Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 228-242
 
 
Bu ayet­ler gru­bun­da, bo­şan­ma­nın, bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si­nin (id­det), bo­şan­mış ka­dı­nın ço­cu­ğu­nu em­zir­me­si­nin ve bir par­ça da na­ma­zın hü­küm­le­ri ele alı­nı­yor.

30/03/2009

AYETLERİN MEALİ
228- Bo­şan­mış ka­dın­lar, ken­di ken­di­le­ri­ne üç te­miz­len­me sü­re­si bek­ler­ler. Eğer Al­lah'a ve ahiret gü­nü­ne ina­nı­yor­lar­sa, Al­lah'ın ra­him­le­rin­de ya­rat­tı­ğı­nı sak­la­ma­la­rı on­la­ra helâl ol­maz. Ko­ca­la­rı, bu sü­re için­de ba­rış­mak is­ter­ler­se, on­la­rı ge­ri al­ma­da da­ha çok hak sa­hi­bi­dir­ler. On­la­rın le­hi­ne de, aleyh­le­rin­de­ki ma­ruf hak­ka denk bir hak var­dır. An­cak er­kek­ler için on­lar üze­rin­de üs­tün bir de­re­ce var. Al­lah güç­lü­dür, hakîmdir.
229- Bo­şan­ma iki de­fa­dır. Son­ra ya iyi­lik­le tut­mak ve­ya gü­zel­lik ve ih­san­la bı­rak­mak ge­re­kir. On­la­ra ver­di­ği­niz bir şe­yi ge­ri al­ma­nız si­ze helâl de­ğil­dir; an­cak iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­ma­ya­cak­la­rın­dan kork­muş ol­ma­la­rı baş­ka. Eğer iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­ma­ya­cak­la­rın­dan kor­kar­sa­nız, bu du­rum­da ka­dı­nın fid­ye ver­me­sin­de iki­si için de gü­nah yok­tur. İş­te bun­lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır; on­la­ra te­ca­vüz et­me­yin. Kim Al­lah'ın sı­nır­la­rı­na te­ca­vüz eder­se, iş­te on­lar zâlimlerin ta ken­di­le­ri­dir.
230- Yi­ne onu bo­şar­sa, ka­dın onun dı­şın­da bir baş­ka ko­cay­la nikâh­lan­ma­dık­ça ona helâl ol­maz. Eğer (bu ko­ca da) onu bo­şar­sa, on­la­rın Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­cak­la­rı­nı sa­nı­yor­lar­sa, tek­rar bir­bir­le­ri­ne dön­me­le­rin­de iki­si için gü­nah yok­tur. İş­te bun­lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır; bun­la­rı, bi­len bir top­lu­luk için açık­lar.
231- Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da, bek­le­me sü­re­le­ri­ni ta­mam­la­mak üze­re­ler­se on­la­rı ya iyi­lik­le tutun ya da iyilikle bı­ra­kın; hak­la­rı­nı ih­lal edip za­rar ver­mek için on­la­rı tut­ma­yın. Kim böy­le ya­par­sa ar­tık o, ken­di nef­si­ne zul­met­miş olur. Al­lah'ın ayet­le­ri­ni oyun ko­nu­su edin­me­yin. Al­lah'ın si­ze olan ni­me­ti­ni ve si­ze öğüt ver­mek için in­dir­di­ği ki­ta­bı ve hik­me­ti anın. Al­lah'tan kor­kup-sa­kı­nın ve bi­lin ki, hiç şüp­he­siz Al­lah her şe­yi bi­len­dir.
232- Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da, bek­le­me sü­re­le­ri­ni bi­tir­di­ler mi, bir­bir­le­riy­le ma­ruf bir bi­çim­de an­laş­tık­la­rı tak­dir­de, on­la­ra, ken­di­le­ri­ni (es­ki) ko­ca­la­rı­na nikâh­la­ma­la­rı­na en­gel çı­kar­ma­yın. İş­te, içi­niz­de Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne ina­nan kim­se­ye bu­nun­la öğüt ve­ri­lir. Bu, si­zin için da­ha ha­yır­lı ve da­ha te­miz­dir. Al­lah, bi­lir de siz bil­mez­si­niz.
233- Em­zir­me­yi ta­mam­la­mak is­te­yen­ler için an­ne­ler ço­cuk­la­rı­nı iki tam yıl em­zi­rir­ler. On­la­rın yi­ye­ce­ği, gi­ye­ce­ği bi­li­nen ör­fe uy­gun ola­rak, ço­cuk ken­di­si­nin ola­na (ba­ba­ya) ait­tir. Kim­se­ye güç ye­ti­re­ce­ği­nin dı­şın­da yük tek­lif edil­mez. An­ne, ço­cu­ğu, ço­cuk ken­di­si­nin olan ba­ba da ço­cu­ğu do­la­yı­sıy­la za­ra­ra uğ­ra­tıl­ma­sın; mi­ras­çı üze­rin­de­ki so­rum­lu­luk da bu­nun gi­bi­dir. Eğer an­ne ve ba­ba ara­la­rın­da rı­za ile ve da­nı­şa­rak ço­cu­ğu süt­ten ayır­ma­yı is­ter­ler­se, iki­si için de bir gü­nah yok­tur. Ve eğer ço­cuk­la­rı­nı­zı (bir süt an­ne­ye) em­zirt­mek is­ter­se­niz, ve­re­ce­ği­ni­zi ör­fe uy­gun ola­rak öde­dik­ten son­ra üze­ri­ni­ze bir gü­nah yok­tur. Al­lah'tan kor­kup-sa­kı­nın ve bi­lin ki, kuş­ku­suz Al­lah yap­tık­la­rı­nı­zı gö­ren­dir.
234- İçi­niz­den ölen­le­rin ge­ri­de bı­rak­tı­ğı eş­ler, ken­di ken­di­le­ri­ne dört ay on (gün) bek­ler­ler. Sü­re­le­ri­ni bi­ti­rin­ce, ar­tık ken­di hak­la­rın­da ma­ruf bir şe­kil­de yap­tık­la­rın­dan do­la­yı si­ze bir gü­nah yok­tur. Al­lah, iş­le­dik­le­ri­niz­den ha­ber­dar­dır.
235- (İd­de­ti­ni bek­le­yen) ka­dın­la­rı nikâh­la­mak is­te­di­ği­ni­zi on­la­ra sez­dir­me­niz­de ya da gön­lü­nüz­de sak­la­ma­nız­da si­ze bir gü­nah yok­tur. Al­lah, si­zin on­la­rı ana­ca­ğı­nı­zı bi­lir. Sa­kın bi­li­nen (meş­ru) söz söy­le­me­niz dı­şın­da on­lar­la giz­li­ce söz­leş­me­yin; bek­le­me sü­re­si ta­mam­la­nın­ca­ya ka­dar nikâh ba­ğı­nı bağ­la­ma­ya ke­sin ka­rar ver­me­yin. Ve bi­lin ki, el­bet­te Al­lah kal­bi­niz­den ge­çe­ni bil­mek­te­dir. Ar­tık O'ndan sa­kı­nın. Ve bi­lin ki, şüp­he­siz Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, hâlimdir.
236- He­nüz do­kun­ma­dan, ya da me­hir­le­ri­ni kes­me­den kadın­la­rı bo­şar­sa­nız si­ze bir gü­nah yok­tur. (An­cak) On­la­rı ya­rar­lan­dı­rın, zen­gin olan ken­di gü­cü, dar­da olan da ken­di gü­cü ora­nın­da, ma­ruf (gü­zel) bir şe­kil­de (ya­rar­lan­dır­sın). Bu, iyi­lik eden­ler üze­rin­de bir hak­tır.
237- Eğer on­la­ra me­hir ke­ser de, do­kun­ma­dan bo­şar­sa­nız, kes­ti­ği­ni­zin ya­rı­sı­nı (ve­rin). An­cak, ka­dın­lar vaz­ge­çer­se baş­ka. Si­zin ba­ğış­la­ma­nız tak­va­ya da­ha ya­kın­dır. Ara­nız­da­ki fa­zi­le­ti unut­ma­yın. Şüp­he­siz Al­lah, yap­mak­ta ol­duk­la­rı­nı­zı gö­ren­dir.
238- Na­maz­la­rı ve or­ta na­ma­zı ko­ru­yun ve gö­nül­den bo­yun eği­ci­ler ola­rak Al­lah'a ita­at edin.
239- Eğer kor­ka­rsanız, ya­ya ve­ya bi­nek­te iken kı­lın. Gü­ven­li­ğe gir­di­ği­niz­de ise, yi­ne Al­lah'ı, bil­me­di­ği­niz şey­le­ri si­ze öğ­ret­ti­ği gi­bi zik­re­din.
240- İçi­niz­de ölüp de (ge­ri­de) eş­ler bı­ra­kan­lar, (ev­le­rin­den) çı­ka­rıl­mak­sı­zın, bir yı­la ka­dar ya­rar­lan­ma­la­rı için eş­le­ri­ne va­si­yet (bı­rak­sın­lar). Ama ken­di­le­ri çı­kar­lar­sa, on­la­rın ken­di­le­ri hak­kın­da uy­gun ola­nı yap­ma­la­rın­da si­zin için bir gü­nah yok­tur. Al­lah, güç­lü ve üs­tün­dür, hik­met sâhibidir.
241- Bo­şa­nan ka­dın­la­rın meş­ru bir tarz­da ya­rar­lan­ma pay­la­rı var­dır. Bu, sa­kı­nan­lar üze­rin­de bir hak­tır.
242- İş­te Al­lah, si­ze ayet­le­ri­ni böy­le açık­lar; ki akıl er­di­re­si­niz.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Bu ayet­ler gru­bun­da, bo­şan­ma­nın, bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si­nin (id­det), bo­şan­mış ka­dı­nın ço­cu­ğu­nu em­zir­me­si­nin ve bir par­ça da na­ma­zın hü­küm­le­ri ele alı­nı­yor.
228) Bo­şan­mış ka­dın­lar ken­di ken­di­le­ri­ne üç te­miz­len­me sü­re­si bek­ler­ler.
Ta­lak ke­li­me­si­nin asıl an­la­mı, ka­yıt­lar­dan ve bağ­lar­dan kur­tul­ma­dır. Son­ra­la­rı, is­ti­a­re yön­te­miy­le ka­dı­nın nikâh ba­ğın­dan ve ev­li­lik kay­dın­dan kur­tul­ma­sı an­la­mın­da kul­la­nıl­dı. Git-gi­de, kul­la­nım çok­lu­ğun­dan do­la­yı, ke­li­me­nin asıl an­la­mı gi­bi al­gı­lan­dı.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "et-ta­rab­bus" bek­le­me ve hap­set­me an­la­mı­na ge­lir. Bu ke­li­me­nin "ken­di ken­di­le­ri­ne" ifa­de­siy­le ka­yıt­lı kı­lın­ma­sı, er­kek­ler­den uzak dur­ma an­la­mı­na işa­ret et­me­si, do­la­yı­sıy­la bo­şan­ma son­ra­sı bek­len­me sü­re­si­nin ne an­la­ma gel­di­ği­ne de­la­let et­me­si için­dir. Bu­na gö­re, bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si­nin (id­det) an­la­mı; ka­dı­nın, döl su­la­rı­nın ka­rış­ma­ma­sı için ken­di­ni ev­li­lik­ten alı­koy­ma­sı­dır. Bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si­ni ifa­de et­ti­ği­nin yanı sıra, ya­sa­ma­nın (teş­ri) ge­ri plânın­da­ki hik­me­te de işa­ret edi­li­yor. Döl su­la­rı­nın ka­rış­ma­sı­na, do­la­yı­sıy­la ne­sil­le­rin bo­zul­ma­sı­na kar­şı ön­lem al­ma. Hiç kuş­ku­suz, her yer­de ya­sa­ma­nın hik­me­ti­nin ge­çer­li ol­ma­sı­nın ge­re­ği yok­tur. Çün­kü ya­sa ve hü­küm­ler ağır ba­san mas­la­hat ve hik­met­le­re gö­re be­lir­le­nir­ler, kap­sa­yı­cı ge­nel mas­la­hat ve hik­met­le­re gö­re de­ğil (so­nuç­ta bo­şan­mış kı­sır ka­dın da id­det bek­le­me­li­dir). Bu ba­kım­dan "ken­di ken­di­le­ri­ne... bek­ler­ler." sö­zü, ifa­de ve vur­gu ba­kı­mın­dan "Ev­li­lik­ten do­la­yı, döl su­la­rı­nın, do­la­yı­sıy­la nes­lin ka­rış­ma­sı­nı ön­le­mek için üç ay­ba­şı hâli ve te­miz­len­me sü­re­si ken­di ken­di­le­ri­ni göz­lem al­tın­da tu­tar­lar." ifa­de­si­ne eş­tir. Do­la­yı­sıy­la cüm­le ha­ber (bek­ler­ler) ni­te­li­ğin­de­dir, ama onun­la in­şa ve ta­lep (bek­le­me­li­dir­ler) amaç­lan­mış­tır. Bu yön­tem, te­ki­di ifa­de et­me­si ba­kı­mın­dan kul­la­nıl­mış­tır.
Ayet­te ge­çen "kurû" ke­li­me­si "el-kur'u" ke­li­me­si­nin ço­ğu­lu­dur. Hem ay­ba­şı hâli hem ay­ba­şı hâlinden te­miz­len­me an­la­mın­da kul­la­nı­lır. Den­di­ği­ne gö­re bu ke­li­me, zıt an­lam­lı­dır. Şu ka­da­rı var ki "Kur" kö­kü­nün asıl an­la­mı, "top­la­ma"dır. Ama her "top­la­ma" de­ğil. Ar­dın­dan baş­ka­laş­ma­yı ve fark­lı­laş­ma­yı do­ğu­ran top­la­ma... Bu ba­kım­dan, ke­li­me­nin ay­ba­şı hâlinden te­miz­len­me an­la­mın­da kul­la­nıl­mış ol­ma­sı ih­ti­ma­li da­ha be­lir­gin­dir. Bu­nun ne­de­ni te­miz­len­me hâlinde ka­nın ra­him­de top­lan­ma­sı­nın söz konusu ol­ma­sı­dır. Son­ra, ay­ba­şı hâli için kul­la­nıl­mış­tır. Bu­nun ne­de­ni de, bu du­rum­da ka­nın top­lan­dık­tan son­ra dı­şa­rı atıl­ma­sı­dır. Bu itibarla harf­le­rin top­lan­ma­sı­na ve oku­ma ara­cı­lı­ğı ile dı­şa­rı dö­kül­me­si­ne de "kı­ra­at" de­nil­miş­tir. Dil­ci­ler "kı­ra­at" ke­li­me­si­nin "top­la­ma" an­la­mı­na gel­di­ği hu­su­sun­da gö­rüş bir­li­ği için­de­dir­ler.
Aşa­ğı­da­ki ayet­ler de "kı­ra­at" söz­cü­ğü­nün asıl an­la­mı­nın top­la­ma ol­du­ğu­nu çağ­rış­tı­rır ni­te­lik­te­dir: "Onu çar­ça­buk al­mak için di­li­ni kı­mıl­dat­ma, şüp­he­siz onu top­la­mak ve onu okut­mak bi­ze aittir. Şu hâl­de, biz onu oku­du­ğu­muz za­man, sen de onun oku­nu­şu­nu iz­le." (Kı­ya­met, 16-18) "Onu bir Kur'ân ola­rak, in­san­la­ra du­ra du­ra oku­man için ayır­dık." (İsrâ, 106) Dik­kat edi­lir­se, bu ayet­ler­de yü­ce Al­lah "el-Ki­tab" ve­ya "el-Fur­kan" gi­bi bir ifa­de ye­ri­ne "Kur'ân" ke­li­me­si­ni kul­la­nı­yor. Al­lah ki­ta­bı­na "Kur'ân" adı­nın ve­ril­miş ol­ma­sı­nın al­tın­da da bu in­ce­lik yat­mak­ta­dır.
Ra­gıb İs­fa­ha­nî, el-Müf­re­dat ad­lı ese­rin­de şöy­le der: Ger­çek­te "el-kur'u" te­miz­lik hâlinden ay­ba­şı hâline ge­çi­şin adı­dır. Hem te­miz­lik hâlinin ve hem de onu iz­le­yen ay­ba­şı hâlinin adı ol­du­ğu için, bu iki du­rum­dan her bi­ri için ay­rı bir isim ola­rak da kul­la­nıl­mış­tır. Çün­kü iki an­la­mı bir­lik­te ifa­de et­mek için ko­nu­lan bü­tün isim­ler, bu an­lam­lar ay­rı ola­rak de­ğer­len­di­ril­dik­le­rin­de bun­lar için de ad olur­lar. "Ye­mek sof­ra­sı" an­la­mı­na ge­len "el-mâ­i­de" ke­li­me­si­nin hem sof­ra, hem de ye­mek an­la­mı­na gel­me­si gi­bi. Bun­lar­dan bi­ri ay­rı ola­rak mütalaa edil­di­ğin­de "ma­i­de" adı­nı ala­bi­lir. "el-Kur'u" ise, sırf te­miz ol­ma hâlinin ya da sırf ay­ba­şı hâlinin adı de­ğil­dir. Çün­kü üze­rin­de ay­ba­şı ka­na­ma­sı­nın izi bu­lun­ma­yan ka­dı­na "zat-u kur (=te­miz­lik ve ay­ba­şı hâlinde ka­dın)" den­mez. Yi­ne ka­na­ma­sı sü­rek­li de­vam eden ka­dı­na da bu ad ve­ril­mez.
Eğer Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne ina­nı­yor­lar­sa sü­rek­li Al­la-h'ın ra­him­le­rin­de ya­rat­tı­ğı­nı sak­la­ma­la­rı on­la­ra helâl ol­maz.
Bu­ra­da, bo­şan­mış ka­dı­nın, bir an ön­ce bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si­ni so­na er­dir­mek ya da ge­ri­ye dö­nüş hu­su­sun­da ko­ca­sı­na za­rar ver­mek ve­ya bu­nun ben­ze­ri baş­ka şey­ler için ay­ba­şı hâli ka­nı­nı ya da rah­min­de­ki ce­ni­ni giz­le­me­si­nin ha­ram ol­du­ğu kas­te­di­li­yor. Hük­mün as­lı ya­ni üç te­miz­len­me sü­re­si bek­le­me ge­rek­li­li­ği iman şar­tı­na bağ­lan­mış ol­ma­ma­sı­na rağ­men, yu­ka­rı­da­ki "sak­la­ma­la­rı on­la­ra helâl ol­maz" ifa­de­si­nin "Eğer Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne ina­nı­yor­lar­sa" şek­lin­de ka­yıt­lan­dı­rıl­mış ol­ma­sı, hük­mü ka­bul­len­me­ye, bun­da ka­rar­lı­lık gös­ter­me­ye yö­ne­lik bir tür teş­vik­tir. Çün­kü adı ge­çen ka­yıt cüm­le­sin­de, söz konusu hük­mün Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne inan­ma­nın bir ge­re­ği ol­du­ğu­na yö­ne­lik bir işa­ret var­dır. Ki İslâm şe­ri­a­tı­nın te­me­li­ni de bu inanç pren­si­bi oluş­tur­mak­ta­dır.Böy­le­ce hiç bir Müslüman böy­le bir hük­me ih­ti­yaç duy­ma­dı­ğı­nı söy­le­ye­mez. Yu­ka­rı­da­ki ifa­de tıp­kı şu­na ben­zer: "Eğer ha­yır is­ti­yor­san insan­lar­la iyi ge­çin. "Ya da has­ta için: "Eğer iyi­leş­mek, şi­fa bul­mak is­ti­yor­san per­hiz yap." de­me­miz gi­bi.
Ko­ca­la­rı, bu sü­re için­de ba­rış­mak is­ter­ler­se, on­la­rı ge­ri al­ma­da da­ha çok hak sa­hi­bi­dir­ler.
"el-Buû­le­tu" ke­li­me­si "ba'l" kelimesinin ço­ğu­lu­dur. Ev­li çift­le­rin ev­li kal­dık­la­rı sü­re­ce er­ke­ği­ne de­nir. Bu ke­li­me üs­tün­lük, güç, zor­luk­la­ra kar­şı da­yan­ma gi­bi an­lam­la­rı çağ­rış­tır­mak­ta­dır. Ka­dı­na oran­la er­kek için bu tür özel­lik­le­rin va­rol­du­ğu bir ger­çek­tir. Son­ra bu an­la­mı ile ke­li­me kök ka­bul edi­lip bun­dan baş­ka kav­ram­lar tü­re­til­miş­tir. Bu bağ­lam­da hay­van bi­ni­ci­si­ne, yük­sek ye­re, bü­yük pu­ta ve iri hur­ma ağa­cı­na vb. şey­le­re de "ba­'l" den­miş­tir.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "buû­le­tu­hun­ne" ke­li­me­si­nin so­nun­da­ki za­mir, bo­şan­mış ka­dın­la­ra dö­nük­tür. An­cak, hü­küm sırf ge­ri dön­me­li (ric'i ta­lak) bo­şan­mış­la­ra öz­gü­dür. Tüm bo­şan­mış ka­dın­lar­la ya­ni hem ge­ri dön­me­li ve hem de ge­ri dön­me­siz (ba­in ta­lak) bo­şan­mış­lar­la il­gi­li de­ğil­dir. İşa­ret isim­le­rin­den olan "za­li­ke" ile işa­ret edi­len de, bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si an­la­mın­da, ken­di­ni göz­lem al­tın­da tut­ma'dır. "Ba­rış­mak is­ter­ler­se" kay­dı da dö­nü­şün ba­rış ama­cı­na yö­ne­lik ol­ma­sı­nın zo­run­lu­lu­ğu­na işa­ret et­mek­te­dir. "Za­rar ver­mek için on­la­rı tut­ma­yın." ifa­de­sin­de de bu­yu­rul­du­ğu gi­bi, bu amaç­la ka­dı­nı tut­mak ya­sak­tır.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de kul­la­nı­lan "ahak­ku" ke­li­me­si, ism-i taf­dil­dir. Bu ise, an­la­mı­nın sü­rek­li ola­rak üs­tün tu­tu­lan­la bir­lik­te ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. San­ki, bo­şan­mış ka­dın­la il­gi­li ola­rak ilk ko­ca bir hak­ka sa­hip­tir, di­ğer gö­rü­cü­ler de bir hak­ka sa­hip­tir­ler. Ama ilk ko­ca, bo­şan­ma ön­ce­sin­de bir ev­li­lik ya­şa­dık­la­rı için, ka­dı­nı ge­ri al­ma­da da­ha çok hak sa­hi­bi­dir. Fa­kat şu var ki ayet­te ge­çen "ge­ri al­ma" ifa­de­si, an­cak ilk ko­ca açı­sın­dan ele alın­dı­ğı za­man bir an­lam ifa­de ede­bi­lir.
Bu­ra­dan an­la­şı­lı­yor ki; ayet-i ke­ri­me­de, an­lam açı­sın­dan in­ce bir tak­dir kul­la­nıl­mış­tır. Bu­na gö­re "ko­ca­la­rı, on­lar hu­su­sun­da baş­ka­la­rın­dan da­ha çok hak sa­hi­bi­dir­ler." şek­lin­de bir an­lam çı­kı­yor kar­şı­mı­za. Bu ise, an­cak bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si için­de ge­ri al­ma, ye­ni­den bir ara­ya gel­me şek­lin­de ger­çek­le­şir. Kuş­ku­suz ko­ca­nın baş­ka­la­rı­na gö­re, da­ha çok hak sa­hi­bi ol­ma­sı, ge­ri dön­me­li bo­şan­mış ka­dın­lar için söz ko­nu­su­dur, ge­ri dön­me­siz bo­şan­mış ka­dın­lar için de­ğil. Böy­le bir du­rum­da ka­rı-ko­ca­nın ye­ni­den bir­leş­me­le­ri ca­iz de­ğil­dir çün­kü. Bu so­nuç adı ge­çen hük­mün, ge­ri dön­me­li bo­şan­mış ka­dın­la­ra öz­gü ol­du­ğu­na iliş­kin bir ipu­cu ko­nu­mun­da­dır. Yok­sa, "buûletuhunne" ke­li­me­si­nin so­nun­da­ki za­mir is­tih­dam ya da ben­ze­ri bir du­rum­la bir kı­sım bo­şan­mış ka­dın­la­ra dö­nük ola­rak al­gı­lan­ma­sı söz konusu de­ğil­dir. Öte yan­dan ayet-i ke­ri­me, sa­de­ce ko­ca­sı ile cin­sel iliş­ki­ye gir­miş, hâlen ay­ba­şı ka­na­ma­sı­nı gö­ren ha­mi­le ol­ma­yan ka­dın­lar­la il­gi­li hük­mü içer­mek­te­dir. Ko­ca­sı ile cin­sel iliş­ki­ye gir­me­miş, he­nüz buluğ ça­ğı­na eriş­me­miş, ay­ba­şı hâlini gör­me ya­şı­nı ge­ri­de bı­rak­mış ve­ya ha­mi­le olan ka­dın­la­ra iliş­kin hü­küm­ler­se baş­ka ayet­le­rin ko­nu­su­dur.
On­la­rın le­hi­ne de aleyh­le­rin­de­ki ma­ruf hak­ka denk bir hak var­dır. An­cak er­kek­ler için on­lar üze­ri­ne üs­tün bir de­re­ce var.
"Ma­ruf" kav­ra­mı, in­san­lar ara­sın­da ce­re­yan eden ha­yat tü­rün­den edi­ni­len do­ğal zevk ara­cı­lı­ğı ile bi­li­nen, ta­nı­nan ve olum­lu kar­şı­la­nan şey de­mek­tir. Yü­ce Al­lah, in­ce­le­di­ği­miz bu ayet­ler gru­bun­da "ma­ruf" kav­ra­mı­nı bir kaç kez tek­rar­la­mış­tır. On iki yer­de bu kav­ram­dan söz et­me­si, onun bu işin ya­ni bo­şan­ma ve bo­şa­ma­dan kay­nak­la­nan di­ğer ge­liş­me­le­rin fıt­ra­tın ya­sa­la­rı­na gö­re ve sağ­lık­lı bir tarz­da ger­çek­leş­me­si­ne ver­di­ği öne­mi vur­gu­la­mak­ta­dır. Şu hâl­de "ma­ruf" kav­ra­mı, ak­lın yol gös­te­ri­ci­li­ği­ni, şe­ri­a­tın hük­mü­nü, gü­zel ahlâkın fa­zi­le­ti­ni ve adap ku­ral­la­rı­nı kap­sa­mak­ta­dır.
İslâm di­ni, şe­ri­a­tı­nı (hu­kuk sis­te­mi­ni) fıt­rat ve öz ya­ra­tı­lış esa­sı­na da­yan­dır­dı­ğı için, İslâm'a gö­re "ma­ruf" fıt­ra­tın çiz­gi­si­ni iz­le­yen ve ya­ra­tı­lış­tan kay­nak­la­nan do­ğal tav­rın dı­şı­na taş­ma­yan, in­san­la­ra aşi­na ge­len, on­lar­ca bi­li­nen, ta­nı­nan şey an­la­mı­nı ifa­de eder. Bu ba­kım­dan, fıt­rat esa­sı­na gö­re bi­çim­le­nen bir top­lum­sal dü­ze­ne ege­men olan ya­sa­lar, bi­rey­le­rin ve par­ça­la­rın hü­küm­ler kar­şı­sın­da eşit ol­ma­sı­nı ön­gö­rür, her fer­din le­hi­ne olan hak­ka denk ol­mak üze­re aley­hi­ne de bir hak var­dır. An­cak ya­sa­lar ve hak­lar kar­şı­sın­da­ki bu eşit­lik, her bi­re­yin top­lum­sal sis­tem için­de­ki ağır­lı­ğı­nın, et­ki­si­nin ve ha­ya­ta iliş­kin ko­nu­lar­da­ki ke­ma­le yö­ne­lik per­for­man­sı­nın ol­du­ğu gi­bi ko­run­ma­sı ile bir­lik­te dü­şü­nül­me­li­dir. Ya­ni yö­ne­ti­ci po­zis­yo­nun­da ola­nın yö­ne­ti­ci­li­ği, yö­ne­ti­len ko­nu­mun­da ola­nın bu du­ru­mu, bil­gi­nin bil­gi­si, ca­hi­lin bil­gi­siz­li­ği, güç­lü­nün ça­lış­ma bağ­la­mın­da gü­cü ve za­yı­fın za­yıf­lı­ğı gö­z ö­nün­de bu­lun­du­rul­ma­lı, son­ra her hak sa­hi­bi­ne hak­kı­nı ver­mek su­re­tiy­le top­lu­mu oluş­tu­ran bi­rey­ler ara­sın­da eşit­lik sağ­lan­ma­lı­dır. İslâm di­ni, ka­dı­nın le­hi­ne ve aley­hi­ne ol­mak üze­re koy­du­ğu hü­küm­ler­de bu esa­sa gö­re ha­re­ket et­miş­tir. Ka­dı­nın le­hi­ne olan hak­la­ra denk ola­cak şe­kil­de aley­hi­ne de bir ta­kım hak­lar ön­gör­müş­tür. Bu­nun­la be­ra­ber, top­lum­sal ha­yat­ta­ki ağır­lı­ğı­nı, ev­len­me ve üre­me bağ­la­mın­da er­kek­le kur­du­ğu bir­lik­te­lik­te­ki iş­le­vi­ni özen­le ko­ru­muş­tur. İslâm bu ko­nu­da, er­kek­ler için on­la­rın üze­rin­de bir de­re­ce ön­gö­rür. De­re­ce de­di­ği­miz, mer­te­be­dir.
Bu­ra­dan ha­re­ket­le an­lı­yo­ruz ki; "An­cak, er­kek­ler için on­lar üze­rin­de üs­tün bir de­re­ce var." ifa­de­si, ön­ce­ki cüm­le­nin içer­di­ği hük­mü bü­tün­le­yi­ci bir ka­yıt­tır. Tüm cüm­le ile ay­nı an­lam kas­te­dil­miş­tir: Yü­ce Al­lah ka­dın­lar­la ya da bo­şan­mış ka­dın­lar­la er­kek­le­ri eşit kıl­mış­tır. Bu­nun­la be­ra­ber, er­kek­le­rin on­lar üze­rin­de­ki bir de­re­ce­lik üs­tün­lük­le­ri­ni de ko­ru­muş­tur. Ka­dın­la­rın aley­hi­ne koy­du­ğu hü­küm­le­re denk ola­cak şe­kil­de, on­la­rın le­hi­ne de ba­zı hü­küm­ler koy­muş­tur. Me­se­le­yi bi­lim­sel açı­dan in­ce­le­di­ği­miz­de da­ha ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar su­na­ca­ğız.
229) Bo­şan­ma iki de­fa­dır. Son­ra ya iyi­lik­le tut­mak ve­ya gü­zel­lik ve ih­san­la bı­rak­mak ge­re­kir.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-mer­re­ta­ni", "el-mer­ra­tu" ke­li­me­sin­den, o da "el-murûr" mas­ta­rın­dan tü­re­til­miş ve "de­fa" de­mek­tir. İşin bir ke­re ya­pıl­dı­ğı­nı ifa­de eder. Ni­te­kim "ed-def'atu, en-nez­le­tu" ke­li­me­le­ri de ka­lıp, an­lam ve ifa­de ba­kı­mın­dan ay­nı ka­te­go­ri­ye gi­rer­ler.
Yi­ne ayet­te ge­çen "et-tas­rih" ke­li­me­si, kök ola­rak hay­va­nı ot­la­ma­da ser­best bı­rak­ma an­la­mı­nı ifa­de eder. "Se­rah­tu'l-ibi­le=De­ve­yi sal­dım ki gi­dip kı­zıl ağa­cın mey­ve­si­ni ye­sin." Kı­zıl ağaç (serh) mey­ve­si de­ve­ler ta­ra­fın­dan ye­nen bir ağaç­tır. Ayet-i ke­ri­me­de ka­dı­nın, bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si için­de ge­ri alın­ma­ma­sı, bu sü­re do­la­na ka­dar ser­best bı­ra­kıl­ma­sı an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır.
"Bo­şan­ma iki de­fa­dır." ifa­de­sin­de­ki "bo­şan­ma"dan mak­sat, ka­dı­nın ge­ri alın­ma­sı ca­iz olan bo­şan­ma­dır, bu yüz­den pe­şi­ sı­ra "tut­mak" ifa­de­si kul­la­nıl­mış­tır. Üçün­cü kez bo­şan­ma­ya ise, şu ifa­de işa­ret et­mek­te­dir: "Yi­ne onu bo­şar­sa, kadın onun dı­şın­da bir baş­ka ko­cay­la nikâh­lan­ma­dık­ça ona he­lâl ol­maz."
Ka­dı­nın gü­zel­lik­le bı­ra­kıl­ma­sı de­yi­mi ile gö­rül­dü­ğü ka­da­rıy­la, ilk iki bo­şan­ma­dan son­ra ka­dı­nı ay­rıl­ma ve ay­rıl­ma­ma hu­su­sun­da ser­best bı­rak­ma kas­te­dil­miş­tir. Böy­le­ce ka­dın bo­şan­ma son­ra­sı bek­le­me sü­re­si­nin so­na er­me­si ile ay­rı­la­bi­lir. Bu­nun­la be­ra­ber, be­lir­gin olan hu­sus, bu­nun üçün­cü kez bo­şan­ma ol­du­ğu­dur. Ni­te­kim "ya tut­mak..." ifa­de­sin­de­ki ay­rın­tı­nın mut­lak olu­şu da bu­nu pe­kiş­tir­mek­te­dir. Bu­na gö­re "yi­ne onu bo­şar­sa..." ifa­de­si üs­tü ka­pa­lı açık­la­ma­dan son­ra ye­r a­lan bir ay­rın­tı­lı açık­la­ma ni­te­li­ğin­de­dir.
"Tut­ma"nın "ma­ruf"la (=iyi­likle), "bı­rak­ma"nın­sa "ih­san"la (=gü­zel­likle) ka­yıt­lı kı­lın­ma­sın­da, in­ce bir me­saj yat­tı­ğı or­ta­da­dır. Çün­kü ba­zı du­rum­lar­da, bo­şan­mış ka­dın ken­di­si­ne za­rar ver­mek ama­cı ile ge­ri alı­na­bi­lir. Nikâh al­tın­da tu­tu­la­bi­lir. Bu ise, nor­mal fıt­ra­tın ka­bul et­me­di­ği (ma­ruf gör­me­di­ği) çir­kin (mün­ker) bir dav­ra­nış­tır. Bir ada­mın ka­rı­sı­nı bo­şa­ma­sı, son­ra id­de­ti do­la­na ka­dar ser­best bı­rak­ma­sı, sü­re­nin so­nun­da ge­ri al­ma­sı, ar­dın­dan bir kez da­ha bo­şa­yıp ge­ri al­ma­sı, bu­nu ya­par­ken de ka­dı­na ezi­yet et­me­yi, za­rar ver­me­yi amaç­la­ma­sı gi­bi. Kuş­ku­suz bu ta­vır, İslâm şe­ri­a­tı­nın ta­nı­ma­dı­ğı, onay­la­ma­dı­ğı (ma­ruf ola­rak ni­te­le­me­di­ği) çir­kin bir ta­vır­dır, hoş ol­ma­yan, za­rar amaç­lı bir uy­gu­la­ma­dır. Tam ter­si­ne, şe­ri­a­tın onay­la­dı­ğı, ca­iz gör­dü­ğü hu­sus, ka­dı­nın bir tür kay­naş­ma, ün­si­yet pey­da et­me ve nef­si ya­tış­tır­ma ama­cı ile nikâh ba­ğı al­tın­da tu­tul­ma­sı­dır. Ulu Al­lah ka­dın-er­kek ara­sın­da bu sı­cak at­mos­fe­rin ege­men ol­ma­sı­nı ön­gör­müş­tür.
Ki­mi du­rum­lar­da, ka­dı­nı sa­lı­ver­me de şid­det ve öf­ke un­sur­la­rı­nın rol oy­na­dı­ğı, in­ti­kam duy­gu­la­rı­nın ön plâna çık­tı­ğı çir­kin bir at­mos­fer­de, ma­ruf ol­ma­yan bir tarz­da ce­re­yan ede­bi­lir. İslâm şe­ri­a­tı­nın ca­iz gör­dü­ğü, onay­la­dı­ğı sa­lı­ver­me, in­san­la­rın üze­rin­de it­ti­fak et­tik­le­ri ve şe­ri­a­tın çir­kin di­ye ni­te­le­me­di­ği bir at­mos­fer­de ger­çek­le­şe­ni­dir. İs­la­m'ın onay­la­dı­ğı, iyi­lik­le sa­lı­ver­me­dir. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "On­la­rı ya iyi­lik­le tu­tun ya da iyi­lik­le bı­ra­kın." Sö­zü­nü et­ti­ği­miz is­te­ği di­le ge­tir­me­de as­lo­lan, bu ifa­de­dir. Fa­kat in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz şu ayet-i ke­ri­me­de­ki "ve­ya ih­san ve gü­zel­lik" ifa­de­sin­de, ka­dı­nın sa­lı­ve­ril­me­si "ih­san (=gü­zel­lik)" kay­dı­na bağ­lan­mış­tır. Bu ise, "ma­ruf" kav­ra­mı­na bir kat­kı ni­te­li­ğin­de­dir. Çün­kü cüm­le­nin de­va­mın­da bu de­ğer­len­dir­me­yi ge­rek­ti­ri­ci bir ifa­de yer al­mak­ta­dır: "On­la­ra ver­di­ği­niz bir şe­yi ge­ri al­ma­nız si­ze he­lâl de­ğil­dir."
Şöy­le ki: Bo­şan­ma ko­nu­sun­da, ka­dı­na kar­şı ta­kı­nı­la­cak ta­vır­la­rın ma­ruf (iyi­lik) ve ih­san (gü­zel­lik) şek­lin­de kay­da bağ­lan­ma­sı, ko­nu­lan ve yer­leş­me­si amaç­la­nan hük­mü ge­çer­siz kı­lı­cı tu­tum­lar­dan uzak dur­ma­yı sağ­la­ma­ya yö­ne­lik­tir. İyi­lik­le tut­ma ile is­te­nen, za­rar amaç­lı ve ezi­yet et­me­ye dö­nük tut­ma­yı ge­çer­siz kıl­ma­dır. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Hak­la­rı­nı ih­lal edip za­rar ver­mek için on­la­rı tut­ma­yın." "Gü­zel­lik­le bı­rak­ma" ile de ko­ca­nın ka­rı­sı­na me­hir ola­rak ver­di­ği ma­lın bir kıs­mı­nı al­ma­ya kal­kış­ma­sı­nı ön­le­me amaç­lan­mış­tır. Böy­le bir du­rum­da, ka­dı­nı bı­rak­ma­nın bir son­ra­ki ayet­te ol­du­ğu gi­bi "ma­ruf" kay­dı­na bağ­lı kı­lın­ma­sı yet­me­ye­bi­lir. Çün­kü ko­ca­nın ka­rı­sı­na ver­di­ği ma­lın bir kıs­mı­nı is­te­yip al­ma­sı, in­san­la­r a­ra­sı iliş­ki­ler açı­sın­dan, çir­kin ola­rak de­ğer­len­di­ril­me­ye­bi­lir. Bu yüz­den, bir son­ra­ki ayet­te de­ğil de sa­de­ce bu ayet­te "bı­rak­ma..." gi­ri­şi­mi "gü­zel­lik" kay­dı­na bağ­lı kı­lın­mış­tır. Ki, bir son­ra­ki cüm­le bir an­lam ifa­de et­miş ol­sun: "On­la­ra ver­di­ği­niz bir şe­yi ge­ri al­ma­nız si­ze helâl de­ğil­dir." Bir baş­ka açı­dan da, ka­dı­nın ev­li­lik ha­ya­tın­da­ki nikâhın sağ­la­dı­ğı kay­naş­ma­yı, sı­cak or­ta­mı yi­ti­ri­şi bir öl­çü­de gi­de­ril­miş ol­sun. Eğer "ve­ya ma­ru­fa gö­re bı­rak­ma ve si­ze helâl de­ğil­dir ki..." de­nil­sey­di, bu in­ce­lik kay­bo­lur­du.
An­cak iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­ma­ya­cak­la­rın-­dan kork­muş ol­ma­la­rı baş­ka.
"Kor­ku" ile iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­ma­ya­cak­la­rı­na i-liş­kin güç­lü bir zan bes­le­me­le­ri kas­te­di­li­yor. Al­lah'ın sı­nır­la­rı ise, di­nin kap­sa­mın­da be­lir­le­di­ği ha­ram­lar, farz­lar, emir ve ya­sak­lar­dır. Bu i-se, an­cak ka­rı-ko­ca­nın ka­rak­ter­le­ri­nin uyuş­ma­ma­sı, ar­zu­la­dık­la­rı şey­le­rin fark­lı ol­ma­sı, bu­na bağ­lı ola­rak da ara­la­rın­da bir sev­gi­siz­lik ve nef­ret or­ta­mı­nın doğ­ma­sı ile söz konusu ola­bi­lir.
Eğer iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­ma­ya­cak­la­rın­dan kor­kar­sa­nız, bu du­rum­da ka­dı­nın fid­ye ver­me­sin­de ikisi için de gü­nah yok­tur.
 Gö­rül­dü­ğü gi­bi, cüm­le için­de "kor­kar­sa­nız" şek­lin­de bir ifa­de kul­la­nı­la­rak "tes­ni­ye" (iki­yi ifa­de eden) za­mi­rin­den "ço­ğul" za­mi­ri­ne bir ge­çiş ger­çek­leş­ti­ri­li­yor. San­ki, du­yu­la­cak kor­ku­nun ge­le­ne­ğin ve ör­fün ta­nı­yıp onay­la­dı­ğı bir "kor­ku" ol­ma­sı­nın ge­rek­li­li­ği­ne işa­ret edi­li­yor. Kor­ku­nun ka­rı-ko­ca­nın he­ve­sin­den, ku­run­tu­sun­dan, ya da aşı­rı ti­tiz­lik­ten do­ğan ves­ve­se­ler­den ile­ri gel­miş ol­ma­ma­sı ge­re­kir. Bu yüz­den bir kez da­ha, bir ge­çiş sağ­la­nı­yor ve "iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­ma­ya­cak­la­rın­dan" de­ni­li­yor. Bu­na kar­şın "eğer bu hu­sus­ta kor­kar­sa­nız" de­nil­mi­yor. Bu­nun ne­de­ni ise, bir ka­rı­şık­lı­ğa mey­dan ver­me­mek­tir.
"Ge­ri al­ma­nız si­ze helâl değildir." ifa­de­si, sa­de­ce "ko­ca"yla il­gi­li ol­du­ğu hâl­de, "gü­nah" ol­gu­su­nun ka­rı-ko­ca­nın iki­sin­den de uzak­laş­tı­rıl­ma­sı­na ge­lin­ce; çün­kü, ko­ca­nın eşi­nin ver­di­ği şe­yi ya­ni mih­ri­ye­yi al­ma­sı­nın ha­ram kı­lın­ma­sı, ka­dı­nın da ver­me­si­nin ha­ram ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Bu, gü­nah ve had­di aş­ma nok­ta­sın­da yar­dım­laş­ma su­çu­nun kap­sa­mı­na gi­rer. An­cak Hul' ni­te­lik­li bo­şan­ma­da bu hu­sus ge­çer­li de­ğil­dir. Ka­rı ko­ca­nın bo­şan­ma ama­cıy­la fid­ye üze­rin­de uz­laş­ma­la­rı ca­iz­dir. Ya­ni ko­ca­nın fid­ye al­ma­sı­nın, ka­dı­nın da fid­ye ver­me­si­nin bir sa­kın­ca­sı yok­tur. Böy­le­ce ka­dı­nın fid­ye ver­me­sin­de iki­si için de gü­nah ol­ma­dı­ğı an­la­şı­lı­yor.
İş­te bun­lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır; on­la­ra te­ca­vüz et­me­yin. Kim Al­lah'n sı­nır­la­rı­na te­ca­vüz eder­se, işte onlar zalimlerin tâ kendileridir.
Al­lah'ın sı­nır­la­rı de­yi­mi ile, iki ayet­te işa­ret edi­len di­ni öğ­re­ti­ler kas­te­dil­miş­tir. Bun­lar ahlâkî me­se­le­ler­le iç içe olan fık­hî hü­küm­ler­dir. Bir kıs­mı da te­mel ol­gu­la­ra da­ya­lı, il­mi ko­nu­lar­dır. "İtidâ" ke­li­me­si aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "la te'te­dû­ha" ke­li­me­si­nin mas­ta­rı­dır ve aş­ma, te­ca­vüz et­me an­la­mı­na ge­lir.
Ayet-i ke­ri­me fık­hî hü­küm­ler­le ahlâkî pren­sip­le­ri ayır­ma­nın, sırf fık­hî hü­küm­ler­le amel edip za­hi­ri an­lam­lar üze­rin­de do­nuk­laş­ma­nın, ka­lıp­laş­ma­nın ca­iz ol­ma­dı­ğı­na yö­ne­lik bir me­saj ve­ri­yor gi­bi­dir. Hiç kuş­ku­suz, ka­bu­ğa ta­kı­lıp kal­ma ve fık­hî ku­ral­lar için­de do­nuk­laş­ma, ilâhî ya­sa­ma­nın he­def­le­di­ği mas­la­ha­tı ip­tal et­me, di­nin ga­ye­si­ni ge­çer­siz kıl­ma ve in­san­lık ha­ya­tı­nın mut­lu­lu­ğu­na kas­tet­me an­la­mı­na ge­lir. Da­ha ön­ce de­fa­lar­ca vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, İslâm, söz de­ğil, ey­lem di­ni­dir. Pra­ti­ğin şe­ri­a­tı­dır, te­o­ri­nin de­ğil. Müs­lü­man top­lu­luk­la­rı­nın bu gün için­de ya­şa­dık­la­rı çö­küş ve ge­ri­le­me­nin tek ne­de­ni, hü­küm­le­rin ka­bu­ğu­na ta­kı­lıp, ah­ka­mın ru­hun­dan ve iç dün­ya­sın­dan yüz ­çe­vir­me­le­ri­dir. Ruh­suz şe­kil­ci­lik­tir top­lum­sal çö­kü­şün ana ne­de­ni. "Kim böy­le ya­par­sa ar­tık o, ken­di nef­si­ne zul­met­miş olur." (Ba­ka­ra, 231) aye­ti de de­ği­ne­ce­ği­miz gi­bi, bu me­sa­jı pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir.
Ayet-i ke­ri­me­de, ön­ce­le­ri "si­ze helâl de­ğil­dir." ve "eğer kor­kar­sa­nız" ifa­de­le­rin­de­ki ço­ğul hi­ta­bın­dan, "İş­te bun­lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır." ifa­de­sin­de­ki te­kil hi­ta­ba yö­ne­lik bir dö­nüş ger­çek­leş­ti­ri­li­yor. Son­ra "on­la­ra te­ca­vüz et­me­yin." ifa­de­siy­le ye­ni­den ço­ğul hi­ta­ba dö­nüş ya­pı­lı­yor, ar­dın­dan "iş­te on­lar za­lim­le­rin tâ ken­di­le­ri­dir..." ifa­de­siy­le te­kil hi­ta­ba ge­çiş sağ­la­nı­yor. [Aye­tin ori­ji­na­lin­de kul­la­nı­lan "til­ke (=iş­te bun­lar)" ve "ula­i­ke (=iş­te on­lar)" ço­ğul hi­tap­ta kul­la­nıl­maz. Bu iki söz­cük te­kil şa­hıs­ta kul­la­nı­lır.] Kuş­ku­suz bu da, mu­ha­ta­bın zih­nin­de bir di­na­mizm mey­da­na ge­ti­ri­yor. Zi­hin uya­nık tu­tu­lu­yor. Ora­dan ora­ya, za­mir­den za­mi­re ge­çiş ya­pı­la­rak tem­bel­leş­me­si­nin önü­ne ge­çi­li­yor.
230) Yi­ne onu bo­şar­sa, ka­dın onun dı­şın­da bir baş­ka ko­cay­la nikâh­lan­ma­dık­ça ona helâl ol­maz... İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; bunları, bilen bir topluluk için açıklar.
Bu­ra­da üçün­cü kez bo­şan­ma­nın hük­mü açık­la­nı­yor. Bu­na gö­re, bo­şa­nan ka­dın bir baş­ka­sıy­la ev­le­nip bo­şan­ma­dık­ça es­ki ko­ca­sı­na helâl ol­maz. "Helâl ol­ma­ma" du­ru­mu ka­dı­nın ken­di­siy­le ilin­ti­li ola­rak vur­gu­la­nı­yor. Oy­sa ha­ram olan ka­dın­la nikâh­lan­ma ve­ya onun­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me­dir. Bu­nun ne­de­ni de, ha­ram­lı­ğın hem nikâh­la ve hem de cin­sel iliş­kiy­le bağ­lan­tı­lı ola­rak al­gı­lan­ma­sı­nı sağ­la­mak­tır. Ay­rı­ca, "Onun dı­şın­da bir başka ko­cay­la nikâh­lan­ma­dık­ça" ifa­de­sin­den, hem nikâh ak­di, hem de cin­sel iliş­ki an­la­şıl­sın di­ye, böy­le bir ifa­de tar­zı­na baş vu­rul­muş­tur. Ev­len­di­ği ikin­ci ko­ca, ka­dı­nı bo­şar­sa, es­ki ko­ca­nın ka­rı­sı ile ye­ni­den ev­len­me­sin­de, bir­bir­le­ri­ne iki ta­ra­fın ona­yı ile dön­me­le­rin­de iki­si için bir sa­kın­ca yok­tur. Bu ise, ka­rı-ko­ca­nın ken­di is­tek­le­riy­le bi­r­bi­ri­ne dön­me­si­dir. İlk iki bo­şan­ma­da ko­ca­ya ta­nı­nan ka­rı­sı­nı ge­ri al­ma hak­kı ile bir ben­zer­li­ği yok­tur. Kuş­ku­suz iki ta­raf­lı bu dö­nüş ka­ra­rı, iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı gö­ze­te­cek­le­ri­ne iliş­kin güç­lü bir zan bes­le­me­le­ri­ne bağ­lı­dır.
"İş­te bun­lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır." ifa­de­sin­de za­mir ye­ri­ne, za­hir is­min ye­r al­ma­sı, söz konusu ola­nın ön­ce be­lir­ti­len sı­nır­lar ol­ma­dı­ğı­na ve fark­lı sı­nır­la­rın söz konusu ol­du­ğu­nun vur­gu­la­nı­şı­na yö­ne­lik­tir.
İn­ce­le­di­ği­miz bu ayet-i ke­ri­me, akıl­la­ra dur­gun­luk ve­ren bir öz­lü ifa­de tar­zı­na sa­hip­tir. Söz son de­re­ce kı­sa tu­tul­ma­sı­na kar­şın, top­lam on dört ta­ne za­mir içer­mek­te­dir. Üs­te­lik her bir za­mi­rin dö­nük ol­du­ğu yer de fark­lı­dır. Bun­ca ka­rı­şık­lık için­de sö­zün akı­şın­da en ufak bir dü­ğüm­len­me, an­lam ka­pa­lı­lı­ğı da söz konusu de­ğil­dir. Kuş­ku yok ki, bu Kur'ân'ın ifa­de tar­zı­nın göz ka­maş­tı­rı­cı bir ör­ne­ği­dir.
Ön­ce­ki ayet­le bir­lik­te, in­ce­le­di­ği­miz bu ayet, birçok nek­re isim ve ki­na­ye­li ifa­de kap­sa­mak­la be­ra­ber, ayet­le­rin akı­şın­da en ufak bir bo­zul­ma, gü­zel­li­ğin­de en ufak bir ze­de­len­me gö­ze çarp­ma­mak­ta­dır. Söz gelimi: "Ya iyi­lik­le tut­mak ya da ih­san ve gü­zel­lik­le bı­rak­mak." cüm­le­sin­de, dört ta­ne nek­re isim var­dır. "On­la­ra ver­di­ği­niz bir şe­yi..." ifa­de­si ise, ka­dı­na, nikâh ak­di­nin kap­sa­mın­da ve­ri­len me­hir an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır. "Eğer kor­kar­sa­nız." ifa­de­si de, his­se­di­le­cek kor­ku­nun ge­nel te­ma­yül­le­re, ör­fe uy­gun olu­şu­nun zo­run­lu­lu­ğu­nu an­lat­mak­ta­dır. "Ka­dı­nın fid­ye ver­me­sin­de" ifa­de­si ise, ka­dı­nın ko­ca­sı­na ken­di­si­ni bo­şa­ma­sı için ver­di­ği mal­dan ki­na­ye­dir. "Yi­ne onu bo­şar­sa" cüm­le­si ile, üçün­cü kez bo­şan­ma kas­te­di­li­yor. "Ka­dın ona helâl ol­maz." ifa­de­si ile, nikâh ak­di­nin ve cin­sel iliş­ki­nin ha­ram­lı­ğı vur­gu­la­nı­yor. "Onun dı­şın­da bir baş­ka ko­cay­la nikâh­lan­ma­dık­ça" ifa­de­si ile de, nikâh ak­di ve cin­sel iliş­ki, bir­lik­te kas­te­dil­miş­tir ki, bu edep ku­ral­la­rı gö­ze­ti­le­rek baş­vu­ru­lan bir ki­na­ye­dir. "Bir­bir­le­ri­ne dön­me­le­rin­de..." cüm­le­si ile de, nikâh ak­di kas­te­dil­miş­tir.
Yi­ne in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz bu iki ayet­te, "ka­dı­nı tut­ma" ya da "bı­rak­ma" ara­sın­da, "iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­ma­ya­cak­la­rın­dan kork­ma­la­rı" cüm­le­si ile "iki­si Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­cak­la­rı­nı sa­nı­yor­lar­sa" ara­sın­da ol­du­ğu gi­bi, gü­zel kar­şı­laş­tır­ma­la­ra ve yi­ne "on­la­ra te­ca­vüz et­me­yin" ve "kim te­ca­vüz eder­se" ifa­de­le­rin­de­ki, de­ği­şik ta­bir­ler kul­lan­ma sa­na­tı­na rast­lı­yo­ruz.
231) Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da, bek­le­me sü­re­le­ri­ni ta­mam­la-mak üze­re­ler­se, onları ya iyi­lik­le tutun ya da iyilikle bı­ra­kın; hak­la­rı­nı ih­lal edip za­rar ver­mek için (ya­nı­nız­da) tut­ma­yın.
Bek­le­me sü­re­si­ni ta­mam­la­mak­tan mak­sat, bo­şan­ma son­ra­sı zo­run­lu bek­le­me sü­re­si­nin so­nu­na yak­la­şıl­ma­sı­dır. Çün­kü aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "bu­luğ" ifa­de­si, ama­ca ulaş­mak an­la­mın­da kul­la­nıl­dı­ğı gi­bi, ama­ca yak­laş­mak an­la­mın­da da kul­la­nı­lır. Söz konusu ifa­dey­le bu ikin­ci an­la­mın kas­te­dil­di­ği­nin ka­nı­tı: "on­la­rı ya iyi­lik­le tu­tun ya da iyi­lik­le bı­ra­kın." ifa­de­si­dir. Çün­kü, bo­şan­ma son­ra­sı zo­run­lu bek­le­me sü­re­si­nin dol­ma­sın­dan son­ra, ka­dı­nı tut­ma ya da bı­rak­ma bir an­lam ifa­de et­mez. "Hak­la­rı­nı ih­lal edip za­rar ver­mek için tut­ma­yın" ifa­de­siy­le ka­dı­na za­rar ver­mek mak­sa­dı ile onu ye­ni­den ge­ri al­ma ya­sak­la­nı­yor. Ay­nı şe­kil­de ta­lak-ı hul' ile bo­şan­ma­nın dı­şın­da, ka­dın­dan mehi­ri­nin bir kıs­mı­nı al­mak su­re­tiy­le, onu bı­rak­mak da ya­sak­lan­mış­tır.
Kim böy­le ya­par­sa ar­tık o, ken­di nef­si­ne zul­met­miş olur… Allah'ın size olan nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti anın...
Bu cüm­lelerde, za­rar amaç­lı tut­ma­nın ha­ram kı­lı­nı­şı­nın hik­me­ti­ne işa­ret edi­li­yor. Çün­kü ev­li­lik, dün­ya ha­ya­tı mut­lu­lu­ğu­nu ta­mam­la­ma ama­cı­na yö­ne­lik­tir. Bu ise, an­cak eş­ler­den her bi­ri­nin di­ğe­ri ile hu­zur bul­du­ğu, do­ğal ih­ti­yaç­la­rı­na ce­vap ver­di­ği du­rum­lar­da ger­çek­le­şe­bi­lir. İlk iki bo­şan­ma sü­re­sin­ce ger­çek­le­şen ko­ca­nın eşi­ne dön­me du­ru­mu ise, özel­lik­le ay­rı­lık ve ko­puk­luk son­ra­sı bir­leş­me, bir ara­ya gel­me ol­ma­sı açı­sın­dan önem­li­dir. Da­ğı­lıp git­me son­ra­sı, kap­sam­lı bir top­lan­ma sü­re­ci­dir. Za­rar ver­mek kastıy­la ka­dı­nı ge­ri al­ma­da bu özel­lik var mı­dır?
"Kim bu­nu ya­par­sa" ya­ni ilk iki bo­şan­ma sü­re­ci için­de sırf za­rar ver­mek ama­cı ile eşi­ni tek­rar ge­ri alır­sa, kuş­ku­suz nef­si­ne zul­met­miş olur. Çün­kü nef­si­ni öz ya­ra­tı­lı­şı­nın ulaş­tı­ra­bi­le­ce­ği dos­doğ­ru yol­dan sap­tır­mış olur.
Öte yan­dan za­rar amaç­lı ge­ri al­ma­lar, Al­lah'ın ayet­le­ri­ni ala­ya al­ma an­la­mı­na ge­lir. Çün­kü yü­ce Al­lah, koy­du­ğu ya­sa­la­rı ve in­dir­di­ği şer'i hü­küm­le­ri bas­ma­ka­lıp, kli­şe­leş­miş, al­mak, ver­mek, tut­mak ve bı­rak­mak gi­bi so­mut ey­lem­ler­le ifa­de edi­len ku­ru ku­ral­lar ol­sun di­ye in­dir­me­miş­tir. Tam ter­si­ne ulu Al­lah inanç ve ha­yat sis­te­mi­ni ge­nel mas­la­hat esa­sı üze­ri­ne bi­na et­miş­tir. Bu sis­tem­le, top­lu­mun bo­zu­lan yön­le­ri ıs­lah edi­lir, in­san­lık ha­ya­tı için ön­gö­rü­len mut­lu­luk un­su­ru te­min edi­lir. Bu yüz­den bı­rak­mış ol­du­ğu ya­sa­la­rı, üs­tün ahlâk­la be­ze­miş­tir ki, ne­fis­le­ri onun­la ter­bi­ye et­sin ve ruh­la­rı onun­la arın­dır­sın. Tev­hid, velâyet ve ben­ze­ri inanç il­ke­le­rin­den olu­şan yü­ce de­ğer­le­ri bil­lur­laş­tır­sın. Bu ba­kım­dan bir in­san, di­ni açı­sın­dan sırf hü­küm­le­rin dış gö­rü­nü­şü ile ye­ti­nir, ge­ri­si­ni ku­lak ar­dı eder­se, kuş­ku yok ki, bu in­san Al­lah'ın ayet­le­ri­ni ala­ya al­mış olur.
"Al­lah'ın si­ze olan ni­me­ti­ni… anın." ifa­de­sin­de ge­çen ni­met­ten mak-­sat, "din" ni­me­ti­dir. Ya da di­nin ha­ki­ka­ti­dir ki bu, di­nin koy­du­ğu ya­sa­la­ra gö­re ha­re­ket et­me­nin so­nu­cu el­de edi­len manevî mut­lu­luk­tur. Ka­rı-ko­ca­nın kay­naş­ma­sı ile sağ­la­nan özel ha­yat mut­lu­lu­ğu gi­bi. Bi­lin­di­ği gi­bi yü­ce Al­lah, din­sel mut­lu­lu­ğu ni­met ola­rak ni­te­le­miş­tir: "Üze­ri­niz­de­ki ni­me­ti­mi ta­mam­la­dım."(Mâide, 3) "Üze­ri­niz­de­ki ni­me­ti­ni ta­mam­la­mak is­ter." (Mâide, 6) "Siz onun ni­me­tiy­le kar­deş­ler ol­du­nuz." (Âl-i İm-rân, 103)
Bu­na gö­re, "si­ze öğüt ver­mek için in­dir­di­ği ki­ta­bı ve hik­me­ti..." ifa­de­si, söz konusu "ni­met"in bir açık­la­ma­sı ni­te­li­ğin­de­dir. Do­la­yı­sıy­la "ki­tab" ve "hik­met" kav­ram­la­rı ile de şe­ri­a­tın za­hi­ri ve ba­tı­nı ya­ni hü­küm­le­ri ve hik­met­le­ri kas­te­di­li­yor.
Ayet­te ge­çen "ni­met" kav­ra­mı ile, yü­ce Al­lah'ın bah­şet­ti­ği tüm ni­met­ler is­ter tekvinî ni­met­ler is­ter di­ğer ni­met­ler ol­sun kas­te­dil­miş ola­bi­lir. Bu­na gö­re şöy­le bir an­lam çı­kı­yor kar­şı­mı­za: Ha­ya­tı­nı­zın an­la­mı­nın ger­çek ma­hi­ye­ti­ni, özel­lik­le iki eş ara­sın­da­ki kay­naş­ma ve hu­zu­run gü­zel­lik ve me­zi­yet­le­ri­ni anın. Bu­nun yanı sıra, ulu Al­lah'ın öğüt ni­te­li­ğin­de sun­du­ğu doğ­ru­dan iliş­ki­li hü­küm ve hik­met­le­ri de ha­tır­la­yın. Siz bun­lar üze­rin­de du­rup dü­şün­dü­ğü­nüz za­man, mut­lu­luk yo­lu­nu iz­le­me­niz ha­ya­tı­nı­zın ke­ma­le yö­ne­lik gi­di­şa­tı­nı, ve var­lı­ğı­nı­zın ni­me­ti­ni boz­ma­ma­nız ka­çı­nıl­maz olur. Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın. Şu­nu unut­ma­yın ki, ulu Al­lah her şe­yi bi­lir. Do­la­yı­sıy­la dış gö­rü­nü­şü­nüz­le iç dün­ya­nız ara­sın­da her­han­gi bir çe­liş­ki­nin ol­ma­ma­sı­na özen gös­te­rin. Di­nin za­hi­ri­ni onar­mak adı al­tın­da ba­tı­nı yık­mak su­re­tiy­le Al­lah'a kar­şı küs­tah­laş­ma­yın.
232) Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da, bek­le­me sü­re­le­ri­ni de bi­tir­di­ler mi, bir­bir­le­riy­le ma­ruf bir bi­çim­de an­laş­tık­la­rı tak­dir­de, on­la­ra, ken­di­le­ri­ni (es­ki) ko­ca­la­rı­na nikâh­la­ma­la­rı­na en­gel çı­kar­ma­yın.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "la ta'zulûhunne" fi­i­li­nin mas­tarı olan "el-azl" ifa­de­si en­gel­le­me, me­net­me, an­la­mı­na ge­lir. An­la­şıl­dı­ğı ka­da­rıy­la "En­gel çı­kar­ma­yın." ifa­de­sin­de­ki hi­tap ka­dın­la­rın ve­li­le­ri­ne ya da ka­dın­lar nez­din­de ka­ra­rı­na iti­raz edil­me­ye­cek ko­num­da olan kim­se­le­re yö­ne­lik­tir. "Ko­ca­la­rı..." ifa­de­si ile de, bo­şan­ma ola­yı ger­çek­leş­me­den ön­ce­ki ko­ca­la­rı­dır. Do­la­yı­sıy­la ayet-i ke­ri­me, ka­dın­la­rın id­de­ti dol­duk­tan son­ra ve­li­le­rin ya da ve­li­ler ko­nu­mun­da olan baş­ka kim­se­le­rin kız­gın­lık­la, ayak di­re­te­rek ka­dın­la­rın ikin­ci kez ko­ca­la­rı­na dön­me­le­ri­ni en­gel­le­me­le­ri ya­sak­la­nı­yor. Bu ayet­te, nikâh akdi­nin an­cak ve­li­nin iz­ni ile sa­hih ola­bi­le­ce­ği­ne iliş­kin bir ka­nıt da yok­tur.
Bir ke­re, "on­la­ra en­gel çı­kar­ma­yın..." ifa­de­si, şa­yet nikâh işin­de, ve­li­nin bir et­ki­si­nin ol­ma­dı­ğı­na de­la­let et­mi­yor­sa, et­ki­si­nin ol­du­ğu­na da de­la­let et­mi­yor.
İkin­ci­si; hi­ta­bın sa­de­ce ve­li­le­re yö­nel­til­miş ol­ma­sı­na bir ka­nıt yok­tur. Ter­si­ne, an­la­şı­lan, hi­ta­bın on­la­rı da içi­ne ala­cak şe­kil­de kap­sam­lı olu­şu ve bu ifa­de­nin içer­di­ği ya­sa­ğın, ka­rı-ko­ca­nın bir­bi­ri­ne dö­nü­şü ile sağ­la­na­cak ya­rar­la­ra ve mas­la­ha­ta yö­ne­lik bir yol­ gös­te­ri­ci­lik iş­le­vi­ni gör­mek­te ol­du­ğu­dur. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Bu, si­zin için da­ha ha­yır­lı ve da­ha te­miz­dir."
Mü­fes­sir­ler­den ba­zı­la­rı de­miş­ler ki: Aye­tin ba­şın­da ye­r a­lan "Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da" ifa­de­sin­den ha­re­ket­le, hi­ta­bın "ko­ca­la­ra" yö­ne­lik ol­du­ğu­nu söy­le­ye­bi­li­riz. Bu­na gö­re kas­te­di­len an­lam şu­dur: Ey ko­ca­lar, ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da, bek­le­me sü­re­le­ri­ni de ta­mam­la­mış­lar­sa, baş­ka eş­ler­le ev­len­me­le­ri­ne en­gel çı­kar­ma­yın. Bo­şa­dı­ğı­nı­zı on­lar­dan giz­le­yip, bek­le­me sü­re­le­ri­ni uzat­mak su­re­tiy­le on­la­ra za­rar ver­me­yi amaç­la­ma­yın.
An­cak, bu yo­rum "az­va­ce­hun­ne (=ko­ca­la­rı­na)" ifa­de­siy­le bağ­daş­ma­mak­ta­dır. Böy­le bir an­la­ma şu tür bir ifa­de da­ha uy­gun düş­mek­te­dir: "En yen­kih­ne (=nikâh­la­ma­la­rı­na)" ve­ya "en yen­kih­ne ezvacen (=her­han­gi bir ko­cay­la nikâh­la­ma­la­rı­na)." Bu ba­kım­dan ko­nu son de­re­ce açık­tır.
"Bek­le­me sü­re­le­ri­ni de bi­tir­di­ler mi" ifa­de­si ile, bo­şan­ma son­ra­sı zo­run­lu bek­le­me sü­re­si­nin (id­det) ta­mam­la­nı­şı kas­te­di­li­yor. Çün­kü, eğer bu sü­re so­na er­me­miş­se, ne ka­dı­nın ve­li­si, ne de bir baş­ka­sı, onun ko­ca­sı­na dö­nü­şü­nü en­gel­le­ye­bi­lir. Çün­kü yü­ce Allah şöy­le bu­yur­muş­tur: "Ko­ca­la­rı bu sü­re için­de ba­rış­mak is­ter­ler­se on­la­rı ge­ri al­ma­da da­ha çok hak sa­hi­bi­dir­ler." Kal­dı ki, "dön­me­le­ri­ne" ye­ri­ne "nikâh­la­ma­la­rı­na" ifa­de­si­nin kul­la­nıl­mış ol­ma­sı da böy­le bir ih­ti­ma­li dış­la­mak­ta­dır.
İş­te, içi­niz­de Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne ina­nan kim­se­ye bu­nun­la öğüt ve­ri­lir.
Bu ifa­de, da­ha ön­ce ge­çen şu ifa­de­yi an­dır­mak­ta­dır: "Eğer Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne ina­nı­yor­lar­sa Al­lah'ın ra­him­le­rin­de ya­rat­tı­ğı­nı sak­la­ma­la­rı on­la­ra helâl ol­maz." Eş­ler­le il­gi­li ayet­ler gru­bu­nun için­de, özel­lik­le bu iki ko­nu Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne ya­ni tev­hi­de iman ile ilin­ti­len­di­ri­li­yor. Çün­kü tev­hid esa­sı­na da­ya­lı bir din bir­li­ğe ça­ğı­rır, ay­rı­lı­ğa de­ğil. Bir­leş­me­ye dö­nük ka­rar­lar ve­rir, ay­rı­lı­ğa de­ğil.
"İş­te, içi­niz­de Allah'a ve ahiret gününe ina­nan kim­se­ye bu­nun­la öğüt ve­ri­lir." ifa­de­sin­de ço­ğu­la yö­ne­lik hi­tap­tan (Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da), te­ki­le yö­ne­lik hi­ta­ba (za­li­ke=iş­te) doğ­ru bir ge­çiş (il­ti­fat) ger­çek­leş­ti­ri­li­yor. Son­ra te­kil­den, ço­ğu­la (içi­niz­den) hi­tap dö­nüş­tü­rü­lü­yor. Bu ayet­ler gru­bun­da top­lu hi­tap asıl­dır. Ya­ni, Re­su­lul­lah efen­di­miz­le bir­lik­te bü­tün üm­me­ti­ne hi­tap edi­li­yor. An­cak hü­küm söz konusu ol­ma­yan du­rum­lar­da, sa­de­ce Re­su­lul­lah'a yö­ne­lik bir hi­ta­ba yer ve­ri­le­bi­li­yor: "İş­te bu, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır. On­la­ra te­ca­vüz et­me­yin." "İş­te on­lar za­lim­le­rin ta ken­di­le­ri­dir." "Ko­ca­la­rı on­la­rı ge­ri al­ma­da da­ha çok hak sa­hi­bi­dir­ler." "İş­te… ina­nan kim­se­ye bu­nun­la öğüt ve­ri­lir." gi­bi... [Ön­ce­den de be­lir­til­di­ği üze­re, bu ayet­le­rin ori­ji­nal­le­rin­de ku­lla­nı­lan "til­ke, ula­i­ke, za­li­ke" kelimeleri ile te­ki­le yö­ne­lik hi­tap edi­lir.] Bu tür bir hi­tap tar­zı­nın ter­cih edil­me­si­nin se­be­bi, hi­ta­bın da­ya­na­ğı­nı ko­ru­mak ve bu ko­nuş­ma­da baş­rol oy­na­yan Re­su­lul­lah'ın du­ru­mu­nu gö­zet­mek­tir. Çün­kü ko­nuş­ma­nın di­rekt mu­ha­ta­bı odur. Onun dı­şın­da­ki­ler, ko­nuş­ma­nın do­lay­lı mu­ha­tap­la­rı­dır.
An­cak, hü­küm­ler içe­ren ifa­de­ler­de hi­tap top­lu­lu­ğa yö­ne­lik­tir. Ko­nuş­ma es­na­sın­da, il­ti­fat sa­na­tı­nın bu tür ör­nek­le­ri­ne baş­vur­ma­nın al­tın­da ya­tan ne­den, da­ral­mış bu­lu­nan hi­tap ala­nı­nı ge­niş­let­mek, ge­niş­le­me eği­li­mi gös­te­ren hi­tap ala­nı­nı ye­ni­den da­ralt­mak ve ar­dın­dan ye­ni­den ge­niş­le­me­si­ne imkân ver­mek­tir. Bu ko­nu üze­rin­de ge­re­ği gi­bi dü­şün­me­li­sin.
Bu, si­zin için da­ha ha­yır­lı ve da­ha te­miz­dir.
İfa­de­nin oriji­na­lin­de ge­çen "ez­kâ" ke­li­me­si­nin tü­re­di­ği "zekât" kav-­ra­mı, iyi, ya­pı­cı, sa­lih ge­liş­me de­mek­tir. "Et­har" ke­li­me­si­nin mas­ta­rı olan "ta­ha­ret" kav­ra­mı ile il­gi­li açık­la­ma­lar­da bu­lun­muş­tuk. Ayet­te yer alan "za­li­kum (=iş­te)" eda­tı ile, "ka­dın­la­rın ko­ca­la­rı­na dö­nüş­le­ri­nin en­gel­len­me­me­si" ve­ya "ko­ca­la­rı­na dö­nüş­le­ri" kas­te­di­li­yor. As­lın­da, her iki­si de ay­nı ka­pı­ya çı­kar. Da­ha te­miz ve da­ha ha­yır­lı ol­ma­sı­nın ne­de­ni şu­dur ki: Ka­rı-ko­ca­nın ye­ni­den bir­leş­me­si, çat­la­ma ve ay­rıl­ma­nın ar­dın­dan kay­naş­ma ve bu­luş­ma de­mek­tir. Tev­hi­di özüm­se­yen duy­gu­la­rın pe­kiş­me­si an­la­mı­na ge­lir. Bu­nun üze­ri­ne, bü­tün din­sel fa­zi­let­ler ge­li­şir, neş­vu ne­ma bu­lur.
Ay­rı­ca, bu­nun ge­ri plânın­da ka­dın­lar­da­ki if­fet­li­lik ve hayâ duy­gu­su­nun ge­liş­ti­ril­me­si yat­mak­ta­dır. Böy­le­si ka­dın­lar için, da­ha ko­ru­yu­cu, da­ha ör­tü­cü ve ne­fis­le­ri için da­ha te­miz­dir. Öte yan­dan, bu­nun­la ka­dın­la­rın kalp­le­ri­nin ya­ban­cı er­kek­le­re kay­ma­sı da, ön­len­miş olur. Ko­ca­la­rı ile ev­len­me­le­ri en­gel­le­nir­se, bu du­rum ka­çı­nıl­maz olur.
İslâm, zekât (arın­ma), te­miz­lik ve ilim di­ni­dir. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "On­la­rı arın­dı­rı­yor ve on­la­ra ki­ta­bı ve hik­me­ti öğ­re­ti­yor." (Âl-i İmrân, 164) "Ama si­zi te­miz­le­mek is­ter." (Mâide, 6)
Al­lah, bi­lir de siz bil­mez­si­niz.
Siz an­cak O'nun si­ze öğ­ret­ti­ği şey­le­ri bi­le­bi­lir­si­niz. Yü­ce Al­lah bir ayet­te, "On­la­ra ki­ta­bı ve hik­me­ti öğ­re­ti­yor." (Âl-i İmrân, 164) bu­yu­ru­yor. Bir di­ğe­rin­de de, "Di­le­di­ği ka­da­rı­nın dı­şın­da, O'nun il­min­den hiç bir şe­yi kav­ra­yıp ku­şa­ta­maz­lar." (Ba­ka­ra, 255) bu­yu­ru­yor. Bu iki ayet-i ke­ri­me ile, şu ayet-i ke­ri­me ara­sın­da bir çe­liş­ki yok­tur: "İş­te bun­lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır; bunları bi­len bir top­lu­luk için açık­lar." (Ba­ka­ra, 230) Ya­ni, Al­lah'ın öğ­ret­me­si so­nu­cu bi­len bir top­lu­luk için...
233) Em­zir­me­yi ta­mam­la­mak is­te­yen­ler için an­ne­ler ço­cuk­-la­rı­nı iki tam yıl em­zi­rir­ler.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "va­li­dat" ke­li­me­si "an­ne­ler" de­mek­tir. Ay-­nı an­la­ma ge­len "um­me­hat" ye­ri­ne bu­nun kul­la­nıl­mış ol­ma­sı, "umm" ke­li­me­si­nin "va­li­de" ke­li­me­sin­den da­ha kap­sam­lı olu­şun­dan kay­nak­la­nı­yor. Ni­te­kim "ba­ba" an­la­mı­na ge­len "eb" is­mi "va­lid" is­min­den ve "oğul" an­la­mı­na ge­len "ibn" is­mi de "ve­led" is­min­den da­ha kap­sam­lı­dır. Ayet-i ke­rime­nin içer­di­ği hü­küm, an­ne (va­li­de) ço­cuk (ve­led) ve ba­ba (mev­lu­dun leh) ile il­gi­li ola­rak yü­rür­lü­ğe ko­nul­muş­tur. Öte yan­dan "ba­ba" an­la­mın­da "va­lid" ye­ri­ne "mev­lu­dun leh" ke­li­me­si­nin kul­la­nıl­mış ol­ma­sı da hük­mün ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı­nın hik­me­ti­ne işa­ret et­mek­te­dir: Bu­na gö­re "ve­led" (ço­cuk) "va­lid" için dün­ya­ya ge­ti­ril­miş ol­du­ğun­dan ve ha­ya­tı­na iliş­kin hü­küm­le­rin önem­li bir kıs­mın­da ona tâbi olu­şun­dan do­la­yı -ama tü­mün­de de­ğil. İn­şa­al­lah Nisâ Suresi'nin "tah­rim"le il­gi­li aye­ti­ni in­ce­ler­ken ko­nu­ya açık­lık ge­ti­re­ce­ğiz- ba­ba için, ço­cu­ğun ha­ya­tı ile il­gi­li mas­la­ha­tı, eği­ti­mi ve ter­bi­ye­si ile il­gi­li ge­reç­le­ri te­min et­mek bir yü­küm­lü­lük­tür. Bu yü­küm­lü­lü­ğün kap­sa­mı­na, ço­cu­ğu em­zi­ren an­ne­yi giy­dir­mek ve ge­çi­mi­ni (na­fa­ka) te­min et­mek de gi­rer. Ço­cu­ğun an­ne­si­ne dü­şen gö­rev de, ço­cu­ğun ba­ba­sı­na za­rar ver­me­mek­tir. Çün­kü ço­cuk ba­ba için (mev­lu­dun leh)dir.
Ba­zı tef­sir bil­gin­le­ri­nin şu de­ğer­len­dir­me­si ise, ol­duk­ça şa­şır­tı­cı­dır: Ayet­te "ba­ba" an­la­mın­da "va­lid" ye­ri­ne "mev­lu­dun leh" ifa­de­si­nin kul­la­nıl­mış ol­ma­sı, an­ne­le­rin (va­li­dat) ba­ba­lar için ço­cuk do­ğur­duk­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. Çün­kü ço­cuk­lar ba­ba­la­rın­dır. Bu yüz­den ba­ba­la­rı­nın so­ya­dı­nı alır­lar (ba­ba­la­rı­na nispet edi­lir­ler) an­ne­le­ri­nin de­ğil. Ni­te­kim Me'mun b. er-Re­şid bir bey­tin­de şöy­le der:
"İn­san­la­rın an­ne­le­ri, âriyet ve­ri­len ve için­de eş­ya sak­la­nan kap­lar ko­nu­mun­da­dır. Oğul­lar ba­ba­la­rın­dır."
Alıntı özetle sona erdi. Yu­ka­rı­da­ki de­ğer­len­dir­me­yi ya­pan mü­fes­sir aye­tin gi­riş kıs­mın­da ve son kıs­mın­da ye­r a­lan "ev­la­de­hun­ne" (=ço­cuk­la­rı) ve "bi-ve­le­di­ha" (=ço­cu­ğu) için ifa­de­le­rin­den ha­ber­siz gi­bi­dir. Ka­nıt ola­rak su­nu­lan Me'mun'un şi­i­ri­ne ge­lin­ce, bu­nun gi­bi adam­la­rın söz­le­ri, Al­lah'ın kelâmı­nı des­tek­le­mek ama­cı ile su­nu­la­cak dü­zey­de de­ğil­dir.
Ede­bi­yat bil­gin­le­ri­nin ço­ğu, di­li, ya­sa­ma­yı, top­lum­sal sis­te­mi ve ev­ren­sel dü­ze­ni bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­rır­lar. Dil­le il­gi­li bir de­ğer­len­dir­me­yi, top­lum­sal sis­te­me ya da ev­ren­sel bir ger­çe­ğe ta­nık­lık ola­rak sun­duk­la­rı çok gö­rül­müş­tür.
"Ço­cuk"la il­gi­li ola­rak şu­nu di­ye­bi­li­riz, va­ro­luş ya­sa­sı onu an­ne ve ba­ba­ya bir­lik­te bağ­lı kıl­mış­tır. Çün­kü var­lı­ğı, iki­si­ne bir­den da­ya­nır. Top­lum­sal de­ğer­len­dir­me­ler ba­zın­da ise, ta­kı­nı­lan ta­vır ulus­tan ulu­sa de­ği­şik­lik gös­te­rir. Ba­zı top­lu­luk­lar ço­cu­ğu an­ne­ye nispet eder­ken, ba­zı­sı da ba­ba­ya nispet et­mek­te­dir. Ayet-i ke­ri­me, bu ikin­ci kıs­mı onay­la­mak­ta­dır. Bu­nu da şu ifa­dey­le or­ta­ya koy­mak­ta­dır: "el-Mev­lûdu leh (=ço­cuk ken­di­si­nin olan ba­ba.) "
Ayet­te ge­çen "yur­zi'ne" ke­li­me­si­nin masta­rı olan "irzâ" ke­li­me­si "er-re­zaa" ve "er-raz" mas­ta­rın­dan tü­re­miş, onun "if'al" ka­lı­bı­na uyar­lan­mış hâli­dir. İçin­de­ki sü­tü iç­mek ama­cı ile me­me­yi em­mek de­mek­tir. "Havl" ke­li­me­si de "yıl" de­mek­tir. Yı­lın dö­nüp dev­ret­me­sin­den kay­nak­la­nı­yor bu isim­len­dir­me. Ay­rı­ca "tam" di­ye ni­te­len­me­si, yı­lın bir­kaç dö­nem­den, par­ça­dan olu­şu­yor ol­ma­sın­dan ve ba­zı toleranslar ta­nı­nıp ek­si­ği­ne de ta­nım­la­ma­da "yıl "de­me ih­ti­ma­li ol­du­ğun­dan kay­nak­la­nı­yor. Söz ge­li­mi, bir kaç gün ek­sik de ol­sa, bir yer­de ika­met edil­miş­se, bir ve­ya iki yıl ika­met et­tim de­ne­bi­lir.
"Em­zir­me­yi ta­mam­la­mak is­te­yen­ler için" ifa­de­si gös­te­ri­yor ki, em­zir­me ve da­dı­lık bo­şan­mış an­ne­nin is­te­ği­ne bağ­lı bir hak­kı­dır. Şa­yet ço­cu­ğu iki tam yıl em­zir­mek is­ter­se, sü­re­yi dol­dur­mak da ona ait bir hak­tır. Şa­yet sü­re­yi ta­mam­la­mak is­te­mez­se, bu da ona kal­mış bir du­rum­dur. Ko­ca­ya ge­lin­ce, bu hu­sus­ta bir hak­ka ve­ya yet­ki­ye sa­hip de­ğil­dir. An­cak kar­şı­lık­lı rı­za ile, ka­dı­nın ona bir hu­sus­ta mu­va­fa­kat ver­me­si baş­ka. Ni­te­kim, "Eğer an­ne ve ba­ba… ço­cu­ğu süt­ten ayır­ma­yı is­ter­ler­se..." ifa­de­si de bu­nu gös­ter­mek­te­dir.
On­la­rın yi­ye­ce­ği, gi­ye­ce­ği bi­li­nen ör­fe uy­gun ola­rak, ço­cuk ken­di­si­nin ola­na ait­tir. Kim­se­ye güç ye­ti­re­ce­ği­nin dı­şın­da yük tek­lif edil­mez.
Da­ha ön­ce de be­lirt­ti­ği­miz gi­bi "ço­cuk ken­di­si­nin olan mev­lu­dun leh"den mak­sat "ba­ba"­dır. "Rı­zk ve gi­ye­cek"le de "na­fa­ka ve giy­si"ler kas­te­dil­miş­tir. Yü­ce Al­lah bun­la­rın bi­li­nen ör­fe gö­re ol­ma­sı­nı ön­gör­müş­tür. De­mek olu­yor ki, na­fa­ka ve giy­si be­de­li be­lir­le­nir­ken ka­rı-ko­ca­nın bi­li­nen du­ru­mu esas alı­na­cak­tır. Ulu Al­lah bu hük­mü, zor­lu­ğu ber­ta­raf edi­ci bir ge­nel ku­ral­la ge­rek­çe­len­di­ri­yor: "Kim­se­ye güç ye­ti­re­ce­ği­nin dı­şın­da yük tek­lif edil­mez." Bu­na bağ­lı ola­rak ay­rın­tı ni­te­li­ğin­de­ki iki hük­me de işa­ret edi­yor. Bun­lar­dan bi­ri, em­zir­me ve ba­kım gi­bi hak­la­rın ka­dı­na ait ol­ma­sı­dır. Ko­ca, ka­dı­nın ço­cu­ğa bak­ma­sı­nı, gör­me­si­ni ve bu­na ben­zer şey­le­ri en­gel­le­mek su­re­tiy­le an­ne ile ço­cu­ğu bir­bi­rin­den ayır­ma hak­kı­na sa­hip de­ğil­dir. Çün­kü bu ka­dı­na za­rar ver­mek ve onu zo­ra sok­mak de­mek­tir. İkin­ci­si; ko­ca­sı­nın ço­cu­ğu­nu gör­me­si­ni en­gel­le­me­si gi­bi ha­re­ket­ler­le ço­cu­ğun­dan do­la­yı ko­ca­ya za­rar ver­me­si ya­sak­la­nı­yor. Bu hu­sus şu şe­kil­de di­le ge­ti­ri­li­yor: "An­ne, ço­cu­ğu, ço­cuk ken­di­si­nin olan ba­ba da ço­cu­ğu do­la­yı­sıy­la za­ra­ra uğ­ra­tıl­ma­sın."
"Ba­ba da ço­cu­ğu do­la­yı­sıy­la" ifa­de­sin­de za­hir is­min za­mir ye­ri­ne kul­la­nıl­ma­sı ya­ni "ço­cu­ğu" ye­ri­ne "onun­la" ifa­de­si­nin kul­la­nıl­ma­sı ile muh­te­mel bir çe­liş­ki ber­ta­raf edil­miş­tir. Eğer: "Ço­cuk ken­di­si­nin olan ba­ba da onun­la" şek­lin­de bir ifa­de kul­la­nıl­say­dı, "onun­la" ke­li­me­sin­de­ki za­mir "an­ne, ço­cu­ğu" ifa­de­si­ne dö­nük ola­cak­tı ve şöy­le bir an­lam ile kar­şı kar­şı­ya ka­la­cak­tık: "Ço­cuk ken­di­si­nin olan ba­ba da ka­dı­nın ço­cu­ğu do­la­yı­sıy­la..." Bu du­rum­da bir çe­liş­ki ol­du­ğu veh­mi­ne ka­pı­la­cak­tı in­san­lar. Çün­kü "do­ğur­ma"nın er­ke­ğe is­na­dı, ka­dı­na is­na­dı ile çe­li­şir. Şu hâl­de ayet-i ke­ri­me­de kul­la­nı­lan bu ifa­de tar­zı ile hük­mün hem sos­yal bo­yu­tu, hem de ev­ren­sel bo­yu­tu gö­z ö­nün­de bu­lundu­rul­muş­tur. Ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi­ne gö­re ço­cuk iki­si­ne ait­tir (ka­rı-ko­ca). Hem ko­ca­nın ço­cu­ğu­dur, hem de ka­dı­nın ço­cu­ğu­dur. Ama sos­yal ya­sa­ya gö­re sa­de­ce er­ke­ğe ai­ttir. Çün­kü ço­cuk onun için dün­ya­ya ge­ti­ril­miş­tir.
Mi­ras­çı üze­rin­de­ki so­rum­lu­luk da bu­nun gi­bi­dir.
Aye­tten an­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la "ba­ba"ya ait olan ka­dı­nı giydirme ve na­fa­ka­sı­nı te­min et­me so­rum­lu­lu­ğu, ba­ba­nın öl­me­si du­ru­mun­da, mi­ras­çı­la­rı­na dev­re­der. Aye­tin ifa­de et­ti­ği an­lam­la il­gi­li ola­rak baş­ka şey­ler de söy­len­miş­tir. An­cak bu söy­le­nen­ler aye­tin za­hi­ri an­la­mı ile bağ­daş­ma­mak­ta­dır. Bu­ra­da ay­rı­ca on­lar­dan sö­z et­me­yi­şi­mi­zin se­be­bi, fı­kıh bi­li­mi­nin kap­sa­mı­na gir­me­sin­den do­la­yı­dır. Di­le­yen fı­kıh ki­tap­la­rın­dan ay­rın­tı­lı bil­gi edi­ne­bi­lir. Bi­zim be­nim­se­di­ği­miz yo­rum, eli­mi­ze ula­şan ri­va­yet­le­re gö­re Ehlibeyt İmamları'­nın gö­rü­şü­ne uy­gun­dur. Ay­rı­ca aye­tin za­hi­ri ile de uyuş­mak­ta­dır.
Öy­ley­se eğer an­ne ve ba­ba ara­la­rın­da rı­za ile ve da­nı­şa­rak ço­cu­ğu süt­ten ayır­ma­yı is­ter­ler­se... Al­lah'tan kor­kup-sa­kı­nın ve bi­lin ki, Al­lah yap­tık­la­rı­nı­zı gö­ren­dir.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-fi­sal" süt­ten kes­me, "et-te­şa­vur" ise, da­nış­mak üze­re bir ara­ya gel­mek de­mek­tir. Gö­rül­dü­ğü gi­bi, ka­dı­na ta­nı­nan hak ve ara­da­ki sı­kın­tı­yı kal­dır­ma­yı içe­ren ifa­de açı­sın­dan, ay­rın­tı bir de­ğerlen­dir­me ile kar­şı kar­şı­ya­yız. Bu­na gö­re ço­cu­ğu em­zir­mek ve ba­kı­mı­nı üst­len­mek ka­dın için de­ğiş­mez bir yü­küm­lü­lük de­ğil­dir. Ka­dın di­le­di­ği an bu hak­kın­dan vaz­ge­çe­bi­lir.
Şu hâl­de, ka­rı-ko­ca kar­şı­lık­lı rı­za­ya da­ya­lı bir da­nış­ma so­nu­cu ço­cu­ğu süt­ten ayı­ra­bi­lir­ler. Bu­nun ne bir gü­na­hı var, ne de bir sa­kın­ca­sı var­dır. An­ne ço­cu­ğu­na süt ver­me­ye­bi­lir, bu du­rum­da adam ço­cu­ğu­nu, öz an­ne­si­nin dı­şın­da­ki bir ka­dı­na em­zi­re­bi­lir. An­ne has­ta­lık, sü­tün ke­sil­me­si gi­bi bir ne­den­le ço­cu­ğu­na süt ver­me­ye­bi­lir ve ço­cuk bir baş­ka ka­dı­nın sü­tü­nü em­mek du­ru­mun­da ka­la­bi­lir. Bu­nun için de ge­rek­li olan üc­re­tin (na­fa­ka vs.nin) ör­fe uy­gun ola­rak ve­ril­me­si ge­re­kir. Bu ge­liş­me­ler kar­şı­sın­da, öz an­ne­nin hak­la­rı da göz ardı edil­me­me­li­dir: "Ve eğer ço­cuk­la­rı­nı­zı bir süt an­ne­ye em­zirt­mek is­ter­se­niz, ve­re­ce­ği­ni­zi ör­fe uy­gun ola­rak öde­dik­ten son­ra üze­ri­ni­ze bir gü­nah yok­tur." ifa­de­si bu­na dö­nük­tür.
"Al­lah'tan kor­kup-sa­kı­nın ve bi­lin ki, Al­lah yap­tık­la­rı­nı­zı gö­ren­dir." ifa­de­sin­de, ka­rı-ko­ca­ya Al­lah'tan kor­kup, sa­kın­ma­la­rı (tak­va) ve gö­ze­ti­le­cek tak­va un­su­ru­nun, mez­kur amel­le­rin za­hi­ri­nin ve dış­yü­zü­nün ıs­la­hı­nın ger­çek­leş­ti­ril­me­si em­re­di­li­yor. Çün­kü gün­dem­de­ki hü­küm­ler, dış bi­çim­le doğ­ru­dan bağ­lan­tı­lı­dır. Bu yüz­den yü­ce Al­lah: "Bi-­lin ki, Al­lah yap­tık­la­rı­nı­zı gö­ren­dir." bu­yu­ru­yor. Oy­sa, iç duy­gu­la­rın önem­li rol oy­na­dı­ğı bir di­ğer me­se­le­de baş­ka bir ifa­de tar­zı­na baş­vu­rul­muş­tur: "Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da, bek­le­me sü­re­le­ri­ni ta­mam­la­mak üze­re­ler­se..." "Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın ve bi­lin ki hiç şüp­he­siz Allah her şeyi bi­len­dir." Çün­kü bu ayet, şöy­le bir ifa­de de içer­mek­te­dir: "Hak-­la­rı­nı ih­lal edip za­rar ver­mek için on­la­rı tut­ma­yın." Za­rar ver­me ol­gu­su, dav­ra­nı­şın dış bi­çi­min­den çok, in­sa­nın için­de­ki ni­ye­te bağ­lı­dır. Dav-­ra­nış­la­ra yan­sı­yan bu ni­ye­tin et­ki­si­dir.
234) İçi­niz­den ölen­le­rin ge­ri­de bı­rak­tı­ğı eş­ler, ken­di ken­di­le­ri­ne dört ay on (gün) bek­ler­ler.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "yu­te­vef­fev­ne" ke­li­me­si­nin masta­rı "et-te­vaf­fi"dir ve ölüm, an­la­mın­da kul­la­nı­lan bir de­yim­dir. "Te­vef­fa­hu'l­lah" yani Al­lah onun ca­nı­nı al­dı. Öl­müş bi­ri­ne de "mu­te­vef­fa" de­nir. Yi­ne ifa­de için­de ge­çen "yezerûne" ke­li­me­si, "yedeûne ke­li­me­siy­le eşan­lam­lı­dır; her iki­si ge­ri­de bı­rak­ma, ter­k et­me, an­la­mın­da kul­la­nı­lır ve ke-­li­me­nin ay­nı kök­ten ma­zi si­yga­sı (geç­miş için kul­la­nı­lan bi­çi­mi) yok­tur. Aye­tin met­nin­de sa­de­ce "on" ke­li­me­si yer alı­yor ve "gün" ifa­de­si geç­mi­yor. Çün­kü aye­tin akı­şın­dan "on gün" kas­te­dil­di­ği ra­hat­lık­la an­la­şı­la­bi­li­yor.
Sü­re­le­ri­ni bi­ti­rin­ce, ar­tık ken­di hak­la­rın­da ma­ruf bir şe­kil­de yap­tık­la­rın­dan do­la­yı si­ze bir gü­nah yok­tur.
Bek­le­me sü­re­si­ni bi­tir­mek ile, ko­ca­sı ölen ka­dı­nın zo­run­lu ola­rak bek­le­di­ği dört ay on gün­lük sü­re­nin so­na er­me­si kas­te­di­li­yor. "bir gü­nah yok­tur." ifa­de­si ile de, dav­ra­nış­la­rı ve ta­kı­na­cak­la­rı ta­vır­la­rı açı­sın­dan ser­best se­çim hak­kı­nın ka­dın­la­ra ve­ril­di­ği vur­gu­la­nı­yor. Eğer ev­len­me­yi is­ter­ler­se, bu hak­ka ve yet­ki­ye sa­hip­tir­ler. Öl­müş ko­ca­nın ya­kın­la­rı, bil­gi­siz­li­ğe, kö­rü kö­rü­ne tak­lit ya da kıs­kanç­lık ve cim­ri­li­ğe da­ya­lı ki­mi ge­le­nek­le­ri ge­rek­çe gös­te­re­rek ka­dı­nın bu hak­la­rı­nı kul­lan­ma­sı­na en­gel ola­maz­lar. Bu, on­la­rın şe­ri­at ya­sa­sın­da be­lir­len­miş (ma­ruf) hak­la­rı­dır. Hiç kim­se şe­ri­a­tın ta­nı­dı­ğı, onay­la­dı­ğı bir hak­kı ge­çer­siz kıl­ma yet­ki­si­ne sa­hip de­ğil­dir.
Ko­ca­sı ölen ka­dı­na kar­şı ta­kı­nı­lan ta­vır­la il­gi­li ola­rak, İslâm ön­ce­si top­lu­luk­lar bü­yük fark­lı­lık­lar için­dey­di. Ba­zı top­lum­lar, ölü ko­ca­sı ile bir­lik­te di­ri ka­rı­sı­nı da yak­ma­yı, ya da iki­si­ni bir­lik­te bir ta­bu­ta ko­yup göm­me­yi ön­gö­rü­yor­du. Ba­zı top­lu­luk­lar ko­ca­sı ölen ka­dı­nın öm­rü­nün so­nu­na ka­dar ev­len­mek­si­zin bek­le­me­si­ni ge­le­nek edin­miş­ti. Hıris­ti­yan­la­rı bu­na ör­nek gös­te­re­bi­li­riz. Ca­hi­li­ye Arap­la­rı da ko­ca­sı ölen ka­dı­nın bir yıl bo­yun­ca er­kek­ler­den uzak dur­ma­sı­nı ön­gö­rü­yor­lar­dı. Ba­zı ile­ri top­lum­lar­da da do­kuz ay­lık bir sü­re bo­yun­ca bu­nu uy­gu­la­ma­la­rı­na rast­lı­yo­ruz. Ba­zı ulus­lar, ko­ca­sı öl­müş ka­dı­nın, sü­re­si bel­li ol­mak­sı­zın, bir dö­nem ev­li­lik­ten uzak dur­ma­sı­nın, ko­ca­sı­nın ken­di­si üze­rin­de­ki bir hak­kı ol­du­ğu­na ina­nı­yor­lar­dı.
Bü­tün bu de­ni­len­le­rin ne­de­ni şu­dur ki bun­lar ken­di sa­nı­la­rın­ca, ev­li­li­ği ha­yat or­tak­lı­ğı ve kay­naş­mış­lı­ğı şek­lin­de al­gı­lı­yor­lar­dı. Bu da sı­cak­lık ve kay­naş­ma ni­te­lik­li bir be­ra­ber­li­ğin te­mel ni­te­li­ği­dir. On­la­ra gö­re, sev­gi­nin, gö­ze­til­me­si zo­run­lu olan bir say­gın­lı­ğı var­dır. Bu da çift yön­lü bir duy­gu, ka­rı-ko­ca­nın iki­si­ne bir­den da­ya­nan bir an­lam ol­ma­sı­na ve bi­ri­ne ölüm ge­lip çat­tı­ğı za­man, öte­ki­si­nin ar­ka­da­şı­na duy­du­ğu say­gı­nın bir gös­ter­ge­si ola­rak ara­da­ki duy­gu­sal ba­ğı gö­zet­me­si zo­run­lu­lu­ğu doğ­ma­sı­na rağ­men an­cak kadı­nın bu ba­ğı gö­zet­me­si çok da­ha ge­rek­li ve çok da­ha zo­run­luy­du. Çün­kü öte yan­dan ha­ya, hi­cap ve if­fet gi­bi duy­gu­la­rı da gö­zet­me­si ge­re­kir­di. Açı­lıp sa­çıl­ma­sı ve el­den ele do­la­şan bir eş­ya gi­bi ora­dan ora­ya git­me­si ya­kı­şık al­maz­dı.
De­ği­şik ulus­la­rın, ko­ca­sı öl­müş ka­dı­na iliş­kin ola­rak be­lir­le­dik­le­ri ku­ral­la­rın ar­ka p­lâ­nın­da iş­te bu sos­yo­lo­jik ge­rek­çe­ler ya­tı­yor­du. İslâm di­ni, bu bağ­lam­da ko­ca­sı öl­müş ka­dı­nın ken­di ken­di­ni göz­lem al­tın­da tut­ma­sı için ön­gör­dü­ğü sü­re ise bir yı­lın yak­la­şık ola­rak üç­te bi­ri ka­dar­dır. Za­man ola­rak dört ay on gün­dür.
Al­lah iş­le­dik­le­ri­niz­den ha­ber­dar­dır.
Ayet, ko­ca­sı öl­müş ka­dı­nın zo­run­lu bek­le­me sü­re­si­ni be­lir­le­me­ye ve bu sü­re­nin so­nun­da ka­dı­nın ev­len­me hak­kı­na sa­hip ol­du­ğu­nu vur­gu­la­ma­ya yö­ne­lik­ti. Bu ise, bir ta­kım amel­le­rin so­mut­laş­tı­ğı, be­lir­gin­leş­ti­ği bir or­tam­dır ve yü­ce Al­lah'ın "ha­ber­dar­dır" sı­fa­tı ile bağ­lan­tı­lı­dır. Do­la­yı­sıy­la adı ge­çen de­ğer­len­dir­me­nin, yü­ce Al­lah'ın amel­le­ri bil­di­ği­nin ve mu­bah ame­li ya­sak amel­den ayırt edi­ci ol­ma­sı­nın vur­gu­lan­ma­sı ile ge­rek­çe­len­di­ri­li­şi, aye­tin akış ama­cı ile de ör­tüş­mek­te­dir. Şu hâl­de, ko­ca­sı öl­müş ka­dın­lar, bir yer­de ken­di­le­ri­ni göz­lem al­tın­da tut­mak du­ru­mun­da­dır­lar. Bir yer­de de ken­di­le­ri hak­kın­da di­le­dik­le­ri ka­ra­rı ver­me ser­bes­ti­si­ne sa­hip­tir­ler. Aye­tin so­nun­da, "Al­lah, iş­le­dik­le­ri­niz­den ha­ber­dar­dır." şek­lin­de bir ifa­de­nin yer al­ma­sı bu yüz­den­dir.
235) Böy­le (id­de­ti­ni bek­le­yen) ka­dın­la­rı nikâh­la­mak is­te­di­ği­ni­zi on­la­ra sez­dir­me­niz­de ya da gön­lü­nüz­de sak­la­ma­nız­da si­ze bir gü­nah yok­tur.
Ayet­te ge­çen "ar­raz­tum" fi­i­li­nin masta­rı olan "ta'riz (=sez­dir­me)" kelimesinden mak­sat, sö­zü bir ya­na çe­ke­rek mu­ha­ta­bın kas­te­di­len hu­su­su do­lay­lı ola­rak an­la­ma­sı­nı sağ­la­mak­tır. Ko­nu­şa­nın me­se­le­yi di­rekt ola­rak aç­ma­yı is­te­me­di­ği du­rum­lar­da bu tür ima­lı bir üslup ter­cih edi­lir. De­yi­min kö­kü ta­raf ve yön an­la­mı­na ge­len "ârz"dır ve "açık­la­ma"nın zıd­dı­dır. "Ta'riz (=sez­dir­me)" ile ki­na­ye ara­sın­da­ki far­ka ge­lin­ce; sez­dir­me içe­ren ifa­de­nin, söy­le­nen­den fark­lı bir an­la­mı var­dır. Ko­ca­sı öl­müş ka­dı­na, bir ada­mın, "Ben ka­dın­lar­la hoş­ça ge­çi­nen ve on­la­rı se­ven bir kim­se­yim" de­me­si gi­bi. Bu­ra­da de­mek is­ti­yor ki: "Eğer be­nim­le ev­le­nir­sen, hoş bir ha­yat sür­dü­rür ve mem­nun ka­lır­sın." Ki­na­ye ise, bun­dan fark­lı­dır. Ki­na­ye­li bir ifade­de, ki­na­ye edi­le­nin dı­şın­da bir an­lam kas­te­dil­mez. "Fa­la­nın kü­lü çok­tur" der­ken, onun cö­mert bi­ri ol­du­ğu­nu kas­tet­men gi­bi.
"el-Hit­be­tu" ke­li­me­si, "hatb" kö­kün­den ge­lir ve "kar­şı­lık­lı ko­nuş­ma ve ko­nuş­ma­ya tek­rar dön­mek" an­la­mı­na ge­lir. "Ha­tab'el mer'ete hit­be­ten" ya­ni ka­dın­la ev­len­me hu­su­sun­da ko­nuş­tu. Bu amaç­la ko­nuş­ma­yı ger­çek­leş­ti­re­ne "hâtib" de­nir, "hatîb" de­ğil. Bir top­lu­lu­ğa ko­nuş­tu ve on­la­ra hut­be oku­du, özel­lik­le vaaz ni­te­lik­li ko­nuş­ma yap­tı an­la­mı­na ge­lir. Ev­len­me ama­cıy­la ko­nu­şan kim­se­ye "hâtib" de­nir. Ço­ğu­lu da "hut­tab" ke­li­me­si­dir. Va­az ni­te­lik­li ko­nuş­ma ya­pan kim­se hak­kın­da "hatîb", kul­la­nı­lır. Ço­ğu­lu ise "hutabâ"dır.
"el-İk­nan" kelimesi, "kenn" kö­kün­den ge­lir ve ört­me an­la­mı­nı ifa­de eder. An­cak "ik­nan" özel­lik­le in­sa­nın bir şe­yi ken­di için­de giz­le­me­si an­la­mın­da kul­la­nı­lır. "gön­lü­nüz­de sak­la­ma­nız..." ifa­de­sin­de ol­du­ğu gi­bi. "Kenn" ke­li­me­si, çan­ta, el­bi­se ya da ev gi­bi şey­le­rin için­de giz­le­nen şey­ler için kul­la­nı­lır. Şu ayet­ler­de ol­du­ğu gi­bi: "San­ki on­lar, sak­lı bir yu­mur­ta gi­bi." (Saf­fât, 49), "San­ki sak­lı in­ci­ler gi­bi." (Va­kıa, 23) Bu ba­kım­dan, in­ce­le­di­ği­miz ayet-i ke­ri­me­de, ev­len­me is­te­ği­ni ka­dın­la­ra sez­dir­me­nin ya da bu is­tek­le il­gi­li bir duy­gu­yu gö­nül­de sak­la­ma­nın her­han­gi bir sa­kın­ca­sı­nın ol­ma­dı­ğı vur­gu­la­nı­yor.
Al­lah, si­zin on­la­rı ana­ca­ğı­nı­zı bi­lir.
Ka­dın­lar­la ev­li­lik ama­cı ile ko­nuş­mak ya da bu is­te­ği sez­dir­mek şek­lin­de­ki gi­ri­şim­le­rin gü­nah ol­ma­yış­la­rı­na iliş­kin bir ge­rek­çe su­nu­lu­yor. Bu­na gö­re,şu me­sa­jı al­gı­la­ma­mız ge­re­kir: Ka­dın­la­rı dü­şün­me­niz, on­lar­la ev­li­lik­ten sö­z et­me­niz, öz ­ya­ra­tı­lı­şı­nı­za yer­leş­ti­ril­miş do­ğal bir iç­gü­dü­dür. Yü­ce Al­lah fıtrî ya­pı­nı­zın ve ya­ra­tı­lış sis­te­mi­ni­zin ön­gör­dü­ğü eği­lim­le­ri­ni­zi ya­sak­la­maz. Tam ter­si­ne bu tür ih­ti­yaç­la­rı­nı­zı gi­der­me­ni­zi ca­iz gö­rür. Bu da, İslâm di­ni­nin fıt­rat esa­sı­na da­yan­dı­ğı­nı gös­-te­ren so­mut bir ör­nek­tir.
Bek­le­me sü­re­si ta­mam­la­nın­ca­ya ka­dar nikâh ba­ğı­nı bağ­la­ma­ya ke­sin ka­rar ver­me­yin.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "azim" bir ­şe­yi yap­ma­ya yö­ne­lik kal­bi ka­rar­lı­lık ve akit de­mek­tir. Ta­ma­men ip­tal edil­me­di­ği sü­re­ce bir hük­mü, et­ki­sin­de en ufak bir gev­şek­lik mey­da­na ge­tir­me­ye­cek şe­kil­de sağ­lam­laş­tır­mak an­la­mı­na ge­lir. "el-Uk­de­tu" ke­li­me­si­nin kö­kü de "el-ak­du"dur ve bağ­la­mak an­la­mı­na ge­lir. Ayet­te ev­li­lik söz­leş­me­si, bir­bi­ri­ne bağ­la­na­rak bi­tişik bir tek ip hâline gel­miş iki ipin dü­ğüm­len­me­si­ne ben­ze­til­miş­tir.
Ay­rı­ca, ev­li­lik ak­di üze­ri­ne, kal­bi il­gi­len­di­ren bir duy­gu olan "ka­rar­lı­lık" de­ğer­len­dir­me­si­nin ya­pıl­ma­sı ile, bu dü­ğü­mün ve adı ge­çen ev­li­lik iliş­ki­si­nin ni­yet ve inan­ca bağ­lı ol­gu­lar ol­duk­la­rı­na işa­ret edil­mek­te­dir. Çün­kü bu iliş­ki gö­re­ce­li bir ol­gu­dur ve an­cak inanç ve kav­ra­yış çer­çe­ve­sin­de an­lam ka­za­nır. Tıp­kı mül­ki­yet ve di­ğer gö­re­ce­li top­lum­sal hak­lar gi­bi. Ni­te­kim "İn­san­lar tek bir üm­met­tir." (Ba­ka­ra, 213) aye­ti­ni in­ce­ler­ken bu hu­su­sa açık­lık ge­tir­dik. Şu hâl­de, in­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz ayet­te is­ti­a­re ve ki­na­ye sa­na­tı­na baş­vu­rul­muş­tur. [Ke­sin ka­rar­lı­lı­ğı, dü­ğü­mü sağ­lam­laş­tır­ma ola­rak ni­te­len­dir­mek is­ti­a­re­dir. Ev­li­li­ği de bir çe­şit dü­ğüm ola­rak ni­te­le­mek ki­na­ye­dir.] Yi­ne aye­tin kap­sa­mın­da yer alan "ki­tap" ke­li­me­si ile, ya­zıl­mış ve ta­raf­la­rın uy­ma zo­run­lu­lu­ğu bu­lu­nan hü­küm kas­te­dil­miş­tir. Ki, söz konusu olan yü­ce Al­lah'ın ko­ca­la­rı öl­müş ka­dın­lar için ön­gör­dü­ğü zo­run­lu bek­le­me ve ken­di­ni göz­lem al­tın­da tut­ma sü­re­si­dir.
Bir kez da­ha aye­tin an­la­mı­na dö­ne­cek olur­sak: "Ko­ca­la­rı öl­müş ka­dın­la­rın, zo­run­lu bek­le­me sü­re­le­ri dol­ma­dık­ça on­lar­la nikâh ba­ğı­nı bağ­la­ma­yın..." Bu ifa­de ve bun­dan ön­ce­ki "Ka­dın­la­rı nikâh­la­mak is­te­di­ği­ni­zi on­la­ra sez­dir­me­niz­de si­ze bir gü­nah yok­tur." ifa­de­si gös­te­ri­yor ki, ko­nu sa­de­ce ko­ca­la­rı­nın ölü­mü üze­ri­ne zo­run­lu bek­le­me sü­re­si­ni dol­du­ran ka­dın­la­ra ev­len­me is­te­ği­ni sez­dir­me ve on­lar­la nikâh ba­ğı­nı bağ­la­ma ile il­gi­li­dir. Bu­na gö­re "en-ni­sâ" ke­li­me­si­nin ba­şın­da­ki "lam-ı ta­rif", zi­hin içi an­la­mı (ya­ni sö­zü edi­len ka­dın­la­ra ait ol­du­ğu­nu) gös­te­rir, cin­si ve­ya bir baş­ka­sı­nı de­ğil.
Ve bi­lin ki, el­bet­te Al­lah kal­bi­niz­den ge­çe­ni bil­mek­te­dir...
Aye­tin kap­sa­mı için­de, yü­ce Al­lah'ın ilim, ba­ğış­la­ma ve hü­küm gi­bi sı­fat­la­ra yer ve­ril­me­si gös­te­ri­yor ki, iki ayet­te sö­zü edi­len, id­det bek­le­yen ka­dın­lar­la söz kes­me, ev­len­me is­te­ği­ni on­la­ra sez­dir­me ve giz­li­ce on­lar­la ev­len­mek üze­re söz­leş­me gi­bi me­se­le­ler he­lak edi­ci özel­li­ği bu­lu­nan kay­gan bir ze­mi­ne da­yan­mak­ta­dır. Yü­ce Al­lah bu tür iliş­ki­le­re bel­li öl­çü­ler da­hi­lin­de izin ver­mek­le be­ra­ber, büs­bü­tün ra­zı de­ğil­dir.
236) He­nüz do­kun­ma­dan, ya da me­hir­le­ri­ni kes­me­den ka­dın­la­rı bo­şar­sa­nız si­ze bir gü­nah yok­tur.
"Do­kun­mak"­tan mak­sat, cin­sel iliş­ki­dir. Yi­ne aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­-çen ve mo­ta­mot ter­cü­me­si "bir far­zı farz kıl­ma" olan ifa­de ile de "meh­rin tes­pit edi­li­şi" kas­te­dil­miş­tir. Bu­na gö­re; ko­ca­nın ka­dın­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me­miş ol­ma­sı, ay­nı şe­kil­de ka­dı­na ve­ri­le­cek meh­rin tes­pit edil­me­miş ol­ma­sı, mey­da­na ge­le­bi­le­cek bir bo­şan­ma­nın ge­çer­li­li­ği­ne en­gel de­ğil­dir.
On­la­rı ya­rar­lan­dı­rın, zen­gin olan ken­di gü­cü, dar­da olan da ken­di gü­cü ora­nın­da, ma­ruf bir şe­kil­de (ya­rar­lan­dır­sın).
Ya­rar­lan­dır­ma, bir kim­se­ye ya­rar­la­na­ca­ğı şey­le­ri ver­mek de­mek­tir. "Me­ta" ve "mu­t'a" ya­rar­la­nı­lan şey an­la­mı­na ge­lir. Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "me­ta­en" ke­li­me­si, "on­la­rı ya­rar­lan­dı­rın" ifa­de­si­nin me­ful-u mut­la­kı­dır. "zen­gin olan ken­di gü­cü, dar­da olan da ken­di gü­cü ora­nın­da..." şek­lin­de­ki ifa­de­ye ise bir ara cüm­le­cik ola­rak yer ve­ril­miş­tir. İfa­de­nin ori­ji­nal met­nin­de ge­çen "el-mûsi" ke­li­me­si "ev­saa" fi­i­li­nin is­m-i fa­i­li­dir ve ma­lı bol ve imkân­la­rı ge­niş olan kim­se de­mek­tir. Da­ha çok mefulü haz­fe­di­le­rek kul­la­nı­lan bir geçişli fiil gi­bi­dir. Böy­le­ce ifa­de­de öz ve kı­sa bir tarz tut­tu­rul­muş olur. Bu kul­la­nım git­gi­de, an­la­mın asıl kö­kü­nü ifa­de et­me­ye baş­la­mış ve böy­le­ce la­zım (geçişsiz) bir fi­il du­ru­mu­na gel­miş­tir. "el-Muk­tir" ise "ak­ta­ra" fi­i­li­nin is­m-i fa­i­li­dir. Ge­çim sı­kın­tı­sı çe­ken kim­se de­mek­tir. "Ka­der ve­ya kadr" kelimeleri, "ora­nın­da" de­mek­tir.
Bu gra­ma­tik de­ğer­len­dir­me­ler ışı­ğın­da, aye­tin an­la­mı şu şe­kil­de be­lir­gin­le­şi­yor: Meh­ri be­lir­le­me­den ön­ce bo­şa­dı­ğı­nız ka­dın­la­rı ma­ru­fa (nor­mal ge­çim öl­çü­le­ri­ne) gö­re ya­rar­lan­dır­ma­nız ge­re­kir. Zen­gin olan, ge­niş imkân­la­rı ora­nın­da ve du­ru­mu­na gö­re ya­rar­lan­dır­ma­lı. Dar­da ola­nın da, gü­cü ora­nın­da ya­rar­lan­dır­ma­sı ge­re­kir. Bu uy­gu­la­ma, meh­ri tes­pit edil­me­den bo­şa­nan ka­dın­la­ra öz­gü­dür. Bu hük­mün sırf bu şe­kil­de bo­şan­mış ka­dın­la­ra öz­gü ol­du­ğu­nun, meh­ri tespit edil­dik­ten son­ra el sü­rül­me­den bo­şa­nan ka­dın­la­rın bu kap­sa­ma gir­me­di­ği­nin ka­nı­tı, bun­dan son­ra ye­r a­lan ve ko­nu­ya iliş­kin hük­mü içe­ren ayet-i ke­ri­me­dir.
Bu, iyi­lik eden­ler üze­rin­de bir hak­tır.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "hak­ken" ke­li­me­si, haz­fe­dil­miş "hak­ka" fi­i­li­nin me­ful-u mut­la­kı­dır, ya­ni asl "hakka'l-hüm­kü hak­kan"dır. Cüm­le­nin za­hi­ri­ne ba­kı­lır­sa, iyi­lik (ih­san) vas­fı hük­mün kap­sa­mı­na gi­ri­yor ve hü­küm­de ge­çer­li ko­nu­ma sa­hip­tir. İyi­lik de zo­run­lu bir yü­küm­lü­lük ol­ma­dı­ğı­na gö­re, hük­mün müs­te­hap ol­ma­sı söz konusu olur, va­cip de­ğil. Ne var ki Ehlibeyt ka­nal­la­rın­dan ge­len nass­lar, adı ge­çen hük­mü farz ola­rak ni­te­le­mek­te­dir. Bel­ki de bu­nun ka­nı­tı "Bo­şan­ma iki de­fa­dır. Son­ra ya iyi­lik­le tut­mak ya da gü­zel­lik­le bı­rak­mak ge­re­kir." aye­ti­dir. Bu aye­te gö­re, iyi­lik­le bı­rak­mak, ka­dın­la­rı bo­şa­yan­lar için zo­run­lu bir ta­vır­dır. Böy­le ya­pan­lar "muh­sin­ler­dir" do­la­yı­sıy­la adı ge­çen hü­küm, bu ayet-i ke­ri­me­ye gö­re, ka­dın­la­rı bo­şa­yan­lar üze­rin­de bir hak­tır. Bu­nun­la be­ra­ber doğ­ru­su­nu yü­ce Al­lah her­kes­ten da­ha iyi bi­lir.
237) Eğer on­la­ra me­hir ke­ser de, do­kun­ma­dan bo­şar­sa­nız, kestiğinizin yarısını (verin). Ancak kadınlar vazgeçerse başka. Sizin bağışlamanız takvaya daha yakındır.
Ka­dın­la­ra ve­re­ce­ği­niz meh­ri tes­bit edip bu yü­küm­lü­lük al­tı­na gir­dik­ten son­ra, cin­sel iliş­ki kur­ma­dan on­la­rı bo­şar­sa­nız, ka­rar­laş­tır­dı­ğı­nız meh­rin ya­rı­sı­nı öde­mek zo­run­da­sı­nız. An­cak biz­zat bo­şan­mış ka­dın­la­rın ya da on­lar adı­na nikâh akdi­ni ger­çek­leş­tir­me yet­ki­si­ni el­le­rin­de bu­lun­du­ran ve­li­le­ri­nin bun­dan vaz­geç­me­le­ri baş­ka. Bu du­rum­da meh­rin di­ğer ya­rı­sı­nın da öden­me zo­run­lu­lu­ğu or­ta­dan kal­kar. Ay­rı­ca akit yet­ki­si­ne sa­hip ko­ca için de böy­le bir ta­sar­ruf söz ko­nu­su­dur. Bu du­rum­da bo­şan­mış ka­dın, al­mış ol­du­ğu meh­rin ya­rı­sı­nı ge­ri öde­mek zo­run­da de­ğil­dir. Ba­ğış­la­ma her hâlükârda tak­va­ya da­ha ya­kın­dır. Çün-­kü şe­ri­a­ta gö­re ha­k et­ti­ği bir şey­den vaz­ge­çen bir kim­se yü­ce Al­lah'ın ha­ram kıl­dı­ğı şey­le­re yel­ten­me­me ba­kı­mın­dan da­ha di­renç­li ve da­ha ka­rar­lı olur.
Ara­nız­da­ki fa­zi­le­ti unut­ma­yın. Şüp­he­siz Al­lah, yapmak­ta ol­-duk­la­rı­nı­zı gö­ren­dir.
"Fazl" da tıp­kı "fu­zûl" gi­bi zi­ya­de, ar­tı de­mek­tir. Şu ka­da­rı var ki, söy­len­di­ği­ne gö­re, "fazl" say­gı uyan­dı­ran ve öv­gü­ye de­ğer bu­lu­nan zi­ya­de­lik­ler an­la­mın­da kul­la­nı­lır. "Fu­zûl" ise öv­gü­ye de­ğer bir ya­nı bu­lun­ma­yan zi­ya­de­lik­ler an­la­mın­da kul­la­nı­lır. Aye­tin akı­şı için­de "fa­zi­let" ten sö­z e­di­li­yor ki top­lum­sal dü­zey­de, in­san ha­ya­tın­da et­kin­lik ka­zan­ma­sı ge­re­ken bir ni­te­lik­tir bu. İn­san­lar bir­bir­le­ri­ne kar­şı lü­tuf­kar ve er­dem­li dav­ran­mak du­ru­mun­da­dır­lar. Bu ifa­de ile, iyi­li­ğe, fa­zi­le­te, ki­şi­sel hak­la­rı ba­ğış­la­ma­ya, ka­rı ko­ca­nın bir­bir­le­ri­ne kar­şı ko­lay­laş­tı­rı­cı, ha­fif­le­ti­ci ta­vır­lar için­de ol­ma­la­rı amaç­lan­mış­tır. "Şüp­he­siz Al­lah, yapmak­ta ol­duk­la­rı­nı­zı gö­ren­dir." ifa­de­si­nin içer­di­ği me­saj ve nük­te da­ha ön­ce, "An­ne­ler ço­cuk­la­rı­nı iki tam yıl em­zi­rir­ler." di­ye baş­la­yan aye­tin so­nun­da ve­ri­len me­sa­jı ve on­da bu­lu­nan nük­te­yi çağ­rış­tır­mak­ta­dır.
238) Na­maz­la­rı ve orta namazı ko­ru­yun…
Bir şe­yi ko­ru­mak, onu ku­şa­tıp kont­rol et­mek, zabt et­mek de­mek­tir. Da­ha çok nef­sin al­gı­la­dı­ğı ve kav­ra­dı­ğı so­yut an­lam­la­rı ko­ru­ma an­la­mı­nı ifa­de eder. Aye­tin de­va­mın­da ge­çen "vus­ta" ise "av­set"in mü­en­ne­si­dir ve "or­ta" de­mek­tir. "Or­ta na­ma­zı" ile va­kit iti­ba­riy­le na­maz­la­rın or­ta­sı sa­yı­lan na­maz kas­te­dil­miş­tir. Ayet-i ke­ri­me­den, bu ifa­dey­le han­gi na­ma­zın kas­te­dil­di­ği be­lir­gin de­ğil­dir. Ha­dis­ler bu hu­sus­ta açık­la­yı­cı rol oy­nu­yor. Bu na­ma­zın be­lir­len­me­si­ne iliş­kin ri­va­yet­le­ri ye­ri ge­lin­ce su­na­ca­ğız.
"Kûmû lil­la­hi" cüm­le­sin­de­ki "lam" amaç bil­di­rir. Bir şey­le ka­im ol­mak onu uy­gu­la­mak, yap­mak an­la­mı­nı ifa­de eder. "el-Ku­nût" ise gö­nül­den ita­at ede­rek bo­yun eğ­mek de­mek­tir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah, ba­zı ayet­ler­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Tüm O'na gö­nül­den bo­yun eğ­miş­tir." (Ba­ka­ra, 116) "Siz­den kim Al­lah'a ve Re­su­lü­ne gö­nül­den ita­at eder­se..." (Ah­zab, 31) Bu­na gö­re, in­ce­le­di­ği­miz aye­tin an­la­mı­nın özü şu­dur: İç­ten­lik­le ve hoş­nut­lu­ğu­nu gö­ze­te­rek yü­ce Al­lah'a gö­nül­den bo­yun eğip ita­at edin.
239) Eğer kor­kar­sa­nız, ya­ya ve­ya bi­nek­te iken kı­lın...
Şar­tın ön­ce­ki cüm­le­ye at­fe­dil­miş ol­ma­sı, mah­zuf bir şar­tın var­lı­ğı­na de­la­let eder. Bu­na gö­re şöy­le bir ifa­de çı­kı­yor kar­şı­mı­za: Eğer kork­mu­yor­sa­nız, na­maz­la­rı ko­ru­yun. Eğer kor­kar­sa­nız, ko­ru­ya­bil­di­ği­niz ka­da­rıy­la ko­ru­yun; ya­ya, du­ra­rak, yü­rü­ye­rek ve bi­nek sır­tın­da kı­lın. Aye­tin met­nin­de ge­çen "ri­cal" kelimesi, "ra­cil (=ya­ya)"in ço­ğu­lu­dur. "Ruk­ban" da "ra­kib"in ço­ğu­lu­dur. Bu­ra­da da kor­ku na­ma­zı­na de­ği­ni­li­yor.
"Fe-iza emin­tum (=öy­ley­se güvenliğe gir­di­ği­niz­de)" ifa­de­si­nin ba­şın­da­ki "fa" har­fi, ay­rın­tı­lan­dır­ma be­lir­ti­si­dir. Ya­ni; na­ma­zı ko­ru­mak, te­mel­den ge­çer­siz ol­ma­sı müm­kün ol­ma­yan bir du­rum­dur. Tam ter­si­ne, her­han­gi bir şey­den kork­maz­sa­nız ve imkân da bu­lur­sa­nız, na­ma­zı nor­mal şek­liy­le kıl­ma­nız si­zin için bir zo­run­lu­luk­tur. Ama nor­mal bi­çim­de kıl­ma­nız güç­le­şir­se, ya­pa­bil­di­ği­niz ka­da­rıy­la ori­jina­li­te­si­ni ko­ru­ma­ya ça­lı­şın. Ye­ni­den gü­ven­li­ğe ka­vu­şup kor­ku­nuz geç­tik­ten son­ra, na­ma­zı nor­mal şek­liy­le kıl­ma zo­run­lu­lu­ğu­nuz da av­det eder. Bu du­rum­da yü­ce Al­lah'ı zik­ret­me­niz de zo­run­lu olur.
"Ke­ma al­le­me­kum (=si­ze öğ­ret­ti­ği gi­bi)" cüm­le­si­nin ba­şın­da­ki "kef" har­fi teş­bih be­lir­ti­si­dir. "bil­me­di­ği­niz şey­le­ri..." ifa­de­si ise, ge­nel ni­te­lik­li bir yar­gı­nın özel ni­te­lik­li bir yar­gı­nın ye­ri­ne ko­nu­lu­şu­na ör­nek oluş­tur­mak­ta­dır. (Çün­kü şöy­le bir ifa­de kul­la­nı­la­bi­lir­di: Gü­ven­li­ğe gir­di­ği­niz­de, Al­lah'ı, kor­ku na­ma­zı­nı si­ze öğ­ret­ti­ği gi­bi anın.) Bu bol ni­met ve en­gin bil­gi ba­ğı­şı­nın ne bü­yük bir lü­tuf ol­du­ğu­na de­la­let et­me­si için­dir. Bu­na gö­re, cüm­le­yi şu şe­kil­de to­par­la­ya­bi­li­riz: Al­lah'ı, di­ni ya­sa­la­rı ve içe­ri­sin­de gü­ven­lik hâlinde farz kı­lın­mış na­ma­zı si­ze öğ­ret­me­si­ne denk bir ça­bay­la zik­re­din.
240) İçi­niz­de ölüp de ge­ri­de eş­ler bı­ra­kan­lar... eş­le­ri­ne va­si­-yet bı­rak­sın­lar…
"Va­si­yye­ten" ke­li­me­si, tak­dir edil­miş bir fi­i­lin (li-yûsû) me­ful-u mut­la­kı­dır. Cüm­le­yi bu tak­di­ri baz ala­rak aça­cak olur­sak: Eş­le­ri için ölüm­den bir yıl son­ra­sı­na ka­dar ya­rar­lan­ma­la­rı­nı, ge­çin­me­le­ri­ni sağ­la­ya­cak bir va­si­yet bı­rak­sın­lar.
Aye­tin akı­şı için­de "havl (=yıl)" ke­li­me­si­nin ba­şı­na harf-ı ta­ri­fin (el ta­kı­sı­nın) ge­ti­ril­miş ol­ma­sı, bu aye­tin, ölüm son­ra­sı zo­run­lu bek­le­me sü­re­si­ni dört ay on gün ola­rak tespit eden ayet­ten ön­ce in­miş ol­du­ğu­nu gös­te­rir gi­bi­dir. Çün­kü ca­hi­li­ye Arap­la­rı için­de, ko­ca­la­rı ölen ka­dın­lar on­la­rın ar­dın­dan tam bir yıl ev­len­mek­si­zin bek­ler­ler­di. Do­la­yı­sıy­la ayet-i ke­ri­me bu ka­dın­la­rın bir yıl bo­yun­ca ev­le­rin­den çı­ka­rıl­mak­sı­zın ge­çim­le­ri­ni sağ­la­ya­cak bir va­si­ye­tin ya­pıl­ma­sı­nı öner­mek­te­dir. Şu ka­da­rı var ki, bu ka­dın­la­ra öz­gü bir hak ol­du­ğu­na gö­re ve ay­rı­ca bir hak­tan vaz­geç­mek de ca­iz ol­du­ğu­na gö­re, ka­dın­lar bu hak­la­rı­nı ta­lep ede­bil­dik­le­ri gi­bi, vaz­ge­çe­bi­lir­ler de. Ko­ca­la­rı öl­dük­ten son­ra, işa­ret edi­len bu yıl için­de ev­le­rin­den dı­şa­rı çı­kar­lar­sa ölü­nün va­ris­le­ri ya da on­la­rın ko­nu­mun­da olan baş­ka kim­se­ler için ka­dın­la­rın meş­ru öl­çü­ler da­hi­lin­de yap­tık­la­rı şey­ler hak­kın­da on­lar için bir sa­kın­ca yok­tur. Bu ayet­te yer alan tav­si­yenin bir ör­ne­ği şu ayet-i ke­ri­me­dir: "Bi­ri­niz ölür­ken ken­di­sin­den son­ra bir ha­yır bı­ra­ka­cak­sa, ana­sı­na, ba­ba­sı­na ve ya­kın­la­rı­na, ör­fe uya­rak va­si­yete bulunmalı. Bu, sa­kı­nan­la­ra (mut-takilere) bir haktır, bir borçtur."(Ba­ka­ra, 180)
Bu açık­la­ma­mız­dan an­la­şıl­dı­ğı ka­da­rıy­la, in­ce­le­di­ği­miz bu ayet, ko­ca­sı ölen ka­dı­nın zo­run­lu bek­le­me sü­re­si­ne iliş­kin aye­tin ve ço­cuk sa­hi­bi ka­dı­nın mi­ra­sı­nı dört­te bir, ev­la­dı ol­ma­yan ka­dı­nın da mi­ra­sı­nı se­kiz­de bir ola­rak hük­me bağ­la­yan aye­tin içer­di­ği hü­küm­le yü­rür­lük­ten kal­dı­rıl­mış­tır (nes­he­dil­miş­tir.)
241) Bo­şa­nan ka­dın­la­rın meş­ru bir tarz­da ya­rar­lan­ma pay­la­rı var­dır. Bu, sa­kı­nan­lar üze­rin­de bir hak­tır.
Aye­tin içer­di­ği hü­küm bo­şan­mış ka­dın­la­rın ge­ne­li­ni il­gi­len­di­ri­yor. Hük­mün tak­va ni­te­li­ği ile bir­lik­te su­nu­lu­şu ise müs­te­hap­lı­ğı çağ­rış­tır­mak­ta­dır.
242) İş­te Al­lah, si­ze ayet­le­ri­ni böy­le açık­lar; ki akıl er­di­re­si­niz.
"Akıl" ke­li­me­si­nin asıl an­la­mı, bağ­la­ma ve tut­ma­dır. İn­sa­nın id­rak ve kav­ra­yı­şı­na da akıl den­miş­tir. Ki bağ­la­nıp tu­tul­ma iş­le­mi akıl ola­rak ni­te­len­di­ril­miş­tir. İn­sa­nın id­rak et­ti­ği şey­le­re, iyi­yi, kö­tü­yü, hak­kı, ba­tı­lı ayır­det­me­si­ni sağ­la­yan tek güç ol­du­ğu­na ina­nı­lan me­le­ke­ye de akıl den­miş­tir. Bu­nun kar­şı­tı da, çe­şit­li bağ­lam­lar­da de­li­lik, ap­tal­lık, ah­mak­lık ve ce­ha­let­tir.
Kur'ân-ı Ke­rim'de çe­şit­li kav­ra­yış, al­gı­la­yış tür­le­ri­ni ifa­de et­mek için yir­mi­ye ya­kın kav­ram kul­la­nıl­mış­tır. Zan, his­ban, şu­ur, zi­kir, ir­fan, fehm, fı­kıh, di­ra­yet, ya­kin, fi­kir, rey, za­am, hıfz, hik­met, hub­ret, şe­ha­det, akıl ve bun­la­ra bağ­lı olan kavl, fet­va ve ba­si­ret gi­bi.
Zann: Ke­sin­lik dü­ze­yin­de ol­ma­sa bi­le ağır ba­san doğ­ru, ka­bul et­mek de­mek­tir.
His­ban da öy­le. An­cak he­sap et­me­nin zan­ni kav­ra­yış an­la­mın­da kul­la­nı­lı­şı, is­ti­a­re tar­zı­na gi­ri­yor gi­bi­dir. "Add" (=say­ma) kelimesinin de "zann" an­la­mın­da kul­la­nı­lı­şı gi­bi. Oy­sa "say­ma ve he­sap et­me­nin" asıl an­la­mı şöy­le­dir: "Ad­de Zey­den mine'l-ebtâli ve ha­se­behu min­hum" ya­ni "Zey­di kah­ra­man­lar­dan say­dı, onu on­lar­dan he­sap et­ti." Ya­ni sa­yı­da ve he­sap­ta kah­ra­man­la­rın ara­sı­na kat­tı onu.
Şu­ur (Far­kı­na var­ma): İn­ce kav­ra­yış de­mek­tir. As­lı "şa'r (=saç­ te­li)" mad­de­si­dir. Saç te­li­nin in­ce­li­ği­ne ben­ze­til­miş­tir. Da­ha çok so­mut şey­le­ri kav­ra­ma an­la­mın­da kul­la­nı­lır, so­yut şey­le­ri de­ğil. Bu yüz­den be­lir­gin du­yu or­gan­la­rı­na "me­şa­ir" adı ve­ril­miş­tir.
Zi­kir (Ha­tır­la­ma): Zi­hin­de ka­yıt­lı bu­lu­nan bir şek­li, kav­ra­yı­şın dı­şı­na kay­bol­duk­tan son­ra ye­ni­den can­lan­dır­mak ya da kav­ra­yı­şın dı­şı­na çık­ma­ma­sı için ko­ru­mak.
İr­fan ve Ma­ri­fet: Kav­ra­ma gü­cü et­ki­siy­le olu­şan bir su­re­ti, zi­hin­de ka­yıt­lı bu­lu­nan su­re­te uyar­la­ma iş­le­mi­dir. Bu yüz­den: "Ma­ri­fet ve ir­fan, ön­ce­ki bil­gi­den son­ra olu­şan kav­ra­yış­tır" den­miş­tir.
Fehm (An­la­ma): Zi­hin dı­şın­da­ki ob­je­ler dün­ya­sın­da yer alan bir su­re­ti ken­di içi­ne nak­şet­mek su­re­tiy­le, dış dün­ya­dan al­dı­ğı bir tür et­ki­len­me.
Fı­kıh (De­rin An­la­ma): Zih­nin ken­di­si­ne nak­şe­di­len su­re­ti ka­bul­de ve tas­tik­de sü­rek­li­lik ka­zan­ma­sı iş­le­mi.
Di­ra­yet: Zi­hin içi su­re­tin ka­bul gö­rüş ve tas­dik edi­li­şi­nin ile­ri dü­ze­ye var­ma­sı. Bi­li­nen şe­yin özel­lik­le­ri­nin, giz­li yön­le­ri­nin ve ayı­rı­cı ni­te­lik­le­ri­nin kav­ra­nı­şı. Bu yüz­den adı ge­çen kav­ram, bir işi bü­yüt­me ve öne­mi­ni vur­gu­la­ma an­la­mın­da kullanılır. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "El­bet­te ger­çek­le­şe­cek olan. Ne­dir o mu­hak­kak ger­çek­le­şe­cek olan? O ger­çek­le­şecek ola­nı sa­na bil­di­ren ne­dir?" (Hak­ka, 1-3) "Ger­çek şu ki, Biz onu ka­dir ge­ce­sin­de in­dir­dik. Ka­dir ge­ce­si­nin ne ol­du­ğu­nu sa­na bil­di­ren ne­dir? (Ka­dir, 1-2)
Ya­kin: Zi­hin­sel kav­ra­yı­şın yok ol­ma­ya­cak ve gev­şe­me­ye­cek şe­kil­de güç­len­me­si, sağ­lam­laş­ma­sı.
Fi­kir (Dü­şün­me): Ko­nu­ya iliş­kin meç­hul nok­ta­la­rı or­ta­ya çı­kar­mak ama­cıy­la zi­hin­de mev­cut bu­lu­nan bil­gi­le­ri tek­rar­la­ma ve göz­den ge­çir­me iş­le­mi.
Rey (Gö­rüş): Dü­şü­nüp ta­şın­ma iş­le­mi so­nu­cu va­rı­lan tas­dik dü­ze­yi. An­cak bu kav­ram ge­nel­lik­le ya­pıl­ma­sı ve ya­pıl­ma­ma­sı ge­re­ken şey­le­re iliş­kin pra­tik bil­gi­ler bağ­la­mın­da kul­la­nı­lır. Ev­ren­sel ol­gu­la­ra yö­ne­lik te­o­rik bil­gi­ler dü­ze­yin­de kul­la­nıl­dı­ğı­na pek rast­lan­maz. Ba­si­ret (ön­se­zi) ve fet­va (çı­kış yo­lu gös­ter­me) ve kavl (de­yiş) kav­ram­la­rı da bu­na ya­kın bir an­lam ifa­de et­mek­te­dir. Şu ka­da­rı var ki, bu an­lam­la (dü­şün­ce so­nu­cu va­rı­lan tas­dik­le) ilin­ti­li ola­rak "kavl" kav­ra­mı­nın kul­la­nı­lı­şı "la­zımın (=ge­re­kenin) "mel­zumun (=ge­rek­ti­ren)" ye­ri­ne geç­me­si tü­rün­den bir is­ti­a­re ör­ne­ği­dir. Çün­kü bir şey hak­kın­da söz söy­le­mek (kavl) o sö­zün içer­di­ği şey­le­re inan­ma­yı ge­rek­ti­rir.
Za­am (İd­dia): Zi­hin içi bir su­ret ola­rak tas­dik an­la­mı­nı ifa­de eder. Söz konusu tas­di­kin ter­ci­he da­yan­ma­sı (zann ol­ma­sı) ya da ke­sin ol­ma­sı ara­sın­da bu açı­dan bir fark yok­tur.
İlim (Bil­me): Da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi, ak­si­ne ih­ti­mal bu­lun­ma­yan kav­ra­yış de­mek­tir.
Hıfz (Ko­ru­ma): Zi­hin için­de bi­li­nen bi­çi­min de­ği­şi­me ve dö­nü­şü­me uğ­ra­ma­ya­cak şe­kil­de zi­hin­de ko­run­ma­sı, zabt edil­me­si.
Hik­met: Zi­hin için­de­ki ilmî bir su­re­tin sağ­lam­lı­ğı, da­ya­nık­lı­lı­ğı yö­nü.
Hub­ret (Ha­ber­dar ol­ma): Zi­hin için­de­ki bil­gi bi­çi­mi­nin, ön­cül­le­rin­den han­gi so­nuç­la­rın çı­ka­ca­ğı­nı bi­le­cek dü­zey­de bi­len ki­şi­ye açık ol­ma­sı, onun ta­ra­fın­dan ku­şa­tıl­mış ol­ma­sı.
Şe­ha­det (Şa­hid ol­ma): Bir şe­yin ken­di­si­ne ve özü­ne ulaş­ma. Onu so­mut şey­ler­de ol­du­ğu gi­bi du­yu or­gan­la­rıy­la ya da bil­gi, ira­de, sev­gi, nef­ret gi­bi ba­tı­nı so­yut duy­gu­lar­la al­gı­la­ma.
Yu­ka­rı­da sun­du­ğu­muz kav­ram­la­rın an­lam­la­rın­dan da far­k e­di­le­ce­ği gi­bi, mad­de­den, ha­re­ket­ten ve de­ği­şim­den so­yut­la­na­ma­ya­cak­la­rı açık­tır. Bu yüz­den iç­le­rin­de son beş ta­ne­si ha­riç, bu kav­ram­lar yü­ce Al­lah'la il­gi­li ola­rak kul­la­nı­la­maz­lar. Sa­de­ce ilim, hıfz, hik­met, ha­ber­dar ol­ma ve şe­ha­det kav­ram­la­rı kul­la­nı­la­bi­lir. Bi­ri kal­kıp da, yü­ce Al­lah hak­kın­da: O sa­nı­yor "ve­ya "hesap edi­yor" ya da "id­dia edi­yor" ya­hut "an­lı­yor" ve­ya­hut "de­rin an­lı­yor" şek­lin­de bir ifa­de kul­la­na­maz.
Son beş kav­ram ise, ek­sik­lik ve yi­tir­me an­la­mı­nı çağ­rış­tır­ma­ma­la­rı açı­sın­dan yü­ce Al­lah'la il­gi­li ola­rak kul­la­nıl­ma­la­rın­da bir sa­kın­ca yok­tur. Şu ayet­le­ri bu­na ör­nek gös­te­re­bi­li­riz: "Al­lah her şe­yi bi­lir." (Ba­ka­ra, 282) "Se­nin Rab­bin, her ­şe­yin üze­rin­de ko­ru­yu­cu­dur." (Se­be, 21) "Al­lah, iş­le­dik­le­ri­niz­den ha­ber­dar­dır." (Ba­ka­ra, 234) "O, bi­len­dir, hikmet sa­hi­bi­dir." (Yûsuf, 83) "O her şe­yin üze­rin­de şa­hittir." (Fus­si­let, 53)
Kav­ram­la­ra iliş­kin bu de­ğer­len­dir­me­le­rin ar­dın­dan ko­nu­mu­za dö­nü­yo­ruz ve di­yo­ruz ki: Bil­di­ği­miz gi­bi "akıl" ke­li­me­si kav­ra­yış an­la­mın­da kul­la­nı­lır. Çün­kü kav­ra­ma iş­le­min­de kal­bin tas­dik yo­luy­la bağ­lan­ma­sı söz konusu­dur. Yü­ce Al­lah, bu du­ru­mu in­sa­nın ya­ra­tı­lı­şı­nın esa­sı kıl­mış­tır; te­o­ri dü­ze­yin­de hak­kı ve ba­tı­lı bu şe­kil­de kav­rar. Pra­tik bo­yu­tuy­la iyi­yi, kö­tü­yü, fay­da­lı­yı ve za­rar­lı­yı bu sa­ye­de al­gı­lar. Yü­ce Al­lah in­sa­nı, ön­ce ken­di var­lı­ğı­nı al­gı­la­ya­cak bir ma­hi­yet­te ya­rat­mış­tır. Ar­dın­dan onu so­mut du­yu or­gan­la­rıy­la do­nat­mış­tır. Bun­lar ara­cı­lı­ğı ile so­mut şey­le­ri al­gı­lar. Bu­nun ya­nın­da iç­sel du­yu­lar­la da do­nat­mış­tır ki, bun­lar ara­cı­lı­ğı ile so­yut ve manevî şey­le­ri al­gı­lar. Bun­lar in­sa­nın ken­di­si­ni dış âleme bağ­la­ma iş­le­vi­ni de gö­rür­ler; ira­de, sev­gi, öf­ke, umut ve kor­ku gi­bi. Ar­dın­dan dış âlem­de, dü­zen­le­me, ayır­ma, özel­leş­tir­me ve ge­nel­leş­tir­me tü­rün­den ta­sar­ruf­la­ra gi­ri­şir. Dış âlem­de­ki, pra­tik aşa­ma­sı­nın dı­şın­da ka­lan te­o­rik ol­gu­lar­la il­gi­li te­o­rik yar­gı­la­ra va­rır. Pra­tik ol­gu­lar hak­kın­da da pra­tik yar­gı­lar­da bu­lu­nur. Bü­tün bun­la­rı, öz ya­ra­tı­lı­şı­nın ken­di­si için be­lir­le­di­ği mec­ra­da ger­çek­leş­ti­rir. İş­te akıl de­di­ği­miz şey, bu iş­lem­le­rin tü­mü­nü ger­çek­leş­ti­ren şe­yin adı­dır.
An­cak ba­zı du­rum­lar­da, in­sa­nın sa­hip ol­du­ğu ki­mi güç­ler in­sa­nı et­ki­si al­tı­na ala­bi­lir. Söz gelimi, ih­ti­ras ve öf­ke gi­bi güç­ler di­ğer güç­le­ri bü­tü­nüy­le dev­re dı­şı bı­ra­ka­bi­lir ve­ya za­yıf­la­ta­bi­lir. Böy­le bir du­rum­da in­san ılım­lı­lık ve iti­dal çiz­gi­sin­den sa­pa­rak, if­rat ve tef­rit gi­bi iki uç ku­tup­tan bi­ri­ne ka­ya­bi­lir. O za­man, akıl de­di­ği­miz güç, nor­mal iş­le­vi­ni, sağ­lık­lı bi­çim­de gö­re­mez olur. Sa­pık ve sap­tı­rı­cı al­gı­la­ra ve ya­lan­cı ta­nık­lık­la­ra gö­re hük­me­den bir yar­gı­cı dü­şü­nün. Bu tür bir yar­gı, ke­sin­lik­le hak­tan sa­par. Yar­gıç asıl iti­ba­riy­le ba­tı­lı, yan­lış­lı­ğı kas­tet­mez­se de böy­le bir in­san yar­gı ma­ka­mın­da otur­muş­tur ama, yar­gı­nın ama­cı­na ve iş­le­vi­ne uy­gun ola­rak ha­re­ket eden bir yar­gıç de­ğil­dir.
Yar­gı­la­rın­da, ba­tıl ve yan­lış bil­gi­le­ri esas alan bir in­sa­nı da bu çer­çe­ve­de de­ğer­len­di­re­bi­li­riz. Bir tür hoş­gö­rü kı­lı­fı­na so­ka­rak, söz konusu yar­gı­sı­nı akıl ola­rak de­ğer­len­dir­se da­hi, ger­çek ak­lın ya­pa­bi­le­ce­ği bir iş de­ğil­dir bu. Çün­kü böy­le bir ha­re­ket­te in­san, nor­mal fıt­ra­tın çiz­gi­sin­den ve doğ­ru­lu­ğun de­ğiş­mez ku­ral­la­rın­dan sap­mış olur.
Kur'ân-ı Ke­rim bu çer­çe­ve­de ele alı­yor me­se­le­yi. Ak­lı in­sa­nın di­ni açı­sın­dan ya­rar­lan­dı­ğı ve yol gös­te­ri­ci­li­ği al­tın­da ger­çek bil­gi­le­re ve sa­lih amel­le­re ulaş­tı­ğı güç ola­rak ta­nım­lı­yor. Bu doğ­rul­tu­da işi­ni ye­ri­ne ge­tir­me­yin­ce, o gü­cü akıl di­ye ni­te­le­mez. Sırf dünyevî ha­yır ve şer bağ­la­mın­da iş­lev gör­se de. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ve der­ler ki: Eğer din­le­miş ol­say­dık ya da akıl et­miş ol­say­dık, şu çıl­gın­ca ya­nan ate­şin hal­kı ara­sın­da ol­ma­ya­cak­tık." (Mülk, 10)
Bir di­ğer ayet­te ise şöy­le bu­yu­ru­yor: "Yer­yü­zün­de ge­zip do­laş­mı­yor­lar mı, böy­le­ce on­la­rın ken­di­siy­le ak­le­de­bi­le­cek kalp­le­ri ve işi­te­bi­le­cek ku­lak­la­rı olu­ver­sin? Çün­kü doğ­ru­su, göz­ler kör ol­maz, an­cak si­ne­ler­de­ki kalp­ler kö­re­lir." (Hac, 46)
Gö­rül­dü­ğü gi­bi, ayet­ler­de "akıl" kav­ra­mı, ilim­le il­gi­li ola­rak kul­la­nı­lı­yor, ki in­san bu­nu yal­nız ba­şı­na ger­çek­leş­ti­rir. İşit­me ise, al­gı­la­ma ile il­gi­li ola­rak kul­la­nı­lı­yor. Bu­ra­da ise, in­sa­nın bir baş­kası­nın yar­dı­mı­na ih­ti­ya­cı var­dır. An­cak dik­ka­ti çe­ken hu­sus, her iki fa­a­li­yet­te de öz ya­ra­tı­lı­şın (fıt­rat) bo­zul­ma­mış­lı­ğı esas­tır. Ulu Al­lah bir ayet­te şöy­le bu­yu­ru­yor: "Nef­si­ni ah­mak­laş­tı­ran be­yin­siz­den baş­ka, kim İb­ra­him'in di­nin­den yüz çe­vi­rir." (Ba­ka­ra, 130) Da­ha ön­ce bu aye­tin, "Akıl, ara­cı­lı­ğıy­la Rah­man olan Al­lah'a kul­luk su­nu­lan şey­dir." ha­di­si­nin di­ğer bir ifa­de­si ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mış­tık.
Bu açık­la­ma­la­rın ışı­ğın­da şu­nu di­ye­bi­li­riz: Kur'ân-ı Ke­rim'de "akıl" kav­ra­mı ile kas­te­di­len, in­sa­nın bo­zul­ma­mış fıt­ra­tı ile el­de et­ti­ği id­rak ve kav­ra­yış­tır. Bu­nun­la, "Si­ze ayet­le­ri­ni böy­le açık­lar; ki ak­le­de­si­niz." ifa­de­si­nin an­la­mı be­lir­gin­le­şi­yor. Bu­na gö­re, bil­gi açık­la­ma ile ka­za­nı­lır. Bil­gi ise, ak­lın ön­cü­sü ve ara­cı­dır. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­rur: "İş­te bu ör­nek­ler; biz bun­la­rı in­san­la­ra ver­mek­te­yiz. An­cak alim­ler­den baş­ka­sı bun­la­ra akıl er­dir­mez." (An­ke­but, 43)
AYET­LE­RİN hadisler IŞI­ĞIN­DA açıklaması
Sü­nen-i Ebu Da­vud'da en­sar­lı bir ka­dın olan Esmâ bin­t-i Ye­zid b. es-Se­ken'in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Re­su­lul­lah za­ma­nın­da, ko­cam be­ni bo­şa­dı. O sı­ra­da bo­şan­mış ka­dın için id­det bek­le­me zo­run­lu­lu­ğu yok­tu. Ko­cam be­ni bo­şa­yın­ca, bo­şan­mış ka­dın­la­rın id­de­ti­ne iliş­kin şu ayet in­di: 'Bo­şan­mış ka­dın­lar ken­di ken­di­le­ri­ne üç te­miz­len­me sü­re­si bek­ler­ler.' Hak­kın­da id­det hük­mü inen ilk bo­şan­mış ka­dın oy­du.[1]
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, "Bo­şan­mış ka­dın­lar ken­di ken­di­le­ri­ne üç te­miz­len­me sü­re­si bek­ler­ler." aye­ti ile il­gi­li ola­rak Zü­ra­re'nin şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Ra­bi­at'ur-Re'y'in şöy­le de­di­ği­ni duy­dum: "Be­nim gö­rü­şü­me gö­re, yü­ce Al­lah'ın Kur'ân'da be­lirt­miş ol­du­ğu "el-kur'u" ke­li­me­si, iki ay ba­şı ka­na­ma­sı ara­sın­da­ki te­miz­lik hâli an­la­mı­na ge­lir. Ay­ba­şı ka­na­ma­sı de­ğil." Bu­nun üze­ri­ne İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) ya­nı­na git­tim ve Re­bia'nın söz­le­ri­ni ona ak­tar­dım. Ba­na de­di ki: "O ken­di gö­rü­şü ile ko­nuş­ma­mış­tır. Ona Ali'den (a.s) bir ri­va­yet ulaş­mış­tır." O za­man de­dim ki: "Al­lah, işlerini düzene koysun, Ali (a.s) mi bu­nu söy­le­miş­tir?" Evet, de­di. Ali, el-kur'u, te­miz­lik hâli­dir. O sı­ra­da kan top­la­nır ve vak­ti ge­lin­ce de dı­şa­rı atı­lır di­yor­du. Bu­nun üze­ri­ne de­dim ki: Al­lah işlerini düzene koysun. Bir adam iki adil şa­hi­din hu­zu­run­da, cin­sel bir­leş­me­de bu­lun­mak­sı­zın, te­miz­lik hâlindey­ken bo­şar­sa, ne la­zım ge­lir? Bu­yur­du ki: Ka­dın üçün­cü ay­ba­şı hâline gir­di­ğin­de id­de­ti so­na er­miş olur. Ar­tık ev­len­me­si­ne bir en­gel kal­ma­mış olur.[2]
Ay­nı an­la­mı içe­ren söz­ler baş­ka ka­nal­lar­dan da İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) ri­va­yet edil­miş­tir. Ra­vi­nin: "Al­lah işlerini düzene koysun, Ali mi bu­nu söy­le­miş­tir?" sö­zü­ne ge­lin­ce, bu so­ru­yu İma­m'ın, "O'na Ali'den bir ri­va­yet ulaş­mış­tır." sö­zün­den son­ra yö­nel­ti­yor. Bu­nun ne­de­ni de, Ehlisün­net ara­sın­da, Hz. Ali'nin (a.s), "Ayet­te ge­çen el-kur'u ke­li­me­si ile, ay­ba­şı ka­na­ma­sı kas­te­dil­miş­tir, te­miz­len­me hâli de­ğil." de­di­ği yay­gın bir gö­rüş­tü." Ni­te­kim ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Şa­fii, Ab­dur­rez­zak, Abd b. Humeyd ve Beyhakî Ali b. Ebu Ta­lib'den (a.s) şöy­le ri­va­yet et­miş­ler­dir: "Ka­dın üçün­cü ay­ba­şı hâlini gö­rün­ce­ye ve te­miz­le­nin­ce­ye ka­dar, ko­ca­sı onu ge­ri ala­bi­lir. Yı­kan­dık­tan son­ra ev­len­me­sin­de bir sa­kın­ca kal­maz."[3]
An­cak Ehlibeyt İmamları bu­nu red­det­miş ve şu ri­va­ye­ti ona nispet et­miş­ler­dir: "el-Ku­ru" kav­ra­mı, te­miz­len­me­dir, ay­ba­şı ka­na­ma­sı de­ğil. Ni­te­kim yu­ka­rı­da sun­du­ğu­muz ri­va­yet­te bu­na işa­ret edil­miş­tir. Bu gö­rü­şü, Hz. Ali'nin (a.s) dı­şın­da Zeyd b. Sa­bit, Ab­dul­lah b. Ömer ve Ai­şe gi­bi sa­ha­be­le­re de nispet edip ri­va­yet et­mişler­dir.
Mecma'ul-Beyan tef­si­rin­de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Al­lah'ın ra­him­le­rin­de ya­rat­tı­ğı­nı sak­la­ma­la­rı on­la­ra helâl ol­maz." ifa­de­si ile il­gi­li ola­rak: "Ha­mi­le­li­ği ve ay­ba­şı hâlini giz­le­me­le­ri helâl olmaz." de­di­ği ri­va­yet edi­lir.
Tefsir'ul-Kummî'­de şöy­le de­ni­yor: "Yü­ce Al­lah, üç şe­yi ka­dın­la­rın inisiyatifine bı­rak­mış­tır. Ay­ba­şı hâlinden te­miz­len­me, ay­ba­şı ka­na­ma­sı ve ha­mi­le­lik."
Yi­ne Tefsir'ul-Kummî'­de "Er­kek­ler için on­lar üze­rin­de bir de­re­ce var." aye­ti ile il­gi­li ola­rak şöy­le de­ni­yor: İmam (a.s) bu­yur­du ki: "Er­kek­le­rin ka­dın­lar üze­rin­de­ki hak­kı, ka­dın­la­rın er­kek­ler üze­rin­de­ki hak­kın­dan da­ha üs­tün­dür."
Da­ha ön­ce de vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, bu de­ğer­len­dir­me ka­dın ve er­kek hak­la­rı ara­sın­da­ki eşit­lik il­ke­si ile çe­liş­mez.
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, "Bo­şan­ma iki de­fa­dır. Son­ra ya iyi­lik­le tut­mak ve­ya gü­zel­lik­le bı­rak­mak ge­re­kir." aye­ti ile il­gi­li ola­rak İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Yü­ce Al­lah, ka­dın­lar iki de­fa bo­şa­nır. Bun­dan son­ra­sı, ya iyi­lik­le tut­mak ya da gü­zel­lik­le bı­rak­mak­tır. Gü­zel­lik­le bı­rak­mak üçün­cü kez bo­şa­ma ye­ri­ne ge­çer."[4]
et-Teh­zib ad­lı eser­de, İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Sün­ne­te uy­gun bo­şa­ma şöy­le­dir: Adam ka­dı­nı, te­miz­lik hâlindey­ken, cin­sel iliş­ki­ye gir­mek­si­zin iki şa­hi­din hu­zu­run­da bo­şar. Son­ra onu, id­de­ti­ni dol­dur­mak üze­re ser­best bı­ra­kır. İd­de­ti do­lun­ca, ka­dın on­dan ay­rıl­mış olur. Bu nok­ta­da ko­ca­sı onun­la ev­len­mek is­te­yen herhan­gi bir ta­lip­li gi­bi olur. Eğer ka­dın is­ter­se, adam onu tek­rar nikâh­la­ya­bi­lir. İs­te­mez­se nikâh­la­ya­maz. Eğer adam ka­dı­nı ge­ri al­mak dü­şün­ce­sin­dey­se, ka­dı­nın id­de­ti dol­ma­dan bu­nu şa­hit­le­rin hu­zu­run­da ifa­de et­mek du­ru­mun­da­dır. Bu du­rum­da ka­dın, geç­miş bo­şa­ma­dan son­ra tek­rar onun ka­rı­sı­dır..."[5]
Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih ad­lı eser­de Ha­san b. Fad­dal'dan şöy­le ri­va­yet edi­lir: İmam Rı­za'dan (a.s), üçün­cü bo­şa­ma­dan son­ra bo­şan­mış ka­dı­nın bir baş­ka er­kek­le nikâh­lan­ma­dık­ça, es­ki ko­ca­sı ile ev­len­me­si­nin helâl ol­ma­yı­şı­nın ge­rek­çe­si­nin ne ol­du­ğu­nu sordum. Ba­na de­di ki: "Yü­ce Al­lah, iki ke­re bo­şa­ma­ya izin ver­miş­tir. 'Bo­şan­ma iki ke­re­dir. Son­ra ya iyi­lik­le tut­mak ve­ya gü­zel­lik­le bı­rak­mak ge­re­kir.' bu­yur­muş­tur. Gü­zel­lik­le bı­rak­mak de­yi­miy­le üçün­cü bo­şa­ma kas­te­dil­miş­tir. Üçün­cü kez bo­şa­ma, Al­lah'ın hoş­nut ol­ma­dı­ğı şey­le­rin kap­sa­mı­na gir­di­ği için, ka­dın bir baş­ka­sıy­la nikâh­lan­ma­dık­ça, es­ki ko­ca­sı­na helâl ol­maz. Ki, in­san­lar bo­şa­ma­yı ha­fif­se­me­sin­ler ve ka­dın­lar za­ra­ra uğ­ra­tıl­ma­sın."[6]
Ben derim ki: Ehlibeyt'in bo­şa­ma ile il­gi­li gö­rüş­le­ri şöy­le­dir: Bir la­fız­la ve­ya bir otu­rum­da ger­çek­le­şen bo­şa­ma, adam "se­ni üç ke­re bo­şu­yo­rum" de­se bi­le, Şi­a­'ya gö­re bir bo­şa­ma­dır. Ehlisün­ne­t'in me­se­le­ye iliş­kin ri­va­yet­le­ri ara­sın­da ih­ti­laf var­dır. Ehlisün­net kay­nak­la­rın­ca ak­ta­rı­lan ba­zı ri­va­yet­ler, bir bo­şa­ma­nın ger­çek­leş­ti­ği­ne de­la­let eder­ken, ba­zı ri­va­yet­ler de üç kez bo­şa­ma­nın ger­çek­leş­miş ola­ca­ğı­na de­la­let et­mek­te­dir. Bu gö­rü­şü Hz. Ali (a.s) ve Ca­fer b. Mu­ham­med'den (a.s) de ri­va­yet eder­ler.
An­cak, Müs­lim, Ebu Da­vud ve Neseî gi­bi sü­nen ve sı­hah sa­hip­le­ri­nin ak­tar­dı­ğı ba­zı ri­va­yet­ler­den şu hu­sus be­lir­gin­le­şi­yor: Üç bo­şa­ma­nın bir ke­re­de ger­çek­leş­me­si, ikin­ci ha­li­fe­nin hi­la­fe­ti­nin baş­la­ma­sın­dan iki ve­ya üç yıl son­ra ce­vaz ver­di­ği bir uy­gu­la­ma­dır. Ni­te­kim ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde şöy­le de­ni­yor: Ab­dur­rez­zak, Müs­lim, Ebu Da­vud, Neseî, Ha­kim ve Beyhakî İbn Ab­bas'tan şöy­le ri­va­yet eder­ler: Bo­şa­ma, Re­su­lul­lah (s.a.a) dö­ne­min­de, Ebu­be­kir dö­ne­min­de ve Ömer'in hi­la­fe­ti­nin ilk iki se­ne­sin­de bir otu­rum­da üç ke­re ger­çek­leş­miş ol­sa bi­le, bir bo­şa­ma ka­bul edi­li­yor­du. Ömer "İn­san­lar, ken­di­le­ri­ne ait olan ve müh­let ta­nı­nan bir yet­ki­yi ace­le ile kul­lan­mak is­ti­yor­lar. Biz de bu­nu o-nay­la­sak ya." de­di ve bir otu­ruş­ta üç bo­şa­ma­nın ge­çer­li­li­ği­ni onay­la­dı.
Sü­nen-i Ebu Da­vud'da İbn Ab­bas'ın şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Ebu Ru­ka­ne Ab­du Ye­zid, Üm­mü Ru­ka­ne'yi bo­şa­dı ve Mu­zey­ne ka­bi­le­sin­den bir ka­dın­la ev­len­di. Ka­dın Resulullah'ın ya­nı­na gel­di ve sa­çın­dan bir tel gös­te­re­rek şöy­le de­di: "Şu saç te­li­nin şu­na ne fay­da­sı var­sa, Ebu Ru­ka­ne'nin de ba­na o fay­da­sı var­dır. (Ka­dın Ebu Ru­ka­ne'nin ik­ti­dar­sız ol­du­ğu­nu an­lat­ma­ya ça­lı­şı­yor­du.) İki­mi­zi bir­bi­ri­miz­den ayır." Bu­nun üze­ri­ne Resulullah efen­di­mi­zin (s.a.a) ca­nı sı­kıl­dı ve Ru­ka­ne ve kar­deş­le­ri­ni ça­ğır­dı. Son­ra ora­da bu­lu­nan­la­ra sor­du: "Siz­ce şu ço­cuk, şu şu hu­sus­lar­da, şun­lar da şu şu hu­sus­lar­da Ebu Ru­ka­ne'ye ben­ze­mi­yor­lar mı? Mec­lis­te­ki­ler: "Evet, ben­zi­yor­lar" de­di­ler. Bu­nun üze­ri­ne Re­su­lul­lah (s.a.s) Ab­du Ye­zid'e: "Bu ka­dı­nı bo­şa" de­di. O da bo­şa­dı. Son­ra: "Ka­rın Üm­mü Ru­ka­ne­yi ge­ri al" de­di. Ab­du Ye­zid: "Ama onu üç ke­re bo­şa­dım, ya Re­su­lal­lah" de­di. Re­su­lul­lah:" Bi­li­yo­rum. Onu ge­ri al." bu­yur­du ve şu aye­ti oku­du: "Ey Pey­gam­ber, ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız za­man, id­det­le­ri sü­re­sin­de bo­şa­yın." (Ta­lak, 1)
ed-Dürr'ül-Men­sur tef­si­rin­de Beyhakî İbn Ab­bas'tan şöy­le nak­le­der: Ru­ka­ne, bir ka­dı­nı tek otu­rum­da üç ta­lak­la bo­şa­dı. Ar­dın­dan, yap­tı­ğı­na çok üzül­dü. Re­su­lul­lah (s.a.a) ka­dı­nı na­sıl bo­şa­dı­ğı­nı sor­du: "Onu bir otu­rum­da üç ke­re bo­şa­dım" de­di. Bu­nun üze­ri­ne Re­su­lul­lah (s.a.a) "Bu sa­de­ce bir bo­şa­ma ye­ri­ne ge­çer. İs­ter­sen onu ge­ri ala­bi­lir­sin." bu­yur­du. Ru­ka­ne de gi­dip ka­rı­sı­nı ge­ri al­dı. İbn Ab­bas, bo­şa­ma­nın an­cak her te­miz­lik hâlinde ola­bi­le­ce­ği ve bu­nun, yü­ce Al­lah'ın uyul­ma­sı­nı em­ret­ti­ği ku­ral: "on­la­rı id­det­le­ri sü­re­sin­de bo­şa­yın." ol­du­ğu gö­rü­şün­dey­di.
Ben derim ki: Ay­nı an­la­mın baş­ka ri­va­yet­ler­ce de ak­ta­rıl­dı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz. Ömer'in bir otu­rum­da üç ke­re bo­şa­ma­ya ce­vaz ver­me­si üze­ri­ne ya­pı­la­cak de­ğer­len­dir­me, temettü hac­cı­na iliş­kin tav­rı üze­ri­ne ya­pı­lan de­ğer­len­dir­me­den fark­sız ola­cak­tır.
Ba­zı bil­gin­ler bir otu­rum­da ve tek bir la­fız­la üç ta­lak­lı bo­şa­ma­nın ger­çek­leş­me­ye­ce­ği­ni şu şe­kil­de ispat et­me­ye ça­lış­mış­lar­dır. Yü­ce Al­lah, "Bo­şan­ma iki de­fa­dır." bu­yu­ru­yor. "İki de­fa" ve "üç de­fa" ifa­de­le­ri, tek bir la­fız­la di­le ge­ti­ril­miş söz­ler­le bağ­daş­maz. Ni­te­kim "li­an" ola­yın­da da bu husus­ta it­ti­fak var­dır. Li­an hu­su­sunda ka­rı-ko­ca­nın her bi­ri­si­nin dört kez Al­lah'ı şa­hit tut­ma­la­rı ge­re­kir ve bir de­fa dört de­fa ye­ri­ne ge­çer­li sa­yıl­maz.
Mec­ma'ul-Be­yan tef­si­rin­de "Ve­ya gü­zel­lik­le bı­rak­mak ge­re­kir." ifa­de­si ile il­gi­li ola­rak şu açık­la­ma­ya yer ve­ri­lir. Bu de­yi­min an­la­mı hu­su­sun­da iki gö­rüş ile­ri sü­rül­müş­tür: a) Bu­nun­la üçün­cü kez bo­şa­ma kas­te­dil­miş­tir. b) Adam ka­dı­nı id­de­ti­ni dol­dur­mak üze­re bı­ra­kır. Sü­re do­lun­ca da ay­rı­lık ke­sin­le­şir. Bu gö­rü­şü Süddî ve Dah­hak be­nim­se­miş­tir. Ben­ze­ri bir de­ğer­len­dir­me İmam­ Bâ­kır (a.s) ve İmam Ca­fer Sa­dık'tan (a.s) da ri­va­yet edil­miş­tir.
Ben derim ki: Gör­dü­ğün gi­bi "ve­ya gü­zel­lik­le bı­rak­mak ge­re­kir." sö­zü­nün an­la­mı­na iliş­kin ri­va­yet­ler ara­sın­da ih­ti­laf var­dır.
Tefsir'ul-Kummî'­de, "On­la­ra ver­di­ği­niz bir şe­yi ge­ri al­ma­nız si­ze helâl de­ğil­dir; an­cak iki­si­nin Al­lah'ın sı­nır­la­rı­nı ayak­ta tu­ta­ma­ya­cak­la­rın­dan kork­muş ol­ma­la­rı du­ru­mu baş­ka." aye­ti ile il­gi­li ola­rak İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şu söz­le­ri­ne yer ve­ri­lir: "Hul" ni­te­lik­li bo­şa­ma, an­cak ka­dı­nın ko­ca­sı­na: Se­nin için et­ti­ğim hiç bir ye­mi­ne sa­dık kal­ma­ya­ca­ğım. Se­nin iz­nin ol­ma­dan dı­şa­rı çı­ka­ca­ğım. Se­nin ya­ta­ğı­na baş­ka bir er­ke­ği ala­ca­ğım. Se­nin­le cin­sel iliş­ki­ye gir­mek­ten do­la­yı gu­sül ab­des­ti al­ma­ya­ca­ğım." ve­ya "ya be­ni bo­şar­sın ya da se­nin hiç bir em­ri­ne ita­at et­me­ye­ce­ğim." de­me­si ile ger­çek­le­şir. Ka­dın bu sö­zü söy­le­yin­ce, adam ka­dı­na ver­di­ği ma­lın tü­mü­nü ala­bi­lir. Ka­dı­nın ken­di ma­lın­dan ver­di­ği mik­ta­rı da al­ma­sı helâl olur. Bu şe­kil­de kar­şı­lık­lı ola­rak an­laş­tık­la­rı za­man, adam ka­dı­nı şa­hit­le­rin hu­zu­run­da, ha­yız­dan te­miz­len­miş ola­rak bo­şar. (Bu du­rum­da "ba­in ta­lak" ger­çek­le­şir) Ka­dın bir bo­şan­ma ile on­dan ay­rıl­mış olur. Ar­tık adam ta­lip­li­ler­den bi­ri ko­nu­mu­na dü­şer. Ka­dın tek­rar ev­len­mek is­ter­se ko­ca­sı ile ye­ni­den ev­le­ne­bi­lir. İs­te­mez­se ev­len­mez. Adam tek­rar ka­dın­la ev­le­nir­se, ka­dı­nın iki ta­la­kı ye­rin­de kal­mış olur (id­det sü­re­si içe­ri­sin­de bi­le ka­rı­sı­na dö­ne­mez.) Bu du­rum­da, ko­ca­nın tıp­kı ta­lak-ı mü­ba­rat­ta ol­du­ğu gi­bi ya­ni şid­det­li geçim­siz­lik­ten do­la­yı ay­rıl­ma­ya ka­rar ve­ren­le­rin yap­tı­ğı gi­bi şu­nu şart koş­ma­sı iyi­dir: Ba­na ver­di­ğin bir şe­yi ge­ri ol­mak is­ter­sen ben de tek­rar se­nin ko­can olu­rum.[7]
İmam Cafer Sadık (a.s) der ki: Hul' mü­ba­rat ya­ni kar­şı­lık­lı ay­rıl­ma ka­ra­rı ve mu­hay­yer­lik[8] şek­lin­de­ki bo­şan­ma ka­rar­la­rı, an­cak cin­sel iliş­ki ol­mak­sı­zın, ka­dı­nın te­miz ol­du­ğu bir sı­ra­da ve iki şa­hi­din hu­zu­run­da ger­çek­le­şe­bi­lir. Hul' ile bo­şan­mış ka­dın bir baş­ka­sı ile ev­le­nir, on­dan da bo­şa­nır­sa, es­ki ko­ca­sı onun­la ev­le­ne­bi­lir. İmam Cafer Sadık (a.s) şöy­le der: Ko­ca, hul' ve­ya mü­ba­rat usulü ile bo­şa­nan ka­rı­sı­na id­det sü­re­si için­de dö­ne­mez. An­cak ka­rı­sı ka­ra­rın­dan dö­ner ve piş­man­lık du­yar­sa o baş­ka. Bu du­rum­da ka­rı­sın­dan al­dı­ğı ma­lı ge­ri ver­me su­re­tiy­le ka­rı­sı­na dö­ne­bi­lir.[9]
Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih ad­lı eser­de İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şu söz­le­ri­ne yer ve­ri­lir: "Ka­dın ko­ca­sı­na, 'Se­nin bir em­ri­ne ita­at et­me­ye­ce­ğim.' de­se, bu­nun han­gi emir ol­du­ğu­nu açık­la­sa da, açık­la­ma­sa da, ada­mın ka­dı­na ver­dik­le­ri­ni al­ma hak­kı do­ğar. İd­de­ti sü­re­sin­de ka­dı­nı tek­rar ala­maz da."[10]
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Ah­med, Sehl b. Ebu Has­me­den şöy­le ri­va­yet eder: "Sehl'in kı­zı Ha­bi­be, Sa­bit b. Kays b. Şam­mas'ın nikâhı al­tın­day­dı. Ka­dın adam­dan tik­si­ni­yor­du. Sa­bit ufak te­fek ve çir­kin yüz­lü bi­riy­di. Ka­dın Re­su­lul­lah'ın (s.a.a) ya­nı­na gel­di ve şöy­le de­di: 'Bu ada­mın yü­zü­ne ba­ka­mı­yo­rum. Eğer Al­lah'tan kork­ma­say­dım, yü­zü­ne tü­kü­rür­düm.' de­di. Bu­nun üze­ri­ne Re­su­lul­lah (s.a.a) ona, 'Me­hir ola­rak sa­na ver­di­ği bah­çe­yi ge­ri ver­me­ye ha­zır mı­sın?' di­ye sor­du. Ka­dın, 'Evet' de­di ve bah­çe­yi ge­ri ver­di. Resulullah da on­la­rı bir­bi­rin­den ayır­dı. İslâm'da ilk hul' şek­lin­de­ki bo­şan­ma buy­du."
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, "İş­te bun­lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır; on­la­ra te­ca­vüz et­me­yin." ifa­de­si ile il­gi­li ola­rak İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Yü­ce Al­lah, zi­na eden kim­se­ye öf­ke­len­miş ve ona yüz kır­baç vu­rul­ma­sı­nı ön­gör­müş­tür. Kim zi­na ede­ne kı­zıp da ce­za­sı­nı art­tı­rır­sa, ben on­dan be­ri­yim. Al­lah'a sı­ğı­nı­rım. '...Bun­lar Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır; on­la­ra te­ca­vüz et­me­yin...' aye­ti ile kas­te­di­len bu­dur."[11]
el-Kâfi'de Ebu Ba­sir ka­na­lıy­la İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Bir baş­ka­sı ile ev­le­nip bo­şan­ma­dık­ça es­ki ko­ca­sı­na helâl ol­ma­yan ka­dın, bir ke­re bo­şa­nıp ge­ri alı­nan, son­ra üçün­cü kez bo­şa­nan ka­dın­dır. Üçün­cü kez bo­şa­nan ka­dın, bir baş­ka­sıy­la ev­len­me­dik­çe ve adam ta­dı­na bak­ma­dık­ça es­ki ko­ca­sı­na helâl ol­maz."[12]
Ben derim ki: "Ta­dı­na bak­mak (usey­let)"la, cin­sel iliş­ki kas­te­dil­miş­tir. es-Sı­hah da şöy­le de­nir: Cin­sel iliş­ki­de bir zevk anı var­dır. Bu zevk ba­lın ta­dı­na ben­ze­til­miş­tir. Ke­li­me­nin ori­ji­na­li­nin so­nun­da­ki kü­çült­me amaç­lı "ta"nın yer al­ma­sı­nın se­be­bi, bal ile il­gi­li ke­li­me­le­rin ge­nel­lik­le mü­en­nes ola­rak kul­la­nıl­ma­sı­dır. Ba­zı­la­rı­na gö­re: Ke­li­me­nin mü­en­nes kı­lın­ma­sı­nın se­be­bi, bir par­ça zevk an­la­mı­nı ifa­de et­me­sin­den­dir. Al­tı­nın bir par­ça­sı­na "ze­he­bet" de­nilme­si gi­bi.
"Ta­dı­na bak­ma­dık­ça" ifa­de­si, Ru­faa kıs­sa­sı kap­sa­mın­da, Re­su­lul­lah'ın söy­le­di­ği şu söz­den ik­ti­bas edil­miş gi­bi­dir: "Sen onun ta­dı­na, o da se­nin ta­dı­na var­ma­dık­ça bu ol­maz."
Ni­te­kim ed-Dürr'ül-Men­sur tefsirinde, Bez­zaz, Taberanî ve Beyhakî kana­lıy­la şöy­le ri­va­yet edi­lir: "Ru­faa b. Sa­mu­el ka­rı­sı­nı bo­şa­dı. Ka­dın Resulullah'ın hu­zu­ru­na ge­le­rek şöy­le de­di: 'Ya Re­su­lal­lah, Ab­dur­rah­man be­nim­le ev­len­di, ama onun şun­dan (üze­rin­de­ki el­bi­se­den bir par­ça gös­te­re­rek) baş­ka bir şe­yi yok­tur.' Re­su­lul­lah ise, bu söz­leri­ne ku­lak ver­mi­yor­du. So­nun­da şöy­le bu­yur­du: Ba­na öy­le ge­li­yor ki, sen tek­rar Ru­faa'ya dön­mek is­ti­yor­sun. Ha­yır, sen onun ta­dı­na, o da se­nin ta­dı­na bak­ma­dık­ça bu ol­maz."
Bu ri­va­yet meş­hur­dur. Ehlisünnet'­ten sü­nen sa­hip­le­ri ve baş­ka­la­rın­dan olu­şan ka­la­ba­lık bir grup ri­va­yet et­miş­ler­dir. Şi­a'­dan da ba­zı kim­se­ler bu ha­di­si ri­va­yet et­miş­tir. Ri­va­yet­le­rin la­fız­la­rı ara­sın­da bir ta­kım fark­lar ol­mak­la bir­lik­te, ço­ğu­sun­da da bu son cüm­le ay­nı la­fız­lar­la yer alır.
et-Teh­zib ad­lı eser­de, İmam Cafer Sadık'a (a.s) şöy­le bir so­ru yö­nel­til­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Bo­şan­mış ka­dın, bi­ri ile mut'a nikâhı ile ev­len­se, son­ra ilk ko­ca­sı­na dö­ne­bi­lir mi?" İmam bu­yu­ru­yor ki: "Ha­yır. Çün­kü yü­ce Al­lah, 'Yi­ne onu bo­şar­sa (üçün­cü de­fa) ka­dın onun dı­şın­da bir baş­ka ko­cay­la nikâh­lan­ma­dık­ça ona helâl ol­maz. Eğer bu ko­ca da onu bo­şar­sa, on­la­rın... bir­bir­le­ri­ne dön­me­le­rinde iki­si için bir gü­nah yok­tur." bu­yu­ru­yor. Hal­bu­ki müt'a ev­li­li­ğin­de bo­şan­ma yok­tur."[13]
Yi­ne ay­nı eser­de, Mu­ham­med b. Mu­da­rib'in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: İmam Rı­za'ya (a.s), "Üç ta­lak­la bo­şan­mış ka­dın, iğ­diş edil­miş bir adam­la ev­le­nip bo­şa­nır­sa, es­ki ko­ca­sı­na helâl olur mu?" di­ye sor­dum." Helâl ol­maz." ce­va­bı­nı ver­di.[14]
Tefsir'ul-Kummî'­de, "Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da, bek­le­me sü­re­leri­ni ta­mam­la­mış­lar­sa... hak­la­rı­nı ih­lal edip za­rar ver­mek için on­la­rı tut­ma­yın." aye­ti ile il­gi­li ola­rak, İmam'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Adam ka­dı­nı bo­şa­dık­tan son­ra, eğer ka­dı­nı is­te­mi­yor­sa, onu ge­ri al­ma­sı ken­di­si­ne ca­iz ol­maz."
Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih ad­lı eser­de İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöy­le ri­va­yet edi­lir: "Bir ada­mın, ka­rı­sı­nı bo­şa­ma­sı ar­dın­dan hiç de ih­ti­yaç duy­ma­dı­ğı hâl­de tek­rar ge­ri alıp bo­şa­ma­sı, uy­gun düş­mez. Bu, yü­ce Al­lah'ın ya­sak­la­dı­ğı za­rar amaç­lı bir bo­şa­yıp ge­ri al­ma­dır. An­cak ada­mın ka­rı­sı­nı bo­şa­yıp da, ar­dın­dan nikâhı al­tın­da sü­rek­li tut­mak mak­sa­dıy­la ge­ri al­ma­sı baş­ka."[15]
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, "Al­lah'ın ayet­le­ri­ni oyun ko­nu­su edin­me­yin." ifa­de­siy­le il­gi­li ola­rak, Ömer b. Ce­mi, bir ri­va­yet zin­ci­ri­ne yer ver­meksi­zin, doğ­ru­dan Emir'ül-Mümi­nin'den şöy­le ri­va­yet eder: "Bu üm­met­ten olup da Kur'ân oku­duk­tan son­ra ate­şe gi­ren­ler, Al­lah'ın ayet­le­ri­ni oyun ko­nu­su edi­nen­ler­dir."
Bu­ha­rî, "Sa­hih"in­de, "Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da, bek­le­me sü­re­le­ri­ni ta­mam­la­mış­lar­sa..." aye­ti­nin içer­di­ği an­lam­la il­gi­li ola­rak şöy­le bir ri­va­ye­te yer ve­rir: "Ma'kıl b. Ye­sar'ın kız­kar­de­şi­ni ko­ca­sı bo­şa­dı. Son­ra ka­dı­nı, id­de­ti­ni dol­du­ra­na ka­dar ge­ri al­ma­dı. Son­ra tek­rar onun­la ev­len­mek is­te­di. Ama Ma'kıl bu­na izin ver­me­di. Bu­nun üze­ri­ne şu ayet in­di: On­la­ra, ken­di­le­ri­ni ko­ca­la­rı­na nikâh­la­ma­la­rı­na en­gel çı­kar­ma­yın."[16]
Bu ha­dis ed-Dürr'ül-Men­sûr tefsirinde Buharî'den, Neseî, İbn Ma­ce, Tirmizî ve Ebu Da­vud gi­bi di­ğer ba­zı sü­nen sa­hip­le­rin­den ri­va­yet edil­miş­tir.
Yi­ne ed-Dürr'ül-Men­sûr tefsirinde, Süddî ka­na­lıy­la şöy­le ri­va­yet edi­lir: "Bu ayet, En­sar­dan Ca­bir b. Ab­dul­lah hak­kın­da, in­miş­tir. Onun bir am­ca kı­zı var­dı. Ko­ca­sı onu bir ke­re bo­şa­dı. Ka­dı­nın id­de­ti ta­mam­la­nın­ca tek­rar onun­la ev­len­mek is­te­di. Ama Ca­bir bu­nu ka­bul et­me­di ve şöy­le de­di: Am­ca­mı­zın kı­zı­nı bo­şu­yor­sun, son­ra tek­rar ge­ri mi al­mak is­ti­yor­sun? Öte yan­dan, ka­dın da ko­ca­sı­na dön­mek is­ti­yor­du. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, 'Ka­dın­la­rı bo­şa­dı­ğı­nız­da...' di­ye baş­la­yan aye­ti in­dir­di."
Ben derim ki: Ehlibeyt mez­he­bi­ne gö­re, er­kek kar­de­şin ve amca ­oğ­lu­nun bir ka­dın üze­rin­de velâyet hak­kı yok­tur. Eğer su­nu­lan bu ri­va­yet­ler­den bi­ri sa­hih ise, ayet­te­ki ya­sak­la­ma, velâyeti sı­nır­la­ma ama­cı­na yö­ne­lik ol­ma­dı­ğı gi­bi, bir vaz'i hü­k­mü de ge­çer­li kı­lı­yor de­ğil­dir. Tam ter­si­ne, iki eş ara­sı­na gir­me­nin çir­kin­li­ği­ni ya da mek­ruh­lu­ğu­nu ve­ya ha­ram­lı­ğı­nı vur­gu­la­ma­ya yö­ne­lik­tir. Ka­dın­la­rın es­ki ko­ca­la­rı ile ev­len­me­le­ri­ni en­gel­le­yen her ke­se iliş­kin tek­lif ni­te­lik­li bir ya­sak­la­ma­dır, baş­ka de­ğil.
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, "An­ne­ler ço­cuk­la­rı­nı iki tam yıl em­zi­rir­ler." ifa­de­si ile il­gi­li ola­rak, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Ço­cuk süt em­me ça­ğın­da ol­du­ğu sü­re­ce, an­ne-ba­ba­nın her bi­ri eşit oran­da bir velâyet hak­kı­na sa­hip­tir. Ço­cuk süt­ten ay­rıl­dı­ğı za­man, ba­ba, soy iti­ba­riy­le ço­cuk üze­rin­de da­ha çok hak sa­hi­bi olur. Şa­yet, ba­ba, ço­cu­ğu­nu dört dir­hem kar­şı­lı­ğı em­zi­re­cek bir süt an­ne bul­sa ve ço­cu­ğun öz an­ne­si 'beş dir­hem­den aşa­ğı­ya em­zir­mem.' di­ye tut­tur­sa, adam ço­cu­ğu öz an­ne­sin­den ayı­rıp süt an­ne­ye tes­lim ede­bi­lir. Ne var ki, ço­cuk açı­sın­dan bir tür zor­la­ma­dır bu. Onu an­ne­si ile bı­rak­mak da­ha ön­ce­lik­li, şef­kat açı­sın­dan da­ha uy­gun olur."
Yi­ne ay­nı eser­de, İmam'ın (a.s) "An­ne, ço­cu­ğu do­la­yı­sıy­la za­ra­ra uğ­ra­tıl­ma­sın..." ifa­de­siy­le il­gi­li ola­rak şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Ka­dın, ken­di­si ile cin­sel iliş­ki kur­mak is­te­yen ko­ca­sı­nın göğ­sü­ne el­le­ri­ni red an­la­mın­da ko­yar ve şöy­le der­di: 'Bı­rak­mam. Ku­ca­ğım­da be­be­ğim ol­du­ğu hâl­de ha­mi­le kal­mak­tan kor­ku­yo­rum.' Ve­ya ko­ca­sı ona şöy­le der­di: 'Se­nin­le iliş­ki kur­ma­ya­ca­ğım. (Kız ço­cu­ğu­na) ha­mi­le kal­man­dan, do­la­yı­sıy­la ço­cu­ğu­mu öl­dür­mem­den kor­ku­yo­rum.' Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah er­ke­ğin ka­dı­na, ka­dı­nın da er­ke­ğe za­rar ver­me­si­ni ya­sak­la­dı."
Yi­ne ay­nı eser­de, İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'tan (her ikisine selâm olsun) şöy­le ri­va­yet edi­lir: "Mi­ras­çı üze­rin­de­ki so­rum­lu­luk da bu­nun gi­bi­dir." aye­ti na­fa­ka ile il­gi­li­dir. Ba­ba­nın so­rum­lu­lu­ğu ka­dar, onun meş­ru va­ri­si­nin de ka­dı­na na­fa­ka ver­me yü­küm­lü­lü­ğü var­dır.[17]
Adı ge­çen eser­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s), bu ayet­le il­gi­li ola­rak şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Mi­ras­çı da ka­dı­na za­rar ve­re­mez." Ço­cu­ğun ona git­me­si­ne izin ver­me­ye­ce­ğim" di­ye­mez. Ka­dın da eğer ya­nın­da bir şey­ler var­sa, (ge­ri ver­me­li) bu­nun­la ço­cu­ğu da za­ra­ra uğ­ra­ta­maz. Mi­ras­çı­lar da ço­cu­ğa zor­luk çı­kar­ma­ma­lı­dır."[18]
Ay­nı eser­de, Ham­mad İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöy­le ri­va­yet eder: "Ço­cuk süt­ten ke­sil­dik­ten son­ra, ar­tık em­zir­me ol­maz." De­dim ki: "Sa­na fe­da ola­yım. Ço­cu­ğun süt­ten ke­sil­me sü­re­si ne ka­dar­dır? Bu­yur­du ki: Yü­ce Al­lah'ın ayet-i ke­ri­me­de sö­zü­nü et­ti­ği iki yıl."
Ben derim ki: İma­mın "iki yıl" sö­zü, ayet­te ge­çen laf­zın hi­ka­ye­si ni­te­li­ğin­de­dir. Bu yüz­den "Al­lah'ın sö­zü­nü et­ti­ği" şe­kil­de vas­fet­miş­tir.
ed-Dürr'ül-Men­sur tefsirinde, Ab­dur­rez­zak "Mu­san­naf" ad­lı eser­de ve İbn Adiy Ca­bir b. Ab­dul­lah'tan şöy­le ri­va­yet eder: "Bü­luğ ça­ğın­dan son­ra ye­tim­lik ol­maz. Ço­cuk nor­mal sü­re­nin so­nun­da süt­ten ay­rıl­dık­tan son­ra bir da­ha em­zir­me ol­maz. Bir gün bo­yun­ca ak­şa­ma ka­dar ko­nuş­ma­ma oru­cu tut­mak ge­çer­siz­dir. İki gün üst üs­te if­tar­sız oruç tut­mak ca­iz de­ğil­dir. Gü­nah amaç­lı adak ol­maz. Gü­nah uğ­run­da in­fak ya­pıl­maz. Ak­ra­ba­lık bağ­la­rı­nı kes­me ama­cı ile ye­min edil­mez. Hic­ret za­ma­nı, bir Müslümanın kü­für di­ya­rı­nı ter­ket­me­me­si doğ­ru de­ğil­dir. Fe­tih­ten son­ra da hic­ret ol­maz. Ka­dı­nın ko­ca­sı­na kar­şı, oğu­lun ba­ba­sı­na kar­şı, kö­le­nin efen­di­si­ne kar­şı et­ti­ği ye­min­le­re bağ­lı kal­mak ge­rek­mez. Ev­le­nil­me­den ka­rı bo­şan­maz. Sa­hip olun­ma­dan kö­le azad edil­mez."
Tefsir'ul-Ayyaşî'de Ebu Be­kir el-Had­re­mi ka­na­lıy­la İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "İçi­niz­de ölen­le­rin ge­ri­de bı­raktık­la­rı eş­ler, ken­di ken­di­le­ri­ne dört ay on gün bek­ler­ler." aye­ti inin­ce, ka­dın­lar Re­su­lul­lah'ın hu­zu­ru­na ge­lip onun­la tar­tış­tı­lar ve de­di­ler ki: "Bu ka­dar bek­le­me­ye sab­re­de­me­yiz." Resu­lul­lah on­la­ra de­di ki: "Es­ki­den bi­ri­ni­zin ko­ca­sı öl­dü­ğün­de de­ve ter­si­ni alır, ar­ka­sı­na dö­ke­rek bir ör­tü­nün ar­ka­sı­na gi­rer­di. Öy­le­ce otu­ru­yor­du. Bir yıl do­lun­ca de­ve ter­si­ni alır, son­ra onu göz­le­ri­ne sür­me ola­rak çe­kip ev­le­nir­di. Şim­di ise yü­ce Al­lah, se­kiz ay bek­le­me­ni­zi üze­ri­niz­den kal­dır­dı."
et-Teh­zib ad­lı eser­de, İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) şöy­le ri­va­yet edi­lir: "Her tür­lü nikâh ile ev­le­nen bir ka­dın, is­ter hür, is­ter ca­ri­ye ol­sun, is­ter mut'a nikâhı ile, is­ter da­i­mi ev­li­lik nikâhı ile ve is­ter ca­ri­ye ol­ma su­re­tiy­le ev­li bu­lun­sun, ko­ca­sı öl­dü­ğü za­man, id­de­ti dört ay on gün­dür."[19]
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, Mu­ham­med b. Müs­lim, İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) şöy­le ri­va­yet eder: Ona de­dim ki: Sa­na fe­da ola­yım, na­sıl olur da, bo­şan­mış ka­dı­nın bek­le­me sü­re­si üç ay­ba­şı hâli ve­ya üç ay olur; bu­na kar­şın ko­ca­sı ölen ka­dı­nın bek­le­me sü­re­si dört ay on gün olur? Bu­yur­du ki: "Bo­şan­mış ka­dı­nın, üç ay­ba­şı hâli bek­le­me­si, ra­him­de ce­ni­nin olup ol­ma­dı­ğı­nın an­la­şıl­ma­sı ama­cı­na yö­ne­lik­tir."
"Ko­ca­sı ölen ka­dı­nın dört ay on gün bek­le­me­si­ne ge­lin­ce; yü­ce Al­lah ka­dın­la­rın le­hi­ne bir şart, aleyh­le­ri­ne de bir şart koş­muş­tur. Leh­le­ri­ne koş­tu­ğu şart şu­dur: Er­ke­ğin eşi ile iliş­ki kur­ma­ma­ya ye­min et­me­si(yle yap­ma­sı) du­ru­mun­da şu hük­mü yü­rür­lü­ğe koy­muş­tur: 'Ka­dın­la­rın­dan uzak­laş­ma­ya ye­min eden­ler için dört ay bek­le­me sü­re­si var­dır.' [Ba­ka­ra, 226] Bir in­sa­nın dört ay­dan faz­la ka­rı­sın­dan uzak dur­ma­sı ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü yü­ce Al­lah, ka­dın­la­rın er­kek­siz­li­ğe da­yan­ma sı­nı­rı­nın dört ay ol­du­ğu­nu bi­li­yor. Ka­dın­la­rın aleyh­le­ri­ne koş­tu­ğu şart ise şu­dur: Ko­ca­la­rı öl­dü­ğün­de, dört ay on gün bek­le­me­le­ri­ni ön­gör­müş­tür. Adam ha­yat­tay­ken, ka­dı­nın le­hi­ne ol­mak üze­re al­dı­ğı sü­re­yi, o ölür­ken onun le­hi­ne ol­mak üze­re ka­dın­dan alı­yor."
Ay­nı an­la­mı içe­ren bir ha­ber baş­ka ka­nal­lar­dan İmam Rı­za (a.s) ve İmam Ha­di'den (a.s) ri­va­yet edil­miş­tir.
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Ka­dın­la­rı nikâh­la­mak is­te­di­ği­ni­zi on­la­ra sez­dir­me­niz­de si­ze bir gü­nah yok­tur." aye­ti ile il­gi­li ola­rak şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Ka­dın id­de­ti­ni dol­du­rur­ken ona gü­zel söz söy­le­ye­rek il­gi­si­ni çe­ker­sin. 'Ben şu­nu ya­pa­rım ve­ya şu kö­tü şe­yi ya­pa­rım ya da her çir­kin şe­yi ya­pa­rım.' de­me­sin." Bir di­ğer ri­va­yet­te şöy­le bir ifa­de yer alır: "Ka­dın id­de­ti­ni dol­du­rur­ken ona şöy­le der­sin: 'Ey fa­lan­ca, sa­de­ce se­ni mut­lu et­me­yi se­ve­rim. İd­de­tin dol­du­ğun­da, in­şa­al­lah be­ni göz­den ka­çır­maz­sın, yal­nız ba­şı­na kal­ma­yı is­te­mez­sin.' Bü­tün bun­la­rı ya­pa­bi­lir­sin ama, nikâh kıy­ma­ya kal­kı­şa­maz­sın."
Bu ko­nu­da, Ehlibeyt İmamları'n­dan baş­ka ha­dis­ler de ri­va­yet edil­miş­tir.
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, "..Ka­dın­la­rı bo­şa­ma­nız­da si­ze bir gü­nah yok­tur." aye­ti ile il­gi­li ola­rak İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Adam, cin­sel iliş­ki kur­ma­dan ön­ce ka­rı­sı­nı bo­şar­sa, be­lir­le­nen meh­rin ya­rı­sı ka­dı­nın­dır. Şa­yet me­hir be­lir­len­me­miş­se, ör­fe uy­gun bir ya­rar­lan­dır­ma ile ka­dı­na öde­me­de bu­lu­nu­lur. İmkân­la­rı ge­niş olan imkân­la­rı­na gö­re, eli dar­da olan da gü­cü­ne gö­re bir şey­ler ve­rir. Bu şe­kil­de bo­şa­nan bir ka­dın için id­det bek­le­me zo­run­lu­lu­ğu yok­tur. Ta­lip­li­si çı­kar­sa, o sa­at­te de ev­le­ne­bi­lir."
el-Kâfi ad­lı eser­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s), cin­sel iliş­ki kur­ma­dan ka­rı­sı­nı bo­şa­yan bir adam hak­kın­da şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Eğer adam ka­dın için bir me­hir be­lir­le­miş­se yü­küm­lü­lük al­tı­na gir­di­ği mik­ta­rın ya­rı­sı­nı ka­dı­na ver­mek zo­run­da­dır. Şa­yet bir me­hir be­lir­le­me­miş­se onun du­ru­mun­da­ki ka­dın­la­rın ya­rar­lan­dık­la­rı mik­tar ka­dar bir mal ve­re­rek ka­dı­nı ya­rar­lan­dır­ma­lı­dır."[20]
Bu ri­va­yet­te, "ma­ruf bir şe­kil­de ya­rar­lan­dır­ma" ifa­de­si tef­sir edi­li­yor.
el-Kâfi[21], et-Teh­zib, Tef­si­r'ul-Ayyaşî ve baş­ka kay­nak­lar­da, İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "nikâh ba­ğı elin­de olan..." ifa­de­si­ni "ka­dı­nın ve­li­si" şek­lin­de açık­la­dık­la­rı ri­va­yet edi­lir.
Bu yo­ru­mu des­tek­le­yen ri­va­yet­le­rin sa­yı­sı ol­duk­ça ka­ba­rık­tır. Ehlisün­net ve'l-Ce­ma­at ka­nal­la­rın­ca Re­su­lul­lah (s.a.a) ve Hz. Ali'ye (a.s) da­yan­dı­rı­lan ba­zı ri­va­yet­ler­de "nikâh ba­ğı­nı elin­de bu­lun­du­ran"ın "ko­ca" ol­du­ğu be­lir­ti­lir.
el-Kâfi[22], Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih[23], Tefsir'ul-Ayyaşî'de[24] ve Tef-sir'ul-Kummî'­de, "Na­maz­la­rı ve or­ta na­ma­zı­ ko­ru­yun." aye­ti­nin tef­si­ri bağ­la­mın­da, çe­şit­li ri­va­yet ka­nal­la­rın­dan, İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Kuş­ku­suz or­ta na­ma­zı, öğ­le na­ma­zı­dır." de­dik­le­ri ri­va­yet edi­lir.
Ben derim ki: Bu gö­rüş Ehlibeyt İmamları'n­dan ko­nu­ya iliş­kin ola­rak, ay­nı ifa­de tar­zıy­la ri­va­yet edi­len ha­dis­ler­den ağır ba­san bir de­ğer­len­dir­me­dir. El­bet­te, Ehlibeyt İmamları'n­dan ge­len ba­zı ri­va­yet­ler­de, or­ta na­ma­zı­nın cu­ma na­ma­zı ol­du­ğu be­lir­ti­lir. An­cak bu ri­va­yet­ler­de on­la­rın öğ­le ile cu­ma na­ma­zı­nı bir gör­dük­le­ri, iki ay­rı na­maz ola­rak de­ğer­len­dir­me­dik­le­ri unu­tul­ma­ma­lı­dır. Ni­te­kim el-Kâfi ve Tefsir'ul-Ayyaşî'de Zü­ra­re ka­na­lıy­la İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: (Ri­va­ye­tin met­ni el-Kâfi'den alın­mış­tır) Yü­ce Al­lah bu­yu­ru­yor ki:
"Na­maz­la­rı ve or­ta na­ma­zı­ ku­ru­yun. Or­ta na­ma­z öğ­len na­ma­zı­dır. Re­su­lul­lah'ın kıl­dı­ğı ilk na­maz­dır. Öğ­len gün­dü­zün or­ta­sı­dır. Öğ­len na­ma­zı, gün­dü­zün kı­lı­nan sa­bah ve ikin­di na­maz­la­rı­nın or­ta­sın­da­ki bir va­kit­te kı­lı­nır. Bu ayet in­di­ği za­man, Re­su­lul­lah (s.a.a) bir se­fer­de bu­lu­nu­yor­du. Bu na­ma­zın için­de ku­nut du­a­sı­nı da oku­du. Bun­dan son­ra öğ­len na­ma­zı­nın se­fer­de ve ha­zar­da bu hâliy­le kı­lın­ma­sı­nı ön­gör­dü. Mu­kim olan için de iki re­kat ila­ve et­ti. An­cak Re­su­lul­lah (s.a.a) mu­kim (se­fer­de ol­ma­yan) için ila­ve et­ti­ği bu iki re­ka­tı, cu­ma gü­nü­ne öz­gü bir uy­gu­la­ma ol­mak üze­re kal­dırdı. Çün­kü ima­mın oku­du­ğu iki hut­be, iki re­kat ye­ri­ne geç­mek­te­dir. Bu yüz­den cu­ma gü­nü ce­ma­at­le na­maz kıl­ma­yan bir kim­se di­ğer gün­ler­de­ki gi­bi, öğ­len na­ma­zı­nı dört re­kat kıl­ma­lı­dır..."
Gö­rül­dü­ğü gi­bi, ri­va­yet­te öğ­le ve cu­ma na­maz­la­rı, bir na­maz ola­rak de­ğer­len­di­ri­li­yor ve bu­nun ayet­te işa­ret buy­ru­lan "or­ta na­maz" ol­du­ğu­na hük­me­di­li­yor. Ne var ki ko­nu­ya iliş­kin ri­va­yet­le­rin bir ço­ğu­nun ri­va­yet zin­ci­rin­de ko­puk­luk var­dır. Ri­va­yet zin­ci­ri sağ­lam olan­la­rın­sa, me­tin­le­rin­de ka­rı­şık­lık gö­ze çarp­mak­ta­dır. el-Kâfi'de yer alan ri­va­ye­ti bu­na ör­nek gös­te­re­bi­li­riz. Bu­nun ya­nın­da, ri­va­ye­tin, in­ce­le­di­ği­miz aye­te tat­bi­ki ve uy­gun­lu­ğu da pek açık de­ğil­dir. Yi­ne de, doğ­ru­su­nu yü­ce Al­lah her­kes­ten da­ha iyi bi­lir.
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Ah­med, İbn Menî', Neseî, İbn Ce­rir, Şa­şi ve Zi­ya Zib­re­kan ka­na­lıy­la şöy­le ri­va­yet eder­ler: Bir gün Zeyd b. Sa­bit, top­lu hâl­de bir yer­de bu­lu­nan Ku­reyş ka­bi­le­si­ne men­sup bir grup in­sa­nın ya­nın­dan ge­çi­yor­du. On­lar, iki kö­le­yi ona gön­de­re­rek "or­ta na­ma­zı" hak­kın­da­ki gö­rü­şü­nü sor­du­lar. De­di ki: "Öğ­le na­ma­zı­dır." Onu bı­ra­kıp Usa­me b. Zeyd'in ya­nı­na gel­di­ler ve on­dan sor­du­lar. O şu ce­va­bı ver­di: Or­ta na­ma­zı, öğ­le na­ma­zı­dır. Resulullah He­cir de­ni­len yer­de öğ­len na­ma­zı­nı kıl­dı­ğı za­man ar­ka­sın­da bir ve­ya iki saf in­san bu­lu­nu­yor­du. Ge­ri ka­lan in­san­lar, soh­be­te dal­mış gün­lük iş­le­riy­le uğ­ra­şı­yor­lar­dı. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah şu aye­ti in­dir­di: "Na­maz­la­rı ve or­ta na­ma­zı­nı ko­ru­yun ve Al­lah'a gö­nül­den bo­yun eği­ci­ler ola­rak ita­at edin." Aye­tin ini­şin­den son­ra Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) şöy­le bu­yur­du: İn­san­lar ya na­maz vak­ti gün­lük iş­le­ri ile uğ­raş­mak­tan vaz­ge­çer­ler ya da ev­le­ri­ni ya­ka­rım."
Aye­tin iniş se­be­bi ola­rak ri­va­yet edi­len bu olay, baş­ka bir ka­nal­dan Zeyd b. Sa­bit'e ve baş­ka­la­rı­na da da­yan­dı­rıl­mış­tır.
Bi­li­niz ki: "Or­ta na­ma­zı"nın açık­la­ma­sı­na iliş­kin yo­rum­lar, grup­la­rın da­yan­dık­la­rı ri­va­yet­le­rin fark­lı­lı­ğı­na pa­ra­lel ola­rak, fark­lı­lık ar­zet­mek­te­dir. Ba­zı­la­rı­na gö­re, or­ta na­ma­z, sa­bah na­ma­zı­dır. Bu gö­rüş Hz. Ali'den (a.s) ve bir grub sa­ha­be­den ri­va­yet edil­miş­tir. Bir gru­ba gö­re; öğ­le na­ma­zı­dır. Bu da Resu­lal­lah'tan ve ba­zı sa­ha­be­ler­den ak­ta­rıl­mış­tır. Di­ğer ba­zı­sı­na gö­re; ikin­di na­ma­zı­dır. Bu da Resulullah'tan ve ba­zı sa­ha­be­ler­den ri­va­yet edil­miş­tir. Suyutî, ed-Dürr'ül-Mensûr ad­lı tef­si­rin­de, bu hu­sus­ta el­li kü­sûr ha­dis ri­va­yet eder. Bir di­ğer grup da: Or­ta na­ma­zı­nın, ak­şam na­ma­zı ol­du­ğu gö­rü­şün­de­dir. Ba­zı­la­rı­na gö­re, or­ta na­ma­zı­nın han­gi na­maz ol­du­ğu bel­li de­ğil­dir. Tıp­kı, ka­dir ge­ce­si­nin, ge­ce­ler için­de giz­len­miş ol­ma­sı gi­bi, o da na­maz­lar için­de giz­len­miş­tir. Bu iki yo­rum­la il­gi­li ola­rak da ba­zı sa­ha­be­ler­den bu­nu pe­kiş­ti­ri­ci söz­ler ri­va­yet edil­miş­tir. "Yat­sı na­ma­zı­dır." di­yen­ler ve "cu­ma na­ma­zı­dır." di­yen­ler de var­dır.
Mecma'ul-Beyan tef­si­rin­de, "Al­lah'a gö­nül­den bo­yun eği­ci­ler ola­rak i­ta­at edin." cüm­le­si ile il­gi­li ola­rak: "Na­maz­da ayak­ta iken dua et­me hâli kas­te­dil­miş­tir. Bu yo­rum, İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'tan (a.s) ri­va­yet edil­miş­tir." şek­lin­de bir açık­la­ma yer alır.
Ba­zı sa­ha­be­ler­den de ben­ze­ri yo­rum­lar ri­va­yet edil­miş­tir.
Ay­nı ayet hak­kın­da, Tef­si­r'ul-Ayyâşî'de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ın şöy­le de­di­ği be­lir­ti­lir: "Ki­şi­nin na­ma­za özen gös­ter­me­si, vak­tin­de kıl­ma­sı, na­maz­dan alı­ko­yu­cu, oya­la­yı­cı şey­ler­den ka­çın­ma­sı kas­te­dil­miş­tir."[25]
Bu iki ri­va­yet ara­sın­da bir çe­liş­ki ol­ma­dı­ğı açık­tır.
el-Kâfi'de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s), "Eğer kor­kar­sa­nız, ya­ya ve­ya bi­nek­te iken kı­lın." ifa­de­si­nin açık­la­ma­sı bağ­la­mın­da şöy­le de­di­ği be­lir­ti­lir: "Ki­şi yır­tı­cı hay­van­lar­dan ve­ya hır­sız­lar­dan kor­kar­sa, tek­bir ge­ti­re­rek na­ma­za baş­lar ve ge­ri­si­ni işa­ret­le ta­mam­lar."[26]
Men La Yahzuruhu'l-Fakîh ad­lı eser­de sa­vaş­ta na­maz kıl­ma hak­kın­da İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Bu na­maz tek­bir ve tah­lil (La ilâhe il­lal­lah, de­me)den iba­ret­tir." de­di­ği, son­ra da bu aye­ti oku­du­ğu ri­va­yet edi­lir.[27]
Yi­ne ay­nı eser­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği be­lir­ti­lir: "Eğer kor­ku­lu bir yer­de bu­lu­nu­yor­san ve soy­gun­cu­lar­dan ve yır­tı­cı hay­van­lar­dan kor­ku­yor­san, farz na­ma­zı­nı bi­ne­ği­nin sır­tın­da kıl."[28]
Ay­nı eser­de, İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği be­lir­ti­lir: "Soy­gun­cu­lar­dan kor­kan bir kim­se, bi­ne­ği­nin sır­tın­da, işa­ret­le na­maz kı­la­bi­lir."
Ay­nı de­ğer­len­dir­me­yi pe­kiş­ti­ren ri­va­yet­le­rin sa­yı­sı ol­duk­ça ka­ba­rık­tır.
Tefsir'ul-Ayyaşî'de, Ebu Basîr'in şöy­le de­di­ği an­la­tı­lır: İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s), "İçi­niz­de ölüp de ge­ri­de eş­ler bı­ra­kan­lar, ev­le­rin­den çı­ka­rıl­mak­sı­zın, bir yı­la ka­dar ya­rar­lan­ma­la­rı için eş­le­ri­ne va­si­yet bı­rak­sın­lar." aye­ti­ni sor­dum. De­di ki: "Bu aye­tin içer­di­ği hü­küm yü­rür­lük­ten kal­dı­rıl­mış­tır (nes­he­dil­miş­tir)." "Na­sıl?" di­ye sor­dum, şu ce­va­bı ver­di: "Adam öl­dü­ğün­de, ma­lı­nın ana kıs­mın­dan ka­rı­sı­na bir mik­tar ayı­rır­dı ki, bir yıl­lık ge­çi­mi­ni sağ­la­ya­bil­sin. Son­ra ka­dın, ko­ca­sı­nın mi­ra­sın­dan pay al­mak­sı­zın ev­den çık­mak du­ru­mun­da ka­lır­dı. Da­ha son­ra bu hü­küm, ka­dı­nın ko­ca­sı­nın mi­ra­sın­dan dört­te bir ve se­kiz­de bir pay al­ma­sı hük­mü­nü içe­ren aye­tin in­me­si ile bir­lik­te yü­rür­lük­ten kal­dı­rıl­dı. Bun­dan son­ra ka­dı­na ken­di pa­yın­dan in­fak edi­lir ol­du."[29]
Ay­nı eser­de, Mu­a­vi­ye b. Am­mar'ın şöy­le de­di­ği be­lir­ti­lir: İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s), "İçi­niz­de ölüp de..." di­ye baş­la­yan aye­tin iza­hı­nı sor­dum. Bu­yur­du ki: "Bu ayet nes­he­dil­miş­tir. Onun hük­mü­nü 'ken­di ken­di­le­ri­ne dört ay on gün bek­ler­ler.' aye­ti ile ka­dın­la­ra ko­ca­nın mi­ra­sın­dan pay ay­rıl­ma­sı­nı ön­gö­ren mi­ras aye­ti yü­rür­lük­ten kal­dır­mış­tır."[30]
el-Kâfi ve Tefsir'ul-Ayyaşî'de be­lir­til­di­ği­ne gö­re İmam Cafer Sadık'a (a.s), "Bir adam ka­rı­sı­nı bo­şar­sa, onu ma­lın­dan ya­rar­lan­dı­rır mı?" di­ye so­rul­du, bu­yur­du ki: "Evet, adam muh­sin­ler­den ol­ma­yı is­te­mez mi? Mut­ta­ki­ler­den ol­ma­yı is­te­mez mi?"[31]
İL­MÎ Araştırma: İslâm'da kadın
Bi­lin­di­ği gi­bi, İs­lâm'ın ya­sa ko­yu­cu­su ulu Al­lah ol­ma­sı ha­se­biy­le ya­sa­la­rı, beşerî ka­nun­lar­da ol­du­ğu gi­bi de­ne­yim­le­re gö­re bi­çim­len­mez­ler. An­cak ak­lın İslâm ya­sa­la­rı­na iliş­kin sağ­lık­lı bir de­ğer­len­dir­me­de bu­lun­ma­sı için, gü­nü­müz top­lum­la­rı­na ve geç­miş yüz­yıl­la­ra ege­men olan hü­küm, ya­sa ve tö­re­ler üze­rin­de göz­lem­ci bir ta­vır­la dur­mak zo­run­da­yız. Ar­dın­dan, in­sa­nın mut­lu­lu­ğu­na el­ve­riş­li ola­nı bu­lup or­ta­ya çı­kar­mak gi­bi bir yü­küm­lü­lü­ğü­müz vardır. Yanı sıra, araş­tır­ma ve in­ce­le­me­le­ri­mi­zi dü­şün­sel gö­rüş ve me­tot­la­ra uyar­la­yıp, İs­lâ­m'ın ve beşerî de­ne­yim ürü­nü ya­sa­la­rın po­zis­yo­nu­nu be­lir­le­mek, İslâm ya­sa­la­rı­nın can­lı ve di­na­mik ru­hu­nu, beşerî ya­sa­la­rın öl­gün ve kli­şe­leş­miş ru­hun­dan ayır­t et­me­miz ka­çı­nıl­maz­dır. Bu da, bir di­ğer ka­çı­nıl­ma­zı gün­de­me ge­ti­rir: Mil­let­le­rin ta­ri­hi­ni ve ha­yat tar­zı­nı in­ce­le­mek. Gü­nü­müz top­lum­la­rı­nın ka­rak­te­ris­tik özel­lik­le­ri­ni ve dün­ya gö­rüş­le­ri­ni in­ce­le­mek…
İs­la­m'ın aşa­ğı­da sı­ra­la­nan ka­dın­lar­la il­gi­li hu­sus­lar­da gö­rü­şü­nü ve be­nim­se­di­ği il­ke­le­ri araş­tı­rır­ken ka­dı­nın ta­ri­hi­ni bil­mek ge­re­kir.
1- Ka­dı­nın kim­li­ği ve ka­dın kim­li­ği ile er­kek kim­li­ği­nin kar­şı­laş­tı­rıl­ma­sı.
2- Ka­dı­nın top­lum­sal den­ge­de­ki ye­ri. İn­san­lık bağ­la­mın­da, ka­dı­nın ha­yat üze­rin­de­ki et­kin­li­ği­nin ora­nı­nı bil­mek açı­sın­dan önem­li­dir.
3- Ka­dın hak­la­rı ve ka­dın­lar için ko­nul­muş ya­sa­lar.
4- Ka­dın­la­ra iliş­kin hü­küm­le­rin da­yan­dı­ğı te­mel.
İslâm'ın bu hu­sus­lar­la il­gi­li gö­rüş­le­ri­ni in­ce­ler­ken, İslâm'ın do­ğu­şun­dan ön­ce, ka­dı­nın ya­şa­dı­ğı ta­rih­sel sü­re­cin ne ol­du­ğu­nu, gay­rimüslim top­lum­lar­dan gü­nü­mü­zün uy­gar ve uy­gar ol­ma­yan top­lum­la­rı­na ka­dar ka­dı­nın na­sıl bir mu­a­me­le gör­dü­ğü­nü araş­tır­mak ge­re­kir.
Ki­ta­bı­mı­zın kap­sa­mı­nı epey zor­la­ya­cak ol­ma­sı­na kar­şın, me­se­le­nin da­ha iyi kav­ran­ma­sı için, bu hu­sus­la­ra bir par­ça de­ğin­me ge­re­ği­ni du­yu­yo­ruz.
İl­kel Top­lum­lar­da Ka­dın
Af­ri­ka, Avust­ral­ya, Bü­yük ok­ya­nu­sun mes­kun ada­la­rın­da ve Ame­ri­ka kı­ta­sın­da ya­şa­yan il­kel ka­bi­le ve top­lu­luk­lar ara­sın­da, er­ke­ğe gö­re ka­dın, in­sa­na gö­re ev­cil bir hay­van gi­bi al­gı­la­nı­yor­du.
İn­sa­noğ­lu, kul­lan­ma iç­gü­dü­sün­den ha­re­ket­le, hay­van­la­ra sa­hip ol­ma, on­la­rı di­le­di­ği gi­bi kul­lan­ma ve is­te­di­ği ih­ti­ya­cı­nı gi­der­me hak­kı­nı gör­mek­te­dir ken­di­sin­de. Bu ge­rek­çey­le ev­cil hay­van­la­rın yün­le­rin­den, kıl­la­rın­dan, et­le­rin­den, ke­mik­le­rin­den, de­ri­le­rin­den, süt­le­rin­den ya­rar­la­nır. On­la­rı ağıl­lar­da ko­rur, bes­ler. Çift­leş­ti­rir, yav­ru­sun­dan is­ti­fa­de eder. Ta­şı­ma­da kul­la­nır. Tar­la sü­rer. Av­cı­lık­ta, on­la­rın ye­te­nek­le­rin­den ya­rar­la­na­rak ya­ba­ni hem­cins­le­ri­ni av­lar. Bu­nun gi­bi sa­yıl­ma­ya­cak ka­dar çok fay­da­sı var­dır in­sa­na.
Bu dil­siz hay­van­la­rın ha­yat­tan bir bek­len­ti­le­ri yok­tur. Yi­ye­cek, içe­cek, ba­rın­ma, çift­leş­me ve din­len­me hu­su­sun­da bir ar­zu­la­rı ol­maz. Ken­di­le­ri­ne sa­hip olan in­san ne di­ler­se o olur. İn­san da, an­cak hay­va­nı kul­lan­ma hak­kı­na ha­lel gel­me­ye­cek şe­kil­de, onun te­mel ih­ti­yaç­la­rı­nın gi­de­ril­me­si­ne ra­zı olur.
İn­san-hay­van ara­sın­da­ki bu iliş­ki tar­zı, ço­ğu za­man son de­re­ce za­lim­ce ve çar­pık bir gö­rün­tü ar­ze­der. Kul­la­nı­lan hay­van açı­sın­dan bü­yük hak­sız­lık­lar ya­şa­nır. Eğer hay­van ken­di adı­na ka­rar ver­me ni­te­li­ği­ne ve ka­pa­si­te­si­ne sa­hip ol­say­dı, kuş­ku yok ki, tep­ki­si çok fark­lı ola­cak­tı. İn­san-hay­van, iliş­ki­si­nin bir so­nu­cu ola­rak ba­zı hay­van­lar, iş­le­dik­le­ri hiç bir suç ol­ma­dı­ğı hâl­de, maz­lum ko­nu­mun­da­dır. Yar­dı­ma muh­taç­tır, ama yar­dım ede­cek kim­se­si yok­tur. Ki­mi­si za­lim ko­nu­mun­da­dır, ama onu zulmünden alı­ko­ya­cak kim­se bu­lun­maz. Ba­zı­sı da hiç de hak et­me­di­ği hâl­de mut­lu bir ha­yat ya­şar. Söz gelimi döl el­de et­mek için bes­le­nen soy­lu at­lar, ni­met­ler için­de lez­zet­li bir ha­yat sür­dü­rür­ler. Ba­zı­sı da hak etmediği hâl­de mut­suz­dur. Yük eşe­ği ve do­lap bey­gi­ri ör­ne­ğin.
Hay­va­nın ha­yat hak­kı da yok­tur. An­cak sa­hip po­zis­yo­nun­da­ki in­san, ona bir şans ta­nı­sa baş­ka. Bir kim­se hay­va­na kar­şı bir suç iş­le­se, an­cak sa­hi­bi olan in­sa­nın ma­lı­na ver­di­ği za­rar açı­sın­dan so­rum­lu tu­tu­lur.Hay­va­nın ken­di­si­ne kar­şı her han­gi bir so­rum­lu­luk ta­şı­maz. Çün­kü in­sa­noğ­lu, hay­va­nın var­lı­ğı­nı ken­di var­lı­ğı­nın bir uzan­tı­sı, ha­ya­tı­nı da ken­di ha­ya­tı­nın bir ay­rın­tı­sı, ko­nu­mu­nu da asa­lak bir ko­num ola­rak de­ğer­len­di­rir.
Söz ko­nu­su il­kel top­lum ve ka­bi­le­le­rin ha­ya­tın­da, ka­dın da er­kek kar­şı­sın­da böy­le bir ko­num­day­dı. Onun­ki­si asıl ol­ma­yan bir ha­yat­tı. On­la­ra gö­re ka­dın er­kek için ya­ra­tıl­mış­tır. Bu ka­dar ke­sin ve mut­lak­tı de­ğer­len­dir­me­le­ri: Ka­dın var­lık ve ha­yat ola­rak on­la­ra tâ­biy­di. Ba­ğım­sız bir ha­ya­tı yok­tu. Ken­di­ne öz­gü hak­la­rı da ola­maz­dı. On­lar ev­len­me­dik­çe ba­ba­la­rı, ev­len­dik­ten son­ra da ko­ca­la­rı, üzer­le­rin­de mut­lak bir velâyet hak­kı­na sa­hip­ti­ler.
Er­kek, ka­dı­nı is­te­yen bi­ri­ne sa­ta­bi­lir­di. Bir baş­ka­sı­na hi­be et­mek yet­ki­si de var­dı. Yat­mak, ço­cuk el­de et­mek ya da hiz­met­çi ola­rak kul­lan­mak ama­cı ile ödünç is­te­yen bi­ri­ne, er­kek ka­dı­nı ödünç ve­re­bi­lir­di. Er­kek ka­dı­nı ölü­me ka­dar va­ran şid­det ni­te­lik­li yön­tem­ler­le eği­te­bi­lir. Ölü­me ter­k e­de­bi­lir­di. İs­te­se onu öl­dü­rür, bir hay­van gi­bi aç­lık za­man­la­rın­da ve­ya top­lu zi­ya­fet­ler­de eti­ni yi­ye­bi­lir­di. Ka­dı­na ait her şey er­ke­ğin­di. Özel­lik­le alış veriş iliş­ki­le­rin­de ka­dı­nın el­de et­ti­ği ge­lir­ler onun­du.
Ba­ba­sı ve­ya ko­ca­sı ol­sun, er­kek ne em­ret­tiy­se, ka­dın is­ter-is­te­mez ita­at et­mek zo­run­day­dı. Er­ke­ğe ya da ken­di­si­ne iliş­kin bir me­se­le­de ken­di ba­şı­na ha­re­ket et­me hak­kı yok­tu. Ev iş­le­ri­ni, ço­cuk ba­kı­mı­nı ve er­ke­ğin ih­ti­yaç duy­du­ğu her­ şe­yi gör­mek zo­run­day­dı. Yük ta­şı­ma, top­rak işin­de, ka­zı ve ağır sa­nat­lar­da ça­lış­tı­rı­lır­dı.
Bu top­lum­lar­da­ki tu­haf­lık­lar o dü­ze­ye ulaş­mış­tı ki, ge­be bir ka­dın do­ğu­mu ya­par yap­maz kal­kıp ev iş­le­ri­ni gör­mek du­ru­mun­day­dı. Er­kek­se, hiç­bir has­ta­lı­ğı ol­ma­dı­ğı hâl­de gün­ler­ce ya­ta­ğa uza­nır, te­da­vi gö­rür­dü. Bu top­lum­lar­da ka­dı­nın le­hi­ne ve aley­hi­ne olan du­rum bun­dan iba­ret­ti. Bu il­kel ku­şak­la­rın her ­bi­ri­nin ken­di­ne öz­gü ka­rak­te­ris­tik özel­lik­le­ri, ulu­sal ya­sa ve ku­ral­la­rı bu­lu­nur­du. Çev­re­le­rin­den, ha­yat ko­şul­la­rın­dan edin­dik­le­ri ge­le­nek­le­ri var­dı. Ko­nu­ya iliş­kin eser­le­ri in­ce­le­yen­ler, bu hu­sus­la il­gi­li ay­rın­tı­lı bil­gi­ler edi­nebi­lir­ler.
İs­lâm Ön­ce­si Uy­gar Top­lum­lar­da Ka­dın
Bu ni­te­le­me ile kas­tet­ti­ği­miz, ata­la­rın­dan mi­ras yo­luy­la dev­ra­lı­nan ge­le­nek­ler ara­cı­lı­ğı ile ko­ru­nan ulu­sal tö­re­le­re gö­re ida­re edi­len ve bir gök men­şe­li ki­ta­ba ve­ya ya­sa­ya da­yan­ma­yan Çin, Hind, es­ki Mı­sır ve es­ki İran gi­bi kök­lü uy­gar­lık­la­ra sa­hip top­lu­luk­lar­dır.
Bu top­lum­la­rın hep­si­nin or­tak nok­ta­sı şuy­du: Ka­dın ne ira­de­si, ne de amel­le­ri ba­kı­mın­dan, öz­gür ve ba­ğım­sız­dı. Tam ter­si­ne, baş­ka­sı­nın velâyeti ve yö­ne­ti­mi al­tın­day­dı. Ken­di ba­şı­na bir iş gö­re­mez, bir so­nuç ala­maz­dı. Yö­ne­tim, yar­gı vb. gi­bi top­lum­sal iş­le­re mü­da­ha­le et­me hak­kı­na sa­hip de­ğil­di.
Pa­ra ka­zan­ma ol­sun, baş­ka iş­ler­de ol­sun, her ko­nu­da er­ke­ğe kat­kı­da bu­lun­mak zo­run­day­dı.
Ay­rı­ca, ev iş­le­ri­ne bak­mak ve ço­cuk­la il­gi­len­mek özel ola­rak onun gö­re­viy­di. Er­ke­ğin her em­ri­ne ita­at et­mek, her is­te­di­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­mek onun için bir zo­run­lu­luk­tu.
İl­kel top­lum­la­ra gö­re ka­dın, bu top­lum­lar­da son de­re­ce mü­ref­feh bir or­tam­da ya­şı­yor­du. En azın­dan öl­dü­rü­lüp eti yen­mez­di. Mal sa­hi­bi ol­ma­sı­na büs­bü­tün en­gel olun­maz­dı.Ter­si­ne, mi­ras ya da ev­li­lik yo­luy­la özel mül­ki­ye­te sa­hip ol­ma imkânı bu­lu­nu­yor­du. Ama ken­di ma­lı üze­rin­de ba­ğım­sız ta­sar­ruf­ta bu­lun­ma hak­kı­na sa­hip de­ğil­di. Er­kek sa­yı­sız ka­dın­la ev­le­ne­bi­lir­di. Bu ko­nu­da bir sı­nır­lan­dır­ma yok­tu. Di­ledi­ği­ni de bo­şa­ya­bi­lir­di. Ko­ca ka­rı­sı­nın ölü­mün­den son­ra ev­le­ne­bi­lir­di, ama, bu­nun ter­si pek ol­maz­dı. Ge­nel­de ev dı­şın­da bir ta­kım kim­se­ler­le di­ya­log kur­ma­sı ya­sak­la­nır­dı.
Bu top­lu­luk­la­rın her bi­ri­nin çev­re­sin­den ve sos­yal ya­pı­sın­dan kay­nak­la­nan ka­rak­te­ris­tik özel­lik­le­ri var­dı. Söz gelimi, es­ki İran'da­ki kast sis­te­mi, yük­sek sı­nıf­la­ra men­sup ka­dın­la­rın yö­ne­ti­me ka­rış­ma­la­rı­na ya da ik­ti­da­rı ele ge­çir­me­le­ri­ne ve­ya an­ne, kız ­kar­deş ve kız ço­cu­ğu ile ev­len­me­ye izin ver­mek­le, di­ğer­le­rin­den ay­rı­lı­yor­du.
Çin de ise, ka­dın­la ev­len­mek, onu ve sa­hip ol­du­ğu şey­le­ri sa­tın al­ma an­la­mı­na ge­li­yor­du. Ka­dın mi­ras­tan pay ala­maz­dı. Oğul­la­rı da­hi ol­sa, er­kek­ler­le otu­rup ye­mek yi­ye­mez­di. Birçok er­kek or­tak­la­şa bir ka­dın­la ev­le­nip on­dan ve ça­lış­ma­sın­dan or­tak bir şe­kil­de ya­rar­la­na­bi­lir­ler­di. Ço­cuk­sa, ge­nel­de ko­ca­lar için­de güç­lü ola­na nispet edi­lir­di.
Hin­dis­tan'da, ka­dın­lar ko­ca­la­rı­nın uy­du­la­rıy­dı­lar. Ko­ca­nın ölü­mün­den son­ra ka­dın ebediyen ev­le­ne­mez­di. Ya ko­ca­la­rı­nın ce­se­di ile bir­lik­te di­ri di­ri ya­kı­lır ya da ha­yat­la­rı­nın so­nu­na ka­dar aşa­ğı­lan­mış ve hor­lan­mış ola­rak ya­şa­ma­ya mah­kum edi­lir­ler­di. Ay­ba­şı hâlinde, uzak du­rul­ma­sı ge­re­ken pis ve ne­cis var­lık­lar ola­rak al­gı­la­nır­lar­dı. Giy­si­le­ri ve el­le­ri ve­ya­hut di­ğer or­gan­la­rıy­la do­kun­duk­la­rı her şey pis ka­bul edi­lir­di.
İslâm ön­ce­si uy­gar top­lum­lar­da ka­dı­nın du­ru­mu, hay­van-in­san ara­sı bir ara dö­nem ola­rak ta­nım­la­na­bi­lir. Or­ta­la­ma, za­yıf bir in­san gi­bi, is­ti­fa­de edi­lir­di ken­di­sin­den. Ki ha­ya­tı bo­yun­ca or­ta­la­ma bir in­san ola­rak ha­re­ket et­mek­ten baş­ka se­çe­ne­ği yok­tu. Tıp­kı ve­li­si­nin hi­ma­ye­sin­de­ki bir kü­çük ço­cuk gi­bi. An­cak ka­dı­nın velâyet ve ve­sa­yet al­tın­da­ki ha­ya­tı sü­rek­liy­di.
Di­ğer Top­lum­lar­da Ka­dın
Az ön­ce sö­zü­nü et­ti­ği­miz top­lum­la­rın ha­yat tarz­la­rı, özel tö­re ve ku­ral­la­rı için­de ya­şa­dık­la­rı çev­re ve mi­ras alı­nan ge­le­nek­le­re da­ya­nı­yor­du. Bir gök men­şe­li ki­ta­ba ya da ka­nu­na bağ­lı de­ğil­di­ler.
An­cak o sı­ra­da bir ka­nu­na ya da ki­ta­ba bağ­lı ola­rak ya­şa­yan baş­ka top­lum­lar ha­yat sür­dü­rü­yor­du. Kel­da­nî­ler, Ro­ma ve Es­ki Yu­nan gi­bi.
Kel­da­nî­le­rin ve Asur­lu­la­rın ha­ya­tı­na ege­men olan "Ha­mu­ra­bî ya­sa­la­rı" ka­dı­nın ko­ca­sı­na tâbi ol­ma­sı­nı ve ira­de ve amel açı­sın­dan ba­ğım­sız­lı­ğı­nın yok sa­yıl­ma­sı­nı ön gö­rü­yor­du. Öy­le ­ki, şa­yet ka­dın, ka­rı-ko­ca iliş­ki­le­ri ile il­gi­li bir hu­sus­ta ko­ca­sı­na ita­at­siz­lik et­sey­di ve­ya bu ko­nu­da, bir şe­kil­de ba­ğım­sız ha­re­ket et­sey­di, ko­ca­sı onu evin­den at­mak ve­ya üze­ri­ne ku­ma ge­ti­rip onu salt bir cariye gi­bi kul­lan­ma hak­kı­na sa­hip­ti. Ev iş­le­rin­de is­raf et­mek ya da ted­bir­siz dav­ra­nıp sa­çıp sa­vur­mak gi­bi bir ha­ta iş­le­ye­cek ol­say­dı, ko­ca­sı onu yar­gı­ca şi­ka­yet eder ve eğer mah­ke­me­ce su­çu sa­bit gö­rül­sey­di onu su­da bo­ğa­bi­lir­di.
Ro­ma top­lu­mu, me­de­ni ka­nun ba­zın­da, en es­ki­le­re da­ya­nan top­lum­lar­dan­dır. Ro­ma top­lu­mun­da ilk ka­nun, mi­lat­tan dört yüz yıl ön­ce ko­nul­muş­tu. Son­ra bu ka­nu­nu aşa­ma­lı ola­rak ge­liş­tir­di­ler. Ro­ma hu­ku­ku, eve ken­di­ne öz­gü iş­ler­de, bir ba­ğım­sız­lık ta­nır. Ka­dı­nın ko­ca­sı ve ço­cuk­la­rın ba­ba­sı bir ba­kı­ma evin tan­rı­sı­dır. Ev hal­kı ona ta­par­dı. O da, evin ku­ru­lu­şu­nu ger­çek­leş­ti­ren ata­la­rı­na ta­par­dı. Bu yüz­den ev hal­kı ile il­gi­li olan her is­te­di­ği­ni yap­tır­ma, on­la­rı is­te­di­ği gi­bi kul­lan­ma yet­ki­si bu­lu­nu­yor­du. Uy­gun gö­rür­se ai­le­si­nin bir fer­di­ni öl­dü­re­bi­lir ve bu­na kim­se kar­şı çı­ka­maz­dı. Ev­de­ki ka­dın­lar, ya­ni eş, kız ço­cu­ğu ve kız ­kar­deş, er­kek­ler­den çok da­ha aşa­ğı bir ko­num­day­dı­lar. Evin tan­rı­sı­na tâbi ko­nu­mun­da­ki oğul­lar bi­le on­lar­dan üs­tün tu­tu­lur­du.
Ka­dın­lar uy­gar top­lu­mun bir par­ça­sı sa­yıl­maz­lar­dı. Şi­ka­yet­le­ri dik-­ka­te alın­maz, yap­tık­la­rı bir mu­a­me­le ge­çer­li sa­yıl­maz­dı. Top­lum­sal iş­le­re mü­da­ha­le et­me­le­ri uy­gun gö­rül­mez­di. Fa­kat er­kek­ler, ya­ni kar­deş­ler ve oğul­lar, hat­ta evlât­lık­lar (Evlât edin­me ve ço­cu­ğun ba­ba­sın­dan baş­ka­sı­nın ne­se­bi­ne da­hil edil­me­si, Ro­ma­lı­lar ara­sın­da yay­gın bir uy­gu­la­may­dı. Ay­nı uy­gu­la­ma es­ki Yu­nan'da, İran'da ve ca­hi­li­ye Ara­bis­tan'ın­da da re­vaç­tay­dı.) ev tan­rı­sı­nın, on­la­ra, ken­di şa­hıs­la­rı­nı il­gi­len­di­ren me­se­le­ler­de bir tür ba­ğım­sız ha­re­ket et­me yet­ki­si ta­nı­ma­sı müm­kün­dü.
Ka­dın­lar evin te­mel bir un­su­ru sa­yıl­maz­lar­dı. Evin te­mel un­su­ru er­kek­ler­di; ka­dın­lar da on­la­ra tâ­biy­di­ler. Mi­ras ve ben­ze­ri du­rum­lar­da ge­çer­li­li­ği olan res­mi-top­lum­sal ak­ra­ba­lık er­kek­ler için ge­çer­liy­di. Ka­dın­la­ra ge­lin­ce, ana-kız ve kız kar­deş­ler ara­sı bir ak­ra­ba­lı­ğa sa­hip ol­ma­dık­la­rı gi­bi, ana-oğul, kız ­kar­deş-er­kek kar­deş, kız-ba­ba ara­sın­da da bir ak­ra­ba­lık söz konusu de­ğil­di. Res­mî akra­­ba­lı­ğı ol­ma­ya­nın, mi­ras­tan pay al­ma­sı da dü­şü­nü­le­mez­di. Kuş­ku­suz ara­la­rın­da (do­ğum­dan kay­-nak­la­nan) do­ğal ak­ra­ba­lık var­dı. Ki­mi za­man, mah­rem­ler­le ev­len­me ve ev tan­rı­sı­nın velâyeti gi­bi du­rum­lar­da top­lum­sal bo­yut­ta be­lir­gin­lik ka­zan­dı­ğı da olur­du.
Kı­sa­ca­sı, on­la­ra gö­re ka­dın asa­lak bir var­lık­tı. Top­lum için­de (sos­yal ha­yat­ta ve ev için­de) uy­du bir ha­yat sür­dü­rü­yor­du. Ha­yat diz­gin­le­ri ve ira­de­si, şa­yet ba­ba evin­dey­se ba­ba şah­sın­da, eğer ev­liy­se ko­ca şah­sın­da ve­ya bir baş­ka­sın­da so­mut­la­şan ev tan­rı­sı­nın elin­de bu­lu­nu­yor­du. Tan­rı­sı ona di­le­di­ği­ni ya­par­dı. Hak­kın­da is­te­di­ği hük­mü ve­re­bi­lir­di. İs­ter­se sa­tar, bi­ri­ne hi­be eder ya da kâr ama­cıy­la ki­ra­ya ve­rir­di. Ba­zen öde­mek zo­run­da ol­du­ğu borç, ha­raç ya da ver­gi­ye kar­şı­lık ola­rak ve­ri­lir­di. Ev tan­rı­sı, öl­dür­mek, döv­mek ve iş­ken­ce et­mek su­re­tiy­le onu ce­za­lan­dı­ra­bi­lir­di. Şa­yet ka­dın ev­len­mek ya da ça­lış­mak su­re­tiy­le bir mal ka­zan­mış­sa, ta­sar­ruf yet­ki­si tan­rı po­zis­yo­nun­da­ki ai­le re­i­si­ne ait­tir. El­bet­te ka­dın mi­ras yo­luy­la mülk edi­ne­mez­di. Çün­kü ya­sa­la­ra gö­re mi­ras­tan mah­rum­du. Er­ke­ğin iz­ni­ne bağ­lıy­dı. Ev­len­me­si ba­ba­sı­nın ya da ak­ra­ba­la­rın­dan bir re­is er­ke­ğin, bo­şan­ma­sı da ko­ca­sı­nın elin­dey­di.
Es­ki Yu­nan'da­ki du­rum­sa, ai­le­nin ya­pı­sı ve ai­le re­i­si­nin tan­rı­sal po­-zis­yo­nu ba­kı­mın­dan Ro­ma top­lu­mu­na ya­kın­dı.
Sos­yal ha­yat ve ai­le ha­ya­tı, Yu­nan­la­ra gö­re er­ke­ğe bağ­lıy­dı. Ka­dın­sa uy­du ko­nu­mun­day­dı. Ka­dı­nın ira­de ve ha­re­ket ba­ğım­sız­lı­ğı yok­tu. An­cak er­ke­ğin velâyeti al­tın­da ha­re­ket ede­bi­lir­di. Ne var ki, bu top­lum­la­rın tü­mü de, bu tu­tum­la­rıy­la, ger­çek­te, ken­di­le­riy­le çe­li­şi­yor­lar­dı. Ya­sa­la­rı, ka­dın­la­rın aley­hi­ne olan bir du­rum­da, on­la­rın ba­ğım­sız­lı­ğı­nı, bu­na kar­şın, leh­le­ri­ne olan bir du­rum­day­sa, er­ke­ğin ya­ra­rı­na ol­du­ğu sü­re­ce onun velâyet al­tın­da olu­şu­nu ön­gö­rür­dü. Söz gelimi ka­dın iş­le­di­ği tüm suç­lar­dan do­la­yı ba­ğım­sız bir bi­rey ola­rak al­gı­la­nır ve ce­za­lan­dı­rı­lır­dı. Bu­na kar­şı­lık, iyi dav­ra­nış­la­rı ödül­len­di­ril­mez, çı­ka­rı gö­ze­til­mez­di. Ol­sa ol­sa er­ke­ğe tâ­bi ola­rak ve onun velâyeti al­tın­da, bir şe­kil­de de­ğer bu­la­bi­lir­di.
Bü­tün bun­lar gös­te­ri­yor ki, söz konusu top­lum­la­ra ege­men olan ya­sa­lar, ka­dı­nı, top­lu­mun uy­du bir şah­si­ye­te sa­hip za­yıf bir par­ça­sı ola­rak gör­mü­yor­du. Tam ter­si­ne onu, top­lu­mun bün­ye­si için za­rar­lı bir un­sur ola­rak de­ğer­len­di­ri­yor­du. Top­lum­sal sağ­lık açı­sın­dan teh­li­ke­li bir var­lık­tı. Ne var ki, top­lum da, nes­lin de­va­mı açı­sın­dan ka­dı­na yö­ne­lik zo­run­lu bir ih­ti­yaç his­se­di­yor­du. Bun­dan do­la­yı özen gös­te­ril­me­liy­di.
Bir suç iş­le­di­ği za­man, ce­ri­me­si­ni çe­ke­cek­ti. Gü­zel ya da ya­rar­lı bir şey yap­tı­ğı za­man da er­kek­ler bun­dan ya­rar­la­na­cak­tı. Onu ira­de­si ile baş­ ba­şa bı­rak­ma­mak ge­re­kir­di. Kö­tü­lü­ğün­den ko­run­mak için ted­bi­ri el­den bı­rak­ma­ma­lıy­dı! Tıp­kı ye­nil­gi­ye uğ­ra­tı­lan ve tut­sak alı­na­rak ömür bo­yu bas­kı al­tın­da tu­tu­lan güç­lü bir düş­man gi­bi... Bir kö­tü­lük iş­le­di­ğin­de ce­za­lan­dı­rı­lır. Bir iyi­lik yap­tı­ğın­da te­şek­kür edil­mez.
Si­zin de duy­muş ol­du­ğu­nuz: "Bu top­lum­lar­da, er­kek top­lum­sal var­lı­ğın tek un­su­ru ola­rak al­gı­la­nır­dı." sö­zü, sa­de­ce er­kek ço­cuk­la­rı ger­çek evlât ola­rak gör­me­le­ri­ne ne­den ol­du. Çün­kü nes­lin de­va­mı, on­la­rın var­lı­ğı­na bağ­lıy­dı. Evlât edin­me ve baş­ka­sı­nın ço­cu­ğu­nu so­yu­na kat­ma uy­gu­la­ma­la­rı­nın al­tın­da ya­tan ne­den buy­du. Çün­kü, ai­le re­i­si­nin er­kek ço­cu­ğa sa­hip ol­ma­dı­ğı bir ai­le yı­kıl­ma­ya mah­kum­du. Ne­sil için yo­k o­luş ve yı­kı­lış ka­çı­nıl­maz­dı. Bu yüz­den, er­kek ço­cuk­la­rı ol­ma­yan ai­le re­is­le­ri, ne­sil­le­ri­nin yı­kı­mı­nı ve er­kek­le­rin ölü­mü­nü ön­le­mek için evlât edin­me yo­lu­na baş­vur­mak zo­run­da his­se­der­ler­di ken­di­le­ri­ni. Ken­di soy­la­rın­dan gel­me­yen oğul­la­rı, ken­di oğul­la­rı ola­rak ilan eder­ler­di. Bun­lar ya­sa­lar önün­de res­men evlât edi­ne­nin oğ­lu ka­bul edi­lir­ler­di, mi­ra­sa or­tak olur, öz ev­la­dın sa­hip ol­du­ğu tüm hak­la­ra sa­hip olur­lar­dı. Bir adam kı­sır ol­du­ğu­na, ço­cu­ğu­nun ol­ma­ya­ca­ğı­na iyi­ce ka­na­at ge­tir­di­ği za­man, kar­de­şi ve kar­de­şi­nin ço­cu­ğu gi­bi bir ya­kı­nı­na, ken­di eşi ile yat­ma­sı­nı öne­rir­di. Ki on­dan bir ev­lât edi­ne­bil­sin, do­ğacak ço­cu­ğu ken­di so­yu­na kat­sın ve böy­le­ce ai­le­yi yı­kıl­mak­tan kur­tar­sın.
Es­ki Yu­nan­da­ki ev­len­me ve bo­şan­ma du­ru­mu, ro­ma top­lu­mu­na çok ben­zi­yor­du. Bir­den çok ka­dın­la ev­len­mek ser­best­ti. An­cak, bir ada­mın bir­den çok ka­rı­sı olun­ca, bun­lar­dan sa­de­ce bi­ri res­mi eş, ge­ri ka­lan­la­rı gay­ri res­mi eş ola­rak ka­bul edi­lir­ler­di.
Arap Top­lu­mun­da Ka­dın ve Ara­bis­tan'ın Ha­yat Tar­zı
(Kur'ân'ın İn­di­ği Or­tam)
Arap­lar, ta­ri­hin bi­li­nen çağ­la­rın­dan be­ri Arap ya­rı­ma­da­sın­da ya­şı­yor­lar­dı. Bu­ra­sı sı­cak ve ku­rak bir mın­tı­ka­dır. Top­lu­mun bü­yük ço­ğun­lu­ğu uy­gar­lık­tan ve yer­le­şik ha­yat­tan uzak be­de­vi ka­bi­le­ler­den olu­şu­yor­du. Kom­şu ka­bi­le­le­re yö­ne­lik ge­ce bas­kın­la­rın­dan el­de et­tik­le­ri ga­ni­met­ler­le ge­çi­ni­yor­lar­dı. Bir yan­dan İran, bir yan­dan Ro­ma, bir yan­dan da Ha­be­şis­tan ve Su­da­na bi­ti­şik­ler­di.
Bu yüz­den tö­re­le­ri­nin karakteristik özel­li­ği bar­bar­lık­tı. İran­'dan, Ro­ma­lı­lar­dan, Hind ve Mı­sır uy­gar­lık­la­rın­dan ba­zı ge­le­nek­ler de edin­me­miş de­ğil­ler­di.
Arap­lar, ka­dı­na ba­ğım­sız bir ha­yat hak­kı ta­nı­mı­yor­lar­dı. Ka­dın say­-gı gör­mez­di. Onur sa­hi­bi ola­rak al­gı­lan­maz­dı. Evin say­gın­lı­ğı ve onu­ru dı­şın­da bir de­ğer ifa­de et­mez­di. Arap­lar, mi­ras­tan ka­dı­na pay ayır-maz­lar­dı. Tıp­kı Yahudiler gi­bi, on­lar da sı­nır­sız sa­yı­da ka­dın­la ev­le­ne­bi­lir­ler­di. Bo­şan­ma hu­su­sun­da da er­kek­ler tam bir öz­gür­lü­ğe sa­hip­ti­ler. Kız­lar di­ri di­ri top­ra­ğa gö­mü­lür­dü. Bu ge­le­ne­ği ilk ön­ce Temi­m-oğul­la­rı ka­bi­le­si baş­lat­mış­tı. Nu'man b. Mun­zir oğul­la­rı ile ara­la­rın­da çı­kan bir ça­tış­ma son­ra­sı böy­le bir ge­le­nek baş­lat­mış­lar­dı. Bu ça­tış­ma­da ka­bi­le­nin kız­la­rın­dan bir grup kar­şı ta­ra­fa tut­sak düş­müş­tü. Hi­ka­ye meş­hur­dur... Bun­dan do­la­yı, bü­yük bir öf­ke­ye ka­pıl­mış, bu­nu ka­bi­le­le­ri için bir ka­ra le­ke ola­rak al­gı­la­mış­lar­dı. Bu­nun üze­ri­ne kız ço­cuk­la­rı­nı ken­di el­le­riy­le top­ra­ğa göm­me­yi ka­rar­laş­tır­mış­lar­dı. Git­gi­de bu ge­le­nek baş­ka ka­bi­le­le­re de si­ra­yet et­ti.
Arap­lar, kız ço­cu­ğu­nun do­ğu­mu­nu uğur­suz­luk sa­yar­lar­dı. Bi­ri­nin kı­zı olun­ca, bu­nu ken­di­si için bir utanç ka­bul eder­di. Ken­di­si­ne ve­ri­len bu kö­tü müj­de­den do­la­yı, hal­kın içi­ne çı­ka­cak yü­zü ol­maz­dı. Ama er­kek ço­cu­ğun do­ğum ha­be­ri onu se­vin­di­rir­di. Er­kek ço­cuk­la­rı ne ka­dar çok ol­sa, o ka­dar iyiy­di. Er­kek ço­cuk­la­rı­nı evlât edin­me, baş­ka­sı­nın ço­cu­ğu­nu so­yu­na kat­ma ge­le­nek­le­ri yay­gın­dı. Zi­na et­tik­le­ri ev­li bir ka­dı­nın ço­cu­ğu­nu ken­di ço­cuk­la­rı ola­rak ilan ede­bi­lir­ler­di. Hat­ta za­man olur­du, kav­min ile­ri ge­len­le­ri zi­na et­tik­le­ri bir ka­dı­nın do­ğur­du­ğu ço­cu­ğu pay­la­şa­maz, her ­bi­ri ço­cu­ğun ken­di­si­ne ait ol­du­ğu­nu id­dia eder­di.
Ba­zı ai­le­ler­de, ka­dı­na ba­ğım­sız­lık ta­nın­dı­ğı da olur­du. Özel­lik­le kız ço­cu­ğu­nun, ev­li­lik me­se­le­sin­de fik­ri­ni so­rar­lar­dı. Bu hu­sus­ta ka­dı­nın rı­za­sı ve se­çi­mi gö­ze­ti­lir­di. İle­ri ge­len­ler ara­sın­da gö­ze çar­pan bu ge­le­nek, İran'da yü­rür­lük­te olan kast sis­te­mi­nin bir yan­sı­ma­sıy­dı.
Her ne ise... Arap­la­rın ka­dı­na kar­şı ta­kın­dık­la­rı ta­vır, kar­ma bir ta­vır­dı... Bir yan­dan uy­gar Ro­ma ve İran gi­bi dav­ra­nı­yor­lar­dı. Ba­ğım­sız hak­la­ra sa­hip ol­ma­sı­nı ya­sak­la­mak, yö­ne­tim ve sa­vaş gi­bi ge­nel top­lum­sal me­se­le­le­re mü­da­ha­le et­me­si­ni ön­le­mek, bu­na kar­şın ev­li­lik hu­su­sun­da kıs­mi bir öz­gür­lük ta­nı­mak gi­bi... Bir yan­dan da il­kel ve bar­bar top­lu­luk­lar gi­bi dav­ra­nı­yor­lar­dı... An­cak ka­dı­nı top­lum­sal fa­a­li­yet­ler­den yok­sun bı­rak­ma­la­rı, ai­le re­is­le­ri­nin kut­san­ma­sın­dan, on­la­ra ta­pıl­ma­sın­dan ile­ri gel­mi­yor­du. Tam ter­si­ne, ca­hi­li­ye Arapları ara­sın­da yay­gın olan bu ge­le­nek güç­lü­nün za­yı­fı ez­me­sin­den, onu hiz­me­tin­de kul­lan­ma­sı re­a­li­te­sin­den kay­nak­la­nı­yor­du.
İba­det sis­te­mi­ne ge­lin­ce, ka­dın-er­kek tüm Arap­lar put­la­ra ta­pı­yor­lar­dı. Put­la­rı al­gı­la­yış bi­çim­le­ri, gök ci­sim­le­ri­ne ve tür tan­rı­la­rı­na ina­nan Sa­biî­le­ri an­dı­rı­yor­du. Fark­lı ka­bi­le­le­re ve de­ği­şen ar­zu­la­ra gö­re put­la­rı bu­lu­nur­du. Ay­rı­ca yıl­dız­la­ra ve Al­lah'ın kız­la­rı ol­duk­la­rı­nı id­dia et­tik­le­ri me­lek­le­re ta­pı­yor, ken­di ka­fa­la­rı­na gö­re, on­la­rı tem­si­len şe­kil­ler ya­pı­yor­lar­dı. Taş­tan, ağaç­tan yont­ma tan­rı­lar edi­nir­ler­di. Bu hu­sus­ta, o ka­dar de­ği­şik yön­tem­ler uy­gu­lu­yor­lar­dı ki, Ha­ni­fe­o­ğul­la­rı ile il­gi­li ola­rak anla­tı­lan olay son de­re­ce il­ginç­tir. Ri­va­ye­te gö­re, bun­lar ka­bi­le­le­ri için, "hur­ma" "ka­vut" "yağ" ve "un" dan bir put yap­mış­lar­dı. Uzun sü­re bu pu­ta iba­det et­tik­ten son­ra, kıt­lık ba­sın­ca tu­tup put­la­rı­nı ye­miş­ler­di. Bu olay üze­ri­ne on­lar hak­kın­da şöy­le de­miş­ti şa­i­rin bi­ri:
"Ha­ni­fe­o­ğul­la­rı tan­rı­sı­nı ye­di, / Kıt­lık ve aç­lık za­ma­nı.
Bu­nu ya­par­ken çe­kin­me­di­ler tan­rı­la­rın­dan / Bu­nun kö­tü akıbetinden."
Ba­zen bir ta­şa ta­par­lar­dı, on­dan da­ha gü­ze­li­ni bu­lun­ca da, onu bı­ra­kıp di­ğe­ri­ne ta­par­lar­dı. Ta­pa­cak taş bu­la­ma­dık­la­rı za­man­lar­da, bi­raz top­rak yı­ğar, son­ra da bir ko­yun ge­ti­rip bu top­ra­ğın üze­rin­de sa­ğar­lar­dı. Ar­dın­dan bu top­rak kü­me­si­nin et­ra­fı­nı ta­vaf edip ta­par­lar­dı.
Top­lum için­de yüz ­yü­ze kal­dık­la­rı bu yok­sun­luk ve bed­baht­lık ka­dın­lar­da bir dü­şün­ce zafiyetine yo­l aç­mış­tı. Bu­nun so­nu­cun­da ka­dın­lar, de­ği­şik olan ve ge­liş­me­ler­le il­gi­li akıl al­maz hu­ra­fe ve ku­run­tu­lar üre­tir­ler­di. Bun­la­rı si­yer ve ta­rih ki­tap­la­rın­da etüt et­mek müm­kün­dür.
İslâm ön­ce­si çe­şit­li dö­nem­ler­de hü­küm sür­müş top­lu­luk­la­rın ve İslâm'ın doğ­du­ğu dö­ne­min top­lu­luk­la­rı­nın ha­ya­tın­da ka­dı­nın iş­gal et­ti­ği ye­ri ve gör­dü­ğü mu­a­me­le­yi an­la­tan ke­sit­ler sun­duk. Bu hu­sus­ta­ki bil­gi­le­rin kı­sa ve öz ol­ma­sı­na özen gös­ter­dik. Bü­tün bun­lar­dan şu so­nuç­lar çı­kı­yor:
1) Ki­mi top­lum­lar ka­dı­nı, dil­siz hay­van­lar uf­kun­da bir in­san ya da dü­şük dü­zey­li bir in­san ola­rak al­gı­lı­yor­lar­dı. Uy­du­luk ba­ğın­dan kur­tul­sa ve­ya ha­yat için­de öz­gür­lü­ğü­ne ka­vuş­sa şer­rin­den ve boz­gun­cu­lu­ğun­dan emin olun­maz­dı. Bu an­la­yı­şın kap­sa­mın­da­ki ilk de­ğer­len­dir­me il­kel top­lu­luk­lar, ikin­ci de­ğer­len­dir­me ise uy­gar top­lu­luk­lar için ge­çer­liy­di.
2) Ka­dı­nın top­lum­sal den­ge­de­ki ye­ri iti­ba­riy­le, sos­yal is­ke­let­te ona bir yer ayır­maz­lar­dı, bi­le­şi­min için­de bir fonk­si­yo­nu yok­tu. Sa­de­ce, ol­maz­sa ol­maz bir ha­yat ge­rek­si­ni­miy­di. Tıp­kı, ba­rın­ma için ka­çı­nıl­maz olan mes­ken gi­bi. Ya da ga­lip top­lu­ma uy­mak zo­run­da olan bir esir gi­biy­di. İş gü­cün­den ya­rar­la­nı­lır­dı ki tu­tu­mun fark­lı­lı­ğı­na rağ­men hi­le­sin­den de emin olun­maz­dı.
3) Ka­dı­nı ya­rar­lan­ma imkânı olan her şey­den yok­sun bı­ra­kır­lar­dı. An­cak, ya­rar­la­na­ca­ğı şe­yin, so­nun­da yö­ne­ti­ci­si ko­nu­mun­da olan er­ke­ğin ya­rar ha­ne­si­ne ya­zı­la­cak ol­ma­sı hu­su­su baş­ka.
4) Ka­dı­na kar­şı ta­kın­dık­la­rı ta­vır, güç­lü­nün za­yı­fı ez­me­si­nin, ti­pik bir uy­gu­la­ma­sıy­dı. Di­ğer bir ifa­dey­le baş­ka­sı­nı kul­lan­ma iç­gü­dü­sü et­kin rol oy­nu­yor­du. İl­kel top­lum­lar­da du­rum buy­du. Uy­gar top­lum­lar­da ise, ka­dın za­yıf ya­ra­tı­lış­lı bir in­san ola­rak al­gı­la­nır­dı. Bu yüz­den ba­ğım­sız ha­re­ket ede­mez­di, ken­di ba­şı­na ka­la­cak ol­sa şer­rin­den emin olu­na­maz­dı. Ba­zen top­lu­mu­na ve ku­şa­ğı­na gö­re ka­dı­na yö­ne­lik ta­vır­lar­da da fark­lı­lık olur­du.
İs­lâm Ka­dın Açı­sın­dan Ne­yi De­ğiş­tir­di?
Ke­sit­ler hâlinde sun­du­ğu­muz bu inanç sis­tem­le­ri, tüm dün­ya­ya ege­men­di ve ka­dın bir aşa­ğı­lan­mış­lık, hor­lan­mış­lık zin­da­nın­da ya­şı­yor­du. Za­yıf­lık ve kü­çük­lük onun ikin­ci ka­rak­te­ris­tik özel­li­ği hâline gel­miş­ti. Bu ka­rak­ter, bu özel­lik üze­re eti, ke­mi­ği ge­li­şi­yor, bu özel­lik üze­re ya­şı­yor, bu ni­te­lik üze­re ölü­yor­du.
Ka­dın, za­yıf­lık, ba­sit­lik ke­li­me­le­riy­le an­lam­daş gi­bi al­gı­la­nı­yor­du. Te­mel­de ay­rı ol­gu­la­rı ifa­de et­me­le­ri­ne rağ­men, bir­bi­ri­nin an­la­mı­nı çağ­rış­tı­rır hâle gel­miş­ler­di. Bu sırf er­kek­ler açı­sın­dan böy­le de­ğil­di. Ka­dın­lar da -ki asıl il­ginç ola­nı bu­dur- ken­di­le­ri­ni böy­le al­gı­lı­yor­lar­dı. Uy­gar, il­kel hiç bir top­lum gö­re­mez­sin ki, ko­nuş­ma di­lin­de ka­dı­nın za­yıf­lı­ğı­nı, ba­sit­li­ği­ni an­la­tan de­yim­ler, darb-ı me­sel­ler bu­lun­ma­sın. Hiç bir top­lum yok­tur ki, dil­le­rin, ifa­de tarz­la­rı­nın, vur­gu ve tas­vir yön­tem­le­ri­nin fark­lı­lı­ğı­na kar­şın, "ka­dın" söz­cü­ğüy­le ilin­ti­li ben­zet­me­ler, ki­na­ye­li ifa­de­ler ve is­ti­a­re­li de­yim­ler yer al­ma­sın. Kor­kak­lar bu de­yim­ler­le kı­na­nır, za­yıf­lar bu ör­nek­ler­le ayıp­la­nır ve yıl­gın, ze­lil ve zul­me bo­yun eğen tip­ler, bu­nun­la ye­ri­lir­ler. Tıp­kı şu ifa­de­de ol­du­ğu gi­bi.
"Bil­mi­yo­rum, keş­ke bil­sey­dim! / Aca­ba His­no­ğul­la­rı er­kek mi­dir­ler, yok­sa ka­dın mı­dır­lar?"
Her dil­de bu­nun gi­bi yüz­ler­ce, bin­ler­ce man­zum ya da ne­sir tü­rün­den de­yim­ler bu­lu­nur.
Si­yer ve ta­rih ki­tap­la­rı­nın kap­sa­dı­ğı çe­şit­li din­le­rin, top­lum­la­rın ve ulus­la­rın ka­dı­na ba­kış açı­sı­nı an­la­tan bil­gi­ler ol­ma­sa bi­le, dün­ya dil­le­rin­de­ki bu de­yim­ler, in­san­lı­ğın ka­dı­na ba­kış açı­sı­nı yan­sıt­ma ba­kı­mın­dan bir araş­tır­ma­cı­ya çok şey an­la­tır. Çün­kü her top­lu­mun psi­ko­lo­jik ka­rak­ter­le­ri ve va­ro­luş­sal eği­lim­le­ri di­li­ne ve ede­bi­ya­tı­na, insanlar arası iliş­ki tar­zı­na yan­sır.
Tev­rat'ta yer alan ba­zı tav­si­ye­ler ve Mer­ye­moğ­lu İsa'nın (a.s), ka­dı­na zor­luk çı­ka­rıl­ma­ma­sı­nı, şef­kat­le mu­a­me­le edil­me­si­ni ön­gö­ren di­rek­tif­le­ri dı­şın­da geç­miş top­lum­lar­dan ka­dı­nın du­ru­mun­da iyi­leş­tir­me ola­rak de­ğer­len­di­re­bi­le­cek, önem­sen­di­ği­ni ifa­de ede­bi­le­cek en ufak bir ge­liş­me bi­ze mi­ras kal­ma­mış­tır.
Ama İslâm, ya­ni Kur'ân'ın te­me­li­ni oluş­tur­du­ğu bu şirk­ten uzak, tek ilâha kul­luk sun­ma esas­lı din ge­lin­ce, dün­ya ku­ru­la­lı be­ri in­san­lı­ğın ta­nık ol­ma­dı­ğı ge­liş­me­ler ya­şan­dı ka­dın le­hi­ne. Öz­ ya­ra­tı­lı­şa uy­gun top­lum­sal ya­pı­sı­nı oluş­tu­rur­ken, bu­gü­ne ka­dar tevarüs et­miş ka­dı­na yö­ne­lik mu­a­me­le­le­rin ter­si­ne ha­re­ket et­ti. Ki o gü­ne ka­dar in­san­lık, öz­ ya­ra­tı­lış de­di­ği­miz fıt­ra­tı, ilk gün­den boz­muş­tu, iz­le­ri­ni yer­yü­zün­den sil­miş­ti. Dün­ya­nın, ka­dı­nın kim­li­ği­ne iliş­kin te­o­rik ve pra­tik yak­la­şı­mı te­mel­den red­de­dil­di.
İslâm'a Gö­re Ka­dı­nın Kim­li­ği
İslâm di­ni, ka­dı­nın da tıp­kı er­kek gi­bi bir in­san ol­du­ğu­nu ilan et­ti. Her in­san, er­ke­ğiy­le, di­şi­siy­le, mad­de­si ve öğe­le­ri iti­ba­riy­le eşit­tir. Er­kek-ka­dın in­san ola­rak bir­dir­ler, ara­la­rın­da bir fark yok­tur. Bi­ri­nin di­ğe­ri­ne, tak­va dı­şın­da bir üs­tün­lü­ğü yok­tur. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Ey in­san­lar, ger­çek­ten, Biz si­zi bir er­kek ve bir di­şi­den ya­rat­tık ve bir­bi­ri­niz­le ta­nış­ma­nız için si­zi halk­lar ve ka­bi­le­ler kıl­dık. Şüp­he­siz Al­lah ka­tın­da si­zin en üs­tün ola­nı­nız, tak­va­ca en ile­ri­de ola­nı­nız­dır." (Hu­cu­rat, 13) Bu ayet-i ke­ri­me­de, yü­ce Al­lah, her in­sa­nı, bi­ri er­kek bi­ri di­şi iki in­sa­nın bir­le­şi­mi ola­rak ta­nım­lar. İki­si bir­lik­te ve bir öl­çü­de onun var­lı­ğı­na ne­den­dir. Er­kek ya da dişi ol­sun, her in­san, bir er­kek ve di­şi­nin or­tak ürü­nü­dür. Me­se­la, ulu Al­lah şu­na ben­zer bir ifa­de kul­lan­mı­yor:
"An­ne­ler, sa­de­ce in­san nes­li­nin üre­di­ği bi­rer ku­luç­ka­dır­lar."
Ve­ya şu­na ben­zer bir söz söy­le­mi­yor:
"Oğul­la­rı­mız­dır, oğul­la­rı­mı­zın oğul­la­rı. Ya kız­la­rı­mız? / On­la­rın oğul­la­rı ya­ban­cı adam­la­rın oğul­la­rı­dır."
Bi­la­kis ulu Al­lah, her in­sa­nı, bir di­şi ve bir er­kek­ten mey­da­na gel­miş ola­rak ta­nım­lar. Bu­na gö­re, bü­tün in­san­lar -ka­dı­nıy­la, er­ke­ğiy­le- bir­bi­ri­nin ay­nı­sı­dır. Bun­dan da­ha tam bir açık­la­ma, bun­dan da­ha ye­ter­li bir du­yu­ru olur mu? Ar­dın­dan üs­tün­lü­ğün tak­va­da ol­du­ğu­nu vur­gu­lu­yor.
Bir di­ğer ayet­te şöy­le bu­yu­ru­yor: "Şüp­he­siz Ben er­kek ol­sun, ka­dın ol­sun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptığını bo­şa çı­kar­mam. Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." (Âl-i İmrân, 195) Bu­ra­da ulu Al­lah, ça­lış­ma­nın bo­şa git­me­ye­ce­ği­ni, amel­le­rin, ka­tın­da za­yi ol­ma­ya­ca­ğı­nı ifa­de edi­yor, bu­nu da şu ifa­dey­le ge­rek­çe­len­di­ri­yor: "Si­zin ki­mi­niz ki­mi­niz­den­dir." Böy­le­ce, "Biz si­zi bir er­kek ve bir di­şi­den ya­rat­tık." aye­ti­nin so­nu­cu ola­cak bir du­ru­mu açık bir ifa­dey­le di­le ge­tir­miş­tir: Bu­na gö­re, er­kek ve ka­dın ay­nı kök­ten tü­re­miş­ler­dir, ara­la­rın­da kök ve ma­hi­yet iti­ba­riy­le bir fark yok­tur.
Son­ra bu­nun­la şu hu­su­su a­çık­lı­ğa ka­vuş­tu­ru­yor: Ka­dın ve er­kek hiç kim­se­nin gör­dü­ğü bir iş Al­lah ka­tın­da za­yi ol­maz. Hiç kim­se­nin ame­li ip­tal edil­mez ya da baş­ka­sı­nın adı­na iş­len­mez. Her ki­şi ka­zan­cın­dan so­rum­lu­dur. Yok­sa İslâm dı­şı top­lu­luk­la­rın id­dia et­tik­le­ri gi­bi, "ka­dın­la­rın iş­le­dik­le­ri kö­tü­lük­ler ken­di aleyh­le­ri­ne ve iş­le­dik­le­ri iyi­lik­ler, va­ro­luş­la­rın­dan kay­nak­la­nan ya­rar­lık­lar da er­kek­le­rin le­hi­ne­dir." şek­lin­de bir an­la­yı­şa yer yok­tur İs­lâm'­da... Bu ko­nu­ya iliş­kin ola­rak da­ha ay­rın­tı­lı bil­gi­ler su­na­ca­ğız.
Ka­dın, er­kek her­kes için an­cak yap­tı­ğı iş var­dır. Tek üs­tün­lük de tak­va ile il­gi­li­dir. Tak­va ise, üs­tün ahlâk da di­ye­bi­le­ce­ği­miz, tüm de­re­ce­le­riy­le iman, fay­da­lı ilim, va­kur akıl, gü­zel ahlâk, sa­bır ve ağır­baş­lı­lık­tan iba­ret­tir. Bu­na gö­re, bü­tün iman de­re­ce­le­ri­ni özüm­se­yen, ilim­le dop­do­lu olan, va­kur akıl sa­hi­bi, gü­zel ahlâk­lı bir ka­dın kim olur­sa ol­sun, İslâm çer­çe­ve­sin­de, bu ni­te­lik­le­re sa­hip ol­mayan bir er­kek­ten da­ha üs­tün, de­re­ce ba­kı­mın­dan da­ha yük­sek­tir. Üs­tün­lük cin­si­yet­te de­ğil, tak­va ve fa­zi­let­te­dir.
Bi­raz ön­ce sun­du­ğu­muz aye­tin an­la­mı­na ya­kın bir an­lam içe­ren, on­dan bi­raz da­ha açık ve vur­gu­lu ayet­ler şun­lar­dır: "Er­kek ol­sun, ka­dın ol­sun, bir mü­min ola­rak kim sa­lih amel­de bu­lu­nur­sa, hiç şüp­he­siz Biz onu gü­zel bir ha­yat­ta ya­şa­tı­rız ve on­la­rın kar­şı­lı­ğı­nı, yap­tık­la­rı­nın en gü­ze­liy­le mu­hak­kak ve­ri­riz." (Nahl, 97)
"Kim de, er­kek ol­sun, di­şi ol­sun, bir mü­min ola­rak sa­lih bir amel­de bu­lu­nur­sa, iş­te on­lar, için­de he­sap­sız ola­rak rı­zk­lan­dı­rıl­mak üze­re cen­ne­te gi­rer­ler." (Mü'min, 40)
"Er­kek ol­sun, ka­dın ol­sun, her kim mümin olarak bir takım iyi işler yaparsa, işte on­lar cen­ne­te gi­rerler ve on­lara bir çe­kir­dek kırıntısı ka­dar bi­le zulmedilmez." (Nisâ, 124)
Ay­rı­ca yü­ce Al­lah, birçok ayet­te, kız ço­cuk­la­rı­nın aşa­ğı­lan­ma­sı­nı şid­det­le yer­miş­tir: "On­lar­dan bi­ri­ne kız ço­cuk müj­de­len­di­ği za­man içi öf­key­le ta­şa­rak yü­zü sim­si­yah ke­si­lir. Ken­di­si­ne ve­ri­len müj­de­nin kö­tü­lü­ğün­den do­la­yı top­lu­luk­tan giz­le­nir; onu aşa­ğı­la­na­rak tu­ta­cak mı, yok­sa top­ra­ğa gö­me­cek mi? Bak ver­dik­le­ri hü­küm ne kö­tü­dür." (Nahl, 58-59)Top­lu­luk­tan giz­len­me­le­ri­nin tek se­be­bi kız ço­cu­ğu­nun do­ğu­mu­nu ken­di­le­ri için bir utanç ola­rak al­gı­la­ma­la­rıy­dı. Ge­rek­çe­si de şuy­du: Kız ço­cu­ğu bü­yü­ye­cek ve baş­ka­sı­nın kul­lan­dı­ğı bir oyun­cak hâline ge­le­cek­tir." Kas­tet­tik­le­riy­se ka­dın er­kek ara­sın­da­ki cin­sel iliş­ki­dir ki, bu­nu da er­ke­ğin bir tür üs­tün­lü­ğü ola­rak de­ğer­len­di­ri­yor­lar­dı. On­la­ra gö­re, ka­dı­nın bu du­ru­mu utanç ve­ri­ciy­di ve utan­cı da ai­le­si­ne, ba­ba oca­ğı­na dö­nük­tü. Bu yüz­den kız ço­cuk­la­rı­nı di­ri di­ri top­ra­ğa gö­mer­ler­di. Bu­nun ilk se­be­bi­ni da­ha ön­ce an­lat­tık. Yü­ce Al­lah bu deh­şet ve­ri­ci ge­le­ne­ği, bu tüy­ler ür­per­ti­ci ci­na­ye­ti, çok sert ifa­de­ler­le yer­miş­tir: "Ve di­ri di­ri top­ra­ğa gö­mü­len kız­ca­ğı­za so­rul­du­ğu za­man: Han­gi suç­tan do­la­yı öl­dü­rül­dü?" (Tek­vir, 8-9)
Ka­dı­na iliş­kin bu asıl­sız hu­ra­fe­le­rin bir kıs­mı, ki­mi Müslüman top­lu­luk­lar­da yi­ne de­vam et­mek­te­dir. Birçok İslâm top­lu­lu­ğu bu ca­hi­li­ye tor­tu­la­rı­nı yü­rek­le­rin­den si­lip ata­ma­mış­lar­dır. Ba­kar­sın zi­na su­çu­nu töv­be et­miş ol­sa bi­le ka­dın ve ai­le­si için bü­yük bir utanç ola­rak de­ğer­len­di­rir­ken, zi­na­yı bir alış­kan­lık hâline ge­ti­ren er­kek için böy­le bir yak­la­şım içi­ne gir­mez­ler. Oy­sa İslâm di­ni, utanç ve çir­kin­li­ği gü­nah­ta gör­müş­tür. İslâm na­za­rın­da zi­na eden er­kek­le, zi­na eden ka­dın ay­nı de­re­ce­de suç­lu­dur. Utanç iki­si için de ay­nı oran­da ge­çer­li­dir.
Ka­dı­nın İslâm Top­lu­mun­da­ki Ye­ri
İslâm di­ni, ha­ya­ta iliş­kin iş­le­rin plân­lan­ma­sı ve yö­ne­ti­mi iti­ba­riy­le, ka­dın ve er­ke­ği ira­de ve amel ba­kı­mın­dan eşit gör­müş­tür. Çün­kü, ka­dın ve er­kek, in­san va­ro­lu­şu­nun ya­pı­sal ola­rak ih­ti­yaç duy­du­ğu ve var­lı­ğı­nın de­va­mı için ka­çı­nıl­maz olan ye­me, iç­me, gi­bi te­mel iç­gü­dü­le­re ve ey­lem­le­re ta­al­luk eden ira­de ba­zın­da eşit ko­num­da­dır. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." (Âl-i İmrân, 195) Şu hâl­de ka­dın ira­de­si­ni ser­best­çe kul­lan­ma hak­kı­na sa­hip­tir. Ba­ğım­sız ha­re­ket et­me öz­gür­lü­ğü var­dır. Tıp­kı er­kek gi­bi ve ara­da hiç­bir fark gö­ze­til­mek­si­zin, ça­lış­ma­sı­nın ve ira­de­si­nin ne­ti­ce­si­ne sa­hip ola­bi­lir. Ka­dı­nın "Ka­zan­dı­ğı iyi­lik le­hi­ne, kö­tü­lük de aley­hi­ne­dir."
Ka­dın-er­kek İslâm'ın dün­ya gö­rü­şün­de eşit­tir. Kur'ân bu­nu en açık bi­çim­de vur­gu­la­mış­tır. Al­lah, kelâmı ara­cı­lı­ğı ile ger­çe­ği in­san ha­ya­tı­na ege­men kı­lar. Şu ka­da­rı var ki, yü­ce Al­lah ka­dı­na bah­şet­ti­ği iki has­let­le onu ayrı­ca­lık­lı kıl­mış­tır:
1) Ka­dın, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün olu­şu­mu ve ge­li­şi­mi açı­sın­dan, tar­la ko­nu­mun­da­dır. İn­san tü­rü­nün de­va­mı ve be­ka­sı ona bağ­lı­dır. Bu yüz­den, tar­la ol­ma­nın ge­rek­tir­di­ği ba­zı özel hü­küm­le­rin mu­ha­ta­bı­dır. Bu açı­dan er­kek­ten ay­rı­lır.
2) Ka­dı­nın var­lı­ğı, bün­ye­sel le­ta­fe­te ve al­gı­sal in­ce­li­ğe da­ya­nır. Dav­ra­nış­la­rı ve ken­di­si­ne yük­le­nen top­lum­sal gö­rev­le­ri üze­rin­de, onun bu özel­lik­le­ri­nin de et­ki­si var­dır.
Onun top­lum­sal den­ge­de­ki ye­ri bu­dur. Bu­nun­la er­ke­ğin de top­lum­sal den­ge­de­ki ko­nu­mu be­lir­gin­le­şi­yor. Bu­nun ışı­ğın­da, her iki­si­ni eşit dü­zey­de mu­ha­tap alan hü­küm­ler­le, her bi­ri­ni ay­rı ay­rı mu­ha­tap alan hü­küm­ler, şe­ri­a­tın ge­nel bü­tün­lü­ğü için­de yer­li ye­ri­ne otur­muş olu­yor. Ulu Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Allah'ın ken­di­siy­le bazılarınızı bazılarınızdan üs­tün kıl­dı­ğı şe­yleri arzu etmeyin. Er­kek­le­re de kendi ka­zan­dık­la­rın­dan bir pay var; ka­dın­la­ra da kendi ka­zan­dık­la­rın­dan bir pay var. Al­lah'ın faz­lın­dan is­te­yin. Ger­çek­ten, Al­lah her şe­yi bi­len­dir." (Nisâ, 32) İki cins­ten her bi­ri­nin, top­lum­sal bü­tün­lük için­de ic­ra et­ti­ği rol, ger­çek­leş­tir­di­ği ey­lem­ler, ilâhî faz­lın ken­di­si­ne öz­gü kı­lın­ma­sı­nın öl­çü­sü­dür. İlâhî fazl, ki­mi du­rum­lar­da, cins­ler­den bi­ri­nin di­ğe­ri­nin ar­dın­dan gel­me­si­ni ön­gö­re­bi­lir: Mi­ras pay­la­şı­mın­da er­ke­ğin ka­dın­dan üs­tün tu­tul­ma­sı ve ka­dı­nın na­fa­ka ver­me zo­run­lu­lu­ğu­nun ol­ma­ma­sı ba­kı­mın­dan er­kek­ten üs­tün tu­tul­muş ol­ma­sı gi­bi. Her bi­ri­ne ha­yat­ta­ki rol­le­ri ica­bı ta­nı­nan bu ay­rı­ca­lık­la­rı, di­ğe­ri­nin te­men­ni et­me­si uy­gun düş­mez. Ba­zı du­rum­lar da var­dır ki, ki­min üs­tün ve ön­ce­lik­li ol­du­ğu be­lir­til­me­miş­tir. Bu alan­lar ça­lış­ma­ya, amel et­me­ye bağ­lı­dır. Kim bu hu­sus­ta öne ge­çer­se, üs­tün­lük, ay­rı­ca­lık ona ait­tir. İman, ilim, akıl, tak­va ve di­nin teş­vik et­ti­ği öte­ki gü­zel­lik­ler ör­ne­ğin... Bu­ra­da, Al­lah'ın faz­lı, lütfü, be­lir­le­yi­ci rol oy­nar. Ki­me di­ler­se ona ve­rir. O hâl­de Al­lah'ın lütfünü, faz­lı­nı is­te­yin. Bu de­ğer­len­dir­me­mi­zin ka­nı­tı da, he­men son­ra ge­len şu ifa­de­dir: "Er­kek­ler, ka­dın­ların yöneticisidir." (Nisâ, 34) Ye­ri ge­lin­ce, bu ifa­de­yi de et­raf­lı­ca in­ce­le­ye­ce­ğiz.
Ka­dın-Er­kek A­ra­sın­da Or­tak Olan Hü­küm­ler ve Her Bir Cinse Öz­gü Kı­lı­nan Hü­küm­ler
Ka­dın, kul­luk­la il­gi­li bü­tün hü­küm­ler­de ve top­lum­sal hak­lar­da, er­kek­le or­tak­tır. Tıp­kı er­kek gi­bi, mi­ras, ka­zanç, mu­a­me­lat, eği­tim, öğ­re­tim, bir hak­kı be­nim­se­me ve bir hak­kı sa­vun­ma gi­bi hu­sus­lar­da ba­ğım­sız ha­re­ket et­me hak­kı­na sa­hip­tir. Sa­de­ce, do­ğal ya­pı­sı­nın ge­rek­tir­di­ği ba­zı hu­sus­lar bu ge­nel­le­me­nin dı­şın­da tu­tu­la­bi­lir.
Do­ğal ya­pı­sın­dan kay­nak­la­nan bu hu­sus­la­rın özü de şu­dur: Ka­dın hü­kü­met ve yar­gı işi­ni üst­le­ne­mez. Doğ­ru­dan sa­va­şa ka­tı­la­maz. Bu ya­sak di­rekt ça­tış­ma­ya gir­mek­le il­gi­li­dir. Mut­lak de­ğil­dir. Ni­te­kim ka­dın cep­he ge­ri­sin­de, ya­ra­lı­la­rı te­da­vi et­mek gi­bi gö­rev­ler ifa et­mek üze­re sa­va­şa ka­tı­la­bi­lir. Mi­ras­ta er­ke­ğin ya­rı­sı ka­dar pay a­lır. Ay­rı­ca ör­tün­me­si, ziy­net yer­le­ri­ni giz­le­me­si ge­re­kir. Bir eş ola­rak ken­di­sin­den ya­rar­la­nı­la­cak hu­sus­lar söz konusu ol­du­ğun­da ko­ca­sı­na ita­at et­me­si bir zo­run­lu­luk­tur. Ka­dı­nın bu alan­lar­da­ki gö­ze çar­pan ka­yıp­la­rı, baş­ka alan­lar­da­ki ar­tık­lar­la gi­de­ri­li­yor. Söz gelimi, ha­yat­ta ol­du­ğu sü­re­ce ge­çi­mi­ni te­min et­mek, ba­ba­sı ya da ko­ca­sı ola­rak er­ke­ğe ait­tir. Er­kek, gü­cü­nün son nok­ta­sı­na ka­dar, ka­dı­nı ko­ru­mak­la yü­küm­lü­dür. Ay­rı­ca, ço­cu­ğu ter­bi­ye et­me ve hi­ma­ye et­me hak­kı da ka­dı­na ait­tir.
Yü­ce Al­lah, ka­dı­na yö­ne­lik ko­lay­laş­tır­ma­lar bağ­la­mın­da, onun can, ırz ve hat­ta hak­kın­da kö­tü söz söy­let­me­me gü­ven­li­ği­ni de ga­ran­ti et­miş­tir. Ay­ba­şı hâl­le­rin­de ve loğusalık dö­ne­min­de iba­det et­me zo­run­lu­lu­ğu kal­kar. İlâhî ya­sa­lar sis­te­mi, bü­tün bun­la­rın yanı sıra, her hâlükâr­da ka­dı­na yu­mu­şak mu­a­me­le edil­me­si zo­run­lu­lu­ğu ge­tir­miş­tir.
Bü­tün bun­lar­dan şu so­nuç­la­rı çı­ka­rı­yo­ruz: Bil­gi açı­sın­dan, ka­dın, sa­de­ce te­mel bil­gi­le­ri ve di­ni ay­rın­tı­la­rı bil­mek­le yü­küm­lü­dür (iba­det­le­re iliş­kin hü­küm­ler ve top­lum ha­ya­tı­na ege­men olan ya­sa­lar.) Pra­tik­te ise, di­nin hü­küm­le­ri­ne uy­mak ve bir eş ola­rak ken­di­sin­den ya­rar­la­nı­la­cak hu­sus­lar­da ko­ca­sı­na ita­at et­mek­le yü­küm­lü­dür. Bir mes­lek ya da sa­nat sa­hi­bi ol­mak suretiyle, ça­lı­şa­rak, ka­zanç sağ­la­ya­rak bi­rey­sel ha­ya­tı dü­zen­le­me­le­ri­nin, yanı sıra ai­le dü­ze­ni ile il­gi­li so­rum­lu­luk­lar üst­len­me­si­ni, ay­rı­ca ge­nel ha­ya­tın mas­la­ha­tı­na olan ilim­le­ri tah­sil et­me­nin, ken­di­si için ko­nu­lan sı­nır­la­rı ko­ru­yup gö­ze­te­rek ge­ne­lin ya­ra­rı­na olan sa­nat­lar ve mes­lek­ler edin­me­nin, top­lum­lar açı­sın­dan fay­da­lı fa­a­li­yet­ler için­de ol­ma­nın, ka­dın­la­ra hiç bir zo­run­lu­lu­ğu yok­tur. İlim, ka­zanç, iş ya da eği­tim ve ben­ze­ri a­lan­lar­da bir mis­yon üst­len­me­si du­ru­mun­da, bu onun için bir övünç ve­si­le­si­dir. Ni­te­kim İslâm, ka­dın­la­rın ara­la­rın­da, bir­bir­le­ri­ne kar­şı övün­me­le­ri­ni ca­iz gör­müş, hat­ta teş­vik et­miş­tir. Er­kek­ler­se, sa­vaş or­ta­mı dı­şın­da bir­bir­le­ri­ne kar­şı övü­ne­mez­ler.
Pey­gam­ber efen­di­mi­zin (s.a.a) pra­tik sün­ne­ti, bu de­dik­le­ri­mi­zi pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir. Şa­yet ya­pa­ca­ğı­mız açık­la­ma­lar, ko­nu­nun sı­nır­la­rı­nı zor­la­ma­ya­cak ol­say­dı, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) eşi Hz. Ha­ti­ce ile, kı­zı ka­dın­la­rın efen­di­si Hz. Fa­tı­ma ile ve di­ğer eş­le­ri ile, kav­mi­nin ka­dın­la­rı ile kur­du­ğu di­ya­log­lar­dan, Ehlibeyt ka­na­lıy­la ge­len, ka­dın­la­ra iliş­kin tav­si­ye­le­rin­den ke­sit­ler su­na­cak­tık. Zey­neb bin­t-i Ali, Hü­se­yin'in kız­la­rı Fa­tı­ma ve Sekîne gi­bi say­gı de­ğer ha­tun­la­rın Ehlibeyt için­de­ki ko­num­la­rı­nı an­la­ta­cak­tık. Ehlibeyt'in ka­dın­lar­la il­gi­li va­si­yet­le­ri­ni ele ala­cak­tık. Ka­dın­lar­la il­gi­li ayet­le­ri in­ce­le­di­ği­miz­de, ri­va­yet­ler kıs­mın­da, bu­nun­la il­gi­li ba­zı pa­saj­lar sun­ma­yı umu­yo­ruz. Ge­rek­ti­ğin­de o bö­lüm­le­re ba­kı­la­bi­lir.
Kuş­ku­suz, bu hü­küm ve hak­la­rın da­yan­dık­la­rı esas, fıt­rat­tır, in­sa­nın öz ya­ra­tı­lı­şı­dır. Ka­dı­nın top­lum­sal den­ge­de­ki ko­nu­mu­nu ele al­dı­ğı­mız­da, hü­küm ve hak­la­ra iliş­kin bu ya­pı­nın ma­hi­ye­ti­ni gör­dük. Bu­ra­da ko­nu­yu bi­raz da­ha açı­yo­ruz ve di­yo­ruz ki:
Top­lum­sal ha­ya­ta iliş­kin hü­küm­le­ri ve bu­nun­la bağ­lan­tı­lı bi­lim­sel ko­nu­la­rı in­ce­le­yen bir araş­tır­ma­cı, şu te­mel ger­çek­ten kuş­ku duy­ma­ma­lı­dır: Top­lum­sal yü­küm­lü­lük­ler ve bun­la­rın ay­rın­tı­sı ni­te­li­ğin­de­ki gö­re­ce­li so­rum­lu­luk­lar, so­nuç iti­ba­riy­le do­ğa­ya ge­lip da­yan­ma­lı­dır. Çün­kü, in­sa­noğ­lu­nu, bu gün­kü gi­bi bir top­lum­sal­lı­ğa yö­nel­ten, in­sa­nın do­ğal ya­pı­sı­nın özel­lik­le­ri­dir. Yer­yü­zün­de­ki beşerî var­lı­ğın ilk gü­nün­den bu ya­na, top­lum­sal­lık­tan uzak bir beşerî var­lık gös­te­ri­le­mez. Kuş­ku­suz, do­ğal ge­rek­ti­ri­ci­li­ğe da­ya­nan bu top­lum­sal­lı­ğın sağ­lık­lı mec­ra­sın­dan sa­pıp boz­gun­cu bir mec­ra­ya gir­me­si müm­kün­dür. Ni­te­kim be­de­nin do­ğal ya­pı­sı­na mu­sal­lat olan bir has­ta­lık, onu do­ğal mü­kem­mel­lik­ten uzak­laş­tı­rıp, ya­ra­tı­lış­sal bir nok­san­lı­ğa ite­bi­lir. Sağ­lık­lı hâlinden uzak­laş­tı­rıp sa­kat ve has­ta­lık­lı kı­la­bi­lir.
İs­ter iyi­lik­ler esa­sı­na gö­re bi­çim­len­miş fa­zi­let­li bir top­lum ol­sun, is­ter kö­tü­lük­ler esa­sı­na gö­re bi­çim­len­miş boz­gun­cu bir top­lum ol­sun, bir top­lu­luk tüm fa­a­li­yet­le­ri ve eği­lim­le­riy­le, so­nuç­ta do­ğa­ya da­ya­nır­lar. Kuş­ku­suz, fa­zi­let­li ve boz­gun­cu top­lum ara­sın­da ni­te­lik açı­sın­dan bir ta­kım fark­lı­lık­lar var­dır. Söz gelimi, boz­gun­cu top­lum, ken­di­si için ön­gö­rü­len sü­re­cin için­de, iyi top­lum iz­le­ri­ni si­lip sü­pü­ren bir boz­gun­la kar­şı­la­şır. Fa­zi­let­li top­lum ise bu­nun tam ter­si­ne her han­gi bir boz­gun­la kar­şı­laş­maz.
Bu bir re­a­li­te­dir. Bu alan­da araş­tır­ma ya­pan birçok bi­lim ada­mı bu ger­çe­ğe doğ­ru­dan ya da do­lay­lı ola­rak işa­ret et­miş­ler­dir. Ama bu alan­da ön­ce­lik Al­lah'ın ki­ta­bı­nın­dır. Kur'ân-ı Ke­rim bu ger­çe­ği, ola­ğa­nüs­tü ifa­de tar­zıy­la, çağ­lar ön­ce or­ta­ya koy­muş­tur: "O her şe­ye ya­ra­tı­lı­şı­nı ve­ren, son­ra doğ­ru yo­lu­nu gös­te­ren­dir." (Tâhâ, 50) "Ki O, ya­rat­tı, bir dü­zen için­de bi­çim ver­di. Tak­dir et­ti, böy­le­ce yol gös­ter­di." (A'lâ, 2-3) "Nef­se ve ona bir dü­zen için­de bi­çim ve­re­ne, son­ra ona fücurunu ve on­dan sa­kın­ma­yı il­ham ede­ne." (Şems, 7-8) Bu­nun gi­bi da­ha bir­çok "ka­der"le il­gi­li aye­ti ör­nek gös­te­re­bi­li­riz.
Bu­na gö­re, var­lık­lar, bu ara­da in­sa­noğ­lu var­lı­ğı ve ya­şa­yı­şı iti­ba­riy­le, ya­ra­tı­lı­şı­na esas olan ga­ye­ye yö­ne­lik­tir. Bu ama­ca ulaş­ma­sı­na ye­te­cek ve uy­gun olan özel­lik ve ye­te­nek­ler­le do­na­tıl­mış­tır. İn­sa­nın mut­lu­lu­ğu­nu sağ­la­ya­cak ha­yat, in­sa­nın ha­re­ket­le­ri­nin ya­ra­tı­lış ya­sa­sı­na ve fıt­ra­ta bü­tün yön­le­riy­le ek­sik­siz bir bi­çim­de uy­gun ol­ma­sı­na bağ­lı­dır ve in­sa­nın gö­rev ve yü­küm­lü­lük ba­kı­mın­dan, so­nuç­ta do­ğa ile ku­sur­suz bir uyuş­ma sağ­la­ma­sı­na da­ya­nır. Yü­ce Al­lah, şu ayet-i ke­ri­me­de bu­na işa­ret et­mek­te­dir: "Öy­ley­se sen yü­zü­nü Al­lah'ı bir­le­yen bir ha-nif ola­rak di­ne, Al­lah'ın o fıt­ra­tı­na çe­vir; ki in­san­la­rı bu­nun üze­ri­ne ya­rat­mış­tır. Al­lah'ın ya­ra­tı­lı­şı için hiç bir de­ğiş­tir­me yok­tur. İş­te dim­dik ayak­ta du­ran din bu­dur." (Rûm, 30)
Fert­ler ara­sı top­lum­sal gö­rev­ler ve hak­lar açı­sın­dan, fıt­ra­tın ön­gör­dü­ğü, bü­tün in­san­la­rın beşerî fıt­ra­ta sa­hip ol­duk­la­rı­nı unut­ma­dan ara­la­rın­da eşit dav­ra­nıl­ma­sı, bi­ri­le­ri ka­yı­rı­lır­ken, bi­ri­le­ri­nin hak­la­rı gasp edilmek su­re­tiy­le bas­kı al­tın­da tu­tul­ma­ma­sı­dır. An­cak sos­yal ada­le­tin bir ge­re­ği olan bu eşit­lik, bü­tün sos­yal ma­kam­la­rın bü­tün fert­ler ara­sın­da da­ğı­tıl­ma­sı, pay­laş­tı­rıl­ma­sı an­la­mı­na gel­mez. Söz ge­li­mi, bir ço­cuk ve­ya ap­tal bir in­san bu hâliy­le, gör­müş, ge­çir­miş, de­ne­yim­li ve akıl­lı bir in­sa­nın gö­re­vi­ni üst­le­ne­mez. Ça­re­siz, düş­kün bir in­san, güç­lü, kuv­vet­li bir in­sa­nın iş­le­ri­ni yü­rü­te­mez, onun de­re­ce­si­ne ula­şa­maz. Çün­kü, her­han­gi bir hu­sus­ta, uy­gun ni­te­lik­le­re sa­hip olan bir in­san­la, uy­gun ol­ma­yan bir in­sa­nı eşit tut­mak, iki­si için de za­rar­lı, olum­suz so­nuç­la­ra yol açar.
Sos­yal ada­le­tin ön­gör­dü­ğü hu­sus, eşit­lik kav­ra­mı­na yük­le­di­ği an­lam şu­dur: Her hak sa­hi­bi­ne hak­kı ve­ril­me­li ve her­kes hak et­ti­ği yer­de ol­ma­lı­dır. Fert­ler ve sı­nıf­lar ara­sı eşit­lik, an­cak her hak sa­hi­bi­nin ken­di­ne öz­gü hak­la­ra ulaş­ma­sı, bir baş­ka­sı­nın hak­kı­na te­ca­vüz et­me­me­si, az­gın­lık ve ta­hak­küm yo­luy­la bir baş­ka­sı­nın hak­kı­nı ge­çer­siz kıl­ma­ma­sı, sav­sak­lan­ma­ma­sı şek­lin­de al­gı­lan­ma­lı­dır. İş­te şu ayet-i ke­ri­me bu ger­çe­ğe işa­ret et­mek­te­dir: "On­la­rın le­hi­ne de, aleyh­le­rin­de­ki ma­ruf hak­ka denk bir hak var­dır. Yal­nız er­kek için on­lar üze­rin­de üs­tün bir de­re­ce var." İfa­de­nin içer­di­ği me­sa­ja iliş­kin açık­la­ma­lar­da bu­lun­muş­tuk. Bu­ra­da ay­rı­ca şu­nu söy­le­ye­bi­li­riz: Ayet-i ke­ri­me, ka­dın­lar­la er­kek­le­rin do­ğuş­tan ge­tir­dik­le­ri fark­lı­lık­la­ra işa­ret et­ti­ği bir sı­ra­da, iki cin­sin eşit­li­ği­ni de vur­gu­lu­yor.
İki cin­sin (ya­ni, ka­dın ve er­ke­ğin) te­mel va­ro­luş­sal ye­te­nek­ler de­di­ği­miz, se­çe­bil­me be­ce­ri­si­ni ka­zan­dı­ran dü­şün­ce ve ira­de ba­zın­da eşit dü­zey­de oluş­la­rı, ka­dı­nın, se­çe­bil­me be­ce­ri­si­nin ana kay­na­ğı olan öz­gür dü­şün­ce ve öz­gür ira­de bağ­la­mın­da er­ke­ğe eşit ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Şu hâl­de, ka­dın bi­rey­sel ve top­lum­sal ha­ya­tı­nın her me­se­le­sin­de, ya­sal bir en­gel ol­ma­dı­ğı sü­re­ce, tam ba­ğım­sız bir ta­sar­ruf yet­ki­si­ne sa­hip­tir.
Da­ha ön­ce de vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, İslâm ka­dı­na bu ba­ğım­sız­lı­ğı ve öz­gür­lü­ğü en kap­sam­lı şek­liy­le bah­şet­miş­tir. Bu sa­ye­de ka­dın, Al­lah'ın ni­me­ti­nin bir so­nu­cu ola­rak, ba­ğım­sız bir ki­şi­li­ğe, er­kek­le­rin velâyet ve yö­ne­ti­ci­lik­le­rin­den ay­rı bir ça­lış­ma ira­de­si­ne sa­hip ol­muş­tur. Ki, ta­ri­hin hiç bir dö­ne­min­de, dün­ya ku­ru­la­lı be­ri ka­dın böy­le­si­ne onur­lu bir sta­tü ka­za­na­bil­miş de­ğil­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah: "On­la­rın ken­di hak­la­rın­da ma­ruf bir şe­kil­de yap­tık­la­rın­dan do­la­yı si­ze bir gü­nah yok­tur." (Ba­ka­ra, 234) bu­yu­ru­yor.
Az ön­ce de işa­ret et­ti­ği­miz gi­bi, iki cins ara­sın­da or­tak et­ken­le­rin bu­lun­du­ğu bir ger­çek­tir. Bu­nun ya­nın­da, ka­dı­nın er­kek­ten ay­rıl­dı­ğı, fark­lı­lık gös­ter­di­ği alan­lar da var­dır. Çün­kü nor­mal bir ka­dın, or­ga­nik ge­liş­me açı­sın­dan, ör­ne­ğin be­yin, kalp, da­mar­lar, si­nir­ler, boy ve ağır­lık bağ­la­mın­da nor­mal bir er­kek­ten da­ha ge­ri bir po­zis­yon­da­dır. Bu­na, fiz­yo­lo­ji bi­li­mi ke­sin ola­rak ta­nık­lık et­mek­te­dir.
Bu­nun do­ğal so­nu­cu ola­rak, ka­dı­nın be­de­ni da­ha na­zik ve da­ha yu­-mu­şak­tır. Bu­na kar­şın er­ke­ğin be­de­ni ha­şin ve sert­tir. Sev­gi, yuf­ka yü­rek­li­lik, gü­zel­li­ğe ve sü­se düş­kün­lük gi­bi ruh­sal eği­lim­le­ri er­ke­ğe gö­re da­ha be­lir­gin, da­ha ağır ba­sar. Ak­let­me, isa­bet­li ka­rar ver­me hu­su­sun­da da er­ke­ğin be­lir­gin bir üs­tün­lü­ğe sa­hip ol­du­ğu gö­rü­lür. Do­la­yı­sıy­la ka­dı­nın ha­ya­tı, du­yar­lı­lık­lar üze­re ku­ru­lu, duy­gu­sal bir ha­yat­tır. Er­ke­ğin ha­ya­tı ise dü­şün­me ve ak­let­me ağır­lık­lı man­tık­sal bir ha­yat­tır.
Bu yüz­den İslâm ak­let­me ya da his­set­me hu­sus­la­rın­dan bi­ri­ne gö­re bi­çim­le­nen ge­nel ni­te­lik­li top­lum­sal gö­rev ve yü­küm­lü­lük­ler ba­zın­da ka­dın­la er­ke­ği bir­bi­rin­den ayır­mış­tır. Ör­ne­ğin yö­ne­tim, yar­gı ve sa­vaş gi­bi gö­rev ve yü­küm­lü­lük­le­ri er­kek­le­re öz­gü kıl­mış­tır. Çün­kü bu tür gö­rev ve yü­küm­lü­lük­le­rin ak­let­me ye­te­ne­ği­ne, man­tık esas­lı bir ha­yat çiz­gi­si­ne olan vaz­ge­çil­mez ih­ti­yaç­la­rı yad­sı­na­maz. Bu ise, an­cak er­ke­ğin üs­te­sin­den ge­le­bi­le­ce­ği bir du­rum­dur. Ka­dı­nın de­ğil. Öte yan­dan ço­cuk ba­kı­mı ve ter­bi­ye­si, yanı sıra evin ida­re­si­ni ka­dın­la­ra öz­gü bir yü­küm­lü­lük ola­rak be­lir­le­miş­tir. Bu­nun ya­nın­da, bu tür gö­rev­le­ri ye­ri­ne ge­ti­ren ka­dı­nın ge­çi­mi­ni sağ­la­ma­yı da er­ke­ğe yük­le­miş­tir. Mi­ras­tan iki pay ver­mek su­re­tiy­le de bu­nu er­ke­ğe zo­run­lu kıl­mış­tır. Mi­ras­ta­ki uy­gu­la­ma, ger­çek­te mi­ra­sın iki te­mel pa­ya ay­rıl­ma­sı son­ra ka­dı­nın, na­fa­ka­sı­na kar­şı­lık ola­rak pa­yı­nın üç­te bi­ri­ni er­ke­ğe ver­me­si şek­lin­de­dir. Çün­kü ka­dın, er­ke­ğe ait olan mi­ra­sın di­ğer ya­rı­sın­dan da ya­rar­lan­mak­ta­dır.
Bu­ra­dan ha­re­ket­le şöy­le bir so­nuç çı­kı­yor kar­şı­mı­za: Dün­ya, ma­lı­nın üç­te iki­si, mül­ki­yet ve ay­ni ola­rak er­ke­ğe ait­tir. Di­ğer üç­te iki­si ise, ya­rar­lan­ma ba­kı­mın­dan ka­dı­na ait­tir. Şu hâl­de, ak­let­me ye­te­nek­le­ri ağır bas­tı­ğı için, ge­nel an­lam­da ida­re ve plân­la­ma yet­ki­si er­kek­le­re ait­tir. Ka­dın­lar­sa, du­yar­lı­lık­la­rı ve duy­gu­sal­lık­la­rı da­ha be­lir­gin ol­du­ğu için ya­rar­lan­ma açı­sın­dan da­ha ön­ce­lik­li­dir­ler. İn­şa­al­lah, mi­ras­la il­gi­li ayet­le­ri in­ce­le­di­ği­miz za­man da­ha ay­rın­tı­lı bil­gi­ler su­na­ca­ğız. Da­ha ön­ce işa­ret et­ti­ği­miz gi­bi, bu pay­la­şım ka­dın le­hi­ne ko­lay­laş­tır­ma ve ha­fif­let­me­ler­le bir sis­te­me bağ­lan­mış­tır.
Eğer de­sen ki: Vur­gu­lan­dı­ğı gi­bi, İslâm'ın ka­dı­na kar­şı gös­ter­di­ği bu aşı­rı il­gi ve şef­kat, onun ça­lış­ma­yı bir ke­na­ra bı­ra­kıp, asa­lak bir ha­yat sür­dür­me­si­ne yol açar. Çün­kü ha­ya­tın vaz­ge­çil­mez ih­ti­yaç­la­rı­nı, onu uyuş­tur­mak su­re­tiy­le gi­der­mek, üst­len­di­ği ro­lün kar­şı­lı­ğı ola­rak da, ge­çi­mi­ni er­ke­ğin boy­nu­na yık­mak, ka­dı­nı önem­siz­leş­ti­rir, tem­bel­leş­ti­rir. İş ve ça­lış­ma­nın ağır ko­şul­la­rı­na kar­şı is­tek­siz dav­ran­ma­sı­na yol açar. Bun­dan gü­zel bir so­nuç bek­le­mek yan­lış­tır. Çir­kin bir man­za­ray­la yüz­ yü­ze ka­lı­rız. Eki­len bu to­hum, top­lu­mun ge­li­şi­mi­ne el­ve­riş­li ol­ma­yan kö­tü, ya­rar­sız bir bit­ki ola­rak ye­şe­rir. De­ne­yim­ler bu­nu gös­ter­mek­te­dir.
Bu­na ce­vap ola­rak de­riz ki: İn­san­lı­ğın du­ru­mu­nu ıslah ede­cek uy­gun ya­sa­lar koy­mak bir ol­gu­dur. Bu ya­sa­la­rı, uy­gun bir yön­tem­le, in­sa­nı gü­zel bir bit­ki gi­bi özen­le ye­tiş­ti­re­cek, gü­zel bir eği­tim sis­te­miy­le uy­gu­la­mak da bir di­ğer ol­gu­dur.
Doğ­du­ğu gün­den bu ya­na ge­çen sü­re için­de İslâm, ya­pı­cı, sa­lih ve mücahit yö­ne­ti­ci­le­ri­ni yi­tir­di. Bu­nun so­nu­cun­da, hü­küm­le­ri yoz­laş­tı­rıl­dı. Bu­na bağ­lı ola­rak İs­lâ­mî eği­tim­de ön­ce­le­ri bir du­rak­la­ma ar­dın­dan bir ge­ri­ye dö­nüş sü­re­ci baş­la­dı.
De­ne­yim­ler ke­sin ola­rak ka­nıt­la­mış­tır ki: Sa­lih ve ya­pı­cı ön­der­le­rin de­ne­ti­min­de­ki bir teb­liğ ve eği­tim sü­re­cin­den ge­çil­me­dik­çe, so­yut te­o­ri­ler ve inanç­lar bek­le­nen mey­ve­yi ve­re­mez­ler. Bel­li az bir sü­re dı­şın­da, Müslüman­lar velâyet (yö­ne­tim) yet­ki­le­ri­ni el­le­ri­ne ge­çi­ren ve on­la­rın iş­le­ri­ni yü­rüt­mek­le so­rum­lu ta­nı­nan ön­der­ler­den ilim­le ame­li bir­lik­te ta­şı­yan ya­pı­cı ve sa­lih eği­tim ko­nu­sun­da is­ti­fa­de ede­me­di­ler. Ba­kı­nız, hi­la­fe­ti ele ge­çir­dik­ten son­ra, Irak'ta min­be­re çı­kan Mu­a­vi­ye ne söy­lü­yor: "Na­maz kı­la­sı­nız ve­ya oruç tu­ta­sı­nız di­ye si­zin­le sa­vaş­ma­dım. Bu si­ze kal­mış bir şey­dir. İs­ter uyar­sı­nız, is­ter uy­maz­sı­nız. Be­nim is­te­di­ğim bu de­ğil­dir. Ben si­ze hük­met­mek için si­zin­le sa­vaş­tım. Bu ama­cı­ma da ulaş­tım." Eme­vî­le­ri, Ab­ba­sî­le­ri ve di­ğer­le­ri­ni gö­zü­nü­zün önün­de bu­lun­du­run. Hiç kuş­ku­suz, eğer bu din Al­lah'ın nu­ru ara­cı­lı­ğı ile par­la­ma­say­dı ve kâfir­le­rin is­te­me­me­si­ne rağ­men Al­lah nu­ru­nu ta­mam­la­ya­cak ol­ma­say­dı, bun­lar Al­lah'ın di­ni­ni şim­di­ye ka­dar ha­yat sah­ne­sin­den sil­miş ola­cak­lar­dı.
Ba­tı Uy­gar­lı­ğın­da Ka­dın Öz­gür­lü­ğü
Hiç kuş­ku­suz İslâm di­ni, ka­dı­nı esa­ret zin­ci­rin­den kur­tar­mak, ona ira­de ve ha­re­ket ba­ğım­sız­lı­ğı ta­nı­mak hu­su­sun­da tüm inanç ve dü­şün­ce sis­tem­le­ri­ne kar­şı açık bir üs­tün­lü­ğe sa­hip­tir. Ba­tı ulus­la­rı bu ko­nu­da, ne yap­mış­lar­sa, İs­lâm'ı tak­lit ede­rek yap­mış­lar­dır -onu da yan­lış tak­lit et­miş­ler ya!- İslâm de­ne­yi­mi, be­lir­gin ve et­kin bir hal­ka­dır. Top­lum­sal sü­reç sil­si­le­si üze­rin­de­ki et­ki­si ku­sur­suz­dur.
İslâm, top­lum­sal ha­yat zin­ci­ri­nin or­ta­sın­da yer alan, be­lir­gin ve et­kin bir hal­ka­dır. Bu ara hal­ka ol­ma­dan zin­ci­rin ba­şı ile so­nu­nun bu­luş­ma­sı müm­kün de­ğil­dir.
Kı­sa­ca­sı, Av­ru­pa­lı­lar uzun yıl­lar sü­ren ça­lış­ma­lar­dan son­ra, gü­nü­müz­de, tüm hak­lar ala­nın­da ka­dın-er­kek ara­sın­da tam eşit­li­ği ön­gö­ren bir sis­tem oluş­tur­muş­lar­dır. Bu­nu ya­par­ken de, or­ga­nik ge­li­şim ba­kı­mın­dan ka­dı­nın er­ke­ğe oran­la da­ha ge­ri bir ko­num­da ol­du­ğu­nu gö­z ar­dı et­miş­ler­dir. Ni­te­kim, ka­dın-er­kek ara­sın­da­ki bu or­ga­nik fark­lı­lı­ğa dik­kat çek­miş­tik.
Ba­tı top­lum­la­rı­nın ko­nu­ya iliş­kin ge­nel de­ğer­len­dir­me­le­ri yak­la­şık ola­rak şöy­le­dir: Ka­dı­nın ge­li­şim ve fa­zi­let bağ­la­mın­da­ki ge­ri­li­ği, ek­sik­li­ği, yüz­yıl­lar bo­yun­ca, ke­sin­ti­siz ola­rak uy­gu­la­nan kö­tü eği­tim­den kay­nak­lan­mak­ta­dır. Ne­re­dey­se, bu kö­tü eği­tim, dün­ya ku­ru­la­lı be­ri sü­rüp gel­mek­te­dir. As­lın­da ka­dın­la-er­kek ara­sın­da ya­pı­sal bir fark­lı­lık yok­tur. İki­si­nin do­ğa­sı bir­bi­ri­ne denk­tir.
Bu­na şu kar­şı­lı­ğı ver­mek ye­rin­de olur: İn­san­lı­ğın ge­ne­li, en es­ki çağ­lar­dan be­ri ka­dı­nın, ge­nel ola­rak er­kek­ten da­ha za­yıf, or­ga­nik açı­dan da­ha ge­ri ol­du­ğu­na hük­met­miş­tir. Şa­yet iki cin­sin do­ğal ya­pı­la­rı eşit ol­say­dı, ge­nel te­ma­yü­lün ak­si bir du­rum, za­man za­man da­hi ol­sa or­ta­ya çı­kar­dı. Baş­lı­ca or­gan­la­rı, er­ke­ğin­ki­ne ben­zer bir de­ği­şi­me uğ­rar­dı.
Ay­rı­ca, ba­tı uy­gar­lı­ğı­nın ka­dı­nın iler­le­me­si­ne ver­di­ği bun­ca öne­me, bu hu­sus­ta har­ca­dı­ğı bun­ca ça­ba­ya kar­şın he­nüz, iki cins ara­sın­da tam bir eşit­lik sağ­la­ya­ma­mış ol­ma­sı da bu de­ğer­len­dir­me­yi pe­kiş­tir­mek­te­dir. Özel­lik­le İslâm na­za­rın­da er­ke­ğin ka­dı­na gö­re da­ha ön­ce­lik­li ola­rak ka­bul edil­di­ği yö­ne­tim, yar­gı ve sa­vaş ol­gu­la­rı­na iliş­kin is­ta­tis­tik­ler her şe­yi en so­mut bi­çim­de or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Öte yan­dan, Ba­tı ulus­la­rı­nın bu do­ğal fark­lı­lı­ğı gö­z ar­dı edip iki cins ara­sın­da tam bir eşit­li­ği da­yat­ma­la­rı­nın, top­lum­sal ya­pı­da mey­da­na ge­tir­di­ği ona­rıl­maz yı­kım­la­rı da, in­şa­al­lah ye­ri ge­lin­ce, ay­rın­tı­lı bi­çim­de göz­ler önü­ne se­re­ce­ğiz.
Nikâh ve Boşanmayla İlgili İlmî bir İnceleme
Cin­sel­lik top­lum­sal ha­ya­tın vaz­ge­çil­mez un­sur­la­rın­dan bi­ri­dir. İn­san­lık ilk kez oluş­tu­ğu ve ço­ğal­ma­ya baş­la­dı­ğı gün­den bu ya­na, söz konusu ol­gu­yu hiç bir za­man ha­ya­tın­dan dış­la­ma­mış­tır. Böy­le ol­du­ğu­na gö­re, bu ol­gu­nun -ki da­ha ön­ce işa­ret et­miş­tik- ba­şı ve so­nu iti­ba­riy­le ge­lip da­ya­na­ca­ğı bir do­ğal da­ya­na­ğı­nın ol­ma­sı gün­de­me ge­li­yor.
İslâm di­ni, ya­sa­la­rı­nı yer­leş­ti­rir­ken, cin­sel­lik ol­gu­su­nu er­kek­lik ve üre­me or­gan­la­rı­nın ya­ra­tı­lı­şı esa­sı­na gö­re bi­çim­len­dir­miş­tir. Çün­kü er­kek ve ka­dın­da kar­şı­lık­lı ola­rak, bu­lu­nan bu cin­sel do­na­nı­mın -ki bü­tün er­kek ve di­şi be­den­le­ri kap­sa­yan son de­re­ce in­ce bir do­na­nım­dır- bo­şu­na ve hiç bir ama­ca dö­nük ol­mak­sı­zın ya­ra­tıl­mış ola­ma­ya­ca­ğı açık­tır. Yi­ne, in­san fiz­yo­lo­ji­si­ni etüt eden bi­ri, ke­sin ola­rak gö­re­cek­tir ki, er­kek cin­sel­li­ği bu do­na­nı­mıy­la sa­de­ce di­şi­le­ri ar­zu­la­mak­ta­dır. Ay­nı şey di­şi cin­sel­li­ği için de ge­çer­li­dir. Bu do­na­nı­mın tek ga­ye­si, tü­rün de­va­mı ve nes­lin üre­me­si­dir. İş­te cin­sel­lik bu ger­çe­ğe da­yan­mak­ta­dır. Cin­sel­lik­le il­gi­li tüm hü­küm­le­rin ek­se­ni, bu do­ğal ya­sa­dır. Ya­sa­ma­da, iki cin­sin do­ğuş­tan sa­hip ol­duk­la­rı, cin­sel or­gan­la­rın var­lı­ğı baş alın­mış­tır. Na­mus, cin­sel bir­leş­me, ka­dı­nın sırf ko­ca­sı­na ait ol­ma­sı, ay­rı­ca bo­şan­ma, id­det, ço­cuk ve mi­ras­la il­gi­li hü­küm­le­rin esa­sı­nı da, in­san tü­rü­nün her bi­re­yin­de bu­lunan bu or­gan oluş­tur­mak­ta­dır.
Gü­nü­mü­zün di­ğer ya­sa­la­rı ise, ka­rı-ko­ca bir­lik­te­li­ği­ni ve or­tak ha­ya­tı, cin­sel­li­ğin esa­sı ola­rak de­ğer­len­di­rir­ler. Cin­sel­lik bun­la­ra gö­re, bir tür or­tak ya­şa­ma bi­çi­mi­dir. Uy­gar bir­lik­te­li­ğin dar kap­sam­lı bir çer­çe­ve­si­dir. Bu yüz­den çağ­daş ya­sa­lar İslâm'ın cin­sel­lik­le il­gi­li ola­rak açık­la­mış ol­du­ğu şey­le­ri sun­maz­lar. Na­mus ve ben­ze­ri ko­nu­la­ra iliş­kin hü­küm­ler içer­mez­ler.
Çağ­daş ya­sal ya­pı­lan­ma, ile­ri­de de­ği­ne­ce­ği­miz gi­bi çe­şit­li prob­lem­ler ve top­lum­sal sa­kın­ca­lar içer­me­si­nin yanı sıra, hiç bir şe­kil­de ya­ra­tı­lış ger­çe­ği ve fıt­rat ya­sa­sı ile de bağ­daş­ma­mak­ta­dır. Çün­kü, in­san de­nen can­lı tü­rün­de mev­cut olan top­lum­sal­lı­ğa ve teş­ri­ki me­sa­i­ye yö­ne­lik do­ğal iç­gü­dü­nün yö­ne­lik ol­du­ğu amaç "in­sa­nın be­den­sel ve ruh­sal ya­pı­sı­nın mut­lu­lu­ğu, an­cak çe­şit­li un­sur­lar bir­lik­te­li­ği so­nu­cu ger­çek­le­şe­bi­lir." şek­lin­de­dir. İn­san tek ba­şı­na mut­lu­lu­ğa ulaş­tı­rı­cı bu un­sur­la­rı sağ­la­ya­maz. An­cak hem­cins­le­riy­le bi­r a­ra­ya gel­me­si ve yar­dım­laş­ma­sı ile müm­kün olur bu. Bü­tün ih­ti­yaç­la­rın gi­de­ril­me­si, her­ke­sin ka­tı­lı­mıy­la ger­çek­le­şe­bi­lir an­cak. Her bi­re­yin ken­di­ne öz­gü ar­zu­la­rı, bu ar­zu­la­rın et­ki­siy­le ger­çek­leş­tir­di­ği fi­il­ler, te­ker te­ker her bi­rey ba­zın­da fark­lı gi­bi gö­rün­mek­le bir­lik­te, top­lum­sal dü­zey­de, bü­tün­sel, bağ­da­şık fi­il­ler ve amel­ler ola­rak ön plâna çı­kar.
Bu do­ğal iç­gü­dü, kim olur­sa ol­sun, bir fer­di di­ğer bir fert­le bir­lik ol­ma­ya, da­ya­nış­ma için­de ha­re­ket et­me­ye zor­lar. Ama ka­dın ile er­kek ara­sın­da­ki bir­lik­te­li­ğin bu iç­gü­düy­le bir il­gi­si yok­tur. Ev­li­li­ği ya­şam­sal da­ya­nış­ma esa­sı­na da­yan­dır­mak, üre­me­ye iliş­kin do­ğal ge­re­kir­lik yo­lun­dan sap­mak an­la­mı­na ge­lir. Do­ğa­nın ve fıt­ra­tın bu sap­ma ile bir iliş­ki­si yok­tur.
Eğer du­rum böy­le ol­say­dı, ya­ni, eğer ev­li­lik ku­ru­mu, ha­yat or­tak­lı­ğı ve da­ya­nış­ma­sı esa­sı­na da­yan­say­dı, ev­li­lik me­se­le­si­nin şir­ket­ler ve ko­o­pe­ra­tif­ler­le il­gi­li ya­sa­lar dı­şın­da top­lum­sal hü­küm­ler­le bir ilin­ti­si­nin ol­ma­ma­sı ge­re­kir­di. Bu­nun için en baş­ta if­fet ve na­mus fa­zi­le­ti­nin, ko­mü­nizm­de ol­du­ğu gi­bi soy ve mi­ras­la il­gi­li hü­küm­le­rin ip­ta­li ge­re­kir­di. Bu da, er­kek, di­şi, tüm in­san­la­rın sa­hip ol­duk­la­rı tüm fıtrî do­na­nı­mın dev­re dı­şı bı­ra­kıl­ma­sı an­la­mı­na ge­lir­di. İn­şa­al­lah, ye­ri ge­lin­ce da­ha de­tay­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız. Cin­sel­lik­le il­gi­li ola­rak bi­raz da ana hat­la­rıy­la söy­le­ye­cek­le­ri­miz bu ka­dar.
Bo­şan­ma­ya ge­lin­ce, böy­le bir ku­ru­mu içer­me­si, kuş­ku yok ki, İslâm şe­ri­a­tı için bir övünç kay­na­ğı­dır. İslâm bu ko­nu­ya iliş­kin ona­yı­nı da fıt­ra­ta da­yan­dır­mış­tır. Fıt­ra­tın bu­nu onay­la­ma­dı­ğı­na iliş­kin hiç bir bul­gu mev­cut de­ğil­dir. Ama şe­ri­a­tın bu hu­sus­ta ge­tir­di­ği özel ka­yıt­la­ra, in­şa­al­lah "Ta­lak Suresi"nde de­ği­ne­ce­ğiz.
Da­ha ön­ce bo­şan­ma­yı onay­la­ma­yan birçok dev­let, so­nun­da bu çö­zü­mü ya­sa­la­rı­nın kap­sa­mı­na al­mak zo­run­da kal­mış­lar­dır.


[1]- [Sü­nen-i Ebu Da­vud, c.2, ha­dis: 228]
[2]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.114]
[3]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.275]
[4]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.116]
[5]- [et-Teh­zib, c.8, s.25]
[6]- [Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih, c.3, s.324, ha­dis: 1570]
[7]- [Ta­lak-ı hul' ko­ca­sıy­la ge­çi­ne­me­yen, meh­ri­ni ve­ya da­ha faz­la­sı­nı bo­şan­ma­sı için ve­ren ka­dı­nın, bo­şan­ma tü­rü­ne de­nir. Ta­lak-ı mü­ba­rat ise kar­şı­lık­lı ge­çim­siz­lik­ten do­la­yı ay­rıl­ma­ya ka­rar ver­me­le­ri ve ay­rıl­ma­la­rı­dır. Bu du­rum­da ka­dın meh­ri­nin bir mik­ta­rın­dan vaz­ge­çer. Er­kek bu du­rum­da meh­ir­den faz­la­sı­nı ka­rı­sın­dan is­te­ye­me­di­ği gi­bi bü­tü­nü­nü de is­te­ye­mez.]
[8]- ["Ey Pey­gam­ber, eş­le­ri­ne söy­le: Eğer siz, dün­ya hayâtını ve onun sü­sü­nü is­ti­yor­sa­nız ge­lin si­ze müt'a ve­re­yim (ba­ğış­ta bu­lu­na­yım) ve si­zi gü­zel­lik­le sa­lı­ve­re­yim." (Ah­zab, 28) Bu ayet in­dik­ten son­ra Pey­gam­ber efen­di­miz ha­nım­la­rı­nı bo­şan­ma ve kal­ma hu­su­sun­da ser­best bı­rak­tı. Ehlisün­net bu aye­te is­ti­na­den, er­ke­ğin eşi­nin ay­rıl­ma hu­su­sun­da ser­best bı­ra­ka­bi­le­ce­ği ve ka­dı­nın ay­rıl­ma ta­raf­ta­rı ol­du­ğu tak­dir­de ken­di­li­ğin­den bo­şan­ma­nın ger­çek­le­şe­ce­ği nok­ta­sın­da it­ti­fak et­miş­ler­dir. An­cak Şia, bu­nu Re­su­lul­lah'a (s.a.a.) öz­gü bir hü­küm ola­rak te­lak­ki et­miş­tir. Nak­le­di­len söz ­ko­nu­su ri­va­ye­te ge­lin­ce, hiç kim­se­nin bu­na amel et­me­me­siy­le bir­lik­te bu ko­nu­da­ki di­ğer bir ta­kım ri­va­yet­ler­le de çe­liş­mek­te­dir.]
[9]- [Tefsir'ul-Kummî, c.1, s.75]
[10]- [Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih, c.3, ha­dis: 4823]
[11]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.117]
[12]- [el-Kâfi, c.6, s.75]
[13]- [et-Teh­zib, c.6, s.34]
[14]- [et-Teh­zib, c.6, s.34]
[15]- [Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih, c.3, ha­dis: 4762]
[16]- [Sahih-i Buhârî, c.19. s.98, ha­dis: 4805]
[17]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.121]
[18]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.121]
[19]- [et-Teh­zib, c.8, s.157]
[20]- [el-Kâfi, c.6, s.106]
[21]- [el-Kâfi, c.6, s.106]
[22]- [el-Kâfi, c.3, s.277]
[23]- [Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih, c.1, ha­dis: 600]
[24]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.127]
[25]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.127]
[26]- [el-Kâfi, c.3, s.457]
[27]- [Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih, c.1, ha­dis: 1341]
[28]- [Men La Yah­zu­ru­hu'l-Fa­kih, c.1, ha­dis: 1342]
[29]- [el-Kâfi, c.1, s.129]
[30]- [Tefsir'ul-Ayyaşî, c.1, s.129]
[31]- [el-Kâfi, c.6, s.104. Tef­sir'ul-Ayyâşî, c.1, s.124]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim