Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 244-252
 
 
Ayet­ler ara­sın­da­ki açık bü­tün­lük ya­ni sa­va­şın farz kı­lı­nı­şı ile gü­zel borç (karz-ı ha­sen) ara­sın­da­ki iliş­ki Ta­lut, Da­vud ve Ca­lut kıs­sa­sın­dan el­de edi­len so­nuç, bu ayet­le­rin bir ke­re­de in­di­ği so­nu­cu­nu çı­ka­rı­yor kar­şı­mı­za. Bu ayet­ler­den amaç, sa­vaş­la ha­yat bağ­lan­tı­sı­nı or­ta­ya çı­kar­mak, bir mil­le­tin di­ni ve dünyevî ha­ya­tın­da iler­le­yi­şi­ni ve ger­çek mut­lu­lu­ğa eriş­me­le­ri­ni sağ­la­yan ru­ha işa­ret et­mek­tir.

30/03/2009

244- Al­lah yo­lun­da sa­va­şın ve bi­lin ki, şüp­he­siz Al­lah işi­ten­dir, bi­len­dir.
245- Al­lah'a kar­şı­lı­ğı­nı çok art­tır­ma ile kat kat ar­tı­ra­ca­ğı gü­zel bir bor­cu ve­re­cek olan kim­dir? Al­lah hem da­ral­tır ve hem ge­niş­le­tir ve siz O'na dön­dü­rü­le­cek­si­niz.
246- Mu­sa'dan son­ra İs­ra­i­lo­ğul­la­rı'­nın ön­de ge­len­le­ri­ni gör-­me­din mi? Ha­ni, pey­gam­ber­le­rin­den bi­ri­ne: "Bi­ze bir hü­küm­dar gön­der de Al­lah yo­lun­da sa­va­şa­lım." de­miş­ler­di. O: "Ya üze­ri­ni­ze sa­vaş ya­zı­lın­ca (farz kı­lı­nın­ca) sa­vaş­ma­ya­cak olur­sa­nız?" de­miş­ti. "Bi­ze ne olu­yur ki, Al­lah yo­lun­da sa­vaş­ma­ya­lım? Ki biz yur­du­muz­dan ve oğul­la­rı­mız ara­sın­dan çı­ka­rı­lıp sü­rül­dük?" de­miş­ler­di. Ama on­la­ra sa­vaş ya­zıl­dı­ğı (farz kı­lın­dı­ğı) za­man, az bir kıs­mı ha­riç, yüz çe­vir­di­ler. Al­lah za­lim­le­ri bi­lir.
247- On­la­ra Pey­gam­ber­le­ri de­di ki: "Al­lah si­ze Ta­lut'u hü­küm­dar ola­rak gön­der­di." On­lar: "Biz hü­küm­dar­lı­ğa on­dan da­ha çok la­yık iken ve ona bir mal bol­lu­ğu ve­ril­me­miş­ken, onun bi­zim üze­ri­mi­ze na­sıl hü­küm­dar­lı­ğı ola­bi­lir?" de­di­ler. O şöy­le de­miş­ti: "Doğ­ru­su Al­lah si­ze onu seç­ti ve onun bil­gi­si­ni ve bedenî gü­cü­nü art­tır­dı. Al­lah ki­me di­ler­se mül­kü­nü ve­rir. Al­lah, (rah­me­ti ve lüt­fu) ge­niş olan­dır, bi­len­dir."
248- On­la­ra pey­gam­ber­le­ri şöy­le de­di: "Onun hü­küm­dar­lı­ğı­nın bel­ge­si, si­ze ta­but'un (san­dı­ğın) gel­me­si ola­cak­tır ki on­da Rab­bi­niz­den bir sekîne (gü­ven duy­gu­su ve hu­zur) ile Mu­sa ai­le­si­nin ve Ha­run ai­le­si­nin ge­ri­ye bı­rak­tı­ğın­dan bir ka­lın­tı var; onu me­lek­ler ta­şır. Eğer inan­mış­lar­sa­nız, bun­da şüp­he­siz si­zin için ke­sin bir alâmet var­dır."
249- Ta­lut as­ker­le­riy­le bir­lik­te ay­rıl­dı­ğın­da de­di ki: "Doğ­ru­su Al­lah si­zi bir ır­mak­la im­ti­han ede­cek­tir. Kim on­dan içer­se, ar­tık o ben­den de­ğil­dir. Ve kim de onu tat­maz­sa ben­den­dir. Eliy­le bir avuç alan­lar baş­ka." İç­le­rin­den pek azı ha­riç, hep­si on­dan iç­ti­ler. O, ken­di­siy­le be­ra­ber iman eden­ler­le (ır­ma­ğı) ge­çin­ce (su­dan bir avuç içen­ler) "Bu­gün bi­zim Ca­lut'a ve or­du­su­na kar­şı ko­ya­cak gü­cü­müz yok." de­di­ler. Al­lah'a ka­vu­şa­cak­la­rı­na kanâat ge­ti­ren­ler ise: "Ni­ce kü­çük top­lu­luk, da­ha çok olan bir top­lu­lu­ğa Al­lah'ın iz­niy­le ga­lip gel­miş­tir. Al­lah sab­re­den­ler­le be­ra­ber­dir." de­di­ler.
250- On­lar, Ca­lut ve or­du­su­na kar­şı mey­da­na çık­tık­la­rın­da de­di­ler ki: "Rab­bi­miz, üze­ri­mi­ze sa­bır yağ­dır, adım­la­rı­mı­zı sa­bit kıl ve kâfirler top­lu­lu­ğu­na kar­şı bi­ze yar­dım et."
251- Böy­le­ce on­la­rı, Al­lah'ın iz­niy­le ye­nil­gi­ye uğ­rat­tı­lar. Da­vud Ca­lut'u öl­dür­dü; Al­lah ona mülk ve hik­met ver­di ve ona di­le­di­ğin­den öğ­ret­ti. Eğer Al­lah'ın in­san­la­rın bir kıs­mı ile bir kıs­mı­nı def'i ol­ma­say­dı, yer­yü­zü mut­la­ka fe­sa­da uğ­rar­dı. An­cak Al­lah, bü­tün âlem­le­re kar­şı fazl sa­hi­bi­dir.
252- İş­te bun­lar, Al­lah'ın ayet­le­ri­dir; on­la­rı sa­na bir hak ola­rak oku­yu­ruz. El­bet­te sen gön­de­ri­len el­çi­ler­den­sin.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Ayet­ler ara­sın­da­ki açık bü­tün­lük ya­ni sa­va­şın farz kı­lı­nı­şı ile gü­zel borç (karz-ı ha­sen) ara­sın­da­ki iliş­ki Ta­lut, Da­vud ve Ca­lut kıs­sa­sın­dan el­de edi­len so­nuç, bu ayet­le­rin bir ke­re­de in­di­ği so­nu­cu­nu çı­ka­rı­yor kar­şı­mı­za. Bu ayet­ler­den amaç, sa­vaş­la ha­yat bağ­lan­tı­sı­nı or­ta­ya çı­kar­mak, bir mil­le­tin di­ni ve dünyevî ha­ya­tın­da iler­le­yi­şi­ni ve ger­çek mut­lu­lu­ğa eriş­me­le­ri­ni sağ­la­yan ru­ha işa­ret et­mek­tir. Bu ayet­ler gru­bun­da ulu Al­lah, ci­had yü­küm­lü­lü­ğü­nü açık­lı­yor. Mü­min­le­ri, mücahitlerin do­-na­nı­mı, teçhizatı için maddî har­ca­ma­da bu­lun­ma­ya, ba­rış za­ma­nın­da hazır güç bu­lun­dur­ma­ya da­vet edi­yor. Bu maddî ve manevî har­ca­ma­la­rı da ken­di uğ­run­da ol­du­ğu için "Al­lah'a borç ver­me" ola­rak ni­te­len­di­ri­yor. Ay­rı­ca bu ta­bir, an­la­şı­lır­dır ve bu har­ca­ma­la­rı ya­pan­la­rın Al­lah'a ya­kın­lı­ğı­nı or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Ar­dın­dan, din düş­man­la­rıy­la sa­vaş­mak­la yü­küm­lü tu­tu­lan müminler ge­rek­li der­si çı­kar­sın­lar di­ye Ta­lut, Ca­lut ve Da­vut kıs­sa­sı an­la­tı­lı­yor. Bir de, ege­men­lik ve üs­tün­lü­ğün, ta­raf­tar­la­rı sa­yı­sal ola­rak azın­lık da ol­sa­lar iman ve tak­va­nın ol­du­ğu­nu, al­çak­lık ve zil­le­tin de, ta­raf­tar­lar ço­ğun­luk­ta da ol­sa­lar ni­fak ve sa­pık­lık için ol­du­ğu­nu bil­me­le­ri amaç­la­nı­yor.
Bu kıs­sa­nın kah­ra­man­la­rı olan İs­ra­i­lo­ğul­la­rı, sus­kun­luk, uyu­şuk­luk, tem­bel­lik ve ne­me­la­zım­cı­lık üze­re bir ha­yat sür­dür­dük­le­ri sü­re­ce aşa­ğı­la­nı­yor, ezi­li­yor ve onur­suz­ca bir zil­let için­de ya­şı­yor­lar­dı. Ama Al­lah için ayak­la­nıp, O'nun yo­lun­da sa­vaş­tık­la­rın­da, hak me­sa­jı açık­ça hay­kır­dık­la­rın­da, her ne ka­dar sö­zü ile özü bir olan­lar azın­lık­ta idiy­se­ler de, sa­va­şın baş­la­ma­sı sı­ra­sın­da ço­ğu ge­ri dön­düy­se de, ar­dın­dan Ta­lut'un ko­mu­tan­lı­ğı­na kar­şı çık­tıy­sa­lar da, son­ra ya­sak­lan­dı­ğı hâl­de neh­rin su­yun­dan iç­tiy­se­ler de ve ay­rı­ca "Bu­gün bi­zim Ca­lut'a ve or­du­su­na kar­şı ko­ya­cak gü­cü­müz yok" de­diy­se­ler de, ulu Al­lah düş­man­la­rı­na kar­şı on­la­ra yar­dım et­ti. Al­lah'ın iz­niy­le, o güç­lü or­du­yu ağır bir he­zi­me­te uğ­rat­tı­lar. Sa­va­şın de­vam et­ti­ği sı­ra­da Da­vud Ca­lut'u öl­dür­dü. Sal­ta­nat ve mülk, İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­'na yer­leş­ti. Ye­ni­den ha­ya­ta dön­dü­ler. Tek­rar es­ki ege­men­lik­le­ri­ne ve güç­le­ri­ne ka­vuş­tu­lar.
Bü­tün bun­lar, Ca­lut ve or­du­su ile kar­şı kar­şı­ya gel­dik­le­rin­de, sü­rek­li tek­rar­la­dık­la­rı şu iman ve tak­va içe­rik­li sö­zün et­ki­siy­le ger­çek­le­şi­yor­du: "Rab­bi­miz, üze­ri­mi­ze sa­bır yağ­dır, adım­la­rı­mı­zı sa­bit kıl ve kâfir­ler top­lu­lu­ğu­na kar­şı bi­ze yar­dım et." İş­te böy­le, her za­man ve her mekân­da­ki müminler, geç­miş­te ya­şa­mış sa­lih top­lu­luk­la­rın yo­lu­nu iz­le­me­li­dir­ler. On­lar mümin ola­rak kal­dık­la­rı sü­re­ce üs­tün­dür­ler.
244) Al­lah yo­lun­da sa­va­şın...
Ci­ha­dın farz ve zo­run­lu ol­du­ğu be­lir­ti­li­yor. Yü­ce Al­lah, ge­rek bu­ra­da ve ge­rek­se, ko­nu­ya iliş­kin baş­ka ayet­ler­de ci­ha­dı "Al­lah yo­lun­da" ol­mak­la sı­nır­lan­dı­rı­yor. Bu ka­yıt­lan­dır­ma ile gü­dü­len amaç şu­dur: Hiç kim­se, bu din­sel gö­re­vin, kup­ku­ru bir dünyevî sul­ta uğ­ru­na ol­du­ğu, şeklî bir ya­yıl­ma ama­cı ile yü­rü­tül­dü­ğü veh­mi­ne ka­pıl­ma­sın. Ni­te­kim, gü­nü­müz­de İslâm'ın ya­yı­lı­şı­nı in­ce­le­yen sos­yo­log­la­rın ve baş­ka kim­se­le­rin bu tür bir ku­run­tu­ya ka­pıl­dık­la­rı­nı gö­rü­yo­ruz. Tam ter­si­ne, ci­had, in­san­lık için dün­ya ve ahi­ret iyi­li­ği an­la­mı­na ge­len din­sel ege­men­li­ğin ge­niş­le­me­si­ne, pe­kiş­me­si­ne yö­ne­lik bir yü­küm­lü­lük­tür.
"Bi­lin ki, şüp­he­siz Al­lah işi­ten­dir, bi­len­dir." ifa­de­sin­de, bu gö­re­vi ye­ri­ne ge­tir­mek­te olan müminlere yö­ne­lik bir uya­rı var­dır. Ki, Al­lah ve Re­su­lü bir emir ver­dik­le­rin­de söz­lü ola­rak bu­na kar­şı çık­ma­sın­lar ya da iki yüz­lü­lük edip kar­şı çı­kış­la­rı­nı iç­le­rin­de tut­ma­sın­lar. Ni­te­kim İsra­i­lo­ğul­la­rı da, Ta­lut hak­kın­da ile­ri ge­ri ko­nuş­muş ve "Onun bi­zim üze­ri­mi­ze na­sıl hü­küm­dar­lı­ğı ola­bi­lir?" de­miş­ler­di. Ay­rı­ca ken­di iç­le­rin­de şöy­le de­miş­ler­di: "Bu­gün bi­zim Ca­lut'a ve or­du­su­na kar­şı ko­ya­cak gü­cü­müz yok." Bir de sa­vaş­la yü­küm­lü kı­lın­dık­la­rı za­man iç­le­rin­de bir grup çil yav­ru­su gi­bi da­ğı­lıp ge­ri­sin ge­ri dön­müş­ler­di. Da­ha son­ra, ko­mu­tan­la­rı Ta­lut ya­sak­la­dı­ğı hâl­de, üze­rin­den geç­mek­te ol­duk­la­rı bir neh­rin su­yun­dan iç­miş­ler­di.
245) Al­lah'a, kar­şı­lı­ğı­nı çok art­tır­ma ile kat kat ar­tı­ra­ca­ğı gü­zel bir bor­cu ve­re­cek olan kim­dir?
Ayet­te ge­çen "karz" kelimesi borç de­mek­tir. Yü­ce Al­lah, ken­di uğ­ru­na ya­pı­lan maddî har­ca­ma­la­rı, ken­di­si­ne ve­ril­miş borç­lar ola­rak ni­te­len­di­ri­yor. Da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi, bu, teş­vik amaç­lı bir ni­te­len­dir­me­dir. Hem ya­pı­lan har­ca­ma­lar O'nun yo­lun­da­dır ve bu har­ca­ma­lar,kat kat art­tı­rıl­mış ola­rak ken­di­le­ri­ne dö­ne­cek­tir.
Ayet­le­rin akı­şı için­de, emir ni­te­lik­li hi­tap­tan, so­ru tar­zı­na yö­ne­lini­yor. Ör­ne­ğin: "Al­lah yo­lun­da sa­va­şın." den­dik­ten son­ra, "Al­lah'a gü­zel bir bor­cu ve­re­cek olan kim­dir?" de­ni­li­yor. "Al­lah yo­lun­da sa­va­şın." son­ra da, "Borç ve­rin..." den­mi­yor. Böy­le­ce, yü­küm­lü­lük çer­çe­ve­sin­den çık­ma­dan, mu­ha­ta­bın zih­ni­nin yü­küm­lü­lük içe­ren e­mir at­mos­fe­rin­den çı­kıp hay­ra ve iyi­li­ğe iliş­kin çağ­rı­ya yö­nel­me­si, ra­hat­la­ma­sı, coş­ma­sı amaç­la­nı­yor.
Al­lah hem da­ral­tır ve hem ge­niş­le­tir ve siz O'na dön­dü­rü­le­cek­si­niz.
"Yak­bi­zu" fi­i­li­nin mas­ta­rı olan "kabz" in­sa­nın bir şe­yi ken­di­ne doğ­ru tut­ma­sı de­mek­tir. Kar­şı­tı ise "yay­mak, da­ğıt­mak" an­la­mın­da olan "sin" har­fiy­le ya­zı­lan "bast" dır. İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de yer alan "sâd" har­fiy­le ya­zı­lı "bast" ay­nı ke­li­me­den gel­me­dir. An­cak "sin" har­fi "it­bak ve tefhîm ni­te­lik­li "tı" har­fi­ne ya­kın ol­ma­sı ha­se­biy­le "sad" har­fi­ne dö­nüş­müş­tür.
Ayet-i ke­ri­me­de yü­ce Al­lah'ın üç sı­fa­tı­nın, ya­ni O'nun da­ral­tan, ge­niş­le­ten ve dö­nü­len mer­ci olu­şu­nun gün­de­me ge­ti­ri­li­şi, Al­lah'a borç ola­rak har­ca­dık­la­rı mal­la­rın bo­şa git­me­ye­ce­ği­nin maddî har­ca­ma­la­rın kat kat ar­ta­rak sa­hi­bi­ne dön­me­si­nin imkânsız sa­yıl­ma­ma­sı­nın vur­gu­lan­ma­sı­na yö­ne­lik­tir. Çün­kü rız­kı da­ral­tıp ge­niş­le­ten biz­zat yü­ce Al­lah'tır. Di­le­di­ği­ni azal­tır, di­le­di­ği­ni de ar­tı­rır. Dö­nüş O'na­dır. Ken­di­si­ne ve­ri­len bor­cu ek­sik­siz, hem de en iyi bir şe­kil­de öder.
246) Mu­sa'dan son­ra İs­ra­i­lo­ğul­la­rı'­nın ön­de ge­len­le­ri­ni gör­me­din mi? Ha­ni, pey­gam­ber­le­rin­den bi­ri­ne, "Bi­ze bir hü­küm­dar gön­der de Al­lah yo­lun­da sa­va­şa­lım." de­miş­ler­di.
Ayet­te ge­çen "el-me­le'" ke­li­me­si, söy­len­di­ği­ne gö­re, bir gö­rüş et­ra­fın­da top­lan­mış grup de­mek­tir. Aza­met açı­sın­dan göz dol­dur­duk­la­rı için "me­le'" di­ye ni­te­len­di­ril­miş­ler­dir.
O gün ara­la­rın­da ya­şa­yan pey­gam­ber­le­ri­ne, "Bi­ze bir hü­küm­dar gön­der de Al­lah yo­lun­da sa­va­şa­lım" ifa­de­si ayet­le­rin akı­şın­dan an­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la, şu­na de­la­let et­mek­te­dir: Ca­lut isim­li bir kral İs­ra­i­lo­ğul­la­rı'­na ege­men ol­muş­tu. Üzer­le­rin­de öy­le bir bas­kı uy­gu­la­mış­tı ki, yurt ve evlât gi­bi ba­ğım­sız bir ha­ya­tın tüm ni­metle­ri­ni kay­bet­miş­ler­di.
Bu ge­liş­me­ler, yü­ce Al­lah'ın, ken­di­le­ri­ni Fi­ra­vu­no­ğul­la­rı'n­dan, el­çi­si Mu­sa'nın velâyeti ve O'ndan son­ra­ki va­si­le­ri­nin velâyeti sa­ye­sin­de kur­tar­ma­sın­dan son­ra ya­şan­mış­tı. Fi­ra­vu­no­ğul­la­rı on­la­ra gö­rül­me­miş bir bas­kı uy­gu­lu­yor­lar­dı. İş­te bu kur­tu­lu­şun ar­dın­dan Ca­lut isim­li zor­ba kral baş­la­rı­na mu­sal­lat ol­muş­tu. Bu bas­kı­lar öy­le bir nok­ta­ya gel­miş­ti ki, de­yim ye­rin­dey­se "bı­çak ke­mi­ğe da­yan­mış­tı." Öz var­lık­la­rın­da­ki uyu­yan giz­li güç­ler dep­reş­me­ye baş­la­mış­tı. Ha­mi­yet duy­gu­su önü alın­maz bir ga­le­ya­na dö­nüş­müş­tü. İş­te bu sı­ra­da kav­min sö­zü­ne iti­bar edi­lir ile­ri ge­len­le­ri, o sı­ra­da ara­la­rın­da bu­lu­nan pey­gam­ber­ler­den bi­rin­den gö­rüş ay­rı­lık­la­rı­na son ve­re­cek, şu­ra­ya bu­ra­ya ser­pil­miş et­ki­siz güç odak­la­rı­nı bir bay­rak al­tın­da top­la­ya­cak bir hü­küm­dar be­lir­le­me­si­ni is­te­di­ler. Onun ko­mu­ta­sı al­tın­da, Al­lah yo­lun­da sa­va­şa­cak­la­rı­nı vur­gu­la­dı­lar.
O, "Ya üze­ri­ni­ze sa­vaş ya­zı­lın­ca (farz kı­lı­nın­ca) sa­vaş­ma­ya­cak olur­sa­nız?" de­miş­ti.
İsra­i­lo­ğul­la­rı, pey­gam­ber­le­rin­den, ko­mu­ta­sı al­tın­da, Al­lah yo­lun­da sa­va­şa­cak­la­rı bir hü­küm­dar gön­der­me­si­ni is­te­miş­ler­di. Oy­sa bu, pey­gam­be­rin yet­ki­sin­de de­ğil­di, ta­ma­men Al­lah'ın yet­ki­sin­dey­di. Bu ne­den­le pey­gam­ber, sa­vaş em­ri­ni ver­mek ve hü­küm­dar gön­der­mek işi­ni Al­lah'a ha­va­le et­ti.
Pey­gam­ber, Al­lah'ın adı­nı say­gı ifa­de­si ola­rak açık­ça zik­ret­mi­yor. Çün­kü, pey­gam­be­rin on­la­ra ver­di­ği ce­vap, kar­şı çı­kış­la­rı­nı ima eden bir so­ru ni­te­li­ğin­de­dir. Bu, on­la­rın ta­vır­la­rın­dan ve yü­ce Al­lah'ın va­hiy yo­luy­la bil­dir­me­sin­den an­la­şı­lı­yor­du. Bu yüz­den pey­gam­ber, Al­lah'ın adı­nı açık­ça zik­ret­me­mek su­re­tiy­le, on­la­rın mu­ha­le­fe­tin­den ten­zih edi­yor. Sa­de­ce yet­ki­nin yü­ce Al­lah'a ait ol­du­ğu­nu, her şe­yin O'nda çö­züm­len­di­ği­ni "ya üze­ri­ni­ze sa­vaş ya­zı­lın­ca" ifa­de­siy­le vur­gu­lu­yor. "Farz kıl­ma" an­la­mı­nı ifa­de eden "yaz­ma" fi­i­li an­cak yü­ce Al­lah hak­kın­da kul­la­nı­lır. An­cak O, bir ­şe­yi farz kı­la­bi­lir.
İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­'nın sa­vaş em­ri­ne kar­şı çık­ma­la­rı ve sa­vaş ala­nın­da düş­man kar­şı­sın­da ge­ri­sin ge­ri dön­me­le­ri bek­le­ni­yor­du, an­cak pey­gam­ber­le­ri, bu­nu bir so­ru şek­lin­de di­le ge­ti­ri­yor. Ki, böy­le bir var­sa­yı­mı red­det­mek su­re­tiy­le, ken­di aleyh­le­ri­ne bir ka­nıt oluş­sun. Ni­te­kim: "Bi­ze ne olu­yor ki Al­lah yo­lun­da sa­vaş­ma­ya­lım?" di­ye­rek, ken­di­le­ri­ni bağ­la­yı­cı bir üst­len­me­de bu­lun­du­lar.
"Bi­ze ne olu­yor ki, Al­lah yo­lun­da sa­vaş­ma­ya­lım? Ki biz yur­du­muz­dan ve oğul­la­rı­mı­zın ara­sın­dan çı­ka­rı­lıp sü­rül­dük." de­miş­ler­di.
Va­tan­dan çı­ka­rıl­mak, in­sa­nın do­ğup bü­yü­dü­ğü mem­le­ke­tin­den ay­rıl­ma­sı, bu yur­dun her tür­lü ni­me­tin­den yok­sun bı­ra­kıl­ma­sı an­la­mı­na ge­lir. Bu du­rum mut­lak bir ta­sar­ruf ve ya­rar­lan­ma şek­lin­de ki­na­ye­li bir ifa­de tar­zıy­la an­la­tıl­mış­tır. Bu yüz­den "çı­ka­rıl­ma" fi­i­li va­tan­la il­gi­li ola­rak kul­la­nıl­dı­ğı gi­bi, oğul­la­ra nispet edi­le­rek de kul­la­nıl­mış­tır.
Ama on­la­ra sa­vaş ya­zıl­dı­ğı (farz kı­lın­dı­ğı) za­man, az bir kıs­-mı ha­riç, yüz çe­vir­di­ler. Al­lah za­lim­le­ri bi­lir.
Bu ifa­de, pey­gam­be­rin on­la­ra söy­le­di­ği, "Ya sa­vaş­ma­ya­cak olur­sa­nız?" sö­zü ile, on­la­rın ce­vap ola­rak söy­le­dik­le­ri "Bi­ze ne olu­yor ki sa­vaş ma­ya­lım?" söz­le­ri üze­ri­ne ya­pıl­mış bir ay­rın­tı de­ğer­len­dir­me­dir. "Al­lah za­lim­le­ri bi­lir." sö­zü gös­te­ri­yor ki, pey­gam­be­ri­nin "Ya üze­ri­ni­ze sa­vaş ya­zı­lın­ca sa­vaş­ma­ya­cak olur­sa­nız?" söy­le­di­ği söz, yü­ce Al­lah'ın ken­di­si­ne ilet­ti­ği bir va­hiy­di. Al­lah, on­la­rın sa­vaş­tan ka­ça­cak­la­rı­nı pey­gam­be­ri­ne bil­dir­miş­ti.
247) On­la­ra pey­gam­ber­le­ri de­di ki: "Al­lah si­ze Ta­lut'u hü­küm-dar ola­rak gön­der­di... ona bir mal bol­lu­ğu ve­ril­me­miş­ken onun bi­zim üze­ri­mi­ze na­sıl hü­küm­dar­lı­ğı ola­bi­lir." dediler.
Pey­gam­ber (a.s) bu ce­va­bın­da, hü­küm­dar gön­der­me işi­ni Al­lah'a iza­fe ede­rek, on­la­rın: "Al­lah'tan bi­ze bir hü­küm­dar gön­der­me­si­ni ve üze­ri­mi­ze sa­va­şı farz kıl­ma­sı­nı di­le" de­me­yip de, "Bi­ze bir hü­küm­dar gön­der de sa­va­şa­lım." de­mek su­re­tiy­le göz­den ka­çır­dık­la­rı bir in­ce­li­ğe dik­kat çe­ki­yor.
Kı­sa­ca­sı hü­küm­dar ola­rak Ta­lut'un adı­nın açık­lan­ma­sı, on­la­rın iti­raz­la­rı­nı ge­rek­tir­miş­tir. Ta­lut'un sa­hip ol­du­ğu iki ni­te­lik on­la­ra gö­re, hü­küm­dar­lık­la bağ­daş­mı­yor­du. Bu tür ni­te­lik­le­re sa­hip olan­lar kral ola­maz­lar­dı. Yü­ce Al­lah'ın on­la­rın li­sa­nın­dan ak­tar­dı­ğı "Biz hü­küm­dar­lı­ğa on­dan da­ha çok lâyıkken ve ona bir mal bol­lu­ğu ve­ril­me­miş­ken, onun bi­zim üze­ri­mi­ze na­sıl hü­küm­dar­lı­ğı ola­bi­lir?" şek­lin­de­ki söz­ler­den, on­la­rın ne­yi kas­tet­tik­le­ri an­la­şı­lı­yor.Pey­gam­ber­le­ri­ne bu­nu söy­ler­ken, ken­di­le­ri­nin on­dan da­ha çok kral­lı­ğa la­yık ol­duk­la­rı­na her han­gi bir so­mut ge­rek­çe sun­ma­ma­la­rı, me­se­le­nin iza­hı ge­rek­tir­me­ye­cek şe­kil­de açık ve ta­raf­lar­ca bi­li­ni­yor ol­du­ğu­nu gös­te­rir. İşin özü şu­dur: Pey­gam­ber­lik ve kral­lık gi­bi övünç ve­si­le­si olan iki yet­ki, İs­ra­i­lo­ğul­la­rı için­de iki sü­la­le­ye öz­gü ni­te­lik­ler ola­rak sü­rüp ge­li­yor­du. Ta­lut'sa bu sü­la­le­ler­den bi­ri­ne men­sup de­ğil­di. Di­ğer bir ifa­dey­le, Ta­lut ne pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nu tem­sil eden ai­le­den ne de kral­lık mis­yo­nu­nu ta­şı­yan ai­le­den gel­mi­yor­du. Bu yüz­den, du­yar duy­maz kar­şı çık­tı­lar. Ken­di­le­riy­se kral­lık, ya hem kral­lık ve hem de pey­gam­ber­lik ai­le­sin­den ge­li­yor­lar­dı. Ve ona gö­re ken­di­le­ri kral­lı­ğa da­ha la­yık­tı­lar. Al­lah kral­lık yet­ki­si­ni bi­zim sü­la­le­mi­ze ver­miş­tir. Bu­nun baş­ka­sı­na geç­me­si­ni na­sıl ka­bul eder; di­yor­lar­dı.
Bu söz­le­ri, bir ba­kı­ma, bedâ, nesh ve de­ği­şi­mi ka­bul et­me­me an­la­yış­la­rı­nın da bir ay­rın­tı­sı ni­te­li­ğin­dey­di. Ni­te­kim: Yü­ce Al­lah on­la­rın bu inanç­la­rı hak­kın­da şöy­le bu­yur­muş­tur: "Ya­hu­di­ler, Al­lah'ın eli kolu bağlıdır, de­di­ler. Ken­di el­le­ri kolları bağlansın." (Mâide, 64) Peygamberleri bu söz­le­ri­ne kar­şı­lık şu ce­va­bı ve­rir: "Doğ­ru­su Al­lah si­ze onu seç­ti..." On­la­ra gö­re, kral­lık­la bağ­daş­ma­yan ilk ni­te­lik buy­du. Kral­lık mis­yo­nu­nu ta­şı­yan ai­le­ye men­sup ol­ma­mak... İkin­ci ni­te­lik­se, on­la­rın şu söz­le­rin­den an­la­şı­lı­yor: "Ona bir mal bol­lu­ğu ve­ril­me­miş­ken." Ta­lut yok­sul bi­riy­di. Pey­gam­ber­le­ri on­la­rın bu iti­raz­la­rı­na da şu ce­va­bı ve­rir: "Onun bil­gi­si­ni ve bedenî gü­cü­nü art­tır­dı."
O şöy­le de­miş­ti: "Doğ­ru­su Al­lah si­ze onu seç­ti ve onun bil­gi­si­ni ve bedenî gü­cü­nü art­tır­dı."
İs­ti­fâ" ve "is­tis­fâ" ke­li­me­le­ri, seç­me, ter­cih et­me an­la­mı­na ge­lir­ler. As­lı "safv (=sa­fi ve du­ru ol­mak)"tır. Ayetin orijinalinde geçen "bas­te­ten" kelimesi ise, ge­niş­lik ve kud­ret de­mek­tir. Bu, on­la­rın iti­raz­la­rı­na ce­vap­tı.
Ai­le üs­tün­lü­ğü ha­se­biy­le, hü­küm­dar­lı­ğa Ta­lut'tan da­ha çok la­yık ol­duk­la­rı­nı söy­le­ye­rek krallığına kar­şı çı­kış­la­rı, şu şe­kil­de cevaplandırılıyor: Hü­küm­dar­lık Al­lah'ın söz konusu ai­le­le­re bah­şet­ti­ği bir üs­tün­lük ve ay­rı­ca­lık­tır. Yü­ce Al­lah'ın bir baş­ka­sı­nı on­la­ra seç­me­si, onun hü­küm­dar­lı­ğa bun­lar­dan da­ha çok la­yık ol­du­ğu­nu, ai­le­si­nin söz konusu ai­le­le­re, biz­zat ken­di­si­nin de on­la­ra üs­tün­lü­ğü­nü gös­te­rir. Çün­kü üs­tün­lük Al­lah'ın üs­tün kıl­ma­sıy­la ger­çek­le­şe­bi­lir an­cak.
Ta­lut'a bol mal ve­ril­me­miş­tir, di­ye onun kral­lı­ğı­na kar­şı çı­kış­la­rı şu şe­kil­de ce­vap­lan­dı­rı­lı­yor: Kral­lık, hü­küm­dar­lık; bir in­san top­lu­lu­ğu­na ege­men ol­mak­tır. Hü­küm­dar­lı­ğın tek he­de­fi, in­san­la­rın fark­lı yön­le­re eği­lim gös­te­ren ira­de­le­ri­ni kay­naş­tır­mak, tek bir ira­de­nin ege­men­li­ği al­tın­da top­la­mak­tır. Fark­lı eği­lim­ler bir ira­de­nin kont­ro­lü al­tın­da, diz­gin­le­nin­ce, kriz aşıl­mış olur. Top­lum­sal bir­lik sağ­lan­mış olur. Top­lu­mu oluş­tu­ran her fert, bu sa­ye­de, la­yık ol­du­ğu er­dem­li­lik yo­lun­da yü­rür. Bu hu­sus­ta kim­se kim­se­yi dış­la­ya­maz ve kim­se hak etmediği hâl­de bir baş­ka­sı­nın önü­ne ge­çe­mez. Bir fer­din, hak­sız ye­re ge­ri­de kal­ma­sı da dü­şü­nü­le­mez. Kı­sa­ca­sı, hü­küm­dar­lı­ğa yük­le­nen mis­yon, bu ko­nu­ma ge­len ki­şi­nin top­lu­mu, her fer­din la­yık ol­du­ğu er­dem dü­ze­yi­ne ula­şa­bi­le­ce­ği bir şe­kil­de yö­net­me­si, bu­na en­gel ola­cak un­sur­la­rı ber­ta­raf et­me­si­dir. Bu ama­ca ulaş­mak için iki un­sur ge­rek­li­dir:
a) İn­san ha­ya­tı­nı ya­pan (ıs­lah eden) ve yı­kan (ifsat eden) her şe­yi bil­mek.
b) Mem­le­ke­tin çı­ka­rı­na ola­cak fa­a­li­yet­le­ri ya­pa­bi­le­cek be­den­sel kud­re­te sa­hip ol­mak.
Bu iki un­su­ra, şu ayet­te işa­ret edi­li­yor: "Onun bil­gi­si­ni ve bedenî gü­cü­nü art­tır­dı." Bol ma­la sa­hip ol­ma­ya ge­lin­ce, hü­küm­dar­lık için bu­nu bir ön ko­şul say­mak ca­hil­lik ör­ne­ği­dir.
Son­ra, bü­tün bun­lar bir tek ka­nı­tın al­tın­da bir­leş­ti­ri­li­yor: "Al­lah ki­me di­ler­se mül­kü­nü ve­rir." Çün­kü mülk, ya­ni ege­men­lik Allah'ın te­ke­lin­de­dir. Hiç kim­se bu ege­men­lik­te pay sa­hi­bi de­ğil­dir. Yü­ce Al­lah'ın her han­gi bir kim­se­ye mül­kü­nü bah­şet­me­si baş­ka. Bu­nun­la be­ra­ber, ki­şi­le­rin bu şe­kil­de sa­hip ol­duk­la­rı mülk de Al­lah'ın­dır. Bu­nu "Mül­kü­nü ve­rir." tam­la­ma­sın­dan da al­gı­la­ya­bi­li­riz. Böy­le olun­ca, ulu Al­lah mül­kü üze­rin­de di­le­di­ği gi­bi ta­sar­ruf et­me hak­kı­na sa­hip­tir. Hiç kim­se: "Ni­çin, na­sıl? "di­ye sor­ma hak­kı­nı ken­din­de bu­la­maz. (Ya­ni, bir in­san kal­kıp da, yü­ce Al­lah'ın mül­kü üze­rin­de ki ta­sar­ru­fu­nu sor­gu­la­ya­maz. Çün­kü Al­lah, ka­yıt­sız, şart­sız mut­lak sebeptir. Kim­se­nin, ne­den­sel bü­tün­le­yi­ci ve fi­il ara­cı­nı ara­ma­sı da ge­rek­mez. Al­lah nok­san­sız­dır bü­tün­le­yi­ci se­be­be ih­ti­yaç duy­maz.) Şu hâl­de, hü­küm­dar­lı­ğın bir ha­ne­dan­dan di­ğe­ri­ne ak­ta­rı­lı­şı­nı bi­ri­nin güç ve mal gi­bi za­hi­ri se­bep­ler­den yok­sun ol­du­ğu hâl­de bu yet­ki­ye ulaş­tı­rı­lı­şı­nı sor­gu­la­ma­mak ge­re­kir.
İlâhî ba­ğış, her ne ka­dar, Al­lah na­sıl ve ki­min için di­ler­se, öy­le ger-­çek­le­şi­yor ol­sa da, hik­met ve mas­la­hat­tan uzak de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la, "Al­lah di­le­di­ği­ni ya­par." "Mül­kü di­le­di­ği­ne ve­rir." ve ben­ze­ri söz­ler, "Yüce Al­lah, fi­il­le­rin­de mas­la­hat un­su­ru­nu göz önünde bu­lun­dur­maz." ve­ya: "Yü­ce Al­lah bir şey ya­par. Eğer bir mas­la­ha­ta denk gel­se, denk gel­miş olur. Bu işin amaç­sız ol­ma­sı da, müm­kün­dür. Bu­nun bir sa­kın­ca­sı yok­tur. Çün­kü mülk O'nun­dur. O di­le­di­ği­ni ya­par." an­la­mı­na gel­mez. Çün­kü di­ni so­mut ka­nıt­lar ve aklî de­lil­ler bu tür bir yak­la­şı­mı ge­çer­siz kıl­mak­ta­dır.
Bi­la­kis, bi­zim bu tür ifa­de­ler­le kas­tet­ti­ği­miz an­lam şu­dur: Her ya­ra­tıl­mış ve her iş so­nuç iti­ba­riy­le Al­lah'a ge­lip da­ya­nır. Mas­la­hat ve ha­yır yön­le­ri de her şey gi­bi O'nun ta­ra­fın­dan ya­ra­tıl­mış­lar­dır. Böy­le olun­ca, yü­ce Al­lah, yap­tı­ğı her han­gi bir iş­te, her han­gi bir mas­la­ha­tın bas­kı­sı al­tın­da ha­re­ket et­mez. Mas­la­ha­tın ge­rek­tir­di­ği hük­mün et­ki­si al­tı­na gir­mez. Bu tür bir bas­kı ve et­ki­len­me bi­zim fi­il­le­ri­miz için ge­çer­li­dir. Yü­ce Al­lah, bir iş yap­tı­ğı ve­ya bir şey ya­rat­tı­ğı za­man, sa­de­ce gü­ze­li ya­par, sa­de­ce gü­ze­li ya­ra­tır ol­du­ğun­dan O'nun fi­i­li mas­la­ha­ta uy­gun ol­ma ni­te­li­ği ka­za­nır. Ve bu iş­ler­de kul­la­rın iyi­li­ği gö­z ö­nün­de bu­lun­du­rul­muş olur. Şu ka­da­rı var ki, ulu Al­lah hiç bir mas­la­ha­tın et­ki­sin­de de­ğil­dir. Çı­kar­la­rın bas­kı­sı al­tın­da ha­re­ket et­mez.
Bun­dan do­la­yı, bu de­ğer­len­dir­me­yi, ön­ce­ki ile bir­lik­te dü­şün­mek doğ­ru olur. "Al­lah, ki­me di­ler­se mül­kü­nü ve­rir." ifa­de­si ile "Doğ­ru­su Al­lah, si­ze onu seç­ti ve onun bil­gi­si­ni ve bedenî gü­cü­nü art­tır­dı." ifa­de­le­ri­nin bir­lik­te de­ğer­len­di­ril­me­le­ri­ni kas­te­di­yo­rum. Çün­kü ilk ka­nıt, mas­la­hat ve se­bep­le­re ilin­ti­len­dir­me­yi kap­sa­mak­ta­dır. İkin­ci ka­nıt ise, mül­kü mut­lak ma­na­da di­le­di­ği­ni ya­par Al­lah'a öz­gü kıl­ma­yı kap­sa­mak­ta­dır. Eğer mül­kün mut­lak an­lam­da Al­lah'a öz­gü olu­şu ve yü­ce Al­lah'ın da di­le­di­ği­ni ya­pı­yor ol­ma­sı, O'nun fi­il­le­ri­nin mas­la­hat ve hik­met­le pa­ra­lel oluş­la­rıy­la çe­liş­mi­yor ol­ma­say­dı, bu­ra­da iki­si­ni bir­lik­te zik­ret­mek uy­gun ol­maz­dı. Ner­de kal­dı ki iki ifa­de­den bi­ri öte­ki­ni pe­kiş­tir­sin ve­ya bü­tün­le­sin.
Ayet-i ke­ri­me­nin so­nun­da ye­r a­lan şu de­ğer­len­dir­me cüm­le­si, bu an­la­mı çok gü­zel vur­gu­la­mak­ta­dır: "Al­lah, (rah­me­ti ve lütfü) ge­niş olan­dır, bi­len­dir." "Ge­niş"lik ni­te­li­ği, yü­ce Al­lah'ın bir işi yap­ma­sı­nın ya da bir şe­yi ver­me­si­nin as­la en­gel­le­ne­me­ye­ce­ği­ni gös­te­rir. "Bil­me" ni­te­li­ği de, O'nun fi­il­le­ri­nin ya­nıl­maz ve de­ğiş­mez bir bil­gi­ye gö­re ger­çek­leş­ti­ği­ne de­la­let eder. Şu hâl­de, di­le­di­ği her­ şe­yi ya­par ve an­cak mas­la­hat içe­ren şey­ler ya­par.
"Ge­niş­lik" kav­ra­mı, as­lın­da, cis­min baş­ka şey­le­ri kap­la­ma­ya el­ve­riş­li ol­ma­sı du­ru­mu­nu ifa­de eder. Ka­bın, içi­ne dö­kü­len şe­yi kap­sa­ma­sı, san­dı­ğın, içi­ne ko­nu­lan eş­ya­yı kap­sa­ma­sı ve evin için­de­ki­le­ri içer­me­si gi­bi. Da­ha son­ra, zen­gin­lik, müs­tağ­ni­lik an­la­mın­da kul­la­nı­lır ol­du. Ama her yö­nüy­le her zen­gin­lik de­ğil. Ter­si­ne,be­ra­be­rin­de har­ca­ma ya­pa­bil­me özel­li­ği­ni de ta­şı­yan zen­gin­lik kul­la­nı­lır. San­ki mal, har­can­ma­sı is­te­nen mik­ta­rı kap­sa­ya­cak ge­niş­lik­te­dir. Bu an­la­mıy­la ulu Al­lah için de kul­la­nı­lır. O, ge­niş­tir. Ya­ni zen­gin­dir, har­ca­ma­yı is­te­di­ği şe­yi da­ğı­tıp har­ca­ma­sı O'nu zor du­rum­da bı­rak­maz. Tam ter­si­ne, O, bu gü­ce sa­hip­tir.
248) On­la­ra pey­gam­ber­le­ri şöy­le de­di: "Onun hü­küm­dar­lı­ğı­nın bel­ge­si, si­ze Ta­but'un gel­me­si ola­cak­tır ki on­da Rab­bi­niz­den bir sekîne… var.
Ta­but; san­dık de­mek­tir. Söy­len­di­ği­ne gö­re, bu ke­li­me "tevb (=dön­me)" ke­li­me­si­nin "fa'lut" kalıbına uyar­lan­mış şek­li­dir. Çün­kü in­san, de­fa­lar­ca san­dı­ğa dö­ner.
"SE­KέNE"NİN AN­LA­MI ÜZE­Rİ­NE
"Se­kî­ne" ke­li­me­si "sükûn" kö­kün­den ge­lir. Ha­re­ke­tin kar­şı­tı­dır. Kal­bin sü­ku­nu an­la­mın­da kul­la­nı­lır. İn­sa­nın is­tik­rar­lı olu­şu, ira­de­si­nin özü iti­ba­riy­le iç dün­ya­sın­da çal­kan­tı­nın ol­ma­yı­şı de­mek­tir. Hik­met sa­hi­bi in­sa­nın hâli­dir bu (Ahlâk bi­li­min­de hik­me­ti kas­te­di­yo­rum). Böy­le bir in­san, fi­il­le­rin­de ka­rar­lı ve azi­met sa­hi­bi­dir. Ulu Al­lah "se­kî­ne"yi, ke­mal mer­te­be­si­ne ulaş­mış ima­nın bir ni­te­li­ği ola­rak ön­gör­müş­tür. Üs­tün ba­ğış­la­rın­dan bi­ri ola­rak ni­te­le­miş­tir.
Açık­la­ma­sı­na ge­lin­ce; in­sa­nın öz ya­ra­tı­lı­şın­dan kay­nak­la­nan bir iç­gü­düy­le, fi­il­le­ri dü­şün­ce son­ra­sı ger­çek­leş­ti­rir. Fi­il­le­rin mas­la­ha­tı­nı, ha­ya­tın­da­ki mut­lu­lu­ğu ve top­lum­sal­lı­ğı için ön­gö­rü­len ha­yır üze­rin­de­ki et­ki­si­ni kap­sa­yan aklî öner­me­le­rin dü­zen­le­ni­şin­den iba­ret­tir bu. Son­ra yap­ma­sı ve yap­ma­ma­sı ge­re­ken şey­le­rin be­lir­le­ni­şi ile so­nuç­la­nır.
Bu dü­şün­sel ey­le­mi, in­sa­noğ­lu fıt­ra­tı­nın tar­zı­na uy­gun ola­rak ger­çek­leş­tir­di­ği, mut­lu­lu­ğu açı­sın­dan ger­çek bir ya­rar­dan baş­ka­sı­nı kas­tet­me­di­ği za­man, ne­fis­ten kay­nak­la­nan bir is­tik­rar ve bir dü­şün­sel sü­ku­net üze­re ger­çek­le­şir. Çal­kan­tı­sız ve sar­sın­tı­sız ola­rak... Fa­kat in­sa­noğ­lu, ha­ya­tı iti­ba­riy­le ye­re ça­kı­lıp on­dan ko­pa­ma­yın­ca, ha­va­sı­nın pe­şi­ne ta­kı­lıp, tut­ku­la­rı­na esir olun­ca, işi ka­rı­şır. Dü­şün­ce ve ka­rar aşa­ma­sın­da ya­nıl­tı­cı ve baş­tan çı­ka­rı­cı süs­le­rin zih­ni­ni bu­lan­dır­ma­sı ile yüz ­yü­ze ka­lır. Bu du­rum, onun ki­mi za­man doğ­ru yol­dan sap­ma­sı­na ve ki­mi za­man da ka­rar ve ira­de ba­zın­da sar­sın­tı ge­çir­me­si­ne, iç çal­kan­tı ya­şa­ma­sı­na, zor­luk­lar kar­şı­sın­da tu­tu­na­maz ol­ma­sı­na ve de­rin iç sar­sın­tı­la­rın bu­nal­tı­cı gir­da­bı­na düş­me­si­ne ne­den olur.
Mümin, yü­ce Al­lah'a yö­ne­lik inan­cı ne­de­niy­le, sar­sıl­maz bir da­ya­na­ğa, yı­kıl­maz bir te­me­le da­yan­mış­tır. İş­le­ri­ni, şüp­he ka­bul et­mez ger­çek bil­gi­ler üze­re kur­muş bir in­san­dır o. Amel­le­ri­ni kuş­ku duy­ma­dı­ğı ilâhî yü­küm­lü­lük­ler oluş­tu­rur. Bu iş­te bir yet­ki­si yok­tur ki, bir şe­yi ka­çır­mak­tan kork­sun ya da bir şe­yi yi­tir­mek­ten do­la­yı üzül­sün ve­ya ha­yır ile şer­ri ayırt etmede te­red­düt ge­çir­sin.
İnan­ma­yan­la­ra ge­lin­ce, on­la­rın, iş­le­ri­nin ida­re­si­ni, kont­ro­lü­nü ve­re­bi­le­cek­le­ri bir dost­la­rı yok­tur. İş­le­ri­nin iyi­si de, kö­tü­sü de so­nun­da ken­di nef­si­ne dö­ner. He­va ve he­ves yo­luy­la, ha­yal­ler ve uğur­suz sez­gi­ler yo­luy­la, her ta­raf­tan üze­ri­ne hü­cum eden bu dü­şün­ce­le­rin ka­ran­lı­ğı­na düş­müş­tür.
Ulu Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Al­lah, müminlerin ve­li­si­dir." (Âl-i İmrân, 68) "Bu böy­le­dir; çün­kü Al­lah, İman eden­le­rin ve­li­si­dir; kâfir­le­rin ise, ve­li­si yok­tur." (Mu­ham­med, 11) "Al­lah iman eden­le­rin ve­li­si­dir. On­la­rı ka­ran­lık­lar­dan nu­ra çı­ka­rır; inkâr eden­le­rin ve­li­le­ri ise tâğut­tur. On­la­rı nur­dan ka­ran­lık­la­ra çı­ka­rır­lar." (Ba­ka­ra, 257) "Biz ger­çek­ten şey­tan­la­rı, inan­ma­yan­la­rın ve­li­le­ri kıl­dık." (A'râf, 27) "İş­te bu şey­tan, an­cak ken­di dost­la­rı­nı kor­ku­tur." (Âl-i İmrân, 175) "Şey­tan, si­zi fa­kir­lik­le kor­ku­tu­yor ve si­ze çir­kin-ha­ya­sız­lı­ğı em­re­di­yor. Al­lah ise, si­ze ken­di­sin­den ba­ğış­lan­ma va­de­di­yor." (Ba­ka­ra, 268) "Kim Al­lah'ı bı­ra­kıp da Şey­ta­nı dost edi­nir­se, elbette apa­çık bir ziyana uğ­ra­mış­tır. Şey­tan on­la­ra söz verir ve on­la­rı ümitlendirir; hâlbuki Şey­tanın on­la­ra söz vermesi, al­datmacadan baş­ka bir şey değildir... Bu, Al­lah'ın ger­çek vaadidir. Al­lah'tan da­ha doğ­ru söz­lü kim olabilir?" (Nisâ, 119-122) "Ha­be­ri­niz ol­sun; Al­lah'ın ve­li­le­ri, on­lar için kor­ku yok­tur, mah­zun da ol­ma­ya­cak­lar­dır." (Yûnus, 62)
Gör­dü­ğü­nüz gi­bi ayet­ler kor­ku, üzün­tü, bu­na­lım ve al­da­nış gi­bi ni­te­lik­le­ri küf­rün ya­nı­na, bun­la­rın kar­şı­tı ola­bi­le­cek ni­te­lik­le­ri de ima­nın ya­nı­na koy­mak­ta­dır.
Şu ayet-i ke­ri­me­de, bu ger­çek bi­raz da­ha açık bir şe­kil­de di­le ge­ti­ri­li­yor: "Ölü iken ken­di­si­ni di­rilt­ti­ği­miz ve in­san­lar için­de yü­rü­me­si için ken­di­si­ne bir nur ver­di­ği­miz kim­se, ka­ran­lık­lar içinde olup on­dan hiç çıkamayan kimse gi­bi olur mu?" (En'âm, 122) Bu ayet-i ke­ri­me gös­te­ri­yor ki, kâfirin yü­rür­ken tö­kez­le­me­si, göz gö­zü gör­mez bir ka­ran­lı­ğın için­de ol­ma­sın­dan kay­nak­la­nı­yor. Ama mümin, ilâhî bir nu­ra sa­hip­tir. Bu nur ara­cı­lı­ğı ile yo­lu­nu gör­mek­te­dir, hay­rı ve şer­ri ayır­det­mek­te­dir. Çün­kü yü­ce Al­lah, ona kâfir­ler­le or­tak oldu­ğu ve ay­nı de­re­ce­de pay­laş­tı­ğı ha­ya­tı­nın ya­nı sı­ra yep­ye­ni bir ha­yat bah­şet­miş­tir. Bu ha­yat, pe­şi sı­ra nur­la ay­dın­lan­ma­yı ge­tir­mek­te­dir.
Şu ayet de ön­ce­ki ayet gi­bi bu ger­çe­ği di­le ge­tir­mek­te­dir: "Ey iman eden­ler, Al­lah'tan sa­kı­nıp kor­kun ve O'nun el­çi­si­ne iman edin, si­ze ken­di rah­me­tin­den iki kat ver­sin. Si­ze ken­di­siy­le yü­rü­ye­ce­ği­niz bir nur kıl­sın ve si­ze mağ­fi­ret et­sin." (Ha­did, 28)
Bir di­ğer ayet­te ise, şöy­le bu­yu­ru­yor: "Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne i-man eden hiç bir ka­vim bu­la­maz­sın ki, Al­lah'a ve el­çi­si­ne baş­kal­dı­ran kim­se­ler­le bir sev­gi ba­ğı kur­muş ol­sun­lar; bun­lar, is­ter ba­ba­la­rı, is­ter ço­cuk­la­rı, is­ter kar­deş­le­ri, is­ter­se ken­di aşi­ret­le­ri ol­sun. On­lar, öy­le kim­se­ler­dir ki, Al­lah kalp­le­ri­ne ima­nı yaz­mış ve on­la­rı ken­din­den bir ruh ile des­tek­le­miş­tir." (Mü­ca­de­le, 22) Bu ayet, müminlerin ya­şa­dık­la­rı ha­ya­tın, Al­lah ka­tın­dan bir ruh­la des­tek­li ol­du­ğu­nu ifa­de et­mek­te­dir. Bu da ima­nın ge­rek­li­li­ği­ni ve kalpte yer­leş­miş ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Bu müminler, iman kalp­le­ri­ne yer­leş­tik­ten son­ra, Al­lah ka­tın­dan bir ruh­la des­tek­le­nir­ler. Be­den­le­ri­ne yep­ye­ni bir ha­yat bah­şe­di­lir ve ön­le­rin­de bir nur par­la­ma­ya baş­lar.
Gö­rül­dü­ğü gi­bi, bu aye­ti şu ayet­le bağ­daş­tır­mak müm­kün­dür: "Müminlerin kalp­le­ri­ne, iman­la­rı­na iman ka­tıp-art­tır­sın­lar di­ye gü­ven duy­gu­su ve hu­zur (se­kî­ne) in­di­ren O'dur. Gök­le­rin ve ye­rin or­du­la­rı Al­lah'ın­dır. Al­lah bi­len­dir, hik­met sa­hi­bi­dir." (Fe­tih, 4) Şu ayet­te ge­çen "se­kî­ne" kav­ra­mı, bun­dan ön­ce sun­du­ğu­muz ayet­te ge­çen "ruh" kav­ra­mı ile ve bun­da ge­çen "ima­na iman ka­tıl­ma­sı" du­ru­mu, ön­ce­kin­de ge­çen "ima­nın ya­zıl­ma­sı" du­ru­mu ile uyuş­mak­ta­dır. Aye­tin so­nun­da­ki ifa­de de bu uyu­mu pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir: "Gök­le­rin ve ye­rin or­du­la­rı Al­lah'ın­dır." Bi­lin­di­ği gi­bi Kur'ân "or­du" kav­ra­mı­nı me­lek­ler ve ruh gi­bi var­lık­lar an­la­mın­da da kul­la­nır.
Şu ayet­ler de akış­la­rı iti­ba­riy­le, ön­ce­ki ayet­te ben­ze­mek­te­dir: "Al­lah, el­çi­si­nin ve müminlerin üze­ri­ne (se­kîne) gü­ven ve ya­tış­ma duy­gu­su­nu in­dir­di. Ve on­la­rı tak­va sö­zü üze­rin­de ka­rar­lı­lık­la ayak­ta tut­tu. Za­ten on­lar da, bu­na la­yık ve ehil idi­ler." (Fe­tih, 26) "Böy­le­ce Al­lah O'na hu­zu­ru, gü­ven­lik duy­gu­su­nu (sekîne) in­dir­miş­ti. O'nu si­zin gör­me­di­ği­niz or­du­lar­la des­tek­le­miş­ti." (Tev­be, 40)
Bu açık­la­ma­lar­dan son­ra, ayet-i ke­ri­me­de ge­çen "sekîne" kav­ra­mı­nın, ilâhî bir ruh an­la­mında ol­du­ğu­nu ya da Al­lah'ın em­rin­den ilâhî bir ruh ge­rek­tir­di­ği­ni, bu­nun da kalp­te hu­zur ve gü­ven­lik duy­gu­su­nu mey­da­na ge­tir­di­ği­ni, nef­si is­tik­ra­ra ka­vuş­tur­du­ğu­nu, iç çal­kan­tı­yı dur­dur­du­ğu­nu söy­le­ye­bi­li­riz. Bi­lin­di­ği gi­bi, bu yo­rum, ifa­de­nin açık an­la­mı­nın dı­şı­na çı­ka­rıl­ma­sı an­la­mı­na gel­mez. Ve kal­bin sü­ku­nu ve iç çal­kan­tı­dan kur­tul­ma­sı an­la­mın­da olan "sekîne" kav­ra­mı­nın ilâhî ruh an­la­mın­da kul­la­nıl­ma­sı­nı ge­rek­tir­mez. Bu an­la­mı ile kav­ra­mın, ile­ri­de su­na­ca­ğı­mız ri­va­yet­le­rin ışı­ğın­da bir kez da­ha ele alın­ma­sı ge­re­kir ve ri­va­yet­le­rin bu an­lam ile yo­rum­lan­ma­sı ge­re­kir.
*   *   *
Mu­sa ai­le­sin­den ve Ha­run ai­le­si­nin ge­ri­ye bı­rak­tı­ğın­dan bir ka­lın­tı var; onu me­lek­ler ta­şır…
Ki­şi­nin ai­le­si, onun eşi ve ço­cuk­la­rı­dır. Mut­lak ola­rak kul­la­nıl­dı­ğı za­man, ki­şi­nin ken­di­si de içi­ne gi­rer. Şu hâl­de Mu­sa'nın ai­le­si ve Ha­run'un ai­le­si ile, on­lar ve ço­cuk­la­rı kas­te­dil­miş­tir. "Onu me­lek­ler ta­şır." ifa­de­si, cüm­le için­de "ta­but"un hâli­dir. "Eğer inan­mış­lar­sa­nız, bun­da şüp­he­siz si­zin için ke­sin bir alâmet var­dır." ifa­de­si de, tıp­kı aye­tin gi­riş kıs­mı­nın akı­şı gi­bi, on­la­rın pey­gam­ber­le­rin­den, sö­zü­nün doğ­ru­lu­ğu­nu gös­te­ren bir ka­nıt is­te­miş ol­duk­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. "Al­lah si­ze Ta­lut'u hü­küm­dar ola­rak gön­der­di." sö­zü­nün doğ­ru­lu­ğu­nu ka­nıt­la­ma­sı­nı is­te­miş­ler­di.
249) Ta­lut, as­ker­le­riy­le bir­lik­te ay­rıl­dı­ğın­da de­di ki: "Doğ­ru­su Al­lah si­zi bir ır­mak­la im­ti­han ede­cek­tir..." İçlerinden pek azı ha­riç hepsi ondan içtiler.
 Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "fasl" ke­li­me­si, bu ayet­te bir yer­den ay­rıl­ma an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır. Şu ayet­te ol­du­ğu gi­bi: "Fe-lemma fesaleti'l-îr (=ka­fi­le ay­rıl­dı­ğı za­man)" (Yûsuf, 94) Ba­zı du­rum­lar­da, iki şe­yin ara­sı­nı ayır­ma an­la­mın­da da kul­la­nı­lır. Şu ayet­te ol­du­ğu gi­bi: "ve huve hayru'l-fâsilîn" yani O, ayırt eden­le­rin en ha­yır­lı­sı­dır." (En'-âm, 57) Böy­le­ce ke­li­me, hem ge­çiş­li, hem de ge­çiş­siz ola­rak kul­la­nı­lır.
Yi­ne ayet­te ge­çen "cund" ke­li­me­si de, her şey­den bü­yük top­lu­luk an­la­mı­na ge­lir. As­ker an­la­mın­da kul­la­nı­lı­şı da ki­şi­le­rin or­du için­de bü­yük ka­la­ba­lık­lar hâlinde ve sı­kı­şık bir va­zi­yet­te bir ara­ya ge­li­yor ol­ma­sın­dan kay­nak­lan­mak­ta­dır. Cüm­le için­de "cund" ke­li­me­si­nin de ço­ğul ola­rak kul­la­nıl­mış ol­ma­sı, on­la­rın ha­tı­rı sa­yı­lır bir ka­la­ba­lık oluş­tur­duk­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. Özel­lik­le, neh­rin ge­çil­me­sin­den ve in­san­la­rın ay­rıl­ma­sın­dan son­ra, iç­le­rin­de müminlerin kü­çük bir azın­lık ola­rak kal­dık­la­rı dü­şü­nü­lün­ce ka­la­ba­lı­ğın bo­yut­la­rı da­ha iyi an­la­şıl­mak­ta­dır.
Ay­nı nük­te ve in­ce­lik, "Ca­lut ve as­ker­le­ri­nin kar­şı­sı­na çık­tık­la­rın­da..." ifa­de­sin­de de göz önün­de bu­lun­du­rul­muş­tur.
Ayet­le­rin ifa­de et­tik­le­ri an­la­mın bü­tü­nü, İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­'nın ger­çek tu­tum­la­rı­nı ve Al­lah'a ver­dik­le­ri sö­zü tut­ma­la­rı­nı içe­ri­yor. İsrailoğulla-rı bir hü­küm­dar gön­de­ril­me­si­ni is­te­ye­rek, yü­ce Al­lah'la bir söz­leş­me yap­mış­lar­dı. Sa­yı­la­rı da ol­duk­ça ka­la­ba­lık­tı. Bu­na rağ­men, kü­çük bir azın­lık ha­riç, tü­mü sa­va­şa ka­tıl­mak­tan son an­da vaz­geç­miş­ti. Bu azın­lık bi­le, or­du­lar­la ifa­de edi­le­cek bir sa­yı­sal yekunu bu­lu­nu­yor­du. Bu da yet­me­di, bir ço­ğu içil­me­si ya­sak­la­nan neh­rin su­yun­dan içe­rek emir­le­re kar­şı çık­tı. Ge­ri­de azın­lı­ğın da azın­lı­ğı kal­dı. Bun­la­rın da için­de is­tik­rar­sız­lık neh­rin su­yun­dan içen­ler ta­ra­fın­dan be­lir­ti­le­ri, mü­na­fık­lık ör­nek­le­ri ser­gi­len­di. Bu­na rağ­men za­fer, Ca­lut'un ola­ğa­nüs­tü ka­la­ba­lık­lı­ğa sa­hip or­du­la­rı­na kar­şı, iman edip sab­re­den­le­rin ol­du.
Ayet­te ge­çen "mub­te­lî­kum" ke­li­me­si­nin masta­rı olan "ib­ti­lâ" ke­li­me­si im­ti­han de­mek­tir. Ne­hir­se, bü­yük su ya­ta­ğı­na de­nir. "İğ­ti­raf" bir şe­yi kal­dı­rıp al­ma, avuç­la­ma, an­la­mı­na ge­lir. Su­yu avuç­la­yıp iç­me an­la­mın­da "Ğa­re­fe'l-mâe" ve "İğ­te­ra­fe'l-mâe" der­ler.
"Eliy­le bir avuç alan­lar baş­ka" şek­lin­de "ne­hir su­yun­dan iç­me" ey­le­min­den bir is­tis­na ya­pıl­mış ol­ma­sı gös­te­ri­yor ki: Özel bir şe­kil­de su iç­me, ya­sak­lan­mış­tı. İfa­de­nin za­hi­ri­ni gö­z ö­nün­de bu­lun­dur­du­ğu­muz za­man, şöy­le de­nil­miş ol­ma­sı ge­re­ki­yor­du: "Kim bun­dan i­çer­se, ar­tık o ben­den de­ğil­dir, eliy­le bir avuç alan­lar ha­riç." Fa­kat gö­rü­yo­ruz ki, ara­ya şu ifa­de ko­nul­muş­tur: "Kim de onu tat­maz­sa ben­den­dir." Bu ara­da iç­me fi­i­li ye­ri­ne "tat­ma" fi­i­li­nin kul­la­nıl­dı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz. Bu da ifa­de­de an­lam­sal bir de­ği­şik­li­ği ge­rek­ti­ri­yor. Çün­kü ikin­ci cüm­le­nin iza­fe edil­me­me­si du­ru­mun­da, ifa­de­den şöy­le bir so­nuç çı­kar: Bü­tün or­du­lar Ta­lut'tan­dı. Su­dan iç­me, bir gru­bun on­dan kop­ma­sı­nı, bir avuç alıp iç­me de, bir gru­bun bu ko­pan­lar­dan kop­ma­sı­nı, ya­ni ye­ni­den onun­la bir­leş­me­si­ni ge­rek­tir­di.
Ama ikin­ci cüm­le, ya­ni "Kim de onu tat­maz­sa ben­den­dir..." cüm­le­si bi­rin­ci cüm­le­ye iza­fe edi­lir­se, şöy­le bir durum­la kar­şı kar­şı­ya ka­lı­rız: Ger­çek­te ki­min on­dan ol­du­ğu, ki­min de ol­ma­dı­ğı he­nüz bel­li de­ğildir. Sa­de­ce za­hi­ri bir be­ra­ber­lik söz konusu­dur. Çün­kü bü­tün as­kerler gö­rü­nür­de Ta­lut'la be­ra­ber­dir. An­cak, ki­min ger­çek an­lam­da Ta­lut'la be­ra­ber ol­du­ğu he­nüz bel­li de­ğil­dir. Az son­ra, su­na­cak­la­rı ne­hir iki gru­bun be­lir­len­me­sin­de, ay­rıl­ma­sın­da önem­li bir rol oy­na­ya­cak­tır. O za­man, on­dan ol­ma­yan­la­rın su­dan içen­ler ol­du­ğu, on­dan olan­la­rın da su­yu tatmayanlar ol­du­ğu an­la­şı­la­cak­tır. İfa­de­nin bü­tü­nün­den bu an­la­şıl­dı­ğı­na gö­re, "Eliy­le bir avuç alan­lar ha­riç" is­tis­na­sı, eliy­le bir avuç alan­la­rın Ta­lut'la bir­lik­te ol­ma­la­rı­nı ge­rek­tir­mez. Böy­le bir so­nuç sa­de­ce bi­rin­ci cüm­le­nin zik­re­dil­me­si du­ru­mun­da söz konusu ola­bi­lir. Ama, iki cüm­le­nin var­lı­ğı, iki gru­bun var­lı­ğı­nı ge­rek­ti­ri­yor. Ya­ni, on­dan ol­ma­yan su içen­ler ve on­dan olan su­yu tat­ma­yan­lar. Bi­lin­di­ği gi­bi, bi­rin­ci grup­tan çık­ma, sa­de­ce bu grup­tan çı­kı­şı ifa­de eder. İkin­ci gru­ba gi­riş an­la­mı­na gel­mez.
Bu­ra­dan an­lı­yo­ruz ki, ayet-i ke­ri­me­nin bü­tü­nü, üç gru­bun var­lı­ğı­nı an­lat­mak­ta­dır. Ta­lut'tan ol­ma­yan­lar, ondan olan­lar ve su­dan bir avuç alan­lar... Bu­na gö­re, ne­hir ge­çil­dik­ten son­ra onun­la bir­lik­te iki grup ka-­lı­yor. On­dan olan­lar ve or­du­nun sa­fın­dan çı­kan­lar­dan ol­ma­yan­lar. Do­la­yı­sıy­la, bun­la­rın sa­bır, pa­nik, Al­lah'a gü­ve­nip da­yan­ma, sar­sıl­ma ve iç çal­kan­tı ya­şa­ma hu­su­sun­da, ondan olan­lar­dan fark­lı bir tu­tum ser­gi­le­miş ol­ma­la­rı müm­kün­dür.
O, ken­di­siy­le be­ra­ber iman eden­ler­le (ır­ma­ğı) ge­çin­ce... Al­lah sab­re­den­ler­le be­ra­ber­dir." dediler.
Ayet­te ge­çen "el-fi­eh" bir grup in­san de­mek­tir. Ayet­ler gru­bu üze­rin­de iyi­ce dü­şü­nül­dü­ğü za­man, "Gü­cü­müz yok." di­yen­le­rin "su­dan bir avuç içen­ler" ol­du­ğu an­la­şı­lır. Ta­lut'un sa­vaş em­ri­ne olum­lu tep­ki gös­te­ren­ler de, su­dan tat­ma­yan­lar­dır. Al­lah'a ka­vuş­ma­yı um­mak ya ke­sin ola­rak inan­mak an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır, ya da iç ür­per­ti­den ki­na­ye­dir.
Müminler; "Kü­çük bir top­lu­lu­ğun, Allah'ın iz­niy­le bü­yük bir top­lu­lu­ğa ga­lip gel­me­si müm­kün­dür." de­mi­yor­lar. Ter­si­ne, "Ni­ce kü­çük top­lu­luk..." di­ye baş­la­yan bir ifa­de kul­la­na­rak, ya­şan­mış re­a­li­te­yi so­mut bir ör­nek ola­rak gös­te­ri­yor, böy­le­ce, düş­man kar­şı­sın­da iç sar­sın­tı ge­çi­ren­le­re kar­şı da­ha inan­dı­rı­cı, da­ha ik­na edi­ci bir ta­vır ser­gi­li­yor­lar.
250) On­lar, Ca­lut ve or­du­su­na kar­şı mey­da­na çık­tık­la­rın­da dediler ki...
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "berazû" fi­i­li­nin kö­kü olan "el-bü­rûz" or-­ta­ya çık­ma de­mek­tir. Sa­vaş mey­da­nı­na çı­kıp mey­dan oku­ma an­la­mı­na ge­len "bi­raz" ke­li­me­si­nin kö­kü de bu­dur. "İf­rağ" ise, sı­vı bir mad­de­yi ka­lı­ba dök­me an­la­mı­na ge­lir. Bu­ra­da kas­te­di­len ise, yü­ce Al­lah'ın her­ bi­ri­nin ka­pa­si­te­si­ne gö­re üzer­le­ri­ne sa­bır dök­me­si­dir. Bu ba­kım­dan son de­re­ce hoş ve la­tif bir ki­na­ye ve is­ti­a­re sa­na­tı kul­la­nıl­mış­tır. Yi­ne "ayak­la­rın sa­bit kı­lın­ma­sı" da düş­man kar­şı­sın­da di­re­nip kaç­ma­ma an­la­mın­da kul­la­nıl­mış ki­na­ye­li bir ifa­de­dir.
251) Böy­le­ce on­la­rı, Al­lah'ın iz­niy­le ye­nil­gi­ye uğ­rat­tı­lar.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ha­ze­mû" fi­i­li­nin kö­kü olan "hazm" ke­li­me­si püs­kürt­me ve de­fet­me de­mek­tir.
Eğer Al­lah'ın, in­san­la­rın bir kıs­mı ile bir kıs­mı­nı def'i ol­ma­say­dı...
Bi­lin­di­ği gi­bi, yer­yü­zü­nün fe­sa­da uğ­ra­ma­sı, yer­yü­zün­de ya­şa­yan­la­rın, ya­ni in­san top­lu­luk­la­rı­nın fe­sa­da uğ­ra­ma­sı de­mek­tir. Eğer in­san top­lu­luk­la­rı­nın bo­zul­ma­sı, yer­yü­zü­nün bo­zul­ma­sı­nı ge­rek­ti­ri­yor­sa, kuş-­ku yok ki, bu da ifa­de­nin ama­cı­nın kap­sa­mın­da­dır. An­cak bu kap­sam için­de oluş, asıl mak­sa­da tâbi ol­ma şek­lin­de­dir, biz­zat kas­te­dil­me şek­lin­de de­ğil­dir. Hiç kuş­ku­suz bu, Kur'an'ın dik­kat çek­ti­ği bi­lim­sel bir ger­çek­tir.
Şöy­le ki: İn­san de­nen can­lı tü­rü­nün mut­lu­lu­ğu an­cak top­lu ve da­ya­nış­ma­lı bir ha­yat­la müm­kün­dür. Bi­lin­di­ği gi­bi bu da an­cak, top­lum­sal is­ke­let bağ­la­mın­da bir bü­tün­lü­ğün ger­çek­leş­me­si ile müm­kün­dür. Çün­kü bu sa­ye­de top­lu­mun or­gan­la­rı ve par­ça­la­rı ara­sın­da bü­tün­lük sağ­la­na­bi­lir. Böy­le­ce top­lu­mun bü­tü­nü, tıp­kı bir fert gi­bi, bir­lik­te et­ki­le­nir ve ay­nı tep­ki­yi gös­te­rir. Top­lum­sal bir­lik ve in­san tü­rü­nün fert­le­ri­nin top­la­mın­dan iba­ret bi­le­şi­mi, bu açı­dan ev­ren­sel bir­li­ğe ve göz­le gö­rü­lür âlem­de­ki par­ça­la­rı­nın top­la­mın­dan iba­ret ev­ren­sel bi­le­şim­le­re ben­zer.
Bi­lin­di­ği gi­bi, bu dü­ze­nin, ya­ni ev­ren­sel dü­ze­nin bir­li­ği, sa­de­ce, âlemi oluş­tu­ran var­lık par­ça­la­rı ara­sın­da­ki et­ki ve tep­ki­nin bir so­nu­cu­dur. Eğer ev­ren­sel se­bep­ler ara­sın­da­ki bir­bi­ri­ni yen­me mü­ca­de­le­si, ki­mi­nin ki­mi­ni yen­me­si, ki­mi­nin ki­mi­ne kar­şı sa­vun­ma po­zis­yo­nu­na gir­me­si ve ki­mi­nin ki­mi kar­şı­sın­da ye­nil­gi­ye uğ­ra­ma­sı re­a­li­te­si ol­ma­say­dı, ev­ren­sel dü­ze­nin par­ça­la­rı ara­sın­da, göz­lem­le­di­ği­miz bu bağ­lan­tı ol­ma­ya­cak­tı. Ter­si­ne, her par­ça ken­di sı­nır­la­rı için­de et­kin­li­ği­ne de­vam ede­cek­ti. O za­man da ha­re­ket­ler ip­tal ola­cak, bu­na bağ­lı ola­rak da var­lık bü­tü­nü ip­tal ola­cak­tı.
İn­san top­lu­luk­la­rı­na ege­men olan sis­tem için de ay­nı du­rum ge­çer­li­dir. Top­lum­sal sis­tem, et­ki, tep­ki, sa­vun­ma ve sal­dı­rı esas­la­rı­na da­ya­nı­yor ol­ma­say­dı, sis­te­min par­ça­la­rı ara­sın­da bir bağ­lan­tı söz konusu ol­ma­ya­cak­tı. O za­man sis­tem di­ye bir şey ol­ma­dı­ğı için, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün mut­lu­lu­ğu da ger­çek­leş­me­ye­cek­ti. Söz gelimi biz, ga­lip gel­me ve ira­de­yi ka­bul et­tir­me an­la­mın­da def'i, püs­kürt­me­yi ara­dan kal­dı­rır­sak, top­lu­mun tüm fert­le­ri baş­ka­sı­nın men­fa­at­le­ri­ne ters dü­şen bir fi­il için­de ola­cak­lar­dır (baş­ka­sı­nın meş­ru ya da gay­ri meş­ru men­fa­at­le­ri ara­sın­da bu ba­kım­dan bir fark yok­tur) Bu du­rum­da, baş­ka­sı­nın or­ta­mı ken­di çı­ka­rı­na uy­gun hâle ge­tir­me­si, dö­nüş­tür­me­si şan­sı ol­ma­ya­cak­tır. Böy­le­ce, top­lum­sal var­lı­ğın par­ça­la­rı ara­sın­da­ki bir­lik ko­pa­ca­ğı için top­lu­mun var­lı­ğı da söz konusu ol­ma­ya­cak­tır.
Biz da­ha ön­ce var­lık ya­sa­sı­nın bu te­mel il­ke­si­ne de­ğin­dik ve de­dik ki: Top­lu hâl­de ya­şa­ma­ya el­ve­riş­li ola­rak ya­ra­tı­lan in­sa­nın fıt­ra­tı­nın te­mel özel­li­ği, baş­ka­sı­nı kul­lan­ma iç­gü­dü­sü­dür. Da­ya­nış­ma ve uy­gar­lık ikin­ci de­re­ce­de özel­lik­ler­dir. "İn­san­lar tek bir üm­met­ti." (Ba­ka­ra, 213) aye­ti­ni in­ce­ler­ken, in­sa­nın bu karakteristik özel­li­ği hak­kın­da, ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar sun­duk.
Ger­çek­te, de­fet­me, yen­me an­la­mı, ge­nel ni­te­lik­li­dir ve top­lum­sal ol­gu­la­rın tü­mün­de et­kin bi­çim­de rol oy­na­yan bir re­a­li­te­dir. Özü ise, baş­ka­sı­nı müm­kün olan bir yön­tem­le ken­di ira­de­si doğ­rul­tu­sun­da kul­lan­mak­tır. Önün­de­ki en­gel­le­ri ber­ta­raf et­me ama­cı­na yö­ne­lik ola­rak ça­lış­ma­sı­dır.
Bu ge­nel an­lam, hem sa­va­şın, hem de ba­rı­şın ar­ka plânın­da mev­cut­tur. Zor­luk­ta, ge­niş­lik­te, ra­hat­ta ve yor­gun­luk­ta mev­cut­tur. Zor­luk­ta, ge­niş­lik­te ra­hat­ta ve yor­gun­luk­ta bu an­la­mı et­kin ve be­lir­le­yi­ci ola­rak gö­re­bi­li­riz. Top­lu hâl­de ya­şa­yan tüm halk­la­rı oluş­tu­ran fertler ara­sın­da­ki iliş­ki­de esas olan, bu an­lam­lar­dır. İn­san, özel­lik­le ba­zı fert­ler ara­sın­da, ha­ya­ta iliş­kin hak­lar, ar­zu­lar ya da eği­lim­ler­le il­gi­li ola­rak baş­ gös­te­ren çe­kiş­me­le­rin, ça­tış­ma­la­rın gün yü­zü­ne çık­ma­sı ile bu te­mel ger­çe­ğin far­kı­na va­rır. O za­man, in­san, ken­di­si ile sür­tü­şen, hak­kı­na ya da ar­zu­la­rı­na en­gel olan öte­ki in­sa­nı ye­nil­gi­ye uğ­rat­ma ama­cı­na yö­ne­lik fa­a­li­yet­ler içi­ne gi­rer. Bi­lin­di­ği gi­bi bu mü­ca­de­le­nin za­yıf ve güç­lü ol­mak üze­re çe­şit­li aşa­ma­la­rı var­dır. Sa­vaş ve ça­tış­ma da bu­nun bir aşa­ma­sı­dır.
Bi­li­yor­su­nuz ki, bu ger­çek, ya­ni yen­me, püs­kürt­me iç­gü­dü­sü­nün in­sa­nın öz ya­ra­tı­lı­şın­da yer alan fıtrî te­mel­ler­den bi­ri ol­ma­sı ger­çe­ği, meş­ru bir hak­kı ada­let il­ke­si­ne uy­gun ola­rak ve­ya baş­ka bir yön­tem­le sa­vun­mak­tan çok da­ha ge­nel kap­sam­lı­dır. Çün­kü, eğer in­sa­nın fıt­ra­tın­da bu tarz­da özüm­sen­miş bir özel­lik bu­lun­ma­say­dı, in­san ta­ra­fın­dan bir hak­kı el­de et­me­ye yö­ne­lik meş­ru ya da baş­ka tür­lü bir sa­vun­ma me­ka­niz­ma­sı ge­liş­ti­ril­mez­di. Da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi, in­san ta­ra­fın­dan ser­gi­le­nen fi­il­le­rin, ger­çek­leş­ti­ri­len iş­le­rin kay­na­ğı fıtrattır. Şa­-yet müminle kâfir ara­sın­da fıt­rat or­tak­lı­ğı ol­ma­say­dı, müminin amel­le­ri­ne te­mel oluş­tu­ra­cak ken­di­ne öz­gü bir fıt­ra­ta sa­hip ol­ma­sı müm­kün ol­ma­ya­cak­tı.
Yi­ne ön­ce­ki bö­lüm­ler­de de­ğin­di­ği­miz gi­bi, bu fıtrî te­mel­den, top­lum te­me­li­ni at­ma hu­su­sun­da ya­rar­la­nı­lır, son­ra ira­de­yi bir baş­ka­sı­na ka­bul et­tir­me, elin­de­ki her şeye sal­dır­gan­lık ve ga­li­bi­yet yo­luy­la sa­hip ol­ma hu­su­sun­da ya­rar­la­nı­lır. Ve­ya ger­çek­ten bir sal­dı­rı­yı püs­kürt­me­de ve ga­li­bi­yet ve sal­dı­rı yo­luy­la el ko­nu­lan mal­la­rı ge­ri al­ma­da ya­rar­la­nı­lır. Ay­rı­ca, in­san­la­rın ta­ma­men bil­gi­siz­lik so­nu­cu öl­dür­dük­le­ri hak­la­rı ye­ni­den di­rilt­me, mut­lu­luk­la­rı­nı on­la­ra zor­la ka­bul et­tir­me hu­su­sun­da da bu fıtrî özel­lik­ten ya­rar­lan­mak müm­kün­dür. De­mek olu­yor ki, bu ka­rak­te­ris­tik özel­lik, in­sa­na ver­di­ği za­rar­dan çok, ona ya­rar sağ­la­mak­ta­dır.
"Eğer Al­lah'ın, in­san­la­rın bir kıs­mı ile bir kıs­mı­nı def'i ol­ma­say­dı, yer­yü­zü mut­la­ka fe­sa­da uğ­rar­dı." ifa­de­si ile, yu­ka­rı­da sun­du­ğu­muz açık­la­ma ile işa­ret et­ti­ği­miz, in­sa­nın bu ka­rak­te­ris­tik özel­li­ği kas­te­dil­miş ola­bi­lir. "An­cak Al­lah, âlem­le­re kar­şı bü­yük fazl sa­hi­bi­dir." şek­lin­de­ki de­ğer­len­dir­me cüm­le­si de bu­nu des­tek­le­yi­ci ni­te­lik­te­dir.
Ba­zı tef­sir­ci­ler, "Ayet­te işa­ret edi­len, in­san­la­rın bir kıs­mı­nın bir kıs­mı­nı def'i ile yü­ce Al­lah'ın müminler ara­cı­lı­ğı ile kâfir­le­ri de­fet­me­si kas­te­dil­miş­tir. Ni­te­kim aye­tin için­de bu­lun­du­ğu ayet­ler gru­bu da bu ko­nu­yu iş­le­mek­te­dir." de­miş­ler­dir. Şu ayet-i ke­ri­me de, bu gö­rü­şü des­tek­ler ni­te­lik­te­dir: "Eğer Al­lah'ın, in­san­la­rın ki­mi­ni ki­miy­le de­fet­me­si ol­ma­say­dı, ma­nas­tır­lar, ki­li­se­ler, hav­ra­lar ve için­de Al­lah'ın is­mi­nin çok­ça anıl­dı­ğı mes­cit­ler, mu­hak­kak yı­kı­lır gi­der­di..." (Hac, 40)
Bu yo­rum­la il­gi­li so­run şu­dur: As­lın­da doğ­ru bir de­ğer­len­dir­me­dir bu. An­cak, in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz aye­tin za­hi­rin­den an­lı­yo­ruz ki; yer­yü­zü­nün ıs­la­hın­dan mak­sat, mut­lak, sü­rek­li ve in­sa­nın top­lum­sal ya­şan­tı­sı­nı ayak­ta tu­tu­cu bir ıs­lah­tır. Bel­li dö­nem­ler­de or­ta­ya çı­kan özel bir ıs­lah de­ğil. Ta­lut kıs­sa­sı ve di­ğer mev­zii, ge­çi­ci ıs­lah­la­rı ko­nu edi­nen kıs­sa­lar­da an­la­tıl­dı­ğı şek­liy­le bir yer­yü­zü ıs­la­hı kas­te­dil­mi­yor.
Bir di­ğe­ri de şöy­le bir yo­rum ge­tir­miş­tir: Bu­ra­da kas­te­di­len, yü­ce Allah'ın iyi ni­te­lik­li, iyi­lik ya­pan in­san­lar ne­de­niy­le, günahkâr in­san­lar­dan azap ve helaki de­fet­me­si­dir. Bu­nun­la il­gi­li ola­rak ge­rek Şia ve ge­rek­se Ehlisünnet kay­nak­la­rın­da birçok ha­dis ri­va­yet edil­miş­tir. Ni­te­kim Mec­ma'ul-Be­yan ve ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirlerinde Ca­bir ka­na­lıy­la şöy­le ri­va­yet edi­lir: Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) bu­yur­du ki: "Hiç şüp­he­siz yü­ce Al­lah, Müslüman in­sa­nın sa­lih bi­ri ol­ma­sıy­la, onun ço­cu­ğu­nu ve ço­cu­ğu­nun ço­cu­ğu­nu, ev hal­kı­nı ve çev­re­sin­de­ki ai­le­le­ri sa­lih kim­se­ler ya­par. Bu sa­lih in­san ara­la­rın­da ol­du­ğu sü­re­ce Al­lah'ın ko­ru­ma­sı al­tın­da olur­lar."
el-Kâ­fi[1] ve Tefsir'ul-Ayyaşî'de[2], İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Yü­ce Al­lah, bi­zim Şi­a­mız­dan na­maz kı­lan ne­de­niy­le, bi­zim Şi­a­mız­dan na­maz kıl­ma­ya­nı sa­vu­nur, ko­rur. Eğer tü­mü na­maz kıl­ma­ya­cak olur­lar­sa, he­lak olur­lar. Yü­ce Al­lah, bi­zim Şi­a­mız­dan zekât ve­ren ne­de­niy­le, bi­zim Şi­a­mız­dan zekât ver­me­ye­ni ko­rur. Eğer tü­mü zekât ver­me­ye­cek olur­lar­sa, he­lak olur­lar. Yü­ce Al­lah, bi­zim Şi­a­mız­dan hac­ca gi­den ne­de­niy­le bi­zim Şi­a­mız­dan hac­ca git­me­ye­ni ko­rur. Eğer tü­mü hac­ca git­me­ye­cek olur­lar­sa, he­lak olur­lar." Buna ben­zer birçok ri­va­yet var­dır.
Bu yo­ru­ma iliş­kin de­ğer­len­dir­me­miz ise şöy­le­dir: Yu­ka­rı­da su­nu­lan iki aye­tin, bu iki ha­di­sin içer­di­ği an­lam­la ör­tüş­me­dik­le­ri açık­tır. Ara­la­rın­da­ki tek uyuş­ma nok­ta­sı, an­la­tı­lan hu­sus­la­rın da, in­san­la­rın def'i ko­nu­suy­la ilin­ti­li ol­ma­la­rı­dır.
Ba­zı­la­rı: "Bu­ra­da, yü­ce Al­lah'ın ba­zı za­lim­le­ri, di­ğer ba­zı za­lim­ler ara­cı­lı­ğı ile de­fet­me­si kas­te­dil­miş­tir." de­miş­ler­dir. Bu de­ğer­len­dir­me­nin ayet­le ör­tüş­me­di­ği herkesçe bi­li­nen bir hu­sus­tur.
252) İş­te bun­lar, Al­lah'ın ayet­le­ri­dir.
Bu ifa­de, bir ba­kı­ma ko­nu­yu ve kıs­sa­yı so­nuç­lan­dı­rı­yor. Şu ka­da­rı var ki, aye­tin so­nun­da­ki, "Sen de gön­de­ri­len el­çi­ler­den­sin." cüm­le­si, bun­dan son­ra­ki ayet­le bağ­lan­tı­sı­nın ol­du­ğu­nu gös­te­ri­yor.
AYET­LE­RİN hadis­LER IŞI­ĞIN­DA açıklaması
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Ab­dur­rez­zak ve İbn Ce­rir, Zeyd b. Es­lem'den şöy­le ri­va­yet eder­ler: "Al­lah'a gü­zel bir bor­cu ve­re­cek olan kim­dir?..." aye­ti inin­ce, Ebu Deh­dah Resulullah efen­di­mi­zin (s.a.a) ya­nı­na ge­le­rek şöy­le de­di: "Ey Al­lah'ın pey­gam­be­ri, gör­dü­ğüm ka­da­rıy­la, Rab­bi­miz bi­ze bah­şet­ti­ği şey­ler­den borç is­ti­yor. Be­nim iki tar­lam var. Bi­ri şeh­rin yu­ka­rı­sın­da, bi­ri de aşa­ğı­sın­da­dır. Bu tar­la­la­rın en ve­rim­li­si­ni sa­da­ka ola­rak ve­ri­yo­rum." Re­su­lul­lah şöy­le di­yor­du: "Cen­net­te sal­kım­la­rı­nı Ebu Deh­dah için aşa­ğı doğ­ru sar­kı­tan ni­ce hur­ma ağaç­la­rı var­dır."
Ay­nı ha­dis de­ği­şik ka­nal­lar­dan da ri­va­yet edil­miş­tir.
Ma­a­ni'l-Ahbâr adlı eserde İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Kim bir iyi­lik­le ge­lir­se, ken­di­si­ne on­dan da­ha ha­yır­lı­sı var­dır." aye­ti inin­ce, Resu­lul­lah efen­di­miz, "Be­nim için ar­tır Al­la-h'ım!" de­di. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, "Kim bir iyi­lik­le ge­lir­se ken­di­si­ne bu­nun on ka­tı var­dır." aye­ti­ni in­dir­di. Resulullah, "Be­nim için art­tır Al­lah'ım!" de­di. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, "Al­lah'a, kar­şı­lı­ğı­nı çok art­tır­ma ile kat kat art­tı­ra­ca­ğı gü­zel bir bor­cu ve­re­cek olan kim­dir?" aye­ti­ni in­dir­di. Bu ayet­ten son­ra Re­su­lul­lah bil­di ki, yü­ce Al­lah'ın bah­şe­de­ce­ği çok­luk, sa­yı­sız­dır, son­suz­dur.[3]
Ben derim ki: Ta­ber­si Mecma'ul-Beyan adlı eserinde, Ayya­şî de ken­di tef­si­rin­de[4](İsrâ, 20), ben­ze­ri bir ha­di­si ri­va­yet et­miş­ler­dir. Ya­kın an­lam­lar içe­ren bir ha­dis de Ehlisün­net kay­nak­la­rın­ca ri­va­yet edil­miş­tir. İmam'ın, "Re­su­lul­lah bil­di ki..." şek­lin­de­ki sö­zü, aye­tin so­nun­da­ki cüm­le­si­nin ifa­de et­ti­ği an­la­ma yö­ne­lik bir işa­ret ni­te­li­ğin­de­dir: "Al­lah, da­ral­tır ve ge­niş­le­tir." Çün­kü ulu Al­lah'ın ba­ğı­şı­nın sı­nı­rı yok­tur. Ni­te­kim ulu Al­lah bir ayet­te şöy­le bu­yu­rur: "Rab­bi­nin ih­sa­nı ke­sil­miş de­ğil­dir."
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, İmam Ebul'Ha­san'ın (a.s) ayet-i ke­ri­me ile il­gi­li ola­rak; "Bu­ra­da ima­ma bağ­lı­lık ve ba­ğış kas­te­dil­miş­tir." de­di­ği ri­va­yet edi­lir.[5]
Ben­ze­ri bir yo­rum da el-Kâfi'de[6] İmam Cafer Sadık'a (a.s) da­yan­dı­rıl­mış­tır. Bu, ge­nel bir an­la­mı so­mut­laş­tır­ma ni­te­li­ğin­de bir yo­rum­dur.
Mecma'ul-Beyan tef­si­rin­de, "Ha­ni, pey­gam­ber­le­rin­den bi­ri­ne de­miş­ler­di ki..." aye­ti ile il­gi­li ola­rak, "Bu pey­gam­ber Uş­mu­il'dir, Arap­ça te­laf­fu­zu da İs­ma­il şek­lin­de­dir." de­ni­yor.
Ben derim ki: Ay­nı yo­rum, Ehlisünnet kay­nak­la­rın­ca da ri­va­yet edil­miş­tir ki: Şu­mu­il'in adı es­ki ve ye­ni ahit­te Sa­muel ola­rak ge­çer.
Tefsir'ul-Kummî'­de, ba­ba­sın­dan, o da Nadr b. Sü­veyd'den, o da Yah-­ya el-Ha­le­bi'den, o da Ha­run b. Ha­ri­ce'den, o da Ebu Ba­sir'den İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği­ni ri­va­yet eder: "İs­ra­i­lo­ğul­la­rı Hz. Mu­sa'nın (a.s) ölü­münden son­ra gü­nah iş­le­me­ye baş­la­dı­lar. Al­lah'ın di­ni­ni de­ğiş­tir­di­ler. Rab­le­ri­nin em­ri­ni çiğ­ne­di­ler. Ara­la­rın­da bir pey­gam­ber bu­lu­nu­yor­du ve ken­di­le­ri­ni iyi­li­ği em­re­dip kö­tü­lü­ğü ya­sak­lı­yor­du. Ama onu din­le­me­di­ler. Ri­va­yet edi­lir ki, bu pey­gam­be­rin adı Er­mi­ya (Ona, Re­su­lu­lah'a ve Ehlibeyt'i­ne selâm ol­sun) i­di. (Bu uya­rı din­le­mez tu­tum­la­rı­nı sür­dür­me­le­ri üze­ri­ne) yü­ce Al­lah, Kıb­tî­ler­den olan Ca­lut'u üzer­le­ri­ne mu­sal­lat et­ti. Ca­lut on­la­rı aşa­ğı­lı­yor, er­kek­le­ri­ni öl­dü­rüp on­la­rı yurt­la­rın­dan ve mal­la­rın­dan uzak­laş­tı­rı­yor­du. Ka­dın­la­rı­nı da kö­le­leş­tir­miş­ti."
"Bun­lar pey­gam­ber­le­ri­nin ya­nı­na koş­tu­lar ve sız­la­dı­lar ve 'Allah'tan, bi­ze bir hü­küm­dar gön­der­me­si­ni di­le. Al­lah yo­lun­da sa­va­şa­lım.' de­di­ler. Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nu, İs­ra­i­lo­ğul­la­rı için­de bir ai­le tem­sil edi­yor­du. Hü­küm­dar­lık mis­yo­nu­nu da bir baş­ka ai­le tem­sil edi­yor­du. Yü­ce Al­lah, pey­gam­ber­lik ve hü­küm­dar­lık mis­yon­la­rı­nı ay­nı ai­le­de top­la­ma­mış­tı. Bu yüz­den pey­gam­ber­le­ri­ne, 'Bi­ze bir hü­küm­dar gön­der de, Al­lah yo­lun­da sa­va­şa­lım.' de­di­ler. Pey­gam­ber on­la­ra şu kar­şı­lı­ğı ver­di: 'Ya üze­ri­ni­ze sa­vaş ya­zı­lın­ca sa­vaş­ma­ya­cak olur­sa­nız?' Bu­nun üze­ri­ne şöy­le de­di­ler: 'Bi­ze ne olu­yor ki Al­lah yo­lun­da sa­vaş­ma­ya­lım? Ki biz yur­du­muz­dan çı­ka­rıl­dık ve ço­cuk­la­rı­mız­dan (uzak­laş­tı­rıl­dık)?' Son­ra yü­ce Al­lah'ın de­di­ği gi­bi ol­du: On­la­ra sa­vaş ya­zıl­dı­ğı za­man, az bir kıs­mı ha­riç yüz çe­vir­di­ler, Al­lah za­lim­le­ri bi­lir."
"On­la­ra pey­gam­ber­le­ri de­di ki: 'Al­lah si­ze Ta­lut'u hü­küm­dar ola­rak gön­der­di.' Bu­na çok kız­dı­lar ve şöy­le de­di­ler: 'Hü­küm­dar­lı­ğı na­sıl ola­bi­lir? Biz hü­küm­dar­lı­ğa, on­dan da­ha çok la­yık iken ve ona mal bol­lu­ğu da ve­ril­me­miş iken onun bi­zim üze­ri­mi­ze na­sıl hü­küm­dar­lı­ğı ola­bi­lir.' Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nu La­vi sü­la­le­si, hükümdarlık mis­yo­nu­nu da Yûsuf sü­la­le­si ta­şı­yor­du. Ta­lut, Yûsuf'un öz­ kar­de­şi Bün­ya­min'in so­yun­dan ge­li­yor­du. Ya­ni ne pey­gam­ber­lik, ne de hü­küm­dar­lık sü­la­le­sin­den ge­li­yor­du."
Bu iti­raz­la­rı üze­ri­ne, pey­gam­ber­le­ri on­la­ra şöy­le de­di: 'Doğ­ru­su Al­lah si­ze onun seç­ti ve onu bil­gi ve bedenî gü­cü­nü art­tır­dı. Al­lah, ki­me di­ler­se mül­kü­nü ve­rir; Al­lah (rah­me­ti ve lütfü) ge­niş olan­dır, bi­len­dir.' Ta­lut, be­den ola­rak iç­le­rin­de en iri ve en güç­lü ola­nıy­dı. Ay­rı­ca on­lar­dan da­ha bil­gi­liy­di. Ama yok­sul­du. Onu yok­sul ol­mak­la ayıp­la­dı­lar. De­di­ler ki: Ona bir mal bol­lu­ğu ve­ril­me­miş­tir."
"Pey­gam­ber­le­ri on­la­ra şöy­le de­di: 'O'nun kral­lı­ğı­nın bel­ge­si, si­ze Ta­but'un gel­me­si ola­cak­tır ki on­da Rab­bi­niz­den bir gü­ven duy­gu­su ve hu­zur ile Mu­sa ai­le­si­nin ve Ha­run ai­le­si­nin ge­ri­ye bı­rak­tı­ğın­dan bir ka­lın­tı var; onu me­lek­ler ta­şır.' Ta­bu­tu yü­ce Al­lah Mu­sa (a.s) için in­dir­miş­ti. An­ne­si onu içi­ne ko­yup su­ya bı­rak­mış­tı. İs­ra­i­lo­ğul­la­rı bu san­dı­ğı kut­sal sa­yı­yor­lar­dı. Hz. Mu­sa (a.s) ve­fat ede­ce­ği sı­ra­da, lev­ha­la­rı, zır­hı­nı ve pey­gam­ber­li­ği­nin bel­ge­le­ri­ni bu san­dı­ğın içi­ne ko­yup va­si­si Yu­şa'a ema­net et­ti. San­dık ara­la­rın­da kal­dı. Ta ki, ar­tık önem­se­mez ol­du­lar ve ço­cuk­lar yol­lar­da onun­la oy­na­ma­ya baş­la­dı­lar. San­dık ara­la­rın­da ol­du­ğu sü­re­ce, İs­ra­i­lo­ğul­la­rı onur­lu bir ha­yat sür­dür­dü­ler. Gü­nah iş­le­me­ye ve san­dı­ğa say­gı gös­ter­me­me­ye baş­la­yın­ca, Al­lah san­dı­ğı on­la­rın ara­sın­dan kal­dır­dı. İş­te pey­gam­ber­den hü­küm­dar is­te­dik­le­rin­de, Al­lah on­la­ra Ta­lut'u gön­der­di. On­lar­la bir­lik­te sa­vaş­tı. Bu­nun üze­ri­ne Al­lah, on­la­ra Ta­but'u ge­ri gön­der­di: Ni­te­kim şöy­le bu­yur­muş­tur: 'O'nun hükümdarlığının bel­ge­si, si­ze Ta­but'un gel­me­si ola­cak­tır ki on­da Rab­bi­niz­den bir gü­ven duy­gu­su ve hu­zur ile, Mu­sa ai­le­si­nin ve Ha­run ai­le­si­nin ge­ri­ye bı­rak­tı­ğın­dan bir ka­lın­tı var; onu me­lek­ler ta­şır.' Ayet­te ge­çen ka­lın­tıdan mak­sat, pey­gam­ber­le­rin so­yu­dur."
Ben derim ki: "Ri­va­yet edi­lir ki bu pey­gam­berin adı Er­mi­ya (Ona, Re­su­lul­lah'a ve Ehlibeyt'i­ne selâm ol­sun) idi." şek­lin­de­ki söz bu ha­di­sin için­de yer ve­ri­len baş­ka bir ri­va­yet­tir. "Ve ar­dın­dan Al­lah'ın de­di­ği gi­bi ol­du." Ya­ni, ço­ğu sırt çe­vir­di, sa­vaş hük­mü­nün ge­rek­li­li­ği­ni ka­bul eden, az sa­yı­da kim­se kal­dı. Ba­zı ri­va­yet­ler­de, bu azın­lı­ğın da sa­yı­sı­nın alt­mış bi­ni bul­du­ğu be­lir­ti­lir. Bu­nu Tefsir'ul-Kummî'nin müellifi ba­ba­sı ka­na­lıy­la Hü­se­yin b. Ha­lid'den, o da İmam Rı­za'dan (a.s), Ay­yâ­şî de İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) ri­va­yet eder.[7]
"Pey­gam­ber­lik mis­yo­nu­nu La­vi ai­le­si, hü­küm­dar­lık mis­yo­nu­nu da Yûsuf ai­le­si ta­şı­yor­du." De­nil­miş­tir ki; hü­küm­dar­lık yet­ki­si Ya­hu­da ai­le­si­ne ait­ti. Bu­na şu şe­kil­de iti­raz edil­miş­tir ki, Ya­hu­da ai­le­si ara­sın­da Ta­lut, Da­vut ve Sü­ley­man'dan ön­ce kral­lık yok­tu, do­la­yı­sıy­la Ya­hu­da'nın ai­le­sin­de kral­lık yet­ki­si­nin bu­lun­ma­sı dü­şü­nü­le­mez. Bu de­ğer­len­dir­me Ehlibeyt İmamları'n­dan nak­le­di­len: "Kral­lık Yûsuf ai­le­si­ne aitt­ti. Çün­kü Hz. Yûsuf'un bir za­man­lar hü­küm­dar ol­du­ğu inkâr edi­le­mez bir ger­çek­tir." şek­lin­de­ki ri­va­ye­ti des­tek­le­mek­te­dir.
"Ka­lın­tı­dan mak­sat, pey­gam­ber­le­rin so­yu­dur." sö­zü­ne ge­lin­ce, bu söz ra­vi­ye ait yan­lış bir de­ğer­len­dir­me­dir. O, bu sö­züy­le "ka­lın­tı" ifa­de­si­ni açık­la­mak is­te­miş­tir. Hâl­bu­ki İmam bu sö­züy­le, "Mu­sa'­nın ai­le­si­nin ve Ha­run'un ai­le­si­nin" sö­zü­nü tef­sir et­miş­tir. Bu de­ğer­len­dir­me­mi­zi Tef­si­r'ul-Ayyâ­şî'de İmam Cafer Sadık'a (a.s) is­nat edi­len şu ri­va­yet de des­tek­le­mek­te­dir: İma­m'a, "Mu­sa ai­le­si­nin ve Ha­run ai­le­si­nin ge­ri­ye bı­rak­tı­ğın­dan bir ka­lın­tı var; onu me­lek­ler ta­şır." ifa­de­si so­rul­du. Bu­yur­du ki: (Mu­sa ai­le­si ve Ha­run ai­le­sin­den) pey­gam­ber­le­rin so­yu, kas­te­di­li­yor.
el-Kâfi'de Mu­ham­med b. Yah­ya, Mu­ham­med b Ah­med, Mu­ham­med b. Ha­lid, Hü­se­yin b. Sa­id, Nasr b. Sü­veyd, Yah­ya el-Ha­le­bi, Ha­run b. Ha­ri­ce ve Ebu Ba­sir'den İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Yü­ce Al­lah, 'Si­zi bir ır­mak­la im­ti­han ede­cek­tir. Kim on­dan içer­se, ar­tık o ben­den de­ğil­dir. Ve kim de onu tat­maz­sa ben-­den­dir.' bu­yu­ru­yor. Ama üç yüz on üç ki­şi ha­riç, tü­mü de o su­dan iç­ti. Bi­rer avuç içen­ler ve hiç iç­me­yen­ler bu sa­yı­nın için­de­dir. Ca­lut'a kar­şı sa­vaş mey­da­nı­na çık­tık­la­rın­da, su­dan bir avuç içen­ler şöy­le de­di­ler: 'Bugün bi­zim Ca­lut'a ve or­du­su­na kar­şı ko­ya­cak gü­cü­müz yok.' Ama o su­dan hiç tat­ma­yan­lar: 'Ni­ce kü­çük top­lu­luk da­ha çok olan bir top­lu­lu­ğa Al­lah'ın iz­niy­le ga­lip gel­miş­tir. Al­lah sab­re­den­ler­le be­ra­ber­dir.' de­di­ler."[8]
Ben derim ki: Ta­lut'un ya­nın­da ka­lan as­ker sa­yı­sı­nın, tıp­kı Be­dir sa­va­şı­na ka­tı­lan­lar gi­bi üç­ yüz on üç ol­ma­sı, şek­lin­de­ki de­ğer­len­dir­me­ye ge­lin­ce, bu­na iliş­kin birçok ri­va­yet, Şia ve Ehlisünnet kay­nak­la­rın­da yer al­mak­ta­dır. "Bi­zim gü­cü­müz yok" di­yen­le­rin, su­dan bir avuç içen­ler ve "ni­ce kü­çük top­lu­luk..." di­yen­le­rin­se, su­dan hiç tatmayanlar ol­ma­sı, da­ha ön­ce bi­zim, a­yet­te­ki is­tis­na üze­ri­ne yap­tı­ğı­mız de­ğer­len­dir­me­den de çı­ka­rı­la­bi­lir.
el-Kâfi ad­lı eser­de, ken­di is­na­dıy­la Ah­med b. Mu­ham­med'den, o da Hü­se­yin b.Sa­id'den, o da Fu­da­le b. Eyüp'ten, o da Yah­ya el-Ha­le­bi'den, o da Ab­dul­lah b. Sü­ley­man ara­cı­lı­ğı ile İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s): "Onun hü­küm­dar­lı­ğı­nın bel­ge­si..." di­ye baş­la­yan ifa­de hak­kın­da "Me­lek­ler onu sı­ğır su­re­tin­de ta­şı­yor­lar­dı." de­di­ği­ni ri­va­yet eder.
Biz ge­nel­de ha­dis­le­rin ri­va­yet zin­cir­le­ri­ne yer ver­mez­ken, bu ri­va­ye­ti ra­vi zin­ci­riy­le bir­lik­te sun­ma­mı­zın ne­de­ni şu­dur: Biz Kur'ân'la uyu­şan ri­va­yet­le­rin ra­vi zin­ci­ri­ne yer ver­me­yiz. Çün­kü Kur'ân'la uyuş­tuk­tan son­ra, ar­tık ha­di­sin ri­va­yet zin­ci­ri­ne ge­rek yok­tur. Ama Kur'ân'-la uyuş­ma­yan, bağ­daş­tır­ma imkânı bu­lu­na­ma­yan ha­dis­le­rin ri­va­yet zin-­cir­le­ri­ni sun­mak­tan baş­ka se­çe­nek yok­tur. Bu­nun­la be­ra­ber biz, se­net­le­ri sa­hih ya da ka­ri­ne­ler­le des­tek­li ri­va­yet­le­re yer ver­me­yi uy­gun gö­rü­yo­ruz.
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, Mu­ham­med el-Ha­le­bi ka­na­lıy­la İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Da­vud'un dört kar­de­şi ve bir de yaş­lı baba­sı bu­lu­nu­yor­du. Da­vud ba­ba­sı­na ait bir ko­yun sü­rü­sü­nün ba­şın­da ge­ri­de kal­dı (kar­deş­le­ri ise Ta­lut'un ordu­sun­da yer al­mış­lar­dı.) Ta­lut or­du­suy­la bir­lik­te ay­rı­lın­ca, ba­ba­sı en kü­çük oğ­lu olan Da­vud'u ça­ğır­dı ve ona şöy­le de­di: "Yav­ru­cu­ğum bu ye­me­ği gö­tür kar­deş­le­ri­ne ver. Düş­ma­na kar­şı güç­len­sin­ler." Da­vud kı­sa boy­lu, za­yıf, sa­çı sey­rek ve te­miz kalp­li bi­ri­siy­di. Ba­ba­sı­nın ver­di­ği şey­le­ri alıp yo­la ko­yul­du. Gel­di­ğin­de iki or­du bir­bi­ri­ne yak­laş­mış­tı.
(Ay­yâ­şî bun­dan son­ra­sı­nı Ebu Ba­sir'den nak­le­der) Ebu Ba­sir der ki İ­ma­m'ın şöy­le de­di­ği­ni duy­dum: Da­vud yo­lu­na de­vam eder­ken bir ta­şın ya­nın­dan geç­ti. Taş ona ses­len­di: Ey Da­vud, be­ni al ve be­nim­le Ca­lut'u öl­dür. Çün­kü ben, onu öl­dür­mek için ya­ra­tıl­dım. Da­vud ta­şı alıp ko­yun­la­rı­nı gü­der­ken, ge­rek­ti­ğin­de kul­lan­mak üze­re ya­nın­da bu­lun­dur­du­ğu taş tor­ba­sı­na koy­du. As­ker­le­rin ya­nı­na gel­di­ğin­de on­la­rın Ca­lut'un or­du­su­nu göz­le­rin­de bü­yüt­tük­le­ri­ni gör­dü. Da­vud on­la­ra de­di ki: Onu ve gü­cü­nü ne­den abar­tı­yor­su­nuz ki? Al­lah'a an­dol­sun, şa­yet onu ba­na gös­te­rir­se­niz, onu öl­dü­rü­rüm. As­ker­ler bu ha­be­ri Ta­lut'a ilet­ti­ler. Ni­ha­yet Ta­lut'un hu­zu­ru­na gö­tür­dük­le­rin­de Ta­lut: De­li­kan­lı, se­nin gü­cün ne­dir? Gü­cü­nü de­ne­din mi? di­ye sor­du. Da­vud: Ars­lan ko­yun­la­rı­ma sal­dı­rır­dı. Ben de onu ya­ka­lar, ba­şı­nı tu­tup sa­ka­lın­dan çe­ke­rek kap­tı­ğı ko­yu­nu ağ­zın­dan çı­ka­rır­dım.
Bu­nun üze­ri­ne Ta­lut: "Ba­na yük­sek bir zırh ge­ti­rin" de­di. Zır­hı Da-­vud'a giy­dir­di. Da­vud, Ta­lu­t'u ve ya­nın­da­ki İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­'nın ile­ri ge­len­le­ri­ni hay­re­te dü­şü­re­cek şe­kil­de zır­hı dol­dur­du. Bu­nun üze­ri­ne Ta­lut şöy­le de­di: "Al­lah'a an­dol­sun, bel­ki de Al­lah Cu­lat'u bu­nun eliy­le öl­dü­re­cek­tir." Sa­bah olup İs­ra­i­lo­ğul­la­rı Ta­lut'un ya­nı­na dö­nün­ce ve iki or­du kar­şı kar­şı­ya ge­lin­ce, Da­vud: "Ba­na Ca­lut'u gös­te­rin." de­di. Onu gös­ter­dik­le­rin­de, tor­ba­sın­da­ki ta­şı çı­ka­rıp taş at­mak için kul­la­nı­lan ale­tin içi­ne ko­yup fır­lat­tı. Taş Ca­lut'un iki gö­zü­nün or­ta­sı­na isa­bet et­ti ve ba­şı­nı yar­dı. Ca­lut atı­nın sır­tın­dan ye­re düş­tü. İn­san­lar: Da­vud Ca­lut'u öl­dür­dü, di­ye ba­ğır­dı­lar. Böy­le­ce Da­vud'u kral ilân et­ti­ler. Ar­tık Ta­lut'tan sö­z edil­mez ol­du. İs­ra­i­lo­ğul­la­rı Da­vud'un et­ra­fın­da bir­leş­ti­ler. Yü­ce Al­lah ona "Ze­bur"u in­dir­di. Ona de­mir­ci­li­ği öğ­ret­ti ve de­mi­ri onun ra­hat­lık­la iş­le­ye­bi­le­ce­ği şe­kil­de yu­mu­şat­tı. Dağ­la­ra ve kuş­la­ra onun­la bir­lik­te tes­bih et­me­le­ri­ni em­ret­ti. Yü­ce Al­lah, hiç kim­se­ye, onun­ki­si gi­bi bir ses ver­me­miş­ti. Da­vud İs­ra­i­lo­ğul­la­rı için­de giz­li­ce kal­kıp iba­det eder­di. Al­lah ona bü­yük bir iba­det is­te­ği ve gü­cü bah­şet­miş­ti.[9]
Met­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "Mik­zaf" ta­şat­ma ale­ti" ço­ban­lar­ca kul­la­nı­lan ve sü­rü­yü güt­mek için ku­la­nı­lan bir alet­tir. Hem Şia, hem Ehlisünnet kay­nak­la­rı, Da­vud'un Ca­lut'u taş­la öl­dür­dü­ğü hu­su­sun­da gö­rüş bir­li­ği için­de­dir­ler.
Mec­mau'l-Be­yan tef­sir­inde Hz. Ali'nin (a.s) "sekîne"yi için­de cen­net­ten bir yel esen ve in­sa­na ben­zer yü­zü olan bir var­lık ola­rak ta­rif et­ti­ği ri­va­yet e­di­lir.
Ay­nı açık­la­ma ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Süf­yan b. Üyey­ne'den, İbn Ce­rir Se­le­me b. Kü­heyl ka­na­lıy­la Hz. Ali'den (a.s), yi­ne Ab­dur­rez­zak'tan ve, Ebu Ubeyd, Abd b. Humeyd, İbn Ce­rir, İbn Mun­zir, İbn Ebu Ha­tem ve Ha­kim (ha­di­sin sa­hih ol­du­ğu­nu be­lirt­miş) İbn Asa­kir ve Beyhakî, De­la­il ad­lı ese­rin­de, Ebul Ah­ves ka­na­lıy­la onun ben­ze­ri­ni Hz. Ali'den (a.s) ri­va­yet et­miş­ler­dir.
Tefsir'ul-Kummî'de Kummî ba­ba­sın­dan, o da Ali b. Hü­se­yin b. Ha-­lid ka­na­lıy­la İmam Rı­za'dan (a.s) şöy­le ri­va­yet eder: "Sekîne, cen­net­ten esen bir rüz­gar­dır ve in­sa­na ben­zer bir yü­zü var­dır."
Ben derim ki: Ay­nı açık­la­ma­yı, Şeyh Sa­duk Ma­a­ni'l-Ah­bar ad­lı ese­rin­de ve Tefsir'ul-Ayyaşî'de[10] İmam Rı­za'dan (a.s) ri­va­yet et­miş­ler­dir. "Sekîne"nin an­la­mı­na iliş­kin bu ri­va­yet­ler, her ne ka­dar ha­ber-i ahad ni­te­li­ğin­dey­se­ler de, aye­tin an­la­mı ile bağ­daş­tı­rı­lıp de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir­ler. Şu hâl­de, ri­va­ye­tin sa­hih ol­du­ğu­nu var­sa­ya­rak, vur­gu­la­mak is­te­nen an­la­mın şu ol­du­ğu­nu söy­le­ye­bi­li­riz: Ayet­te ge­çen "sekîne" hu­zur ve gü­ven duy­gu­su nef­sin ulaş­tı­ğı bir ke­mal de­re­ce­si­dir. Nef­sin Al­lah'ın em­ri­ne gü­ven du­yup hu­zur­la bağ­lı kal­ma­sı­nı ön­gö­rür. So­yut ol­gu­la­rı so­mut­laş­tır­ma ni­te­lik­li bu tür ifa­de­le­re, Ehlibeyt İmamları'­nın söz­le­ri ara­sın­da çok­ça rast­la­nır. Bu açı­dan "sekîne"nin iman ru­huy­la ben-­zeş­ti­ği­ni gö­rü­yo­ruz. Ni­te­kim bun­dan ön­ce­ki açık­la­ma­da "sekîne"nin (hu­zur ve gü­ven duy­gu­su) iman ru­hu ile bağ­laş­tı­ğı­nı, ben­zeş­ti­ği­ni söy­le­miş­tik.
Bu­na gö­re, Ma­a­ni'l-Ah­bar ad­lı eser­de, İmam Ebu'l-Ha­san'dan (a.s) "sekîne"nin an­la­mı ile il­gi­li ola­rak ri­va­yet edi­len: "O, Al­lah'ın ko­nu­şan ru­hu­dur. Müminler ih­ti­la­fa düş­tük­le­ri za­man on­lar­la ko­nu­şur ger­çe­ği on­la­ra ha­ber ve­rir­di..." şek­lin­de­ki ha­di­si şu şe­kil­de yo­rum­la­mak ge­re­kir: O, iman ru­hu­dur. Hak­kın­da gö­rüş ay­rı­lık­la­rı baş gös­te­ren me­se­le­ler­de, müminlere ger­çe­ği gös­te­rir.
[Varolma Mücadelesi ve Doğal Seçim Yasaları Üzerine] Bİ­LİM­SEL VE SOS­YO­LO­JİK BİR AÇIK­LA­MA
Bi­yo­lo­ji uz­man­la­rı­nın araş­tır­ma­la­rı ve bi­lim­sel de­ney­le­rin­den çı­kan so­nu­ca gö­re, var­lı­ğı­nı ko­ru­ma ve sür­dür­me iç­gü­dü­sü­ne sa­hip ve bu ama­ca uy­gun fi­il­ler ger­çek­leş­tir­me­si­ni sağ­la­yan güç ve ener­jiy­le do­na­tıl­mış can­lı­lar, var­lık­la­rı­nı sür­dür­mek için bir­bir­le­riy­le mü­ca­de­le hâlinde­dir­ler. Bu mü­ca­de­le, baş­ka­sı­na yö­ne­lik et­ki­yi art­tır­ma ve­ya baş­ka­sın­dan et­ki­len­me şek­lin­de ce­re­yan eder. Üs­tün­lük­se mü­ca­de­le eden ta­raf­la­rın en güç­lü­sü­ne ve en ge­liş­mi­şi­ne ait olur. Bu­nun so­nu­cu şu­dur: Do­ğa bir tü­rün fertleri için­de ve­ya iki can­lı tü­rü ara­sın­da en ge­liş­mi­şi­ni ve en ide­a­li­ni be­lir­le­mek için sü­rek­li bir se­çim me­ka­niz­ma­sı­nı iş­let­mek­te­dir. En ge­liş­miş ve en ide­a­li be­lir­le­nin­ce, bu var­lı­ğı­nı sür­dü­rür, di­ğer­le­ri aşa­ma­lı ola­rak ha­yat sah­ne­sin­den çe­kil­mek du­ru­mun­da ka­lır. Böy­le­ce do­ğa­nın iki te­mel ku­ra­lı mey­da­na çık­mış olur.
a) Can­lı­lar ara­sın­da va­rol­ma mü­ca­de­le­si
b) Do­ğal se­çim ve en ide­a­lin var­lı­ğı­nı sür­dür­me­si.
Top­lum da var­lı­ğı iti­ba­riy­le do­ğa­ya da­yan­dı­ğı için ona da ay­nı ya­sa ege­men­dir: Va­rol­mak için mü­ca­de­le et­me... ve İde­al var­lı­ğı ola­nın var­lı­ğı­nı sür­dür­me­ye hak ka­zan­ma­sı, ya­sa­sı ya­ni.
Şu hâl­de, tam ve sağ­lam bir bir­li­ğe da­ya­nan, bün­ye­sin­de bi­rey­le­ri­nin, bi­rey­sel ve top­lum­sal hak­la­rı gö­ze­ti­len ka­mil top­lum, var­lı­ğı­nı sür­dür­me nok­ta­sın­da baş­ka­la­rı­na gö­re da­ha çok hak sa­hi­bi­dir. Bu özel­lik­le­ri özün­de ba­rın­dır­ma­yan top­lum­sa, yok ol­ma­ya ve çök­me­ye mah­kum­dur.
De­ne­yim­ler, di­na­mik, top­lum­sal yü­küm­lü­lük­le­ri­ni ti­tiz bir öz­de­ne­tim için­de ye­ri­ne ge­ti­ren, top­lum­sal tar­zı­na uy­gun ha­re­ket et­me­yi şi­ar hâline ge­ti­ren mil­let­le­rin ya­şa­dı­ğı, bu­nun dı­şın­da­ki mil­let­le­rin­se, ön­ce kalp­le­rin ay­rıl­ma­sı, ar­dın­dan iki yüz­lü­lü­ğün ge­nel bir ka­rak­te­ris­tik özel­lik hâlini al­ma­sı, son­ra zu­lüm ve boz­gun­cu­lu­ğun yay­gın­laş­ma­sı, cid­-di­ye­tin kalk­ma­sı bu­na pa­ra­lel ola­rak et­kin­lik sa­hi­bi kim­se­le­rin, şı­ma­rıp az­gın­laş­ma­sı ve sos­yal bün­ye­nin çök­me­si so­nu­cu dün­ya sah­ne­sin­den çe­kil­dik­le­ri­ni or­ta­ya koy­mak­ta­dır.
Top­lum­sal de­ne­yim­ler, bi­ze bu de­ğiş­mez do­ğa ya­sa­sı­nı an­lat­mak­ta­dır. Ar­ke­o­lo­jik araş­tır­ma­lar, yer­kü­re­nin ilk olu­şum ev­re­sin­den kal­ma ba­zı hay­van tür­le­ri­nin fo­sil­le­ri­ni or­ta­ya çı­kar­mış­tır. Bu hay­van­la­rın gü­nü­müz­de ne­sil­le­ri yo­k ol­muş­tur. "Bu­run­to­sa­rus" ad­lı hay­va­nı bu­na ör­nek ve­re­bi­li­riz. Bu­nun ya­nın­da Tim­sah ve kur­ba­ğa gi­bi az sa­yı­da ör­nek­le­ri bu­lu­nan hay­van tür­le­ri tespit edil­miş­tir. Bu hay­van tür­le­ri­nin ne­sil­le­ri­nin tü­ken­me­sin­de sade­ce can­lı­lar ara­sı va­rol­ma, var­lı­ğı­nı sür­dür­me mü­ca­de­le­si ve do­ğa­nın ide­al ola­nın de­va­mı­na ka­rar ver­me­si ya­sa­sı be­lir­le­yi­ci rol oy­na­mış­tır. Ay­nı şe­kil­de gü­nü­müz­de ne­sil­le­ri­ni de­vam et­ti­ren can­lı tür­le­ri de mü­ca­de­le ve do­ğal se­çim et­ken­le­ri­nin be­lir­le­yi­ci­li­ği al­tın­da de­ği­şim ge­çir­mek­te­dir­ler. Bun­la­rın için­de de sa­de­ce var­lık açı­sın­dan da­ha güç­lü ve da­ha ide­al olan­lar ya­şa­ma şan­sı­na sa­hip­tir. Son­ra, ka­lı­tım ya­sa­sı, var­lı­ğı sür­dür­me­ye ve tü­rü de­vam­lı kıl­ma­ya iliş­kin hük­mü­nü yü­rür­lü­ğe ko­yar.
Bu tarz üze­re, can­lı tür­le­ri ve ev­ren­de mev­cut bu­lu­nan bi­le­şim­ler, özü iti­ba­riy­le, boş­lu­ğa ya­yıl­mış mad­de cüz­le­ri hâlindey­di­ler. Bu cüz­le­rin bi­le­şi­mi ve bir araya gel­me­si so­nu­cu yer­yü­zü ve ben­ze­ri kü­re­ler ve bun­lar üze­rin­de var olan tür­ler mey­da­na gel­di. Bun­lar için­de var­lı­ğı­nı sür­dür­me­ye el­ve­riş­li olan­lar, kal­dı­lar, son­ra da ka­lı­tım yo­luy­la var­lık­la­rı­nı sür­dür­dü­ler. Var­lı­ğı­nı sür­dür­me­ye el­ve­riş­li ol­ma­yan­lar­sa, ken­di­le­rin­den da­ha güç­lü olan can­lı­lar­la gi­riş­tik­le­ri var ol­ma sa­va­şı­mın­dan ye­nik çık­tı­lar, var­lık sah­ne­sin­den çe­kil­di­ler. Bi­yo­log­la­rın ve sos­yo­log­la­rın de­ğer­len­dir­me­le­ri bun­dan iba­ret­tir.
Son ku­şak bi­lim adam­la­rıy­sa, birçok za­yıf can­lı tü­rü­nün gü­nü­mü­ze ka­dar var­lı­ğı­nı sür­dür­müş ol­ma­sı­nı, yer­yü­zün­de birçok bit­ki ve hay­van tür­le­ri­nin var­lı­ğı­nı gös­te­re­rek bu te­o­ri­ye kar­şı çık­mış­lar­dır. Şöy­le ki: Aşı­la­ma ve ev­cil­leş­tir­me yön­te­miy­le birçok za­yıf ya­pı­lı bit­ki ve hay­van tü­rü bu il­kel ve güç­süz ko­nu­mun­dan çı­ka­rı­lıp da­ha soy­lu ve da­ha mü­kem­mel bir hâle ge­ti­ril­mek­te­dir. Bu­nun­la be­ra­ber, ay­nı tür­den birçok bit­ki ve hay­van da es­ki cı­lız ve güç­süz du­ru­mu­nu sür­dür­mek­te­dir. Za­yıf­lık­la­rı, cı­lız­lık­la­rı gün be gün ar­ta­rak de­vam et­mek­te­dir. Ay­rı­ca bu özel­lik on­lar­da ka­lı­tım yo­luy­la sü­rek­li­lik ka­zan­mak­ta­dır. Bü­tün bun­lar gös­te­ri­yor ki; va­rol­mak için tür­ler ara­sı sa­va­şım ve do­ğa­nın en mü­kem­mel ola­nı se­çip ge­ri­si­ni yok olmaya mah­kum et­me­si ya­sa­sı, her yer­de ge­çer­li de­ğil­dir.
Bu ne­den­le, ba­zı bi­lim adam­la­rı, can­lı­la­rın sa­hip ol­duk­la­rı bu ni­te­li­ği çev­re fak­tö­rüy­le ilin­ti­len­dir­me­ye ça­lış­mış­lar­dır. Do­ğal et­ken­ler bü­tü­nün­den iba­ret olan çev­re fak­tö­rü, za­man­sal ve mekân­sal özel ko­şul­la­rın et­ki­siy­le, var­lık­la­rı, va­ro­luş­la­rı açı­sın­dan ken­di­si­ne uy­ma­ya zor­lar. Ay­nı şe­kil­de bi­re­yin do­ğa­sı da var­lı­ğı­nın ya­şam sür­dü­ğü çev­re­nin özel­lik­le­riy­le uyum için­de ol­ma­sı­nı ön­gö­rür.
Bu yüz­den, ka­ra­da, de­niz­de, ya da yer­yü­zü­nün de­ği­şik kat­man­la­rın­da, ku­tup­lar­da ve ek­va­tor böl­ge­sin­de ya­şa­yan can­lı tür­le­rin­den her bi­ri­nin ya­şa­dı­ğı çev­re­ye, böl­ge­ye el­ve­riş­li or­gan­la­rı, alet­le­ri ve güç­le­ri bu­lu­nur. Şu hâl­de, bir can­lı­nın var­lı­ğı çev­re ko­şul­la­rı­na uyum sağ­la­dı­ğın­da, çev­re fak­tö­rü onun ka­lı­cı­lı­ğı­nı ön­gö­rür. Ay­nı fak­tör, can­lı­nın çev­re ko­şul­la­rı­na uyum sağ­la­ma­ma­sı du­ru­mun­da da adı ge­çen can­lı­nın yok ol­ma­sı­nı zo­run­lu kı­lar.
Bu de­mek­tir ki, yu­ka­rı­da de­ğin­di­ği­miz iki ku­ral, bu ya­sa­dan kay­nak­la­nı­yor­lar. Ya­ni, canlılar arası ya­şa­ma mü­ca­de­le­si ve do­ğa­nın en ge­liş­miş can­lı­yı se­çip ge­ri­si­ni yok­lu­ğa terk etmesi ol­gu­su­nun te­me­li, çev­re­ye uyum­dur. Bu­na gö­re, bir yer­de bu iki ku­ra­lın et­kin­li­ği söz ­ko­nu­su de­ğil­se, ora­da, et­kin­li­ği ge­rek­ti­re­cek bir çev­re fak­tö­rü yok de­mek­tir.
Ne var ki, tıp­kı bu iki ku­ral­da ol­du­ğu gi­bi, çev­re­ye uyum fak­tö­rü­nün de sü­rek­li­li­ği ve kap­sam­lı­lı­ğı i­le çe­li­şen du­rum­lar­la kar­şı­la­şı­yo­ruz. Ko­nu­nun uz­man­la­rı eser­le­rin­de bu­na iliş­kin ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar sun­muş­lar­dır.
Eğer çev­re fak­tö­rü­nün et­kin­li­ği tam ve sü­rek­li ye­ni­le­nir ol­say­dı, çev­-re­ye uy­ma­yan bir tü­rün ya da bir fer­din bu­lun­ma­ma­sı ve ay­rı­ca çev­re fak­tö­rü­nün de hiç de­ğiş­me­me­si ge­re­kir­di. Ay­nı şe­kil­de, yu­ka­rı­da işa­ret et­ti­ği­miz iki ku­ra­lın da et­kin­lik­le­ri tam ve ege­men­lik­le­ri sü­rek­li ol­say­dı, hiç bir za­yıf bün­ye­li var­lı­ğın güç­lü­ler­le bir­lik­te var­lı­ğı­nı sür­dür­me­me­si, ay­rı­ca birçok za­yıf bün­ye­li bit­ki ve hay­van tür­le­ri­nin bu özel­lik­le­ri­nin ka­lı­tım yo­luy­la sü­rüp git­me­me­si ge­re­kir­di.
Ger­çek­te, bi­lim­sel araş­tır­ma­la­rın­da da or­ta­ya koy­duk­la­rı gi­bi, bu ku­ral­lar, bel­li öl­çü­ler­de ge­çer­li ol­mak­la be­ra­ber, her yer­de yi­ne­le­nen bir et­kin­li­ğe sa­hip de­ğil­dir­ler.
Fel­se­fe­nin bu ko­nu­ya iliş­kin ge­nel de­ğer­len­dir­me­si şöy­le­dir: Maddî olay­la­rın mey­da­na ge­liş­le­ri, is­ter va­ro­luş­la­rı­nın te­me­li açı­sın­dan, is­ter va­ro­luş­la­rı­nın çev­re­sin­de mey­da­na ge­len de­ği­şim ve dö­nü­şüm­ler açı­sın­dan, se­bep-so­nuç ya­sa­sı ek­se­ni et­ra­fın­da ger­çek­leş­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la, her maddî var­lık, va­ro­lu­şu­mu ya­ra­rı­na yö­ne­lik ak­tif bir me­ka­niz­ma­ya sa­hip ol­ma­sı ba­kı­mın­dan et­kin­li­ği­ni bir baş­ka­sı­na yö­nel­tir. Amaç, on­da ken­di­si ile uyu­şan bir şe­kil mey­da­na ge­tir­mek­tir. Var­lık­la­rın bir­bir­le­ri kar­şı­sın­da­ki ko­num­la­rı üze­rin­de dü­şü­nül­dü­ğü za­man, bu ger­çe­ği ka­bul et­mek­ten baş­ka se­çe­nek yok­tur.
Bu da her var­lı­ğın bir baş­ka­sın­dan bir par­ça ek­silt­me­si ve ken­di var­lı­ğı­nın ya­ra­rı­na ol­mak üze­re, ken­di var­lı­ğın­da­ki ek­sik­li­ği bu­nun­la gi­der­me­si ger­çe­ği­ni ka­çı­nıl­maz kı­lar. Bu de­mek­tir ki, her var­lık, var­lı­ğı­nı ve ha­ya­tı­nı sür­dür­mek için sü­rek­li fa­a­li­yet hâlinde ol­mak du­ru­mun­da­dır. Bu du­rum­da şu­nu ra­hat­lık­la söy­le­ye­bi­li­riz: Var­lık­lar ara­sın­da, bir va­rol­ma sa­va­şı­mı sü­rüp git­mek­te­dir. Ay­rı­ca güç­lü ola­nın za­yıf olan üze­rin­de bir et­kin­lik kur­ma­sı, onu yok et­mek ya da de­ği­şi­me uğ­rat­mak su­re­tiy­le ken­di var­lı­ğı­na ya­rar­lı hâle ge­tir­me­si ka­çı­nıl­maz­dır.
O za­man, do­ğal se­çim ve çev­re fak­tö­rü ya­sa­la­rı­nın pra­tik­te­ki iş­lev-­le­ri be­lir­gin­lik ka­zan­mış olur. Çün­kü bir can­lı tü­rü, kar­şıt et­men­le­rin bas­kı­sı al­tın­da ol­du­ğu za­man, va­ro­luş­sal güç­le­ri ken­di­ni sa­vu­na­bi­le­cek du­rum­da ol­ma­la­rı hâlinde, bun­la­ra kar­şı bir di­renç gös­te­re­bi­lir. Ay­nı du­rum, bir tü­rün tek bir fer­di için de ge­çer­li­dir. Bun­lar­dan sa­de­ce ken­di­le­ri­ne yö­ne­len olum­suz­luk­la­ra ve kar­şıt güç­le­re kar­şı ko­ya­bi­le­cek gü­ce sa­hip olan­lar, ya­şam­la­rı­nı sür­dür­me­ye el­ve­riş­li­dir­ler. İş­te, do­ğal se­çim ve ide­al ola­nın var­lı­ğı­nı sür­dür­me­si de­di­ği­miz şey bu­dur.
Ay­nı şe­kil­de, birçok fak­tör top­lan­dı­ğın­da, bun­la­rın bü­yük ço­ğun­lu­ğu bir­leş­ti­ğin­de ya da iş­le­yiş nok­ta­sın­da pa­ra­lel­lik gös­ter­di­ğin­de ara­da ka­lan bir var­lı­ğın, pra­ti­ği­ne uy­gun bir şe­kil­de et­ki­len­me­me­si müm­kün de­ğil­dir. Çev­re fak­tö­rü de­di­ği­miz şey de bu­dur.
Şu ger­çe­ğin bi­lin­me­si bir zo­run­lu­luk­tur: Bu tür ev­ren­sel ya­sa­lar, ya­ni çev­re fak­tö­rü ve ben­ze­ri ol­gu­la­rın et­kin­li­ği, an­cak et­ki et­me­ye el­ve­riş­li or­tam­lar­da, bir şe­yin ara­zı ve ta­bii olan ol­gu­lar üze­rin­de söz ko­nu­su ola­bi­lir. Ama, bir şe­yin za­tı üze­rin­de, onu bir baş­ka tü­re dö­nüş­tü­re­cek şe­kil­de bir et­kin­li­ğe sa­hip ol­ma­la­rı, ke­sin­lik­le müm­kün de­ğil­dir.
An­cak ba­zı­la­rı, cev­her za­tın var­lı­ğı­nı ka­bul et­mez­ler. On­la­rın araş­tır­ma­la­rı şu esa­sa da­ya­nır: "Her var­lık, mad­de için son­ra­dan or­ta­ya çık­mış araz­la­rın bir­le­şi­min­den iba­ret­tir. Bir tür bir baş­ka­sın­dan bu şe­kil­de ay­rı­lır. Ger­çek­ten bir baş­ka tür­den ay­rı­lan bir cev­her tür yok­tur. Tam ter­si­ne, bü­tün tür­ler so­nun­da bir tü­re sa­hip mad­de­ye ge­lip da­ya­nır­lar. Fark­lı­lık­la­rı, bir­le­şim­le­ri­nin fark­lı­lı­ğın­dan kay­nak­la­nır." Bu yüz­den, bu gö­rü­şü be­nim­se­yen bi­lim adam­la­rı­nın tür­le­rin dö­nü­şü­mü­nü ve çev­re fak­tö­rü­nün be­lir­le­yi­ci­li­ği­ni ya da di­ğer do­ğal et­men­le­rin et­kin­li­ği­ni sa­vun­duk­la­rı­nı, bu tür­le­rin de­ğiş­mez bir zat­la­rı­nın ol­du­ğu ger­çe­ği­ni büs­bü­tün gö­z ar­dı et­tik­le­ri­ni gö­rü­yo­ruz. Me­se­le­nin ele alı­na­cak birçok bo­yu­tu var­dır. İn­şa­al­lah, ile­ri­de da­ha ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar sun­ma imkânı­nı bu­lu­ruz.
Şim­di ye­ni­den ba­şa dö­nü­yor ve di­yo­ruz ki: Ba­zı tef­sir bil­gin­le­ri: "Eğer Al­lah, in­san­la­rın bir kıs­mıy­la di­ğer­le­ri­ni de­fi ol­ma­say­dı yer­yü­zü mut­la­ka fe­sa­da uğ­rar­dı. An­cak Al­lah, bü­tün âlem­le­re kar­şı lü­tuf sa­hi­bi­dir." aye­tin­de, can­lı­lar ara­sı var ol­ma sa­va­şı ve do­ğa­nın mü­kem­mel ola­nı seç­me­si, ya­sa­sı­na işa­ret edil­di­ği­ni söy­le­miş­ler­dir.
Bu gö­rü­şü sa­vu­nan­la­ra gö­re; şu ayet­te de ay­nı ev­ren­sel ya­sa­ya işa­ret edil­miş­tir: "Ken­di­le­riy­le sa­va­şı­lan müminlere, kar­şı koy­ma i­zni ve­ril­di. Çün­kü on­la­ra zul­me­dil­miş­tir ve şüp­he­siz Al­lah, on­la­ra yar­dım et­me­ye ka­dir­dir. On­lar, sırf 'Rab­bi­miz Al­lah'tır" de­dik­le­ri için hak­sız ye­re yurt­la­rın­dan çı­ka­rıl­dı­lar. Eğer Al­lah'ın ba­zı in­san­la­rı di­ğer ba­zı­la­rıy­la de­fi ol­ma­say­dı ma­nas­tır­lar, ki­li­se­ler, hav­ra­lar ve iç­le­rin­de Al­lah'ın is­mi çok­ça anı­lan mes­cit­ler yı­kı­lır­dı. Al­lah, ken­di­ne yar­dım ede­ne el­bet­te yar­dım eder. Kuş­ku­suz Al­lah, kuv­vet­li­dir, galiptir. On­la­rı yer­yü­zün­de ik­ti­da­ra ge­tir­di­ği­miz tak­dir­de na­ma­zı ayak­ta tu­tar­lar, ze­ka­tı ve­rir­ler, iyi­li­ği em­re­der­ler, kö­tü­lük­ten vaç­ge­çir­me­ye ça­lı­şır­lar. Bü­tün iş­le­rin so­nu Al­lah'a ait­tir." (Hac, 39-41) Bu ayet va­rol­mak için mü­ca­de­le et­me­ye ve ger­çe­ği sa­vun­ma­ya yö­ne­lik bir işa­ret içer­mek­te­dir. Yi­ne bu ayet­te, mü­ca­de­le­nin so­nun­da ide­al ola­nın var­lı­ğı­nı sür­dür­dü­ğü, üs­tün ola­nın ko­run­du­ğu vur­gu­la­nı­yor.
Kur'ân-ı Ke­rim'de yer alan şu ayet de bu­nu des­tek­ler ni­te­lik­te­dir: "Gök­ten bir su in­dir­di de de­re­ler ken­di öl­çü­sün­ce çağ­la­yıp ak­tı. Sel üs­te çı­kan kö­pü­ğü ta­şı­dı. Süs ya­hut eş­ya yap­mak için ateş­te yak­tık­la­rı ma­den­ler­de de bu­nun gi­bi bir kö­pük var­dır. Al­lah, hak ile ba­tı­lı böy­le ben­zet­me ile an­la­tır. Kö­pük yok olup gi­der. İn­san­la­ra ya­rar­lı olan ise yer­yü­zün­de ka­lır. İş­te Al­lah, böy­le gü­zel ör­nek­ler ve­rir." (Ra'd, 17) Bu­na gö­re, olay­la­rın akı­şı ve canlılar arası var ol­ma sa­va­şı­mı ile olu­şan den­ge, top­lu­ma za­rar­lı olan ba­tıl kö­pü­ğü­nü önü­ne ka­tıp gö­tü­rü­yor, ge­ri­de ise, hak­kın ya­rar­lı ve ve­rim­li, yer­yü­zü­nün ima­rın­da kul­la­nı­lan za­rar­lı un­sur­lar­dan arın­mış süz­me top­ra­ğı ve in­sa­noğ­lu­nun süs ola­rak kul­lan­dı­ğı som al­tın ka­lı­yor.
Ben derim ki: Va­rol­mak için can­lı­la­rın sa­va­şım ver­dik­le­ri ve do­ğa­nın tür­ler ara­sı bir se­çim ger­çek­leş­tir­di­ği (da­ha ön­ce açık­lan­dı­ğı şek­liy­le) bel­li öl­çü­ler­de hak ol­ma­sı ve Kur'ân'ın da bu­nu ifa­de et­ti­ği ger­çe­ği hak­kın­da söy­le­ye­cek bir şe­yi­miz yok­tur. Ne var ki, bu iki ev­ren­sel ya­sa­yı ka­nıt­la­mak ama­cı ile yer ver­dik­le­ri bu iki ayet­ler gru­bu­nun, ko­nuy­la bir il­gi­si yok­tur.
Çün­kü ilk grup ta ki ayet­le­rin ama­cı, ulu Al­lah'ın ira­de­si­nin alt edilemez ol­du­ğu­nu, yü­ce Al­lah'ın hoş­nut ol­du­ğu tek ger­çek olan din­sel il­ke­le­rin ye­nil­mez ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­tır. Bu il­ke­le­ri be­nim­se­yen kim­se, ger­çe­ğe uy­gun ola­rak ve iç­ten­lik­le bağ­lı kal­dı­ğı sü­re­ce, hiç kim­se ta­ra­fın­dan ye­nil­gi­ye uğ­ra­tı­la­maz. Ön­ce­lik­le: "Çün­kü on­la­ra zul­me­dil­miş­tir ve şüp­he­siz Al­lah, on­la­ra yar­dım et­me­ye ka­dir­dir." ifa­de­si ile: "On­lar, sırf Rab­bi­miz Al­lah'tır, de­dik­le­ri için hak­sız ye­re yurt­la­rın­dan çı­ka­rıl­dı­lar." ifa­de­si bu­nu gös­ter­mek­te­dir. Çün­kü her iki cüm­le­de, müminlerin düş­man­la­rı­nı ye­nil­gi­ye uğ­ra­ta­cak­la­rı­na işa­ret edi­li­yor. A-ma bu, va­rol­ma sa­va­şı­mı so­nu­cun­da ide­al ola­nın ve güç­lü ola­nın var­lı­ğı­nı ko­ru­ma­sı tü­rün­de bir ge­liş­me de­ğil­dir. Çün­kü do­ğa­da güç­lü ol­mak ve ide­al var­lı­ğa sa­hip ol­mak bi­re­yin do­ğal do­na­nı­mı iti­ba­riy­le güç­lü ol­ma­sı an­la­mı­nı ifa­de eder, hak­ka bağ­lı ol­ma­yı ve ma­nen ide­al bir dü­şün­ce­ye sa­hip ol­ma­yı de­ğil.
An­cak, müminler düş­man­la­rı­nı he­zi­me­te uğ­ra­ta­cak­lar. Çün­kü,hak içe­rik­li ilâhî me­sa­ja bağ­lan­ma­la­rın­dan do­la­yı hak­sız­lı­ğa, zul­me uğ­ra­tıl­dı­lar. Ulu Al­lah hak ilâh­tır ve hak­ka yar­dım eder. Ya­ni, kar­şı kar­şı­ya gel­dik­le­ri za­man, ba­tıl hak­kın da­yan­dı­ğı ka­nı­tı çü­rü­te­mez.
Hak me­sa­jı ta­şı­yan in­san, mis­yo­nu­nun bi­lin­cin­de sa­mi­mi bir mümin ola­rak kal­dı­ğı sü­re­ce, ba­tı­lın ona üs­tün­lük sağ­la­ma­sı, onu ye­nil­gi­ye uğ­rat­ma­sı müm­kün de­ğil­dir. Ni­te­kim şu ifa­de de bu­nu or­ta­ya koy­mak­ta­dır: "Al­lah, ken­di­ne yar­dım ede­ne el­bet­te yar­dım eder. Kuş­ku­suz Al­lah, kuv­vet­li­dir, galiptir. On­la­rı yer­yü­zün­de ik­ti­da­ra ge­tir­di­ği­miz tak­-dir­de na­ma­zı ayak­ta tu­tar, ze­ka­tı ve­rir­ler, iyi­li­ği em­re­der­ler..." Ya­ni, on­lar hak içe­rik­li ilâhî me­sa­jı be­nim­se­dik­le­ri­ni söy­ler­ler­ken sa­mi­mi­dir­ler, doğ­ru­yu ifa­de et­mek­te­dir­ler. Hak­kı iç­ten­lik­le ve öz­ve­riy­le sa­vun­mak­ta­dır­lar.
Son­ra ayet-i ke­ri­me şu cüm­le ile son bu­lu­yor: "Bü­tün iş­le­rin so­nu Al­lah'a ait­tir." Birçok ayet­te bu ger­çe­ğe işa­ret edi­lir. As­lın­da bu ifa­de, tüm ev­re­nin ke­ma­le er­me sü­re­cin­de hak­ka, doğ­ru­lu­ğa ve ger­çek mut­lu­lu­ğa doğ­ru ha­re­ket et­ti­ği­ni or­ta­ya koy­mak­ta­dır.
Kur'ân-ı Ke­rim'in, enin­de so­nun­da ga­li­bi­ye­tin ulu Al­lah'ın ve as­ker-­le­ri­nin ola­ca­ğı­nı vur­gu­la­dı­ğı da tar­tış­ma gö­tür­mez bir ger­çek­tir: "Al­lah: El­bet­te Ben ve el­çi­le­rim ga­lip ge­le­ce­ğiz, di­ye yaz­mış­tır." (Mü­ca­de­le, 21) "Gön­de­ri­len el­çi kul­la­rı­mı­za şu sö­zü­müz geç­miş­ti: Mut­la­ka za­fe­re ulaş­tı­rı­lan­lar ken­di­le­ri ola­cak­tır! Ve ga­lip ge­len­ler, mut­la­ka Bi­zim or­du­muz ola­cak­tır." (Sâffat, 173) "Al­lah em­rin­de ga­lip­tir, buy­ru­ğu­nu ye­ri­ne ge­ti­ren­dir." (Yûsuf, 21)
Yi­ne, ya­za­rın ken­di gö­rü­şü­nü ka­nıt­la­mak üze­re yer ver­di­ği: "Gök­ten bir su in­dir­di de de­re­ler ken­di öl­çü­sün­de çağ­la­yıp ak­tı..." aye­ti­ni de ay­nı ka­te­go­ri­de de­ğer­len­di­re­bi­li­riz. Çün­kü bu ayet­te, hak­kın ka­lı­cı­lı­ğı­nı, bu­na kar­şın ba­tı­lın ge­çi­ci­li­ği­ni vur­gu­la­mak­ta­dır. Bu so­nu­cun hak ile ba­tı­lın mü­ca­de­le­sin­den -bu­nun­la maddî var­lık­lar­la il­gi­li hak ve ba­tı­lı kas­te­di­yo­ruz- ya da çe­kiş­me ve ça­tış­ma tar­zın­dan ol­ma­yan bir sü­reç­ten -maddî var­lık­lar­la manevî var­lık­lar ara­sın­da­ki hak ve ba­tıl­da ol­du­ğu gi­bi- kay­nak­la­nı­yor ol­ma­sı ara­sın­da bir fark yok­tur. Çün­kü, ma­na -ki biz bu­nun­la mad­de­den so­yut­lan­mış var­lı­ğı kas­te­di­yo­ruz- mad­de­ye gö­re da­ha ön­ce­lik­li­dir. Ve hiç bir şe­kil­de mağ­lup edi­le­mez. Şu hâl­de, ara­da bir mü­ca­de­le söz konusu ol­mak­sı­zın ön­ce­lik ve ka­lı­cı­lık ma­ne­vi­ya­ta ait­tir. Manevî ve so­yut var­lık­lar­la il­gi­li hak (iman gi­bi) ve ba­tıl (ni­fak gi­bi) i­çin böy­le­si bir du­rum söz konusu­dur.
Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Bü­tün yüz­ler, O di­ri ve yö­ne­ti­ci­ye bo­yun eğ­miş­tir." (Tâhâ, 111) "Gök­ler­de ve yer­de olan­la­rın hep­si O'nun­dur, hep­si O'na bo­yun eğ­miş­tir." (Ba­ka­ra, 116) "Ve so­nun­da se­nin Rab­bi­ne va­rı­la­cak­tır." (Necm, 42) Yü­ce Al­lah her şe­yin üze­rin­de ga­lip­tir ve tek cay­dı­rı­cı güç sa­hi­bi­dir.
İn­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz: "Eğer Al­lah, in­san­la­rın bir kıs­mıy­la di­ğer­le­ri­ni def'i ol­ma­say­dı yer­yü­zü mut­la­ka fe­sa­da uğ­rar­dı..." aye­ti­ne ge­lin­ce; bil­di­ği­niz gi­bi, bu ayet, top­lum­sal ha­ya­tın da­yan­dı­ğı ve yer­yü­zü­nün ima­rı­na ön ayak olan bir ger­çe­ğe işa­ret edi­yor. Şa­yet top­lum­sal ha­ya­tın da­yan­dı­ğı bu te­mel ger­çek sar­sı­lır­sa, yer­yü­zü­nün ima­rı sek­te­ye uğ­rar ve yer­yü­zü­ne boz­gun­cu­luk ege­men olur. İn­sa­nın ka­rak­te­ris­tik özel­li­ği olan, baş­ka­sı­nı kul­lan­ma iç­gü­dü­sün­den sö­z e­di­yo­ruz. Bu iç­gü­dü­nün ya­rar­lı şey­le­re, uy­gar­lı­ğa ve sos­yal da­ya­nış­ma­ya ka­na­li­ze edi­li­şi­ni vur­gu­lu­yo­ruz. Ger­çi, bu re­a­li­te­nin ba­zı bo­yut­la­rı va­rol­ma sa­va­şı­mı­na ve do­ğal se­çim me­ka­niz­ma­sı­na da­ya­nır, an­cak bu, yer­yü­zü ima­rı­nın ve boz­gun­dan ko­ru­nu­şu­nun da­yan­dı­ğı ilk se­bep ni­te­li­ğin­de­dir. Şu hâl­de, yer­yü­zün­de fe­sa­da yol a­çan et­men­le­rin yok­lu­ğu­na iliş­kin se­bep­le­ri vur­gu­la­yan bu ayet, adı ge­çen ger­çek esas alı­na­rak yo­rum­lan­ma­lı­dır, sö­zü edi­len öte­ki iki ev­ren­sel ku­ral de­ğil.
Da­ha açık bir ifa­dey­le: Va­rol­ma mü­ca­de­le­si ve do­ğal se­çim me­ka­niz­ma­sı, çok­lu­ğun or­ta­dan kal­dı­rı­lı­şı­nı ve tür­le­rin te­ke in­dir­ge­ni­şi­ni ge­rek­ti­rir. Çün­kü mü­ca­de­le eden ta­raf­la­rın her­ bi­ri, bu mü­ca­de­le­si ile, kar­şı ta­ra­fın yok ol­ma­sı­nı ve var­lık ola­rak sa­hip ol­du­ğu özel­lik­le­ri ken­di var­lı­ğı­na kat­ma­yı amaç­lar. Do­ğa ise, var­lık­lar ara­sın­da uy­gu­la­dı­ğı se­çim me­ka­niz­ma­sı ara­cı­lı­ğı ile,mü­ca­de­le eden ta­raf­lar­dan en güç­lü­sü­nün, en ide­a­li­nin ya­şa­ma­sı­nı, öte­ki­si­nin yok­lu­ğa ter­k e­dil­me­si­ni is­ter. Do­la­yı­sıy­la, bu iki ev­ren­sel ku­ra­lın iş­le­yi­şi çok­lu­ğun bo­zul­ma­sı­nı, ge­çer­siz ol­ma­sı­nı, ide­al te­ke in­dir­gen­me­si­ni do­ğu­rur.
Bu ise, ha­yat sah­ne­sin­de, in­sa­nın öz ya­ra­tı­lı­şı ile is­te­ği, iç gü­dü­süy­le yö­nel­di­ği top­lum­sal­lık­la, da­ya­nış­ma ve or­tak ha­re­ket re­a­li­te­siy­le çe­li­şir. İn­san de­nen can­lı tü­rü­nün yer­yü­zü­nü imar et­me­si an­cak fıt­ra­tın bu ön­gö­rü­sü­nün re­a­li­ze edil­me­siy­le müm­kün­dür. Bir ulu­sun di­ğe­ri­ni yok et­me­si, bir top­lu­mun di­ğe­ri­ni yut­ma­sı ile de­ğil. İn­sa­nı, yer­yü­zü­nü imar et­me­ye, onu boz­gun­cu gi­ri­şim­le­re kar­şı ko­ru­ma­ya iten güç, ay­nı za­man­da in­sa­nı top­lu hâl­de ya­şa­ma­ya, çok­lu­ğa da­ya­lı bir­lik kur­ma­ya ve ce­ma­at ol­ma­ya it­mek­te­dir. Top­lum­sal­lı­ğı bir ke­na­ra bı­ra­kıp tür­le­ri te­ke in­dir­ge­mek in­san fıt­ra­tı­nın onay­la­dı­ğı bir şey de­ğil­dir.
Şu hâl­de, sa­vaş, yer­yü­zü­nün ima­rı, boz­gun­luk­tan ko­run­ma­sı için bir ne­den­dir. Çün­kü sa­vaş ara­cı­lı­ğı ile, yok edil­mek is­te­nen, ezil­mek is­te­nen top­lum­la­rın ya­şam­sal hak­la­rı, sos­yal hak­la­rı ko­ru­nur, di­ril­ti­lir. Yok­sa sa­va­şın iş­le­vi, top­lu­mu da­ğıt­mak, kay­na­ğı ku­rut­mak ve kar­şı ta­ra­fa ait uy­gar­lık iz­le­ri­ni yer­yü­zün­den sil­mek de­ğil­dir. Bu hu­su­su iyi­ce dü­şün­mek ge­re­kir.
TA­RİH VE KUR'ÂN'IN ONA VER­Dİ­Ğİ ÖNEM
Kül­lî ve cüz'î olay­la­rın söz­lü ola­rak ak­ta­rı­mı su­re­tiy­le tespit edi­li­şi de­mek olan naklî ta­rih, in­sa­noğ­lu­nun yer­yü­zü­ne adım at­tı­ğı, ilk gün­den, ha­ya­tı­nın en es­ki çağ­la­rın­dan iti­ba­ren il­gi duy­du­ğu bir ko­nu­dur. Her dö­nem­de, ba­zı kim­se­le­rin ge­liş­me­le­ri zih­nin­de tu­tup söz­lü ola­rak ak­tar­dık­la­rı­nı ya da ki­tap­lar ya­za­rak, ya­şa­nan olay­la­rı tespit et­tik­le­ri­ni bi­li­yo­ruz. Baş­ka­la­rı da tespit edi­len bu olay­la­rı ku­şak­tan ku­şa­ğa ak­tır­mış­lar­dır. İn­san, ha­ya­tın çe­şit­li alan­la­rın­da bun­lar­dan ya­rar­la­nır. Top­lum­sal ge­liş­me­ler açı­sın­dan ör­nek al­mak, ib­ret ders­le­ri çı­kar­mak, geç­miş­te olup bi­ten­le­ri kıs­sa­lar şek­lin­de an­la­tıp eğ­len­mek gi­bi. Geç­mi­şe ait bil­gi­le­rin ak­ta­rı­mı, si­ya­si, eko­no­mik ya da sa­na­yi ala­nın­da da çe­şit­li ya­rar­lar sağ­lar.
Son de­re­ce onur­lu bir bi­lim da­lı ol­ma­sı­na ve sa­yı­sız ya­rar­la­rı bu­lun­ma­sı­na rağ­men, ta­rih üze­rin­de et­kin olan iki fak­tör, onun do­ğal ve sağ­lık­lı ge­li­şi­mi­ni boz­mak­ta, ger­çek be­yan ye­ri­ne ya­lan ve yan­lış açık­la­ma­lar içer­me­si­ne ne­den ol­mak­ta­dır.
Bu fak­tör­ler­den il­ki şu­dur: Ta­rih bi­li­mi her dö­nem­de, ik­ti­da­rın, gü­-cü ve oto­ri­te­yi elin­de bu­lun­du­ran yö­ne­ti­min et­ki­sin­de olur. Bu ne­den­le ik­ti­da­rın, si­ya­sal oto­ri­te­nin ya­ra­rı­na ola­bi­le­cek şey­le­ri ön plâna çı­ka­rıp ona za­rar ve­re­bi­le­cek ya da kur­du­ğu sis­te­min iş­le­yi­şi­ni bo­za­bi­le­cek şey­le­ri ört­bas et­me eği­li­mi için­de ol­mak du­ru­mun­da­dır. Çün­kü, her dö­ne­min si­ya­sal ik­ti­da­rı­nın, ken­di ya­ra­rı­na ol­du­ğu­na inan­dı­ğı ger­çek­le­ri hal­ka du­yur­ma­ya, za­ra­rı­na ola­ca­ğı­nı tah­min et­ti­ği ger­çek­le­ri de giz­le­me­ye, en a­zın­dan on­la­rı ya­rar­la­na­bi­le­ce­ği bir kı­lı­fa sok­ma­ya ya da ba­tı­lı ve ya­la­nı hak ve doğ­ru­luk kis­ve­si al­tın­da be­nim­set­me­ye bü­yük önem ver­di­ğin­den kuş­ku duy­mu­yo­ruz. Çün­kü in­san de­nen can­lı tü­rü­nün bi­re­yi ve bi­rey­ler top­la­mın­dan olu­şan kit­le­si, öz ya­ra­tı­lış ola­rak, imkân­lar öl­çü­sün­de ken­di­ne ya­rar sağ­la­mak ve za­ra­rı­na ola­bi­le­cek şey­le­ri de ber­ta­raf et­mek eği­li­min­de­dir. Gü­nü­müz­de ege­men olan re­jim­le­ri ve geç­miş­te ya­şa­yan top­lu­luk­la­rın ha­yat bi­çim­le­ri­ni ir­de­le­yip ge­rek­li so­nuç­lar çı­ka­ra­bi­le­cek en ufak bir bi­linç kı­rın­tı­sı­na sa­hip hiç kim­se­nin kuş­ku duy­ma­ya­ca­ğı bir re­a­li­te­dir bu.
İkin­ci fak­tör ise şu­dur: Ta­rih­sel ge­liş­me­le­re iliş­kin ha­ber­le­ri der­le­yip ku­şak­tan ku­şa­ğa ak­ta­ran­lar, on­la­rı bi­r a­ra­ya ge­ti­rip yo­rum ya­pan­la­rın tü­mü, ta­şı­yıp ak­tar­dık­la­rı ya da de­ğer­len­dir­me yap­tık­la­rı hu­sus­lar­da ke­sin­lik­le ulu­sal asa­bi­ye­tin ve iç­sel duy­gu­la­rın et­ki­sin­den kur­tu­la­maz­lar. Geç­miş top­lum­la­ra iliş­kin bil­gi­le­ri ku­şak­tan ku­şa­ğa ak­ta­ran ta­rih­çi­ler ve on­la­rın ya­şa­dık­la­rı dö­nem­de ege­men olan din­sel yö­ne­tim­ler bel­li bir mez­he­bin, bel­li bir di­nin bağ­lı­la­rıy­dı­lar. Din­sel du­yar­lı­lık­la­rı son de­re­ce güç­lü ve ulu­sal ta­as­sup­la­rı ol­duk­ça ile­ri bo­yut­lar­day­dı. Bu ne­den­le, ay­nı za­man­da olay­lar hak­kın­da hü­küm ver­me, on­la­rı de­ğer­len­dir­me özel­li­ği de bu­lu­nan ta­rih­sel ge­liş­me­le­re iliş­kin ha­ber­le­re bir şe­kil­de mü­da­ha­le et­me­le­ri ka­çı­nıl­maz­dı.
Ni­te­kim gü­nü­müz­de de, ma­ter­ya­lizm ve din kar­şı­tı söz­de öz­gür­lük­çü ha­re­ket­ler, akıl­dan çok ar­zu­la­rı bay­rak­laş­tı­ran ide­o­lo­ji­le­rin ta­as­sup dü­ze­yin­de­ki tu­tu­cu­luk­la­rı da, ça­ğı­mız­da ya­şa­nan olay­la­ra iliş­kin de­ğer­len­dir­me­le­re mü­da­ha­le edip on­la­rı is­te­dik­le­ri gi­bi yo­rum­la­ma eği­li­min­de­dir­ler. Tıp­kı es­ki­nin mu­ta­as­sıp yö­ne­ti­ci­le­ri­nin kay­det­tik­le­ri ya da baş­ka ku­şak­la­ra ak­tar­dık­la­rı ha­ber­le­re mü­da­ha­le edip on­la­rı bel­li bir ka­lı­ba sok­ma­la­rı gi­bi.
Bu yüz­den, her­han­gi bir di­ne ya da mez­he­be men­sup bir kim­se­nin, ka­le­me al­dı­ğı bir eser­de, ya da geç­mi­şe iliş­kin ha­ber­le­ri der­le­di­ği bir ki­tap­ta ken­di di­ni­ne, mez­he­bi­ne ters dü­şen bir bil­gi­ye, bir aleyh­te açık­la­ma­ya yer ver­di­ği­ni gö­re­mez­si­niz. Her di­nin men­su­bu, ken­di di­ni­nin te­mel il­ke­le­riy­le uyu­şan bil­gi­le­ri kay­det­miş, der­le­di­ği ha­ber­le­ri ken­di mez­he­bi­nin süz­ge­cin­den ge­çi­re­rek baş­ka ku­şak­la­ra ak­tar­mış­tır. Ça­ğı­mı­zın ta­ri­hi­ni ya­zan­lar için de ay­nı du­rum ge­çer­li­dir. Ta­ri­he iliş­kin hiç bir de­ğer­len­dir­me­le­ri yok­tur ki, ma­ter­ya­liz­mi des­tek­le­yen bir ya­nı bu­lun­ma­sın.
Öte yan­dan ta­rih bi­li­mi­nin soy­suz­laş­ma­sı­na, yoz­laş­ma­sı­na ne­den olan baş­ka et­ken­ler de söz ko­nu­su­dur. Bun­la­rın ba­şın­da da ta­rih­sel olay­la­rı kay­det­me­ye, kay­na­ğın­dan edin­me­ye, on­la­rı bir yer­de top­la­yıp ge­le­cek ku­şak­la­ra ak­tar­ma­ya, bun­la­rı ki­tap­laş­tır­ma­ya, de­ğiş­tir­me­le­re ve yi­tip git­me­le­re kar­şı ko­ru­ma al­tı­na al­ma­ya ya­ra­ya­cak araç ve ge­reç­le­rin bu­lun­ma­yı­şı ge­lir. Ger­çi bu ek­sik­lik gü­nü­müz­de ül­ke­le­rin ya­kın­laş­ma­la­rı, ile­ti­şim araç­la­rı­nın baş dön­dü­rü­cü bir hız­la ge­liş­me gös­ter­me­le­ri, ha­ber ak­ta­rı­mı­nın, in­ti­ka­li­nin ve dö­nü­şü­mü­nün ko­lay­laş­ma­sı so­nu­cu or­ta­dan kalk­mış bu­lu­nu­yor.
An­cak, bu se­fer de fe­la­ket bir baş­ka açı­dan et­ki­si­ni gös­te­ri­yor. Şöy-­le ki: Po­li­ti­ka in­sa­nın her işi­ne, ha­ya­tı­nın her cep­he­si­ne mü­da­ha­le eder hâle gel­miş­tir. Gü­nü­müz dün­ya­sı ar­tık bi­lim­sel po­li­ti­ka­nın ek­se­ni et­ra­fın­da dö­nü­yor. Ül­ke­le­rin po­li­ti­ka­la­rı de­ğiş­tik­çe, ha­ber­ler de de­ği­şik­li­ğe uğ­ra­mak­ta­dır. Bu ise, ta­rih bi­li­mi­ne yö­ne­lik olum­suz bir tep­ki­nin oluş­ma­sı­na ne­den ol­mak­ta­dır. Ne­re­dey­se ta­rih bi­li­mi ar­tık hiç bir şe­kil­de iti­na edi­le­mez hâle ge­le­cek­tir.
Nak­le da­ya­nan ta­ri­hin bün­ye­sin­de­ki bu ek­sik­lik­ler ya da bu çe­liş­ki­ler, gü­nü­müz­de bi­lim adam­la­rı­nın, ta­rih­sel yar­gı­la­rı­nı ar­ke­o­lo­jik bul­gu­la­ra gö­re bi­çim­len­dir­me­le­ri­nin baş­ta ge­len se­be­bi ya da ana et­ke­ni ol­muş­tur. Ça­ğı­mız­da ge­liş­ti­ri­len bu yön­tem, sö­zü­nü et­ti­ği­miz prob­lem­le­rin bir kıs­mın­dan, ör­ne­ğin ilk fak­tör­den kur­tul­muş gi­bi gö­rü­nü­yor­sa da, öte­ki prob­lem­ler­den ve fak­tör­ler­den kur­tul­ma­dı­ğı or­ta­da­dır. Ana fak­tö­rü de, biz­zat ta­rih­çi­nin, ta­rih­sel yar­gı­la­rın­da tut­ku­la­rı­nın, duy-­gu­la­rı­nın ve asa­bi­ye­ti­nin et­ki­sin­de kal­ma­sı­dır. Po­li­tik dü­şün­ce­si­nin, ta­rih­sel bul­gu­lar üze­rin­de, ba­zı­sı­nı du­yur­ma, di­ğer ba­zı­sı­nı ört­bas et­me, de­ğiş­tir­me ya da baş­ka­laş­tır­ma şek­lin­de et­kin ol­ma­sı­dır. İş­te, onul­maz bo­zuk yön­le­riy­le bir­lik­te ta­rih bi­li­mi­nin ger­çek du­ru­mu.
Bu­ra­dan ha­re­ket­le an­lı­yo­ruz ki: Kur'ân-ı Ke­rim'de ye­r a­lan kıs­sa­lar, ta­rih­sel ve­ri­ler­le kar­şı­laş­tı­rı­la­maz. Çün­kü Kur'ân va­hiy­dir, ha­ta­dan mü­nez­zeh­tir, ya­lan­dan uzak­tır. Do­la­yı­sıy­la Ta­rih bi­li­mi Kur'ân'ın an­la­tı­mı­na iti­raz ede­mez. Çün­kü ta­ri­hin ya­lan ve ha­ta­dan uzak ol­du­ğu­na iliş­kin bir gü­ven­ce yok­tur. Ör­ne­ğin Kur'ân-ı Ke­rim'de ye­ra­lan kıs­sa­la­rın ço­ğu (en baş­ta da in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz Ta­lut kıs­sa­sı), es­ki ve ye­ni (Tev­rat-İn­cil) ahit­ler­de an­la­tı­lan­lar­dan fark­lı­dır. Ama bu­nun bir öne­mi yok­tur. Kur'ân'da an­la­tı­lan­lar­dan kuş­ku­lan­ma­mı­zı ge­rek­tir­mez. Çün­kü es­ki ve ye­ni ahit­le­rin, ta­rih bi­li­min­den fark­lı yön­le­ri pek bu­lun­ma­mak­ta­dır. Ona da na­sıl mü­da­ha­le edil­di­ği­ni, na­sıl ve­ri­le­riy­le oy­nan­dı­ğı­nı gör­dün. Kal­dı ki, es­ki ve ye­ni ahit­ler­de Sa­mu­el ve Şarl adıy­la ge­çen bu kıs­sa­nın ya­za­rı, ke­sin ola­rak bi­lin­me­yen bir ki­şi­lik­tir.
Kı­sa­ca­sı Kur'ân-ı Kerim'de an­la­tı­lan­la­rın ta­rih ki­tap­la­rı, özel­lik­le Tev­rat ve İn­cil'le çe­liş­me­le­ri biz­ce önem­li de­ğil­dir. Çün­kü Kur'ân, Hak-­tan ge­len hak bir kelâm­dır.
Öte yan­dan, Kur'ân-ı Ke­rim bir ta­rih ki­ta­bı de­ğil­dir. İçin­de­ki kıs­sa­lar­la, ta­rih ki­tap­la­rın­da he­def­len­di­ği oran­da, bir ta­rih­sel açık­la­ma amaç­lan­mı­yor. Kur'ân va­hiy ka­lı­bıy­la su­nu­lan bir ilâhî me­saj­dır. Ulu Al­lah, onun­la hoş­nut­lu­ğu­na tâbi olan kim­se­le­ri esen­lik ve ba­rış yol­la­rı­na ile­tir. Bu yüz­den Kur'ân'ın bir kıs­sa­yı bü­tün yön­le­riy­le ve kap­sa­dı­ğı tüm olay ve ge­liş­me­le­riy­le ak­tar­dı­ğı­nı gö­re­mez­si­niz. Sa­de­ce bir kıs­sa­dan üze­rin­de dü­şü­nül­me­si, yo­ğun­la­şıl­ma­sı ge­re­ken fark­lı bö­lüm­ler alır. Bu­nun­la da ib­ret alın­ma­sı, hik­me­tin kav­ran­ma­sı ya da öğüt alın­ma­sı gi­bi bir he­de­fin ger­çek­leş­me­si­ni amaç­lar. Ay­nı özel­li­ği in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz Ta­lut ve Ca­lut kıs­sa­sı, için de söy­le­ye­bi­li­riz: Kıs­sa şöy­le bir ifa­dey­le baş­lı­yor: "Musa'dan son­ra İs­ra­i­lo­ğul­la­rı­'nın ile­ri ge­len­le­ri­ni gör­me­din mi?" Son­ra şöy­le bu­yu­ru­lu­yor: "Pey­gam­ber­le­ri on­la­ra de­di ki: Onun hü­küm­dar­lı­ğı­nın ala­me­ti..." "Ta­lut ay­rı­lın­ca..." "Ca­lu­t'un kar­şı­sı­na çık­tık­la­rın­da..." Bi­lin­di­ği gi­bi ifa­de­nin bü­tü­nü içe­ri­sin­de, bu cüm­le­le­ri bir­bi­ri­ne bağ­la­mak için uzun bir hi­ka­ye an­lat­mak ge­re­kir.
Da­ha ön­ce "Ba­ka­ra" kıs­sa­sı ile il­gi­li ola­rak da bu hu­su­sa dik­kat çek­miş­tik. Bu özel­lik, Kur'ân'ın an­lat­tı­ğı bü­tün kıs­sa­lar­da yi­ne­le­nen be­lir­gin bir özel­lik­tir. Kur'ân, kıs­sa­la­rın sa­de­ce ge­rek­li olan kı­sım­la­rı­nı sırf ib­ret alın­ma­sı, öğüt ola­rak tu­tul­ma­sı, hik­me­ti­nin al­gı­lan­ma­sı ve­ya ta­rih sah­ne­sin­den çe­kil­miş mil­let­ler ve yo­k ol­muş top­lum­lar hak­kın­da yü­rür­lü­ğe kon­muş bir ilâhî ya­sa­nın tes­pit edil­me­si ama­cı­na yö­ne­lik ola­rak an­la­tır. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "El­bet­te on­la­rın kıs­sa­la­rın­da akıl sa­hip­le­ri için ib­ret var­dır." (Yûsuf, 111) "Al­lah si­ze açık­la­mak ve si­zi, siz­den ön­ce­ki­le­rin yollarına ve ya­sa­la­rı­na ilet­mek is­ter." (Nisâ, 26) "Siz­den ön­ce ilâhî ya­sa­ların değişmezliğini kanıtlayan birçok olaylar geldi geçti. O hâlde yer­yü­zünü gezin de Allah'ın ayetlerini ya­lan sa­yan­la­rın akıbetini gö­rün. Bu (Kur'ân), in­san­la­ra yönelik bir açık­la­ma, mut­ta­ki­le­r için bir yol gös­terici ve bir öğüt­tür." (Âl-i İmrân, 137-138) Bun­lar gi­bi da­ha birçok ayet ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir.


[1]- [Usul-i Kâ­fi, c.2, s.451]
[2]- [Tef­sir'ul-Ayyâşî, c.1, s.135]
[3]- [Ma­a­ni'l-Ahbâr, s.397]
[4]- [Tef­sir-ul Ayyâşî, c.1, s.131]
[5]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.131]
[6]- [el-Kâfi, c.1, s.537]
[7]- [Tef­sir'ul-Ayyâşî, c.1, s.132]
[8]- [el-Kâfi, c.8, s.498]
[9]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.134]
[10]- [Tef­sir'ul-Ayyâşî, c.1, s.133]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim