ni "kelâm" ve "ko­nuş­ma" şek­lin­de ifa­de et­miş­tir: "Al­lah, Mu­sa ile de ko­nuş­tu." (Nisâ, 164) "Al­lah'ın ken­di­siy­le ko­nuş­tu­ğu kim­se­ler var­dır."... Yü­ce Allah bu ve ben­ze­ri ayet­ler­de, bi­raz ka­pa­lı ola­rak işa­ret edi­len bu ni­te­le­me­yi şu ayet-i ke­ri­me­de bi­raz da­ha açık ifa­de­ler­le or­ta­ya koy­mak­ta­dır: "Ken­di­siy­le Al­lah'ın ko­nuş­ma­sı, bir be­şer için ola­cak şey de­ğil­dir; an­cak bir va­hiy ile ya da per­de ar­ka­sın­dan ve­ya bir el­çi gön­de­rip ken­di iz­niy­le di­le­di­ği­ni vah­yet­me­si baş­ka." (Şûrâ, 51) Bu ayet­te ye­r a­lan "…vah­yet­me­si baş­ka." şek­lin­de­ki is­tis­na, an­cak "...Al­lah'ın ko­nuş­ma­sı" şek­lin­de ifa­de edi­len ola­yın ger­çek bir "ko­nuş­ma" ol­ma­sı du­ru­mun­da bir an­lam ifa­de ede­bi­lir. Şu hâlde, yü­ce Al­lah'ın bir in­san­la ko­nuş­ma­sı, ger­çek­ten ko­nuş­ma­dır, ama özel ni­te­lik­li bir ko­nuş­ma­dır. Do­la­yı­sıy­la, ger­çek bir ko­nuş­ma­yı yü­ce Al­lah'tan so­yut­la­ma­nın ge­re­ği yok­tur. "Ko­nuş­ma"nın ta­nı­mı bu­nu da içer­mek­te­dir.
İn­san ola­rak bi­zim açı­mız­dan "ko­nuş­ma"nın ma­hi­ye­ti ve iş­le­vi: İn­sa­noğ­lu top­lu­ma ve uy­gar ya­şa­ma muh­taç ol­du­ğu için, fıt­ra­tı­nın ge­re­ği ola­rak, bu da­ya­nış­ma­lı top­lum­sal­lı­ğın ge­rek­tir­di­ği her şe­ye ih­ti­yaç du­yar. Bun­la­rın ba­şın­da da "ko­nuş­ma" ge­lir. İn­sa­nın öz ya­ra­tı­lı­şı, ağız­da­ki harf­le­rin çı­kış böl­ge­le­rin­den kay­nak­la­nan ses­ler ara­cı­lı­ğı ile için­de ge­çen­le­ri ifa­de et­me­si­ni ön­gö­rür. İn­san, kay­naş­mış ve ka­rış­mış harf­le­ri, için­de giz­li bu­lu­nan an­lam­la­rı gös­te­ren işa­ret ve sem­bol­ler ola­rak kul­la­nır. Çün­kü bu an­lam­la­ra işa­ret­ler ve be­lir­ti­ler ara­cı­lı­ğı ile ulaş­mak­tan baş­ka se­çe­nek yok­tur.
İn­sa­noğ­lu ko­nuş­mak zo­run­da­dır. Dü­şün­ce­si­ni an­lat­mak ve an­laş­mak için kay­naş­mış harf­ler­den olu­şan söz­cük­le­ri ve ses­le­ri işa­ret ve sem­bol ola­rak kul­lan­mak­tan baş­ka ça­re­si yok­tur. Bu yüz­den söz­lük­le­rin, olan­ca kap­sa­yı­cı­lık­la­rıy­la in­san­la­rın mev­cut ih­ti­yaç­la­rı et­ra­fın­da ge­liş­me gös­ter­dik­le­ri­ni gö­rü­yo­ruz. Bu­ra­da kas­tet­ti­ği­miz; in­sa­nın için­de ya­şa­dı­ğı çağ­da far­kı­na var­dı­ğı ih­ti­yaç­lar­dır. Ni­te­kim, top­lum­lar ge­liş­me, iler­le­me kay­det­tik­çe, in­sa­nın top­lum­sal ha­ya­tı açı­sın­dan ih­ti­yaç duy­du­ğu şey­ler art­tık­ça, dil­ler de bu­na pa­ra­lel ola­rak ge­liş­mek­te­dir.
Bun­dan şu­nu an­lı­yo­ruz: Ko­nuş­ma, ya­ni, in­sa­nın için­de ge­çen duy­gu ve dü­şün­ce­le­ri, on­la­rı sem­bo­li­ze eden bir­le­şik ses­ler ara­cı­lı­ğı ile an­lat­ma­sı, an­cak top­lum­sal ko­şul­lar­da ger­çek­le­şe­bi­le­cek bir ol­gu­dur. Ba­zı hay­van tür­le­ri­ni de bu kap­sa­ma al­mak müm­kün­dür. Top­lu hâlde ya­şa­dık­la­rı için, bun­lar­dan da bir ta­kım ses­ler ara­cı­lı­ğı ile an­laş­ma söz konusu ola­bi­lir (bi­zim sa­nı­mı­za gö­re)...
İn­sa­na ge­lin­ce; da­ya­nış­ma­lı top­lum­sal ko­şul­la­rın dı­şın­da, ko­nuş­ma ol­gu­su onun açı­sın­dan ger­çek­leş­mez. İn­san tek ba­şı­na ol­sa, hiç bir top­lum söz konusu ol­ma­sa, ke­sin­lik­le ko­nuş­ma­ya yö­ne­lik en ufak bir ih­ti­yaç his­set­mez. Çün­kü an­lat­mak ve an­la­mak yö­nün­de bir ih­ti­yaç his­set­me­ye­cek­tir. Ör­ne­ğin me­lek ve cin gi­bi var­lı­ğı iti­ba­riy­le top­lum­sal da­ya­nış­ma­ya ih­ti­yaç duy­ma­yan var­lık­lar­da du­rum bun­dan iba­ret­tir.
Yü­ce Al­lah'ın ko­nuş­ma­sı, bi­zim ko­nuş­ma­mız gi­bi ger­çek­leş­mez. O'nun ko­nuş­ma­sı için, ses­le­rin han­çe­re­den çık­ma­sı, ko­nuş­ma es­na­sın­da, ağız­dan ne­fes alıp ve­ril­me­si, telaffuz edil­me­si için ha­va­nın ağız­da par­ça­la­ra bö­lün­me­si ve ken­di­si dı­şın­da­ki var­lık­lar­la iti­ba­ra da­ya­lı ve sem­bol ola­rak kul­la­nı­lan söz­cük­ler hu­su­sun­da an­laş­ma ya­pıl­ma­sı gi­bi şey­le­re, ih­ti­yaç yok­tur. Bu tür itibarî şey­ler, in­sa­nın ko­nuş­ma­sı açı­sın­dan ge­rek­li­dir­ler. Çün­kü ulu Al­lah, cis­ma­ni ge­rek­çe­ler­le do­nan­mak­tan ya da, itibarî ve veh­me da­ya­lı sem­bol­ler­le ek­sik­li­ği­ni gi­der­miş ol­mak­tan mü­nez­zeh­tir. O, şöy­le bu­yu­rur: "Onun ben­ze­ri gi­bi olan hiç bir şey yok­tur." (Şûrâ, 11)
Ne var ki, yü­ce Al­lah biz in­san­lar ara­sın­da ge­çer­li olan ko­nuş­ma­yı red­det­me­siy­le bir­lik­te, da­ha ön­ce de de­ğin­di­ği­miz gi­bi: "Ken­di­siy­le Al­lah'ın ko­nuş­ma­sı, bir be­şer için ola­cak şey de­ğil­dir; an­cak bir va­hiy ile ya da per­de ar­ka­sın­da ol­ma­sı baş­ka..." (Şûrâ, 51) aye­tin­de, za­tı için ger­çek an­lam­da bir ko­nuş­ma fi­i­lin­den söz edi­yor. Öy­ley­se bi­li­nen itibarî şek­liy­le ko­nuş­ma, ilâhî ko­nuş­ma için ge­çer­li de­ğil­dir. Ama ko­nuş­ma, özel­lik­le­ri ve so­nuç­la­rı iti­ba­riy­le yü­ce Al­lah'ın ko­nuş­ma­sı için ge­çer­li­dir. Da­ha ön­ce açık­la­ma­lar­da bu­lun­du­ğu­muz gi­bi in­san top­lu­luk­la­rı ara­sın­da ge­çer­li olan ekim, öl­çü, tar­tı, lam­ba ve si­lah gi­bi ol­gu­lar­da so­nuç ve ama­cın va­rol­ma­sı, ta­nım­la­nan ol­gu­nun var ol­ma­sı de­mek­tir.
Böy­le­ce, an­la­şı­lı­yor ki; yü­ce Al­lah'ın pey­gam­ber­le­ri­ne an­lat­ma­yı amaç­la­dı­ğı an­la­mı or­ta­ya koy­ma şek­lin­de­ki fi­i­li ger­çek an­lam­da ko­nuş­ma­dır. Ger­çi yü­ce Al­lah, do­lay­lı bir ifa­de tar­zıy­la da ol­sa, bu­nun bi­zim kul­la­na­gel­di­ği­miz ko­nuş­ma tar­zın­da ol­ma­yan bir ger­çek ko­nuş­ma ol­du­ğu­nu, açık­la­mış bu­lu­nu­yor, an­cak yü­ce Al­lah, pey­gam­ber­le­riy­le yap­tı­ğı ve adı­na ko­nuş­ma de­di­ği bu fi­i­lin ger­çek ma­hi­ye­ti­nin ne ol­du­ğu­nu ve na­sıl ger­çek­leş­ti­ği hu­su­sun­da her­han­gi bir açık­la­ma­da bu­lun­mu­yor ve biz de ulu Al­lah'ın ki­ta­bın­da şöy­le bir açık­la­ma­yı tespit et­miş du­rum­da de­ği­liz. Fa­kat, Al­lah'ın hiç bir şe­kil­de za­tı­nı, bi­zim alı­şa­gel­di­ği­miz ko­nuş­ma­nın özel­lik­le­rin­den so­yut­la­ya­ma­yız. Ko­nuş­ma­nın, kas­te­di­len an­la­mın an­la­tıl­ma­sı ve din­le­yi­ci­nin zih­ni­ne ulaş­tı­rıl­ma­sı gi­bi so­nuç­la­rın za­tı açı­sın­dan da ge­çer­li ol­du­ğu­nu söy­le­mek ge­re­kir.
Bu­na gö­re, ulu Al­lah açı­sın­dan "Ko­nuş­ma"da tıp­kı di­rilt­me, öl­dür­me, rızk ver­me, doğ­ru yo­la ilet­me ve tövbeyi ka­bul et­me gi­bi fi­il­le­re ben­zer. Tıp­kı bu say­dı­ğı­mız fi­i­ller gi­bi, onun da ger­çek­leş­me­si, ken­di­sin­den ön­ce za­tın ta­mam ol­ma­sı­na bağ­lı­dır. Bun­lar, va­cip za­tın ta­mam­la­nı­şı­nın bağ­lı ol­du­ğu ve za­tın ay­nı­sı olan ilim, kud­ret ve ha­yat gi­bi, sı­fat­la­ra ben­ze­mez. Şu hâlde yü­ce Al­lah'ın zatî sı­fat­la­rı ile onun za­tı­nın ta­mam­lı­lı­ğın­dan son­ra ta­hak­kuk eden di­ğer ilâhî fi­il­ler ara­sın­da her­han­gi bir far­kın ol­ma­ma­sı müm­kün mü­dür? Hat­ta ba­zen bu fil­ler za­ma­na intibakı bi­le ka­bul­le­nir ve on­lar­la il­gi­li ola­rak za­man ge­çer­li sa­yı­lır.
Ulu Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Mu­sa ta­yin edi­len sü­re­de ge­lin­ce ve Rab­bi onun­la ko­nu­şun­ca: "Rab­bim, ba­na gös­ter, se­ni gö­re­yim" de­di. Al­lah: "Be­ni as­la gö­re­mez­sin" de­di." (A'râf, 143) "Da­ha ön­ce sen hiç bir şey de­ğil iken, se­ni ya­rat­mış­tım." (Mer­yem, 9) "Al­lah on­la­ra: Ölün, de­di. son­ra da on­la­rı di­rilt­ti." (Ba­ka­ra, 243) "Si­zin de, on­la­rın da rızklarını Biz ver­mek­te­yiz." (En'âm, 151) "Rab­bi­miz, her şeye ya­ra­tı­lı­şı­nı ve­ren, son­ra doğ­ru yo­lu gös­te­ren­dir." (Tâhâ, 50) "Son­ra tövbe et­sin­ler di­ye on­la­rın tövbesini ka­bul et­ti." (Tev­be, 119) Gö­rül­dü­ğü gi­bi, yu­ka­rı­da sun­du­ğu­muz bu ayet­ler, ya­rat­ma, öl­dür­me, di­rilt­me, rızk ver­me, doğ­ru yo­lu gös­ter­me ve tövbeleri ka­bul et­me gi­bi fi­il­le­rin za­ma­na bağ­lı­lı­ğı­nı or­ta­ya koy­du­ğu gi­bi, "ko­nuş­ma (=kelâm)" fi­i­li­nin de za­ma­na bağ­lı­lı­ğı­nı or­ta­ya koy­mak­ta­dır.
Al­lah'ın ki­ta­bı üze­rin­de du­rup dü­şün­dü­ğü­müz za­man, bu so­nu­ca va­rı­yo­ruz. "Ko­nuş­ma" kav­ra­mı et­ra­fın­da, Kur'ân ayet­le­ri çer­çe­ve­sin­de söy­le­ye­cek­le­ri­miz bun­dan iba­ret­tir. İlk ku­şak Müslüman kelâm­cı­la­rın ve felsefî in­ce­le­me­le­rin ko­nu­ya iliş­kin de­ğer­len­dir­me­le­ri­ni az ile­ri­de su­na­ca­ğız.
Bi­li­niz ki; yü­ce Al­lah "Kelâm" ve "Tek­lim" ke­li­me­le­ri­ni sa­de­ce in­san­la il­gi­li ola­rak kul­la­nır. Fa­kat, "ke­li­me" ya da "ke­li­mat" gi­bi ke­li­me­le­ri, in­san­la il­gi­li ol­ma­yan yer­ler­de de kul­la­nır. Söz gelimi bir ayet­te şöy­le bu­yu­rur: "Mer­yem'e yö­nelt­ti­ği ke­li­me­si­dir." (Nisâ, 171) Bu­ra­da kas­te­di­len, in­sa­nın ru­hu­dur. "Oy­sa Al­lah'ın ke­li­me­si yü­ce olan­dır." (Tev­be, 40) "Rab­bi­min ke­li­me­si, doğ­ru­luk ba­kı­mın­dan da, ada­let ba­kı­mın­dan da tas­ta­mam­dır." (En'âm, 115) "Al­lah'ın ke­li­me­le­ri tü­ken­mez." (Lok­man, 27) İle­ri­de de işa­ret edile­ce­ği gi­bi, bu ayet­ler­de, Al­lah'ın ke­sin hük­mü ve ka­ra­rı ya da bir tür ya­rat­ma kas­te­dil­miş­tir.
"Kavl (=söz)" ke­li­me­si ise Kur'ân-ı Ke­rim'de hem in­san, hem de baş­ka can­lı­lar­la il­gi­li ola­rak kul­la­nıl­mış­tır. Yü­ce Al­lah, in­san­la il­gi­li ola­rak şöy­le bu­yu­rur: "De­dik ki: Ey Adem, bu ger­çek­ten sa­na ve eşi­ne düş­man­dır." (Tâhâ, 117) Me­lek­ler­le il­gi­li ola­rak da şöy­le bu­yu­rur: "Ha­ni Rab­bin bir za­man, Me­lek­le­re: "Mu­hak­kak Ben, yer­yü­zün­de bir ha­li­fe kı­la­ca­ğım" de­miş­ti." (Ba­ka­ra, 30) "Ha­ni Rab­bin me­lek­le­re: "Ger­çek­ten Ben, ça­mur­dan bir be­şer ya­ra­ta­ca­ğım" de­miş­ti." (Sâd, 71) İb­lis'le il­gi­li ola­rak da şöy­le bu­yu­rur: "De­di ki: Ey İb­lis, iki elim­le ya­rat­tı­ğı­ma se­ni sec­de et­mek­ten alı­ko­yan ney­di?" (Sâd, 75)
Yü­ce Al­lah, akıl sa­hi­bi ol­ma­yan var­lık­lar­la il­gi­li ola­rak da şöy­le bu­yu­rur: "Son­ra, du­man hâlinde olan gö­ğe yö­nel­di; böy­le­ce ona ve ye­re de­dik ki: İs­te­ye­rek ve­ya is­te­me­ye­rek ge­lin. İki­si de: 'İs­te­ye­rek gel­dik.' de­di­ler." (Fus­si­let, 11) "Biz de de­dik ki: Ey ateş, İb­ra­him'e kar­şı so­ğuk ve esen­lik ol." (Enbiyâ, 69) "De­nil­di ki: Ey yer, su­yu­nu yut ve ey gök, sen de tut." (Hûd, 44) Şu ayet­ler ise, akıl sa­hi­bi ol­sun, ol­ma­sın her tür­lü var­lı­ğı kap­sa­yı­cı ge­nel­lik­te­dir­ler: "Bir şe­yi di­le­di­ği za­man, O'nun em­ri yal­nız­ca: 'Ol' de­me­si­dir. O da he­men olu­ve­rir." (Ya­sin, 82) "Bir işin ol­ma­sı­na ka­rar ve­rir­se, an­cak ona 'Ol.' der, o da he­men olu­ve­rir." (Mer­yem, 35)
Ayet-i ke­ri­me­nin, "kavl" ke­li­me­si­ni, biz­ce bi­li­nen an­lam­da, ör­ne­ğin işi­ten ve id­rak eden "in­san"la il­gi­li ola­rak kul­lan­ma­sı, ay­rı­ca, işit­me ve id­rak et­me du­yu­la­rın­dan yok­sun yer ve gök gi­bi, biz­ce bi­li­nen an­la­mın dı­şın­da ve an­cak ev­ren­sel ya­ra­tı­lış bağ­la­mın­da kul­lan­ma­sı ve ay­rı­ca iki aye­tin, ön­ce­ki ayet­le­rin bir tür açık­la­ma­sı ni­te­li­ğin­de ol­ma­sı gös­te­ri­yor ki, "kavl" ke­li­me­si, yü­ce Al­lah açı­sın­dan, "kas­te­di­len an­la­ma de­la­let eden bir şe­yin ya­ra­tı­lı­şı" de­mek­tir.
Me­se­le­yi tekvinî var­lık­lar açı­sın­dan ele ala­cak olur­sak, yü­ce Al­lah ta­ra­fın­dan va­re­di­len, ya­ra­tı­lan bir şe­yin ken­di­si, ya­ra­tıl­mış ve va­r e­dil­miş bir şey­dir. Ay­nı za­man­da yü­ce Al­lah'ın "kavl=sö­zü"dür. Çün­kü, var­lı­ğı O'nun ira­de­si­ne de­la­let et­mek­te­dir. Bi­lin­di­ği gi­bi, yü­ce Al­lah bir şey di­le­di­ği za­man, ona "ol" der. O da olu­ve­rir. Yü­ce Al­lah ile ol­ma­sı ira­de edi­len şey ara­sın­da ce­re­yan eden bir laf­zın var­lı­ğı söz konusu de­ğil­dir. Or­ta­da, adı ge­çen şe­yin var­lı­ğı­nın ken­di­sin­den baş­ka bir şey de yok­tur. Şu hâlde, o şey özü iti­ba­riy­le ya­ra­tıl­mış­tır ve yi­ne o, özü iti­ba­riy­le yü­ce Al­lah'ın "ol" sö­zü­dür. Bu­na gö­re, yü­ce Al­lah'ın var­lık­lar­la il­gi­li "sö­zü" fi­i­lin ken­di­si­dir. Ya­ni, ya­rat­ma fi­i­li­dir. O var­lık­tır, va­ro­la­nın ken­di­si­dir.
Ama, can­sız var­lık­la­rın dı­şın­da, söz gelimi in­san hak­kın­da ele alı­na­cak olur­sa: Yü­ce Al­lah'ın "kav­li (=de­me­si)" in­sa­nın için­de "şöy­le, şöy­le­dir" bir ba­tı­nı bil­gi­nin oluş­ma­sı­na yo­l a­çan bir şe­yi ya­rat­ma­sı de­mek­tir. Bu du­rum, ya her­han­gi bir ci­sim­de bir ses mey­da­na ge­tir­mek ya da bi­zim kav­ra­ya­ma­dı­ğı­mız bir baş­ka tarz­da hi­tap et­mek şek­lin­de olur. Ya da, pey­gam­be­rin nef­sin­de na­sıl bir et­ki oluş­tur­du­ğu­nu kav­ra­ya­ma­dı­ğı­mız bir yön­te­me baş­vur­mak bi­çi­min­de ge­li­şir. Bu­nun so­nu­cun­da, pey­gam­be­rin için­de, "kelâm" ko­nu­sun­da açık­la­dı­ğı­mız çer­çe­ve için­de, "şu şu­dur" tarz­da bir bil­gi mey­da­na ge­lir.
Ay­nı du­rum, ayet-i ke­ri­me­de "me­lek­ler" ve "şey­tan­lar"la il­gi­li "kavl (=de­me)" kav­ra­mı için de ge­çer­li­dir. Ama bu iki can­lı tü­rü ve (eğer var­sa) ben­ze­ri var­lık­lar için özel bir du­rum söz ko­nu­su­dur. Şöy­le­ ki: İn­san­lar ara­sın­da bi­li­nen "ko­nuş­ma" ve "de­me" fi­il­le­ri, ses­ler ya da işa­ret­ler ara­cı­lı­ğı ile ger­çek­le­şir. Bun­lar da in­sa­nın için­de­ki duy­gu ve dü­şün­ce­le­ri ifa­de et­mek için ko­nu­lan sem­bol­ler­dir. Bu­nu, ha­ya­tı­mı­zın vaz­ge­çil­mez bir öğe­si ola­rak ve top­lum­sal­lı­ğı­mı­zın ge­rek­tir­me­si so­nu­cu fıt­ra­tı­mız ön­gö­rür. Bi­lin­di­ği gi­bi (Al­lah'ın ayet­le­rin­den al­gı­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la) me­lek ve şey­tan'ın var­lı­ğı bi­zim hay­van­sal ve sos­yal var­lı­ğı­mı­za ben­ze­mez. On­la­rın var­lık­la­rın­da, bu tür itibarî sem­bol­le­ri be­lir­le­me­yi ön­gö­ren bil­gi bağ­la­mın­da ted­ri­ci te­ka­mül söz konusu de­ğil­dir.
Bu­nun­la da an­la­şı­lı­yor ki: Me­lek­ler ara­sı ya da şey­tan­lar ara­sı ile­ti­şim­de, bir dü­şün­ce­yi an­lat­ma­da, an­lam­la­rı sem­bo­li­ze eden ses­ler­den olu­şan dil­sel ifa­de­ler ge­çer­li de­ğil­dir. Bu­na gö­re "de­me" fi­i­li, on­la­rın bir­bir­le­riy­le olan ile­ti­şim­le­rin­de, tıp­kı biz in­san­lar­da­ki gi­bi, ağız de­nen or­gan­dan çı­kan ke­li­me bi­çi­mi­ni al­mış bir­le­şik ses­le­rin çı­ka­rıl­ma­sı şek­lin­de ger­çek­leş­mez. Ay­nı şe­kil­de, bi­ri­nin ger­çek­leş­tir­di­ği "de­me" ey­le­mi­ni, öte­ki­si, te­laf­fuz edi­len se­si, ku­lak de­nen or­gan ara­cı­lı­ğı ile al­gı­la­maz. Bun­da kuş­ku yok­tur.
Ama "de­me" fi­i­li­nin ger­çek­li­ği, her iki tür ara­sın­da da mev­cut­tur, "de­me"nin et­ki­si ve özel­li­ği, ya­ni kast edi­len an­la­mı al­gı­la­mak ve kav­ra­mak on­lar için de ge­çer­li­dir. Şu hâlde me­lek­ler ve şey­tan­lar ara­sın­da, bir ile­ti­şim yön­te­mi ola­rak "de­me (=kavl)" var­dır, ama bu, bi­zim "de­me"mi­ze ben­ze­mez. Yi­ne, on­lar­la yü­ce Al­lah ara­sın­da da bir tür söz­leş­me var­dır. Fa­kat, ma­na­la­rı sem­bo­li­ze eden ses­le­rin bi­le­şi­min­den iba­ret olan ke­li­me­le­rin oluş­tu­rul­ma­sı ve bu ke­li­me­le­rin biz­de ol­du­ğu bi­çim­de mu­ha­ta­ba du­yu­rul­ma­sı şek­lin­de de­ğil.
Ay­nı şe­kil­de, Kur'ân-ı Ke­rim'de ba­zı dil­siz hay­van­lar­la il­gi­li ola­rak kul­la­nı­lan "de­me" fi­i­li­ni de ele ala­bi­li­riz. Söz gelimi yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Bir di­şi ka­rın­ca de­di ki: Ey ka­rın­ca top­lu­lu­ğu, ken­di yu­va­la­rı­nı­za gi­rin." (Neml, 18) "De­di ki: Se­nin ku­şa­ta­ma­dı­ğın şe­yi, ben ku­şat­tım ve sa­na Sa­ba'dan ke­sin bir ha­ber ge­tir­dim." (Neml, 22) Ay­rı­ca ba­zı ayet­ler­de, yü­ce Al­lah'ın ba­zı can­lı­la­ra vah­yet­me­sin­den söz edi­lir: "Rab­bin bal arı­sı­na vah­yet­ti: Dağ­lar­da, ağaç­lar­da ve on­la­rın kur­duk­la­rı çar­dak­lar­da ken­di­ne ev­ler edin." (Nahl, 68)
"Kavl" ve "kelâm" an­la­mın­da ya da bun­la­ra ya­kın bir an­lam­da kul­la­nı­lan baş­ka ke­li­me­ler de var­dır. Bun­lar­dan bi­ri "va­hiy"dir: "Nuh'a ve on­dan son­ra­ki pey­gam­ber­le­re vah­yet­ti­ği­miz gi­bi, sa­na da vah­yet­tik." (Nisâ, 163) Bun­lar­dan bi­ri de "il­ham"dır: "Nef­se ve ona bir dü­zen için­de bi­çim ve­re­ne. Son­ra ona fü­cu­ru­nu ve on­dan ka­çın­ma­yı il­ham ede­ne (an­dol­sun)." Bir di­ğe­ri de "ha­ber ver­me"dir: "Ba­na bi­len, her şey­den ha­ber­dar olan Al­lah ha­ber ver­di." (Tah­rim, 3) Bir baş­ka ke­li­me de "kıs­sa et­mek, an­lat­mak" tır: "O doğ­ru­yu an­la­tır." (En'âm, 57) Yu­ka­rı­da­ki ayet­ler­de ge­çen, bu kav­ram­la­rın tü­mü­ne iliş­kin ola­rak, an­la­mın ger­çek­li­ği ba­kı­mın­dan, ko­nu­nun ba­şın­da söy­le­dik­le­ri­mi­zi ye­ni­le­ye­bi­li­riz. Ger­çek bir ile­ti­şi­min söz konusu ol­ma­sı ka­çı­nıl­maz­dır. Bu ile­ti­şim, "de­me" fi­i­li­nin et­ki ve özel­lik­le­ri­ni de be­ra­be­rin­de ge­ti­rir. Ka­çı­nıl­maz ola­rak ger­çek­le­şen bu re­el du­ru­mun iç­yü­zü­nü bil­me­miz ya da ay­rın­tı­lı ola­rak bil­me­me­miz far­k et­mez. Bu ara­da, in­şa­al­lah, Şûrâ Suresi'ni in­ce­ler­ken "va­hiy" kav­ra­mı ile il­gi­li ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğı­mı­zı be­lir­te­lim.
Tü­mün­de or­tak bir an­lam bu­lun­ma­sı­na kar­şın, bu ke­li­me­ler­den ba­zı­la­rı­nın ba­zı yer­ler­de özel­lik­le kul­la­nıl­ma­sı­na ge­lin­ce: Ba­zı yer­ler­de "kelâm", ba­zı­sın­da "kavl" ve ba­zı­sın­da da "va­hiy" ke­li­me­si­nin özel­lik­le ter­cih edil­me­si, bi­ri­nin kul­la­nıl­dı­ğı bu yer­de öte­ki­si­nin kul­la­nıl­ma­mış ol­ma­sı, kul­la­nı­lan ke­li­me ile kas­te­di­len an­lam ara­sın­da­ki uyum­la bağ­lan­tı­lı­dır. Bu yüz­den, an­la­mın zi­hin­de be­lir­me­si ile so­nuç­la­nan se­bep gö­z ö­nün­de bu­lun­du­rul­du­ğun­da, "söz" fi­i­li "kelâm" ola­rak ni­te­len­di­ri­lir. Pey­gam­be­rin üs­tün­lük­le­ri ve onur­lan­dı­rıl­ma­la­rı bağ­la­mın­da, ayet­te işa­ret edi­len ilâhî fi­i­lin "kelâm" ola­rak isim­len­di­ril­me­si­nin al­tın­da da bu ge­rek­çe ya­tar. Çün­kü bu ile­ti­şim­de be­lir­le­yi­ci olan un­sur, kar­şı­lık­lı hi­tap ve ko­nuş­ma­dır.
Kas­te­di­len an­la­mın bi­ri­ne ak­ta­rı­mı ve an­la­tı­mı gö­z ö­nün­de bu­lun­du­rul­du­ğun­da, "söz" fi­i­li, "kavl" ola­rak ni­te­len­di­ri­lir. Bu ko­nu­ya iliş­kin ilâhî fi­i­lin, ka­za, ka­der, hü­küm ve ya­sa­ma gi­bi hu­sus­lar­da "kavl" ola­rak ni­te­len­di­ril­me­si bu yüz­den­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­rur: "İş­te bu hak­tır ve ben hak­kı söy­le­rim, de­di. An­dol­sun sen­den ve iç­le­rin­de sa­na tâbi ola­cak olan­lar­dan tü­müy­le ce­hen­ne­mi dol­du­ra­ca­ğım." (Sâd, 84-85) Pey­gam­ber­le­rin dı­şın­da­ki bi­rin­den giz­li bir söz olu­şu gö­z ö­nün­de bu­lun­du­rul­du­ğun­da ise "va­hiy" di­ye ad­lan­dı­rı­lır. Bu yüz­den pey­gam­ber­le­re (a.s) yö­ne­lik ilâhî hi­ta­ba "va­hiy" adı ve­ril­miş­tir: "Nuh'a ve on­dan son­ra­ki pey­gam­ber­le­re vah­yet­ti­ği­miz gi­bi, sa­na da vah­yet­tik." (Nisâ, 163)
2) Adı ge­çen ke­li­me­le­rin kul­la­nım­la­rı­nın ni­te­li­ği: Da­ha ön­ce vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, ko­nuş­ma di­lin­de­ki ifa­de­le­rin, in­sa­noğ­lu ön­ce an­lam­la­rı­nı al­gı­la­mış­tır. Son­ra bu an­lam­la­rın kar­şı­sı­na on­la­rı sem­bo­li­ze eden la­fız­lar koy­muş­tur. Baş­lan­gıç­ta bun­la­rı, bu çer­çe­ve içe­ri­sin­de so­mut ol­gu­lar­la il­gi­li ola­rak kul­lan­mış­tır. Son­ra ya­vaş ya­vaş so­yut ol­gu­la­ra kay­ma ger­çek­leş­miş­tir. Bu du­rum her ne ka­dar, baş­lan­gıç­ta, so­mut ol­gu­la­rı ifa­de et­mek için kul­la­nı­lan la­fız­la­rın me­ca­zen so­yut ol­gu­lar için de kul­la­nıl­ma­sı­nı ge­rek­tir­miş­se de, bu mecazî kul­la­nım ra­yı­na otur­duk­tan ve ilk an­dan iti­ba­ren sem­bo­li­ze et­ti­ği so­yut ol­gu­yu çağ­rış­tır­dık­tan son­ra ger­çek bir isim­len­dir­me ola­rak dil­de­ki ye­ri­ni ala­cak­tır. Ay­nı şe­kil­de top­lu­mun kal­kın­ma­sı, bu­na pa­ra­lel ola­rak in­sa­nın uy­gar­lık ala­nın­da bü­yük iler­le­me­ler kay­det­me­si, ya­şam­sal ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­yan araç­la­rın de­ğiş­me­si­ni, isim ye­rin­de kal­mak şar­tıy­la, ken­di için­de ge­liş­me­si­ni ge­rek­tir­miş­tir. Çün­kü isim­le­rin ifa­de et­tik­le­ri an­lam­la­rın işa­ret et­tik­le­ri ol­gu­lar sü­rek­li de­ği­şir, bu­nun­la be­ra­ber, isim­len­dir­me­den bek­le­ni­len so­nuç ve amaç­ta bir de­ğiş­me ol­maz.
Söz gelimi in­sa­noğ­lu, ge­ce ka­ran­lı­ğın­da ay­dın­lan­ma ih­ti­ya­cı­nı gi­der­me hu­su­sun­da, bir araç ola­rak far­kı­na var­dı­ğı za­man "lam­ba"yı keş­fet­ti. Lam­ba, bir kap içi­ne kon­muş yağ ve o ya­ğın içi­ne dal­dı­rıl­mış bir fi­til­den iba­ret­ti. Fi­ti­lin ucu tu­tuş­tu­ru­lur ve ge­ce­le­yin ay­dın­lan­ma­da on­dan ya­rar­la­nı­lır­dı. Bu bi­çim­de bir alet ge­liş­ti­ril­miş ol­du ve in­sa­noğ­lu bu­na "lam­ba" adı­nı ver­di. Ama bu alet sü­rek­li ge­liş­me kay­det­ti, şe­kil­den şekle gir­di. So­nun­da gü­nü­mü­zün elekt­rik­le ça­lı­şan lam­ba­sı keş­fe­dil­di. Bu lam­ba, ilk kez icat edi­len lam­ba­dan en ufak bir iz ta­şı­ma­mak­la be­ra­ber, yağ, fi­til, por­se­len ya da ma­den­den ma­mul il­kel ay­dın­lan­ma ara­cı­nın adı­nı ta­şı­yor. Çün­kü, ilk kez icat edi­len ay­dın­lan­ma ara­cın­dan bek­le­nen so­nuç, ya­ni ışık ver­me, son icat edi­len ay­dın­lan­ma ara­cın­dan da el­de edil­mek­te­dir. Biz­se, ha­yat­ta kul­lan­dı­ğı­mız araç ve ge­reç­le­ri amaç­la­rı, ya­ni do­ğur­duk­la­rı so­nuç­la­rı iti­ba­riy­le de­ğer­len­di­ri­riz.
Şu hâlde "lam­ba"nın ger­çek­li­ği ışı­ğı ile ge­ce ka­ran­lı­ğı­nı ay­dın­lat­ma­sı­dır. Bu özel­lik ve so­nuç va­rol­duk­ça "lam­ba" ger­çek­li­ği de va­ro­la­cak­tır. "Lam­ba" is­mi, an­la­mı­nın ger­çek­li­ği ile be­ra­ber de­ğiş­me­den, dö­nüş­me­den ka­lı­cı­lı­ğı­nı sür­dü­re­cek­tir. Ama, ör­nek­te de gör­dü­ğü­müz gi­bi, is­min işa­ret et­ti­ği ale­tin şek­li, ni­te­li­ği, ni­ce­li­ği ya da par­ça­la­rı bel­li za­man­lar­da de­ği­şi­me uğ­ra­ya­bi­lir.
Şu hâlde, an­lam­sal ger­çek­li­ğin ka­lı­cı ol­ma­sı ya da ol­ma­ma­sı­nın özü, bir şey­den bek­le­nen so­nu­cun de­ği­şi­me uğ­ra­ma­dan ilk gün­kü gi­bi va­rol­ma­sı­dır. Gü­nü­müz­de icat edil­miş alet­ler­den ve ha­ya­tın ge­reç­le­rin­den -ki sa­yı­la­rı mil­yon­la­rı bu­lur- çok azı ilk gün­kü ori­ji­na­li­te­si­ni ko­ru­ya­bil­mek­te­dir. Fa­kat, bi­çim­sel de­ği­şi­me rağ­men tü­mü de ilk gün­kü iş­lev­le­ri­ni ko­ru­duk­la­rı için, ilk gün­kü isim­le­ri­ni de ko­ru­mak­ta­dır­lar. Dün­ya dil­le­rin­de, ilk ka­te­go­ri­ye gi­ren de­ği­şi­min ör­nek­le­ri çok­tur. Ya­ni, so­mut bir an­la­ma işa­ret eden bir ke­li­me­nin, an­lam kay­ma­sı­na uğ­ra­ya­rak so­yut bir ol­gu­ya işa­ret et­me­si nor­mal sa­yı­lır. Dil­le­ri bu açı­dan in­ce­le­yen­ler, bu bağ­lam­da çok şey gö­re­bi­lir­ler.
Bu­ra­dan şu so­nu­cu çı­ka­rı­yo­ruz: "Kelâm" ve "kavl" ke­li­me­le­ri­nin, yu­ka­rı­da de­ğin­di­ği­miz an­lam­la il­gi­li ola­rak, so­nuç ve özel­li­ğin de­ğiş­me­me­si ko­şu­luy­la, kul­la­nıl­ma­sı, ger­çek bir kul­la­nım­dır, mecazî de­ğil.
Bu açık­la­ma­la­rın ışı­ğın­da şu­nu söy­le­ye­bi­li­riz: "Kelâm" ve "kavl" ke­li­me­le­ri­nin yü­ce Al­lah ile il­gi­li ola­rak kul­la­nıl­ma­sı, ger­çek ve pra­tik bir şe­yi an­la­tır. Bu ger­çek­lik ve p­ra­tik­lik, söz ko­nu­su iki laf­zın an­lam­sal ger­çek­le­ri­nin bir mer­te­be­si sa­yı­lır. Ama isim­lendir­me­nin il­gi­li ol­du­ğu ol­gu, bu kav­ram­la­rın biz­ce ni­te­le­dik­le­ri ol­gu­dan fark­lı­dır. Ay­nı du­rum hem biz in­san­lar ve hem de yü­ce Al­lah ile il­gi­li ola­rak kul­la­nı­lan di­ğer tüm la­fız­lar için ge­çer­li­dir. Ha­yat, ilim, ira­de ve ver­me gi­bi.
Bi­li­niz ki: "Ve de­re­ce­ler­le yük­selt­ti­ği var­dır." ifa­de­si­nin ger­çek ve pra­tik bir ol­gu­yu kap­sa­ma­sı, itibarî bir ni­te­le­me­yi içer­me­me­si ile il­gi­li ola­rak söy­le­ne­cek şey, "kelâm" ile il­gi­li açık­la­ma­mız­dan fark­lı ol­ma­ya­cak­tır. Di­ni bi­lim­ler­de araş­tır­ma ya­pan­lar­dan ba­zı­la­rı, bu tür açık­la­ma­la­rın kap­sa­dı­ğı ol­gu­lar, tıp­kı, top­lum­sal bir can­lı tü­rü olan biz in­san­lar ara­sın­da ge­çer­li olan "baş­kan­lık, li­der­lik, üs­tün­lük, ön­cü­lük ve ön­der­lik" ma­kam­la­rı gi­bi itibarî ol­gu­lar, var­sa­yı­lan an­lam­lar ol­duk­la­rı sa­nı­sı­na ka­pıl­mış­lar­dır.
Bu yüz­den söz konusu ol­gu­la­ra bağ­lı bu­lu­nan "cen­net, ce­hen­nem ve sor­gu-su­al" gi­bi uh­re­vî ma­kam ve aşa­ma­la­rı da, tıp­kı top­lum­sal itibarî ma­kam­la­ra bağ­lı bu­lu­nan zi­hin dı­şı so­nuç­lar gi­bi al­gı­la­mak zo­run­da kal­mış­lar­dır. Ya­ni, bun­la­ra gö­re, adı ge­çen manevî ma­kam­lar­la, bu ma­kam­la­rı iz­le­yen so­nuç­lar ara­sın­da­ki bağ itibarî­dir. Bun­lar -zo­run­lu ola­rak- bu ba­ğı be­lir­le­yen ulu Al­lah'ın, tıp­kı ob­je­ler dün­ya­sın­da yer alan ve te­ka­mül et­mek üze­re ha­re­ket âlemi­ne inen in­san gi­bi, itibarî gö­rüş­le­rin, veh­me da­ya­lı şu­ur­dan kay­nak­la­nan de­ğer­len­dir­me­le­rin et­ki­sin­de ol­du­ğu so­nu­cu­na var­mış­la­dır.
Bu yüz­den söz ko­nu­su dü­şün­ce­yi be­nim­se­yen kim­se­le­rin, pey­gam­ber ve ve­li­ler­den olu­şan göz­de kul­la­rın ka­vu­şa­cak­la­rı manevî ma­kam­la­rı di­le ge­ti­ren ayet ve ha­dis­le­ri bu tarz­da al­gı­la­mak­tan ka­çın­dık­la­rı gö­rü­lür. Bu ayet ve ha­dis­le­ri, ger­çek an­lam­la­rın­dan so­yut­la­yıp bir tür itibarî an­lam yük­le­ye­rek be­nim­ser­ler.
*   *   *
Mer­ye­moğ­lu İsa'ya apa­çık bel­ge­ler ver­dik ve onu Ruh'ul-Ku­-düs'le des­tek­le­dik.
İfa­de­de ye­ni­den aye­tin asıl ifa­de tar­zı­na ya­ni, üçün­cü ki­şi ki­pin­den bi­rin­ci ço­ğul ki­şi ki­pi­ne dö­nüş ya­pı­lı­yor. Biz, ayet­te­ki bu sa­nat­sal yö­ne da­ha ön­ce işa­ret et­miş­tik.
Baş­ka pey­gam­ber­le­rin isim­le­ri açık­ça zik­re­dil­mez­ken, Hz. İsa'nın (a.s) adı­nın açık­ça zik­re­dil­me­si­nin ge­rek­çe­si şu ola­bi­lir: Hz. İsa (a.s) için bir üs­tün­lük un­su­ru ola­rak be­lir­ti­len "apa­çık bel­ge­le­rin ve­ril­me­si" ve "Ruh'ul-Ku­düs'le des­tek­len­me" bü­tün pey­gam­ber­le­rin ortak ni­te­li­ği­dir. Bu ko­nu­da ba­zı pey­gam­ber­le­rin ay­rı­ca­lı­ğı yok­tur. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "An­dol­sun, "Biz el­çi­le­ri­mi­zi apa­çık bel­ge­ler­le gön­der­dik." (Ha­did, 25) "Kul­la­rın­dan di­le­dik­le­ri­ne, me­lek­le­ri em­rin­den olan ruh ile in­di­rir: Uya­rın..." (Nahl, 2) An­cak bu ni­te­lik­ler Hz. İsa (a.s) açı-sın­dan fark­lı bir iş­lev gör­müş­ler­dir. Do­la­yı­sıy­la, ölü­le­ri di­rilt­me, bal­çık­tan ya­pıl­mış bir kuş şek­li­nin içi­ne üf­le­mek su­re­tiy­le ona can ver­me, ana­dan doğ­ma kör ve ala­ca­lı­yı iyi­leş­tir­me, ge­le­cek­te ola­cak şey­le­ri ha­ber ver­me gi­bi mu­ci­ze­ler, ruh­tan sü­zü­len ve ha­ya­ta da­ya­lı ol­gu­lar­dır. Bu yüz­den yü­ce Al­lah bu­nu Hz. İsa'ya (a.s) nispet et­miş ve adı­nı açık­ça zik­ret­miş­tir.
Eğer İsa'nın (a.s) adı açık­ça zik­re­dil­me­sey­di, bu ni­te­lik onun için bir ay­rı­ca­lık, bir üs­tün­lük ola­rak an­lam ka­zan­ma­ya­cak­tı. "Biz pey­gam­ber­ler­den ba­zı­sı­na apa­çık bel­ge­ler ver­dik ve on­la­rı Ruh'ul-Ku­düs'le des­tek­le­dik." de­nil­sey­di, kas­te­di­len pey­gam­be­rin Hz. İsa (a.s) ol­du­ğu an­-la­şıl­ma­ya­cak­tı. Çün­kü az ön­ce de vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, "apa­çık bel­ge­le­rin ve­ril­me­si" ve "Ruh'ul-Ku­düs'le des­tek­len­me" bü­tün pey­gam­ber­le­rin or­tak özel­li­ği­dir. Sırf ba­zı­la­rı­na öz­gü de­ğil­dir. Bu ni­te­lik iç­le­rin­de sa­de­ce bir kıs­mı­na öz­gü bir üs­tün­lükmüş gi­bi su­nu­la­maz. An­cak kas­te­di­len pey­gam­be­rin adı­nın açık­ça zik­re­dil­me­si baş­ka. Bun­da da amaç, onun bu ni­te­lik bağ­la­mın­da bel­li öl­çü­de bir ay­rı­ca­lı­ğa sa­hip ol­du­ğu­nu, bu ay­rı­ca­lı­ğa di­ğer pey­gam­ber­le­rin aşa­ğı-yu­ka­rı or­tak ol­ma­dı­ğı­nı vur­gu­la­mak­tır.
Öte yan­dan "İsa" is­mi­nin bir di­ğer özel­li­ği, mu­ci­ze­sel iş­le­vi var­dır. Şöy­le ki: O, Mer­yem'in oğ­lu­dur ve ba­ba­sız dün­ya­ya gel­miş­tir. Ni­te­kim Al­lah Te­a­la şöy­le bu­yur­muş­tur: "Onu ve oğ­lu­nu in­san­lı­ğa bir ayet kıl­dık." (Enbiyâ, 91) Bu­na gö­re, ana-oğul ilâhî bir mu­ci­ze ko­nu­mun­da­dır, bu özel­lik­le­ri bir ay­rı­ca­lık, bir üs­tün­lük ni­te­liğin­de­dir.
Şa­yet Al­lah di­le­sey­di, ken­di­le­ri­ne apa­çık bel­ge­ler gel­dik­ten son­ra, on­la­rın pe­şin­den ge­len­ler, bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­lerdi.
Aye­tin akı­şı için­de bir kez da­ha üçün­cü te­kil ki­şi ki­pi­ne ge­çiş ya­pı­lı­yor. Çün­kü ge­li­nen aşa­ma, Rab­ba­ni is­tek ve ira­de­nin al­t e­di­le­me­ye­ce­ği­ni, ilâhî kud­re­tin ge­çer­siz kı­lı­na­ma­ya­ca­ğı­nı vur­gu­la­ma aşa­ma­sı­dır. Bu­na gö­re, olum­lu, olum­suz hiç­bir ge­liş­me ilâhî oto­ri­te­nin et­ki­si dı­şın­da de­ğil­dir.
Kı­sa­ca­sı, ilâh­lık ni­te­li­ği, gü­cün ka­yıt­lan­dı­rıl­ma­sıy­la çe­li­şir, gü­cün mut­lak ola­rak olum­lu, olum­suz her şey­le ilin­ti­li ol­ma­sı­nı zo­run­lu kı­lar. Bu ne­den­le, aye­tin akı­şı ile olu­şan bu at­mos­fer­de bu yü­ce ni­te­li­ği, ya­ni ilâh­lı­ğı vur­gu­la­ma zo­run­lu­lu­ğu doğ­muş­tur. Do­la­yı­sıy­la: "Şa­yet Al­lah di­le­sey­di, bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­ler­di." bu­yu­rul­muş, "Di­le­sey­dik, bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­ler­di" de­nil­me­miş­tir. Aye­tin so­nun­da­ki: "Al­lah di­le­sey­di bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­ler­di." ifa­de­si ve "Ama Al­lah di­le­di­ği­ni ya­pan­dır." cüm­le­si, ay­rı­ca, za­mir ye­ri­ne is­min açık­ça zik­re­dil­me­si bu ger­çe­ği vur­gu­la­ma­ya yö­ne­lik­tir.
An­cak ih­ti­la­fa düş­tü­ler; on­lar­dan ki­mi inan­dı, ki­mi inkâr et­ti.
Bu­ra­da yü­ce Al­lah ih­ti­la­fa düş­me­yi on­la­ra nispet edi­yor, ken­di­si­ne de­ğil. Çün­kü yü­ce Al­lah Kur'ân'ın birçok ye­rin­de: "İman, kü­für ve pey­gam­ber­le­re in­di­ri­len ki­tap­lar­da açık­la­nan di­ğer te­mel pren­sip­ler­le il­gi­li tüm gö­rüş ay­rı­lık­la­rı, in­san­la­r a­ra­sı kıs­kanç­lık­tan kay­nak­lan­mak­ta­dır." an­la­mın­da me­saj­lar ver­mek­te­dir. Ulu Al­lah kıs­kanç­lık ya da zul­-mü ken­di­ne nispet et­mek­ten mü­nez­zeh­tir.
Al­lah di­le­sey­di bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­ler­di. Ama Al­lah di­le­di­-ği­ni ya­pan­dır.
Şa­yet yü­ce Al­lah di­le­sey­di, bu ih­ti­la­fın sa­vaş­la so­nuç­lan­ma­sı­nı ön­ler­di. Ama o, di­le­di­ği­ni ya­par. Ev­re­ne ege­men olan ya­sa­lar sis­te­mi­nin kap­sa­mın­da­ki, se­bep-so­nuç ku­ra­lı uya­rın­ca, söz konusu ih­ti­la­fın in­san­la­rı sa­va­şa sü­rük­le­me nok­ta­sın­da et­ki­li ol­ma­sı­nı ön­gör­müş­tür.
Al­lah, doğ­ru­su­nu her­kes­ten da­ha iyi bi­lir, ama biz­ce ayet-i ke­ri­me­den çı­kan so­nuç şu­dur: İn­san­la­ra el­çi ola­rak gön­de­ri­len pey­gam­ber­ler, Rab­le­ri ka­tın­da seç­kin ma­kam­la­ra sa­hip göz­de kul­lar­dır. Ufuk­la­rı sı­ra­dan in­san­la­ra gö­re yü­ce­dir, ge­niş­tir. Te­mel­de ay­nı maka­ma ve or­tak mis­yo­na sa­hip ol­mak­la be­ra­ber, ara­la­rın­da ba­zı üs­tün­lük­ler söz konusu­dur. İş­te el­çi­le­rin du­ru­mu bun­dan iba­ret­tir. Bu el­çi­ler in­san­la­ra apa­çık bel­ge­ler­le gel­miş, bun­lar ara­cı­lı­ğı ile hak içe­rik­li me­sa­jı açık­la­mış ve doğ­ru yo­lu ku­sur­suz bir şe­kil­de an­lat­mış­lar­dır. Bun­dan son­ra in­san­la­rın bir­lik ve be­ra­ber­lik hâlinde, bir­bir­le­ri­ne kar­şı sev­gi bes­le­ye­rek Al­lah'ın di­ni­ne bağ­lı kal­ma­la­rı, ay­rı­lı­ğa düş­me­me­le­ri ve sa­vaş­ma­ma­la­rı ge­re­kir­di. Ama öy­le ol­ma­dı. Çün­kü bu se­be­bi ge­çer­siz kı­lan bir baş­ka se­bep var­dı: İn­san­la­rın bir­bir­le­ri­ne kar­şı duy­duk­la­rı kıs­kanç­lık­tan do­la­yı ih­ti­la­fa düş­me­le­ri, kâfir, mümin di­ye çe­şit­li grup­la­ra ay­rıl­ma­la­rı ve bu­na bağ­lı ola­rak ha­yat ve mut­lu­luk­la ilin­ti­li her me­se­le­de fark­lı ta­vır­lar ser­gi­le­me­le­ri, et­kin­lik gös­te­ren bir di­ğer se­bep­ti. Yü­ce Al­lah di­le­sey­di, bu se­be­bi, ya­ni in­san­la­r a­ra­sı ih­ti­la­fı or­ta­dan kal­dı­rır­dı, do­la­yı­sıy­la sa­vaş­ma ge­re­ği kal­maz­dı ve in­san­lar sa­vaş­maz­dı. Ama Al­lah böy­le di­le­me­di, bu se­bep de tıp­kı di­ğer se­bep ve il­let­ler gi­bi, yü­ce Al­lah'ın ya­ra­tı­lış ve va­ro­luş ev­re­sin­de ira­de bu­yur­du­ğu il­let­li­lik ya­sa­sı uya­rın­ca iş­le­vi­ni ger­çek­leş­tir­di. Al­lah, di­le­di­ği­ni ya­pan­dır.
254) Ey iman eden­ler... in­fak edin...
Bu ayet­le ne­yin kas­te­dil­di­ği ga­yet açık­tır. Aye­tin so­nun­da­ki de­ğer­len­dir­me cüm­le­sin­de ise, in­fak­tan, Al­lah yo­lun­da ha­yır amaç­lı har­ca­ma­da bu­lun­mak­tan ka­çın­ma­nın kü­für ve zu­lüm ol­du­ğu vur­gu­la­nı­yor.
AYET­LE­RİN hadis­LER IŞI­ĞIN­DA açıklaması
el-Kâfi ad­lı eser­de, İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) "İş­te bu el­çi­ler; bir kıs­mı­nı bir kıs­mı­na üs­tün kıl­dık..." aye­ti ile il­gi­li ola­rak şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Bu aye­tin ışı­ğın­da gö­rü­yo­ruz ki, Hz. Mu­ham­med'den (s.a.a) son­ra ih­ti­la­fa düş­müş as­ha­bın bir kıs­mı mümin kal­mış, bir kıs­mı da küf­re sap­mış­tır."
Tefsir'ul-Ayyaşî'de As­bağ b. Ne­ba­ta'nin şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Ce­mel Sa­va­şı'n­da, Emi­rü'l-Mü'mi­nin Ali b. Ebu Ta­lib'in (a.s) ya­nın­da bu­lu­nu­yor­dum. Bir adam ge­lip ona şöy­le de­di: "Ey Emi­rü'l-Mü'mi­nin, kar­şı­mız­da­ki­ler de tek­bir ge­ti­ri­yor, biz de ge­ti­ri­yo­ruz, on­lar da, La ilâ­he il­lal­lah di­yor biz de di­yo­ruz. On­lar da na­maz kı­lı­yor, biz de kı­lı­yo­ruz. Pe­ki biz ni­çin bun­lar­la sa­va­şı­yo­ruz?"
Hz. Ali (a.s) de­di ki: Biz şu aye­te da­ya­na­rak on­lar­la sa­va­şı­yo­ruz: "İş­te bu el­çi­ler, bir kıs­mı­nı bir kıs­mı­na üs­tün kıl­dık. On­lar­dan, Al­lah'ın ken­di­le­riy­le ko­nuş­tu­ğu ve de­re­ce­ler­le yük­selt­ti­ği var­dır. Mer­ye­moğ­lu İsa'ya apa­çık bel­ge­ler ver­dik ve onu Ru­h'ul-Ku­düs'­le des­tek­le­dik. Şa­yet Al­lah di­le­sey­di, ken­di­le­ri­ne apa­çık bel­ge­ler gel­dik­ten son­ra, on­la­rın pe­şin­den ge­len­ler (biz on­la­rın pe­şin­den ge­len­le­riz) bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­ler­di. An­cak ih­ti­la­fa düş­tü­ler; on­lar­dan ki­mi inan­dı, ki­mi inkâr et­ti. Al­lah di­le­sey­di bir­bir­le­ri­ni öl­dür­mez­ler­di. Ama Al­lah di­le­di­ği­ni ya­pan­dır." Biz ina­nan­la­rız, on­lar­sa inkâr eden­ler­dir. Bu­nun üze­ri­ne adam şöy­le de­di: Ka'be­'nin Rab­bi­ne an­dol­sun ki, on­lar inkâr et­ti­ler ve ar­dın­dan kar­şı ta­ra­fa sal­dır­dı, öl­dü­rü­lün­ce­ye ka­dar sa­vaş­tı. (Al­lah rah­met et­sin.)[1]
Ben derim ki: Bu ola­yı Şeyh Mü­fid[2] ve Şeyh Tûsî el-Ema­li ad­lı e-ser­le­rin­de, Kummî de tef­si­rin­de ri­va­yet et­miş­tir. Ri­va­yet­ten an­la­şıl­dı­ğı ka­da­rıy­la, Hz. Ali, ayet-i ke­ri­me­de ge­çen "kü­für" kav­ra­mı­nı ge­nel an­lam­da ele al­mış­tır. Onun kas­tet­ti­ği, din­de özel hü­küm­ler ge­rek­ti­ren ve din­den çık­ma an­la­mı­na ge­len kü­für de­ğil­dir. Çün­kü ri­va­yet­ler ve ta­rih­sel bel­ge­ler Hz. Ali'nin (a.s) ken­di­si­ne kar­şı sa­va­şan­la­ra, ya­ni Ce­mel, Sıf­fin Sa­va­şı'­na ka­tı­lan­la­ra ve Ha­ri­cî­le­re, ne Ehliki­ta­b'ın dı­şın­da­ki kâfir­le­rin ne de Ehliki­ta­b'ın mu­a­me­le­si­ni yap­ma­dı­ğı­nı or­ta­ya koy­mak­ta­dır. On­la­rı din­den dön­müş­ler ola­rak da de­ğer­len­dir­me­miş­tir. Şu hâlde mu­ha­lif­le­ri, ona gö­re ba­ti­nen kâfir­di­ler, za­hi­ren de­ğil. Ni­te­kim Hz. Ali'nin: "On­lar­la te­vil üze­re sa­va­şı­yo­rum, ten­zil (açık nass üze­re) de­ğil." de­di­ği ri­va­yet edi­lir.
Aye­tin za­hi­ri de bu an­la­mı pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir. Çün­kü ayet-i ke­ri­me, Re­sul­le­rin sun­duk­la­rı apa­çık bel­ge­le­rin, on­lar­dan son­ra, in­san­la­rın bir­bir­le­riy­le sa­vaş­ma­la­rı du­ru­mu­nu or­ta­dan kal­dır­ma yö­nün­de bir so­nuç al­ma­dı­ğı­nı ifa­de et­mek­te­dir. Bu­nun ne­de­ni ne­fis­le­rin­den kay­nak­la­nan ih­ti­laf­tır. Şu hâlde el­çi­le­rin sun­duk­la­rı apa­çık bel­ge­le­rin, in­san­la­r a­ra­sı ih­ti­laf­la­rı kal­dır­ma hu­su­sun­da bir ya­ra­rı ol­maz. Bu in­sa­nın top­lum­sal­lı­ğı­nın et­kin rol oy­na­dı­ğı bir so­nuç­tur ki, kıs­kanç­lık ve zu­lüm un­sur­la­rın­dan ay­rı dü­şü­nü­le­mez.
Do­la­yı­sıy­la, in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz bu ayet, şu ayet­ler­le ay­nı ka­te­go­ri­ye gir­mek­te­dir: "İn­san­lar, tek bir üm­met­ten baş­ka de­ğil­di; son­ra an­laş­maz­lı­ğa düş­tü­ler. Eğer Rab­bin­den geç­miş bir söz ol­ma­say­dı, an­laş­maz­lı­ğa düş­tük­le­ri şey ko­nu­sun­da mut­la­ka ara­la­rın­da hü­küm ve­ril­miş olur­du." (Yûnus, 19) "İn­san­lar tek bir üm­met­ti.... Oy­sa ken­di­le­ri­ne apa­çık ayet­ler gel­dik­ten son­ra bir­bir­le­ri­ne kar­şı olan "az­gın­lık ve kıs­kanç­lık­la­rı" yü­zün­den an­laş­maz­lı­ğa dü­şen­ler, o, ki­tap ve­ri­len­ler­den baş-­ka­sı de­ğil­dir. Böy­le­ce Al­lah, iman eden­le­ri, hak­kın­da ay­rı­lı­ğa düş­tük­le­ri ger­çe­ğe ken­di iz­niy­le eriş­tir­di." (Ba­ka­ra, 213) "Oy­sa, on­lar, an­laş­maz­lı­ğı sür­dür­mek­te­dir­ler." (Hûd, 119) Bu ayet­ler gös­te­ri­yor ki, pey­gam­ber­ler­den son­ra, iz­le­yi­ci­le­ri ara­sın­da baş gös­te­ren, ki­tap­la il­gi­li ih­ti­laf -ki din­de ih­ti­laf de­mek­tir- ka­çı­nıl­maz bir du­rum­dur. Yü­ce Al­lah, İslâm üm­me­ti­ne iliş­kin ola­rak şöy­le bu­yur­muş­tur: "Yok­sa siz­den ön­ce ge­lip ge­çen­le­rin hâli ba­şı­nı­za gel­me­den cen­ne­te gi­re­ce­ği­ni­zi mi san­dı­nız?" (Ba­ka­ra, 214) Bir di­ğer ayet­te ise, yü­ce Al­lah, Re­su­lü­nün kı­ya­met gü­nü şöy­le di­ye­ce­ği­ni an­la­tır: "Ve el­çi de­di ki: Rab­bim ger­çek­ten be­nim kav­mim, bu Kur'ân'ı ter­k e­dil­miş ola­rak bı­rak­tı­lar." (Fur­kan, 30) Ayet­le­rin sa­tır ara­la­rın­da, bu­na iliş­kin birçok açık ifa­de­ler ve do­lay­lı işa­ret­ler tes­pit et­mek müm­kün­dür.
Bu ih­ti­la­fın, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) ve­fa­tın­dan he­men son­ra, sa­ha­be za­ma­nı­na ka­dar yay­gın­laş­tı­rıl­ma­sı­na ge­lin­ce, gü­ve­ni­lir ta­rih­sel bel­ge­ler ve müs­ta­fiz ve­ya mü­te­va­tir dü­ze­yin­de­ki ha­ber­ler, biz­zat sa­ha­be­le­rin de, Re­su­lul­lah'ın ve­fa­tın­dan son­ra bir­bir­le­riyle ih­ti­laf et­tik­le­ri, çe­şit­li ka­rı­şık­lık­lar çı­kar­dık­la­rı­nı gös­ter­mek­tedir. Bu olay­lar es­na­sın­da, ön­ce­ki üm­met­ler ara­sın­da ya­şa­nan mu­a­me­le­le­ri bir­bir­le­ri­ne kar­şı ser­gi­le­miş­ler­dir. Sa­ha­be­nin hiç bi­ri, "İslâm üm­me­ti ma­sum­dur" ya da "bi­ze müj­de var­dır" ve­ya "biz bir içtihada da­ya­nı­yo­ruz" ya da "Al­lah ve Re­su­lü bi­zi bu du­ru­mun dı­şın­da tut­tu." di­ye bir id­dia ile­ri sü­rüp bu kar­ga­şa­dan ken­di­ni is­tis­na et­me yo­lu­na git­me­miş­tir. Ko­nu­yu bun­dan faz­la uzat­ma, ay­rın­tı­la­ra git­me bu tef­si­rin ama­cı­nın dı­şın­da­dır.
el-Kafî ad­lı eser­de, Ebu Ba­sir'in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği­ni duy­dum: "Yü­ce Al­lah za­tı­nı bi­li­yor­du ama bi­li­nen yok­tu, ka­dir­di ama güç ye­ti­ri­len yok­tu. De­dim ki: "Sa­na fe­da ola­yım. Pe­ki ko­nu­şan de­ğil miy­di?" De­di ki: "Kelâm ha­dis­tir. Yü­ce Al­lah mü­te­kel­lim (ko­nu­şan) de­ğil­di, kelâmı son­ra var et­ti."[3]
el-İh­ti­cac ad­lı eser­de, Saf­van b. Yah­ya'nın şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Mu­had­dis Ebu Kur­ra, İmam Rı­za'ya (a.s) şöy­le de­di: "Sa­na fe­da ola­yım. Ba­na yü­ce Al­lah'ın Hz. Mu­sa (a.s) ile ko­nuş­ma­sı­nı an­lat." İmam bu­yur­du ki: "Yü­ce Al­lah, onun­la han­gi dil­le ko­nuş­tu­ğu­nu, Sür­ya­ni­ce ya da İb­ra­ni­ce mi ko­nuş­tu­ğu­nu her­kes­ten da­ha iyi bi­lir." Ebu Kur­ra, di­lin­den tu­tup de­di ki: "Sa­na bu di­li so­ru­yo­rum." Bu­nun üze­ri­ne Ebul Ha­san (a.s) şöy­le de­di: "Al­lah se­nin de­di­ğin­den mü­nez­zeh­tir. O'nu ya­rat­tık­la­rı­na ben­zet­mek­ten yi­ne O'na sı­ğı­nı­rız. O, ko­nu­şan­lar gi­bi ko­nuş­mak­tan mü­nez­zeh­tir. O'nun ben­ze­ri gi­bi kim­se yok­tur. Der ve ya­par." Ebu Kur­ra: Na­sıl? Di­ye sor­du. İmam Rı­za (a.s) şöy­le de­di: "Ya-­ra­tı­cı­nın ya­ra­tıl­mış­la ko­nuş­ma­sı, ya­ra­tıl­mı­şın ya­ra­tıl­mış­la ko­nuş­ma­sı­na ben­ze­mez. Ağız ve dil ara­cı­lı­ğı ile söz söy­le­mez. O, sa­de­ce "ol" der, o da olu­ve­rir, O'nun ira­de­siy­le. Mu­sa'ya (a.s) yö­nelt­ti­ği emir ve ne-­hiy­ler, ha­ber sı­ra­sın­da ne­fes alıp ver­me şek­lin­de ol­ma­mış­tır."
Nehc'ül-Be­lâğa'da Hz. Ali (a.s) bir hut­be­sin­de şöy­le der: "Yü­ce Al­lah mü­te­kel­lim­dir, ama dü­şü­ne­rek söz söy­le­me şek­lin­de de­ğil. İra­de eder, ama az­me­de­rek de­ğil..."[4]
Yi­ne Nehc'ül-Be­lâ­ğa'da Hz. Ali (a.s) bir hut­be­sin­de şöy­le der: "Al­lah Mu­sa ile bir şe­kil­de ko­nuş­tu, ona bü­yük ayet­le­ri­ni gös­ter­di. Ama her­han­gi bir or­gan, araç, ko­nuş­ma ve han­çe­re ara­cı­lı­ğı ile de­ğil..."[5]
Ko­nu­ya iliş­kin ola­rak Ehlibeyt İmamları'n­dan ak­ta­rı­lan birçok ri­va­yet var­dır. Bun­la­rın tü­mün­de­ki or­tak me­saj; ulu Al­lah'ın ki­tap ve sün­net­te ifa­de­si­ni bu­lan kelâm sı­fa­tı­nın, zat sı­fat de­ğil, fi­il sı­fat ol­du­ğu yö­nün­de­dir.
kelÂmla ilgili FEL­SE­Fî bir İN­CE­LEme
Fel­se­fe­ci­le­rin ko­nu­ya iliş­kin de­ğer­len­dir­me­le­ri şöy­le­dir: İn­san­lar ara­sın­da "söz" ve "ko­nuş­ma" ola­rak ad­lan­dı­rı­lan olay, ko­nu­şan ki­şi­nin zih­nin­de­ki bir an­la­mı, bir­le­şik ve an­la­mı sem­bo­li­ze eden ses­ler ara­cı­lı­ğı ile ak­tar­ma­sın­dan iba­ret­tir. Ses­ler dı­şa­rı­ya yan­sı­tı­lın­ca mu­ha­tap ya da din­le­yi­ci ko­nu­mun­da­ki ki­şi bun­la­rı du­yar. Böy­le­ce, ses­le­rin sem­bo­li­ze et­tik­le­ri an­lam, ko­nu­şa­nın zih­nin­den mu­ha­ta­bın ya da din­le­yi­ci­nin zih­ni­ne ak­ta­rıl­mış olur. Do­la­yı­sıy­la "ko­nuş­ma" fi­i­li ile gü­dü­len an­lat­ma ve an­laş­ma ama­cı ger­çek­le­şir.
"Ko­nuş­ma"nın ger­çek ma­hi­ye­ti, giz­li bir an­la­ma de­la­let eden bir şe­ye da­ya­nır. İn­sa­nın göğ­sün­de olu­şan ve han­çe­re­den ge­çip ağız için­de­ki or­gan­la­rın et­ki­siy­le şe­kil­le­nen ve ses tit­re­şi­mi sa­ni­ye­de be­lir­li mik­tar­da ne faz­la ne de ek­sik ol­ma­sı ko­şu­luy­la. Din­le­yi­ci ta­ra­fın­dan al­gı­la­nan ses­ler gi­bi özel­lik­le­re ge­lin­ce, bun­lar ko­nuş­ma ol­gu­su­nun özü­ne tâbi olan ay­rın­tı ni­te­li­ğin­de­ki un­sur­lar­dır. Ko­nuş­manın (kelâm'ın) te­mel un­su­ru­nun bir par­ça­sı de­ğil­dir­ler.
Bu­na gö­re, kalp­te olan duy­gu ve dü­şün­ce­yi sem­bo­li­ze eden laf­zî ko­nuş­ma, özü iti­ba­riy­le bir ko­nuş­ma­dır. Yi­ne, bir an­la­mı gös­ter­me iş­le­vi­ni gö­ren işa­ret de öy­le. Ör­ne­ğin, se­nin elin­le bi­ri­ne "otur" ve­ya "gel" an­la­mın­da işa­ret et­men, emir­dir, ko­nuş­ma­dır. Ay­nı şe­kil­de, ob­je­ler dün­ya­sın­da ye­r a­lan var­lık­lar, il­let­le­ri­nin malulü ol­ma­la­rı ve malulün da il­le­ti­nin var­lı­ğı­nı yan­sıt­ma­sı ba­kı­mın­dan, ay­rı­ca il­le­ti ile ilin­ti­li ve onun uzan­tı­sı ol­ma­sı ha­se­biy­le, ken­di var­lı­ğı il­le­ti­nin var­lı­ğı­nı an­la­tır. Ken­di za­tı ile, ile­ti­nin özel­lik­le­ri­ne de­la­let eder. Ki malulün ona yö­ne­lik de­la­le­ti söz konusu ol­ma­sa il­let­te bu­lu­nan bu özel­lik­ler giz­li ka­la­cak­tır.
Şu hâlde, her ma­lul, var­lı­ğı­nın özel­lik­le­ri­ne de­la­let eder. Şu hâlde, her ma­lul, var­lı­ğı­nın özel­lik­le­ri iti­ba­riy­le, il­le­ti­nin ko­nuş­ma­sı ko­nu­mun­da­dır. Ken­di­sin­den ve te­ka­mül et­miş özel­lik­le­rin­den sö­z e­der. Bu özel­lik­le­rin her bi­ri, bü­tün­lük ola­rak il­le­ti­nin ke­li­me­le­rin­den bi­ri sa­yı­lır. Var­lık­lar âlemin­de ye­r a­lan her var­lık, var­lık ba­ğış­la­yan il­le­ti­nin mü­kem­mel­li­ği­nin ör­ne­ği ol­du­ğu için, bun­la­rın tü­mü ve bü­tün müm­kün ni­te­lik­li var­lık­lar, yü­ce Al­lah'ın kelâmı ko­nu­mun­da­dır. Al­lah bun­lar ara­cı­lı­ğı ile ko­nu­şur. Böy­le­ce isim ve sı­fat­la­rı­nın ku­sur­suz­lu­ğu or­ta­ya çık­mış olur. Al­lah ev­re­nin ya­ra­tı­cı­sı, do­la­yı­sıy­la ev­ren de Al­lah'ın mah-­lu­ku ko­nu­mun­da ol­du­ğu­na gö­re, Al­lah ev­ren ara­cı­lı­ğı ile ko­nuş­mak­ta­dır. Böy­le­ce isim ve sı­fat­la­rın giz­li­lik­le­ri­ni or­ta­ya çı­kar­mak­ta­dır. Ev­ren Al­lah'ın kelâmı­dır.
"Bir an­la­ma de­la­let et­me" ol­gu­su üze­rin­de dik­kat­li­ce dur­du­ğu­muz­da şu­nu söy­le­mek zo­run­da ka­lı­rız: Za­tın ken­di­si, ken­di­si­ne de­la­let eder. Çün­kü de­la­let et­me, so­nuç iti­ba­riy­le var­lı­ğa iliş­kin bir ol­gu­dur. Do­la­yı­sıy­la var­lık­la­rın sa­hip ol­duk­la­rı bu ni­te­lik an­cak Al­lah sa­ye­sin­de ve an­cak O'nun­la bir te­me­le, bir öze sa­hip ola­bi­lir, baş­ka de­ğil. Bu­na gö­re, her var­lı­ğın ya­ra­tı­cı­sı­na, va­r e­di­ci­si­ne, de­la­le­ti, nef­si­ne yö­ne­lik de­la­le­ti­nin bir ay­rın­tı­sı ni­te­li­ğin­de­dir. Al­lah'a yö­ne­lik de­la­le­ti ise, bir ger­çek­lik­tir. Ulu Al­lah, hem de­la­let et­me iş­le­vi­ni gö­ren bu şe­ye ve hem de onun baş­ka­sı­na yö­ne­lik de­la­le­ti­ne de­la­let eder. Öy­ley­se O, za­tı ile za­tı­na de­la­let eder. Ve O, bü­tün ya­ra­tıl­mış­la­ra de­la­let eder. Şu hâlde, zat­la ilin­ti­li bu du­ru­ma "kelâm" de­mek doğ­ru olur. Ni­te­kim fi­il­le ilin­ti­li olan du­ru­ma da ön­ce­ki açık­la­ma­la­rı­mı­za gö­re "Kelâm" de­mek doğ­ru olur.
Bu açık­la­ma­dan şu so­nu­cu çı­ka­rı­yo­ruz; kelâmın bir kıs­mı za­tın sı­fa­tı­dır. O da za­ta delalet et­me­si açı­sın­dan za­tın ken­di­si­dir. Bir kıs­mı da fi­i­lin sı­fa­tı­dır. Ya­rat­ma ve va­r et­me gi­bi. Ya­ni, var­lı­ğın, va­r e­di­ci­si­nin kemeline de­la­let et­me­si.
Ben derim ki: Fel­se­fe­ci­le­rin bu de­ğer­len­dir­me­le­ri, var­sa­ya­lım ki, doğ­ru­dur, yi­ne de, dil ve lügat, bu­nu des­tek­ler ni­te­lik­te de­ğil­dir. Çün­kü Kur'ân ve Sün­net­te, "kelâm" ve "ko­nuş­ma" ile il­gi­li ifa­de­ler şu tür­den­dir: "Al­lah'ın ken­di­siy­le ko­nuş­tu­ğu kim­se­ler var­dır.", "Al­lah Mu­sa ile ko­nuş­tu.", "Al­lah: Ey İsa, de­di.", "De­dik ki: Ey Adem...", "Biz sa­na vah­yet­tik.", "Ba­na, her şe­yi bi­len ve her­ şey­den ha­ber­dar olan ha­ber ver­di."... Bi­lin­di­ği gi­bi, zat an­la­mın­da kelâm ve söz, bu hu­sus­la­rın hiç bi­riy­le uyuş­maz.
Bi­li­niz ki; kelâm ko­nu­su, Müslüman araş­tır­ma­cı­la­rın uğ­raş­tı­ğı en es­ki il­mi sa­ha­lar­dan bi­ri­dir. (Kelâm İl­mi de adı­nı bu­ra­dan alır.) Ya­ni, Al­lah'ın kelâmı ka­dim (ön­ce­siz) mi­dir, yok­sa ha­dis (son­ra­dan ol­ma) mi­dir?
Eş'arî­le­re gö­re, Al­lah'ın kelâmı ka­dim­dir. An­cak, on­lar "kelâm"ı, laf­zî ko­nuş­ma­nın de­la­let et­ti­ği zi­hin­sel an­lam­lar ola­rak açık­la­mış­lar­dır. Bu an­lam­lar Al­lah'ın bil­gi­le­ri­dir. O'nun za­tı ile ka­im olup tıp­kı O'nun za­tı gi­bi, ön­ce­siz­dir­ler. Ses­ler ve nağ­me­ler­den olu­şan laf­zî kelâma ge­lin­ce bu, son­ra­dan ol­ma­dır. Ön­ce­siz za­ta ta­al­luk et­ti­ği apa­çık­tır.
Mu­te­zi­le eko­lü­ne men­sup bil­gin­ler­se, "kelâm"ın "son­ra­dan ol­ma"lı­ğı­nı sa­vun­muş­lar­dır. Fa­kat, "kelâmı" da, ek­sik­siz bir an­la­ma de­la­let eden la­fız­lar ola­rak yo­rum­la­mış­lar­dır. La­fız­la­rın bu an­la­ma yö­ne­lik de­la­let­le­ri de sem­bo­lik­tir. Çün­kü, nor­mal­de "kelâm" de­di­ği­miz­de, ör­fe gö­re, bu an­la­şı­lır. Eş'arî­le­rin nefsî kelâm ola­rak ni­te­le­dik­le­ri, nef­si an­lam­lar­sa, bil­gi ni­te­li­ğin­de su­ret­ler­dir, kelâm de­ğil.
Di­ğer bir ifa­dey­le: Biz, ko­nuş­ma es­na­sın­da bil­gi ni­te­lik­li su­ret­ler­den iba­ret olan zi­hin­sel kav­ram­lar­dan baş­ka, içi­miz­de "kelâm" di­ye ad­lan­dı­rı­la­cak bir şey bu­la­ma­yız. Şa­yet bu­nun­la, bil­gi ni­te­lik­li su­ret­ten öte bir şey kast edi­lir­se, biz bu­nun öte­sin­de her­han­gi bir şey al­gı­la­ya­mı­yo­ruz.
Bel­ki de, şöy­le bir ce­vap ve­ri­le­bi­lir: Tek bir şe­yin, iki yön­den ya da iki açı­dan iki ya da da­ha faz­la sı­fa­tın so­mut­laş­tı­ğı bir şey ol­ma­sı müm­kün­dür. Bun­da kuş­ku yok­tur. Şu hâlde, ne­den zi­hin­sel bir su­ret, re­a­li­te­yi or­ta­ya çı­kar­ma­sı açı­sın­dan bil­gi ve baş­ka­sı­na ak­ta­rı­mı müm­kün olan bir bil­gi ol­ma a­çı­sın­dan da kelâm ol­ma­sın?
Ben derim ki: Bu tar­tış­ma­yı kök­ten hal­le­de­cek bir şey var­dır: Yü­ce Al­lah'ın ilim sı­fa­tı­nı han­gi an­lam­da alır­sak ala­lım, is­ter, za­tı ile taf­si­li ve baş­ka­la­rı ile ic­ma­li ya da hem zat ile hem de baş­ka­sı ile taf­si­li ola­rak al­gı­lan­sın, zat ko­nu­mun­da­dır. İl­min bu iki an­la­mı, za­tın ay­nı­sı de­mek­tir. Ve­ya, var etmeden ön­ce ve zat­tan son­ra taf­si­li bil­gi ola­rak al­gı­lan­sın ya da var etmeden ve zat­tan son­ra taf­si­lî bil­gi ola­rak al­gı­lan­sın, bü­tün tas­vir­le­riy­le her za­man hu­zu­rî (sez­gi­sel) bir bil­gi­dir, hu­su­lî (zihinsel) bir bil­gi de­ğil­dir. Eş'ar'i­le­rin ve Mü­te­zi­le eko­lü­ne men­sup bil­gin­le­rin sö­zü­nü edip üze­rin­de tar­tış­tık­la­rı şey, hu­su­lî tür­den bir bil­gi­dir ki, ob­je­ler dün­ya­sın­dan al­gı­la­nan kav­ra­yış­la­rın var­lı­ğı­na dö­nük­tür. Ve ob­je­ler dün­ya­sın­da­ki so­nuç­la­rı bu­na te­ret­tüp et­mez. Ni­te­kim biz ay­nı ko­nu­da şu ka­nı­tı or­ta­ya koy­muş­tuk: Kav­ram­lar ve ma­hi­yet­ler an­cak in­san­la­rın ya da tür ola­rak in­sa­na ya­kın olup ta za­hi­ri or­gan­la­rı ve iç­sel al­gı­la­yış­la­rı ara­cı­lı­ğı ile çev­re­si­ni al­gı­la­ya­bi­len can­lı tür­le­ri­nin zi­hin­le­rin­de ger­çek­le­şe­bi­lir.
Kı­sa­ca­sı, yü­ce Al­lah kav­ram­la­rı ve itibarî ma­hi­yet­le­ri al­gı­la­ya­bi­le­ce­ği bir zih­ne sa­hip ol­mak­tan mü­nez­zeh­tir. Çün­kü bu tür bir ol­gu­nun ger­çek­leş­me­si­nin özü ve­him­den baş­ka bir şey de­ğil­dir. Tıp­kı top­lum­sal ko­şul­lar­da­ki itibarî kav­ram­lar ve yok­luk kav­ra­mı gi­bi. Eğer böy­le ol­say­dı, ulu Al­lah'ın kut­sal za­tı, bi­le­şim­ler ma­hal­li olur­du. Oluş­la­rın olu­şu­na ma­ruz ka­lır­dı. Kelâmı da, ya­lan ve doğ­ru ol­ma ih­ti­mal­le­ri­ni ay­nı oran­da ta­şır­dı. Da­ha bu­nun gi­bi, yü­ce Al­lah'ın mü­nez­zeh ol­du­ğu birçok fe­sat gün­de­me ge­lir­di.
La­fız­la­rın al­tın­da giz­li bu­lu­nan kav­ram­lar açı­sın­dan ulu Al­lah'ın bil­gi­si­nin ifa­de et­ti­ği an­la­ma ge­lin­ce, in­şa­al­lah ye­ri ge­lin­ce, ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.


[1]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.136]
[2]- [el-Emâlî, Şeyh Mü­fid, s.60. Otu­rum: 12]
[3]- [el-Kafî, c.1, s.107]
[4]- [Nehc'ül-Be­lâğa, hut­be: 179]
[5]- [Nehc'ül-Be­lâ­ğa, hut­be: 182]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim