Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 224-227
 
 
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ey­man" ke­li­me­si de "ye­min"in ço­ğu­lu­dur ve "ant iç­me" an­la­mı­na ge­lir; "sağ" el an­la­mın­da­ki "ye­min"den tü­re­miş­tir. Çün­kü Araplar için­de and iç­me, an­laş­ma ve alış veriş yap­ma­da, sağ el­ler­le mü­sa­fa­ha ya­pı­lır­dı.

30/03/2009

 

AYETLERİN MEALİ

224- Ye­min­le­ri­ni­zi ba­ha­ne ede­rek Al­lah'ı, iyilik etmenize, sakınmanıza ve insanların arasını bulmanıza en­gel kıl­ma­yın. Allah işitendir bilendir.

225- Al­lah ye­min­le­ri­niz­de­ki bey­hu­de­lik­le si­zi so­rum­lu tut­maz; an­cak kalp­le­ri­ni­zin kazandıkları ile si­zi so­rum­lu tu­tar. Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, ha­lim­dir.
226- Ken­di eş­le­rin­den uzak dur­ma­ya ye­min eden­ler için dört ay bek­le­me sü­re­si var­dır. Eğer dö­ner­ler­se Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, ra­him­dir.
227- Ve eğer bo­şa­ma­ya az­me­der­ler­se, şüp­he­siz ki Al­lah işi­ten­dir, bi­len­dir.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
224) Ye­min­le­ri­ni­zi ba­ha­ne ede­rek Al­lah'ı, iyilik etmenize, sakınmanıza ve insanların arasını bulmanıza en­gel kıl­ma­yın. Allah işitendir bilendir.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-ur­za­tu" kelimesi, "el-arz" kö­kün­den ge­lir ve bir şe­yi bi­ri­ne işi­ne ge­lip gel­me­di­ği­ni ve ne­ti­ce­de is­te­yip is­te­me­di­ği­ni öğ­ren­mek mak­sa­dıy­la ken­di­si­ne sun­mak de­mek­tir. Bir ma­lı sa­tı­şa sun­mak, bir evi ko­nak­la­ma­ya aç­mak ve bir yi­ye­ce­ği sun­mak gi­bi. Ke­li­me­nin asıl ma­na­sı bun­dan iba­ret­tir. Fa­kat, yol­da kar­şı­la­şı­lan en­gel ve­ya ok­la­rın he­de­fi gi­bi gi­dip ge­len şey­le­rin kar­şı­sı­na di­ki­len şey­ler an­la­mın­da kul­la­nı­lan "el-urza­tu" en­gel­le­rin çok­lu­ğu­nu ifa­de eder. Bu­nun gi­bi da­ha bir­çok de­ği­şik an­lam­da kul­la­nı­lır. Bu an­lam­lar, kul­la­nıl­dı­ğı ye­re gö­re be­lir­gin­lik ka­za­nır. An­cak ke­li­me­nin asıl an­la­mı ile bir bağ­lan­tı­sı yok­tur ve son­ra­la­rı bu­lun­muş­tur.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ey­man" ke­li­me­si de "ye­min"in ço­ğu­lu­dur ve "ant iç­me" an­la­mı­na ge­lir; "sağ" el an­la­mın­da­ki "ye­min"den tü­re­miş­tir. Çün­kü Araplar için­de and iç­me, an­laş­ma ve alış veriş yap­ma­da, sağ el­ler­le mü­sa­fa­ha ya­pı­lır­dı.
Do­la­yı­sıy­la işin ara­cı olan bir şe­yin is­min­den işin ken­di­si için isim tü­re­til­miş­tir. Çün­kü ora­da vaz­ge­çil­mez bir bağ­lan­tı var­dır. Bu­nun gi­bi, işin is­min­den ara­ca da isim tü­re­ti­le­bi­lir. Ni­te­kim seb­bet­mek (par­mak bas­mak) için kul­la­nı­lan par­ma­ğa da "seb­ba­be" ya­ni, par­mak bas­ma iş­le­mi­ni ya­pan par­mak de­ni­lir.
Bu­na gö­re -Al­lah her­kes­ten da­ha iyi bi­lir- ayet­le il­gi­li ola­rak şöy­le bir an­lam çı­kı­yor kar­şı­mı­za: İyi­lik yap­ma­mak, sa­kın­ma­mak ve in­san­la­rın ara­sı­nı bul­ma­mak üze­re yap­tı­ğı­nız ye­min­le­ri ba­ha­ne ede­rek, Al­lah'ı bun­lar için bir en­gel kıl­ma­yın. Çün­kü Al­lah, is­mi­nin, iyi­lik, tak­va ve in­san­la­rın ara­sı­nı bul­ma gi­bi em­ret­ti­ği şey­ler için en­gel­le­yi­ci bir et­ken ola­rak kul­la­nıl­ma­sın­dan ra­zı de­ğil­dir. Me­se­le­yi ri­va­yet­ler açı­sın­dan in­ce­le­di­ği­miz za­man gö­re­ce­ği­miz gi­bi, aye­tin iniş se­be­bi ile il­gi­li ola­rak ri­va­yet edi­len olay da bu de­ğer­len­dir­me­mi­zi pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir.
Bu­na gö­re, "iyi­lik etmenize..." şek­lin­de­ki ifa­de­yi "iyi­lik etmemeniz" şek­lin­de tak­dir et­mek, ya­ni cüm­le­nin ori­ji­na­lin­de olum­suz­luk eda­tı "la"yı var­say­mak ge­re­kir. Böy­le bir uy­gu­la­ma­ya, mastar eda­tı olan "en" ile bir­lik­te sık­ça rast­la­nır. Ni­te­kim bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­y­ru­lu­yor: "Yubeyyinullahu lekum en tezillû (=Al­lah, şa­şı­rıp sa­par­sı­nız di­ye açık­lar.)" (Nisâ, 176) Ya­ni açık­lı­yor ki sap­ma­ya­sı­nız.
İn­ce­le­di­ği­miz cüm­le­de "la" eda­tı tak­dir edil­me­ye­bi­lir de. Bu du­rum­da "iyi­lik etmenize, sa­kın­ma­nıza ve..." ifa­de­le­ri, aye­tin ba­şın­da­ki "la tec'alû (=kıl­ma­yı­nız)" ifa­de­si­nin işa­ret et­ti­ği ya­sa­ğa ta­al­luk et­miş olur. Ya­ni, "Al­lah şu tür ye­min­ler yap­ma­nı­zı ya­sak­lı­yor" ya da "iyi­lik yap­ma­nız, sa­kın­ma­nız ve in­san­la­rın ara­sı­nı bul­ma­nız­la il­gi­li şu hük­mü­nü açık­lar."
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-ur­za­tu" ke­li­me­si­nin, arz edilişi çok­ça olan şey an­la­mın­da ku­lla­nıl­mış ol­ma­sı da müm­kün­dür. Bu du­rum­da, yü­ce Al­lah adı­na çok ye­min et­me­nin ya­sak­la­nı­şı, söz konusu olur. Bu­na gö­re ifa­de­nin an­la­mı şöy­le­dir: Al­lah adı­na çok ye­min et­me­yin; eğer böy­le ya­par­sa­nız, bu si­zi iyi­lik yap­ma­ma­ya, Al­lah'tan kor­kup, sa­kın­ma­ma­ya, in­san­la­rın ara­sı­nı bul­ma­ma­ya yö­nel­te­bi­lir. Çün­kü ye­mi­ni bir alış­kan­lık hâline ge­ti­ren, çok­ça ye­min eden kim­se, bir sü­re son­ra adı­na ye­min et­ti­ği za­ta ge­re­ken say­gı­yı, la­zım ge­len öne­mi gös­ter­me­me­ye ve ye­mi­ni­ne ko­nu olan hu­su­su kü­çüm­se­me­ye baş­lar. Ar­tık ya­lan söy­le­me­ye al­dı­rış et­mez; sık sık ya­lan söy­le­me­ye baş­lar. Ay­rı­ca ken­di­si de say­gın­lı­ğı­nı yi­ti­rir. İn­san­la­rın ya­nın­da de­ğe­ri dü­şer. Çün­kü halk onun doğ­ru­luk adı­na bir pa­ye­ye sa­hip ol­ma­dı­ğı­nın far­kın­da ol­du­ğu­nu ve hal­kın söz­le­ri­ni tas­dik et­me­dik­le­ri­ni bi­lir.
Halk onun ken­di nef­si­ne bir de­ğer ver­me­di­ği­ni bil­di­ğin­den ona gü­ven de duy­maz. Do­la­yı­sıy­la şu ayet-i ke­ri­me­de vur­gu­la­nan du­rum so­mut ola­rak ger­çek­le­şir: "Ye­min edip du­ran aşa­ğı­lık hiç kim­se­ye ita­at et­me." (Ka­lem, 10) Bu ma­na­ya gö­re ayet-i ke­ri­me­nin ori­ji­na­li için "la" olum­suz­luk eda­tı­nı tak­dir et­me­mek, çok da­ha uy­gun ola­bi­lir. Bu du­rum­da "en te­ber­rû" ifa­de­si harf-i cer­rin haz­fe­dil­me­sin­den do­la­yı mensuptur ya da meful-u lehtir. Da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi "ve la tec'a­lû" ifa­de­sin­de­ki ne­hiy bu­na de­la­let eder.
"Al­lah işi­ten­dir, bi­len­dir." ifa­de­si, ayet-i ke­ri­me ile il­gi­li tüm an­lam­la­ra iliş­kin bir tür teh­dit­tir. Bu­nun­la be­ra­ber ilk ön­ce işa­ret et­ti­ği­miz an­la­mın da­ha be­lir­gin ol­du­ğu or­ta­da­dır.
225) Al­lah, ye­min­le­ri­niz­de­ki beyhudelikle si­zi so­rum­lu tut­maz; ancak kalplerinizin kazandıkları ile sorumlu tutar. Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, ha­lim­dir.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-lağ­vu" rast ­ge­le söy­le­nen, boş, amaç­sız söz de­mek­tir ki, bir so­nuç do­ğur­ma­yan fi­il­ler için de kul­la­nı­lır. Her şe­yin so­nu­cu, ait ol­du­ğu şey­le­re ve yön­le­ri­ne gö­re de­ği­şik­lik ar­z e­der. Şu hâl­de, bir la­fız ol­ma­sı ba­kı­mın­dan ye­mi­nin so­nu­cu var­dır. Sö­zü pe­kiş­ti­ri­ci ol­ma­sı ba­kı­mın­dan da bir so­nu­ca, bir et­ki­ye sa­hip­tir. Bir akit ve ay­rı­ca bo­zu­la­bi­lir ol­ma­sı açı­sın­dan da so­nu­cu ve et­ki­si söz konusu­dur. An­cak ayet-i ke­ri­me­de, ye­min­ler­de­ki rast­ ge­le söy­lem­ler, boş, amaç­sız söz­ler­den do­la­yı ki­şi­nin so­rum­lu tu­tul­ma­ya­ca­ğı hu­su­su ile, kal­bin ka­zan­dık­la­rın­dan do­la­yı so­rum­lu tu­tu­la­ca­ğı hu­su­su ara­sın­da, özel­lik­le ye­min açı­sın­dan bir kar­şı­laş­tır­ma­nın ya­pıl­mış ol­ma­sı gös­te­ri­yor ki, ye­min­ler­de­ki rast­ ge­le söy­le­nen, boş ve amaç­sız söz­ler­den mak­sat, ye­mi­nin mak­sa­dı üze­rin­de et­ki­si bu­lun­ma­yan söz­ler­dir. Bu da, "Ha­yır, val­la­hi" ve "Evet, val­la­hi" gi­bi ki­şi­nin bir akit bağ­la­ma ama­cı ile de­ğil, bir dil alış­kan­lı­ğın­dan do­la­yı söy­le­di­ği söz­ler­dir.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "kesb (=ka­zanç)" bir sa­nat ve­ya bir mes­lek ara­cı­lı­ğı ile ça­lı­şıp men­fa­at cel­p et­mek de­mek­tir. Ke­li­me­nin asıl an­la­mı, in­sa­nın maddî ih­ti­yaç­la­rı­nı gi­de­re­cek şey­le­ri el­de et­me­dir. Za­man­la in­sa­nın her­han­gi bir ame­li ile edin­di­ği ha­yır ve şer gi­bi her tür­lü so­nuç için kul­la­nı­lır ol­muş­tur.
Gü­zel ahlâk ve hiz­met­ler so­nu­cu öv­gü, şan ve if­ti­har ka­zan­ma; uy­gun dav­ra­nış­lar so­nu­cu gü­zel ahlâk ve fay­da­lı ve fa­zi­let­li ilim sa­hi­bi ol­ma; bir ta­kım dav­ra­nış­lar ara­cı­lı­ğı ile kı­na­ma, yer­gi, lânet, ser­ze­niş, gü­nah ve kö­tü­lük ka­zan­ma gi­bi... Kesb ve ik­ti­sa­bın an­la­mı bu­dur. Ba­zı­la­rı­na gö­re, iktisap; ki­şi­nin her­han­gi bir men­fa­a­ti ken­di nef­si için ka­zan­ma­sı, kesb ise; hem ken­di nef­si, hem de baş­ka­sı için ka­zan­ma­sı de­mek­tir. Kö­le­nin efen­di­si için ve­li­nin velâyeti al­tın­da bu­lu­nan kim­se­ler için men­fa­at ka­zan­ma­sı gi­bi.
Her hâlükâr­da ka­sib ve muk­te­sib (ka­za­nan, ik­ti­sab eden) in­sa­nın ken­-di­si­dir, baş­ka­sı de­ğil.
KALB KAV­RA­MI­NIN KUR'ÂN­'DA­Kİ AN­LA­MI ÜZE­Rİ­NE
Bu ayet-i ke­ri­me, di­ğer birçok de­lil gi­bi "kalb" kav­ra­mı ile kas­te­di­len şe­yin, ne­fis ve ruh an­la­mın­da biz­zat in­sa­nın ken­di­si­dir. Çün­kü, her­han­gi bir in­san avam in­san­la­rın ka­nı­la­rı­na da­ya­na­rak, be­den­de­ki kav­ra­yı­cı or­gan ol­ma­sı ha­se­biy­le, akıl et­me, dü­şün­me, sev­gi, öf­ke, kor­ku ve ben­ze­ri duy­gu­la­rı kal­be at­fe­de­bi­lir. İşit­me du­yu­su­nun ku­la­ğa, gör­me du­yu­su­nun gö­ze ve tat­ma du­yu­su­nun di­le nispet edil­me­si gi­bi, bun­lar­dan her ­bi­ri bir kav­ra­ma iş­le­mi­dir ve kav­ra­ma da kesb ve ik­ti­sab (ka­zan­ma) ola­yı­nın bir fer­di ol­ma­sı iti­ba­riy­le an­cak in­sa­nın ken­di­si­ne nispet edi­le­bi­lir, kalp, göz, ku­lak ve dil gi­bi or­gan­lar­sa bu­na bir araç­tır­lar sa­de­ce. Ger­çek müd­rik (kav­ra­yı­cı) in­sa­nın ken­di­si­dir.
Şu ayet-i ke­ri­me­ler de bu ka­te­go­ri­de de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir: "Şüp­he­siz onun kal­bi gü­nah­kâr­dır." (Ba­ka­ra, 283) "İç­ten Al­lah'a yö­nel­miş bir kalp ile ge­len" (Kaf, 33)
Şu açık bir ger­çek­tir ki, in­sa­noğ­lu ken­di­ni ve di­ğer can­lı tür­le­ri­ni göz­lem al­tı­na alıp üze­rin­de dü­şün­dü­ğü za­man, şöy­le bir du­rum­la kar­şı kar­şı­ya ge­lir: Her­han­gi bir can­lı ba­yıl­ma ya da sa­ra nö­be­ti so­nu­cu al­gı­la­ma ve kav­ra­ma ye­te­ne­ği­ni, bi­lin­ci­ni yi­ti­rir. An­cak kal­bin ha­re­ket et­me­si bu du­rum­da ha­ya­tın de­vam et­ti­ği­ne de­la­let eder. Hal­bu­ki kalp dur­du­ğu za­man, ha­yat so­na erer. Bu da ke­sin­lik­le gös­te­ri­yor ki, ha­ya­tın kay­na­ğı kalptir. Ya­ni, can­lı tür­le­rin­de va­rol­du­ğu­na ina­nı­lan ru­hun ilk olan­lar­dan iliş­ki­si, kalp­le ol­muş­tur. Ora­dan ha­yat be­lir­ti­si olan di­ğer or­gan­la­ra da si­ra­yet et­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la, bi­linç, ira­de, sev­gi, öf­ke, umut ve kor­ku gi­bi tüm vic­da­ni du­yar­lı­lık­lar, ruh­sal özel­lik ve so­nuç­lar, ru­hun il­gi­li ol­du­ğu ilk mer­kez ol­ma­sı ba­kı­mın­dan kalp­le ilin­ti­li­dir­ler. An­cak bu du­rum, her or­ga­nın ken­di­ne öz­gü olan fi­il­le­rin kay­na­ğı ol­ma­sı ger­çe­ği ile çe­liş­mez. Be­yi­nin dü­şün­ce, gö­zün gör­me, ku­la­ğın duy­ma, ak­ci­ğe­rin so­lu­ma­nın kay­na­ğı olu­şu gi­bi. Bu or­gan­la­rın tü­mü, an­cak bir ara­cı ile ger­çek­le­şe­bi­len fi­il­le­re iliş­kin ara­cı alet­ler ko­nu­mun­da­dır.
Bu te­o­ri­yi birçok bi­lim­sel de­ney­ler de des­tek­le­mek­te­dir: Ör­ne­ğin bir ope­ras­yon­la be­yin­le­ri ye­rin­den çı­ka­rı­lan kuş­lar öl­me­mek­te­dir; sa­de­ce kav­ra­ma ve al­gı­la­ma ye­te­nek­le­ri­ni yi­tir­mek­te­dir. Bu yüz­den hiç bir şe­yi al­gı­la­ya­maz şe­kil­de gı­da­sız­lık­tan kalp­le­ri du­ra­na ka­dar bu hâl­de bek­ler­ler.
Bu te­o­ri­yi pe­kiş­ti­ri­ci bir di­ğer hu­sus da şu­dur: Bi­lim­sel araş­tır­ma­lar bu gü­ne ka­dar, be­den­le il­gi­li tüm hü­küm­le­rin kay­na­ğı olan, buy­ruk­la­rı be­den­de­ki tüm or­gan­lar ta­ra­fın­dan ye­ri­ne ge­ti­ri­len mer­kez ko­nu­mun­da­ki bir or­gan tespit ede­bil­miş de­ğil­dir. Oy­sa be­de­ni oluş­tu­ran or­gan­lar ni­te­lik ve et­kin­lik ba­kı­mın­dan fark­lı­lık gös­ter­me­le­ri­ne kar­şın, ay­nı san­cak al­tın­da top­lan­mış, tek bir ko­mu­ta mer­ke­zin­den emir alan ger­çek bir bir­lik gö­rü­nü­mün­de­dir.
Bu de­ğer­len­dir­me­yi, bey­nin fonk­si­yo­nun­dan, onun kav­ra­ma ye­te­ne­ğin­den ga­fil ol­ma şek­lin­de al­gı­la­ma­mak ge­re­kir. Çün­kü in­sa­noğ­lu en es­ki çağ­lar­dan be­ri "baş"ın öne­mi­nin far­kın­da­dır. Bu­nun so­mut ka­nı­tı da, dil­le­ri­nin fark­lı­lı­ğı­na rağ­men tüm ulus­la­rın ve tüm top­lu­luk­la­rın hü­küm ve emir mer­ci­i­ni "baş" ola­rak ni­te­le­me­le­ri, bun­dan çe­şit­li kav­ram ve ad­la­rı tü­ret­miş ol­ma­la­rı­dır. Baş­baş­kan, baş­kan­lık, ipin ba­şı, sü­re­nin ba­şı, me­sa­fe­nin ba­şı, sö­zün ba­şı, da­ğın ba­şı, can­lı tür­le­ri­nin ba­şı, kı­lıç­la­rın ba­şı vb.
Gö­rül­dü­ğü ka­da­rıy­la kav­ra­ma, al­gı­la­ma ve sev­gi, öf­ke, umut, kor­ku, yö­nel­me, kıs­kanç­lık, if­fet, ce­sa­ret ve cü­ret gi­bi kav­ra­yış ve al­gı­la­yış ka­te­go­ri­si­ne gi­ren duy­gu­la­rı kal­be isnat et­me­nin se­be­bi de bu­dur. As­lın­da bu nispet ediş­te, in­san­la­rın asıl kas­tet­tik­le­ri be­den­le ilin­ti­li olan ya da kalp ara­cı­lı­ğı ile be­de­ne si­ra­yet eden ruh­tur. Bu yüz­den söz konusu fa­a­li­yet­le­ri ru­ha ve ken­di ne­fis­le­ri­ne nispet et­tik­le­ri gi­bi kal­be de nispet ede­bi­li­yor­lar. Ör­ne­ğin in­san­lar: Onu sev­dim "ru­hum onu sev­di" "nef­sim onu sev­di." ve "kal­bim onu sev­di." di­ye­bi­li­yor­lar. Za­man­la bu mecazî kul­la­nım di­le yer­leş­ti ve kalp mut­lak ola­rak al­gı­la­nıp onun­la me­ca­zen ne­fis kas­te­di­lir ol­du. Ba­zı du­rum­lar­da mecazî kul­la­nım kal­bi de aşıp gö­ğüs kav­ra­mı­nı da kap­sa­ya­bi­li­yor. İn­san­lar kal­bi kap­sa­mı­na al­dı­ğı için göğ­sü, kav­ra­ma fa­a­li­ye­ti­nin ruh­sal ey­lem ve sı­fat­la­rın mer­ke­zi ola­rak al­gı­lı­yor­lar.
Kur'ân-ı Ke­rim'de bu tür nispetlerin birçok ör­nek­le­ri var­dır: "Onun göğ­sü­nü İslâm'a açar." (En'âm, 125) "Se­nin göğ­sün da­ra­lı­yor." (Hicr, 97) "Kalp­ler hançereye ge­lip da­yan­mış­tı." (Ah­zab, 10) Bu ifa­de ile, göğ­sün da­ral­ma­sı kas­te­dil­miş­tir. "Şüp­he­siz Al­lah, gö­ğüs­le­rin özün­de ola­nı bi­lir." (Mâide, 7) Al­lah'ın ki­ta­bın­da­ki bu ör­nek­ler­le, o ka­dar açık ol­ma­sa bi­le söz konusu te­o­ri­nin ger­çek­li­ği­ne işa­ret edi­li­yor ol­ma­sı pek de uzak bir ih­ti­mal de­ğil­dir.
Şeyh Ebu Ali İbn Si­na kav­ra­ma ye­te­ne­ği­nin kalple il­gi­li ol­du­ğu­nu söy­le­miş­tir. Ona gö­re, bey­nin kav­ra­ma ol­gu­sun­da­ki fonk­si­yonu, alet ol­mak­tır. Şu hâl­de kalp kav­rar, be­yin de bu­na ara­cı olur.
*   *   *
İn­ce­le­di­ği­miz aye­te ye­ni­den dö­nü­yo­ruz: "Ancak kalp­le­ri­ni­zin ka­zan­dık­la­rı ile so­rum­lu tu­tar." Manevî me­ca­za bir ör­nek­tir. Çün­kü in­san­la­rı ye­mi­nin bir kıs­mın­dan, ya­ni boş ve amaç­sız olan­la­rın­dan so­rum­lu tut­ma­yıp, di­ğer bir kıs­mın­dan so­rum­lu tut­ma söz konusu­dur. Ye­mi­nin ken­di­sin­den çok, so­nuç­la­rı esas alın­mış­tır; ye­mi­nin bo­zul­ma­sı ile ka­za­nı­la­cak gü­nah gi­bi. Şu hâl­de burada bir manevî me­caz ve i'-raz için­de i'raz söz ko­nu­su­dur. Bu­nun­la yü­ce Al­lah'ın an­cak kalp­ler­le il­gi­len­di­ği­ne işa­ret edi­li­yor. Ni­te­kim bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­lu­yor: "İçi­niz­de­ki­ni açı­ğa vur­sa­nız da, giz­le­se­niz de Al­lah si­zi onun­la sor­gu­ya çe­ker." (Ba­ka­ra, 284) "An­cak O'na siz­den tak­va ula­şır." (Hac, 37)
"Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, ha­lim­dir." ifa­de­sin­de, boş ve amaç­sız ye­min­le­rin hoş kar­şı­lan­ma­dı­ğı­na yö­ne­lik bir işa­ret var­dır. Böy­le bir ye­mi­nin mü­min­den kay­nak­lan­ma­sı ya­kı­şık ol­maz. Yü­ce Al­lah baş­ka bir yer­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Mü­min­ler ger­çek­ten fe­lah bul­muş­tur; on­lar na­maz­la­rın­da hu­şu için­de olan­lar­dır; on­lar, tü­müy­le boş şey­ler­den yüz çe­vi­ren­ler­dir." (Mü'mi­nun, 1-3)
226-227) "Kendi eşlerinden uzak­laş­ma­ya ye­min eden­ler için dört ay bekleme süresi vardır. Eğer dönerlerse, Allah bağışlayandır, rahimdir...
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "yu'lû­ne" ke­li­me­si "if'al" kalıbından "iy­la" masta­rı­nın mu­za­ri (ge­le­cek za­man) çe­ki­mi­dir. Kö­kü "ele­ye"dir ve "ye­min" an­la­mı­na ge­lir. Şe­ri li­te­ra­tür­de ise, ko­ca­nın öf­ke­le­ne­rek ve za­rar ver­me ama­cı ile ka­rı­sı ile bir­leş­me­me­ye ye­min et­me­si an­la­mın­da kul­la­nı­lır. Ayet­te kas­te­di­len an­lam da bu­dur. Yi­ne aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "et-ta­rab­bus" bek­le­me, göz­lem al­tın­da tut­ma, "fâû" ke­li­me­si­nin mas­ta­rı "el-fey'" ise dö­nüş an­la­mı­na ge­lir.
Gö­rül­dü­ğü ka­da­rıy­la "iy­la" ke­li­me­si­nin "min" harf-i cer­ri ile ge­çiş­li kı­lın­mış ol­ma­sı, uzak­laş­ma ve ben­ze­ri bir an­la­mı kap­sı­yor ol­ma­sın­dan do­la­yı­dır. Bu du­rum­da, ye­mi­nin cin­sel bir­leş­me­den ka­çın­ma ile il­gi­li ola­rak ger­çek­leş­ti­ği­ni ifa­de et­miş olur. Ka­dın­la­rın­dan uzak­laş­ma­ya ye­min eden­le­rin dört ay bek­le­me­le­ri şek­lin­de bir sı­nır­lan­dır­ma­nın ge­ti­ril­miş ol­ma­sı da bu an­la­mı çağ­rış­tır­mak­ta­dır. Çün­kü şe­ri­a­ta gö­re, eş­le­rin bir­leş­me­le­ri­nin zo­run­lu ol­du­ğu sü­re dört ay­dır. Bir in­san dört ay­dan faz­la eşi ile cin­sel iliş­ki­ye gir­me­ye ara ve­re­mez. Bun­dan do­la­yı an­lı­yo­ruz ki, bo­şan­ma­ya ka­rar ver­mek­ten mak­sat, bo­şan­ma­nın fi­i­len ger­çek­leş­me­si­dir. Şu de­ğer­len­dir­me cüm­le­si de bu­nu çağ­rış­tır­mak­ta­dır: "Şüp­he­siz Al­lah işi­ten­dir, bi­len­dir." Çün­kü işit­me an­cak ger­çek­leş­miş bir bo­şan­ma­ya ta­al­luk eder, bo­şan­ma ka­ra­rı­na de­ğil.
"Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, rahimdir." ifa­de­si gös­te­ri­yor ki, so­nun­da eşi­ne dön­me du­ru­mu ger­çek­leş­tik­ten son­ra "iy­la"dan do­la­yı bir ce­za­lan­dır­ma ol­ma­ya­cak­tır. Kef­fa­re­te ge­lin­ce, bu şe­r'î bir hü­küm­dür. Bun­da ba­ğış­la­ma ol­maz. Yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Al-­lah si­zi, boş ye­min­le­ri­niz­den do­la­yı so­rum­lu tut­maz; fakat pekiştirdiğiniz yeminlerden dolayı si­zi so­rum­lu tu­tar. (Böyle bir yemini bozarsanız) kef­fa­re­ti, ya ai­le­nize ye­dir­diğiniz yemeğin or­ta­la­ma­sı üzerinden on yok­su­lu do­yur­mak…" (Mâide, 89)
Bu­na gö­re ayet-i ke­ri­me şu an­la­mı ifa­de et­mek­te­dir: Kim ka­rı­sı­na yak­laş­ma­ma­ya ye­min eder­se (iy­la ya­par­sa) yar­gıç onun için dört ay bek­le­me sü­re­si ta­yin eder. Eğer bu sü­re so­nun­da ev­li­li­ğin ge­rek­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­ye, ya­ni cin­sel iliş­ki kur­ma­ya ye­ni­den ka­rar ve­rir, ye­mi­nin kef­fa­re­ti­ni öde­yip eşiy­le bir­le­şir­se, ken­di­si­ne her­han­gi bir ce­zai mü­ey­yi­de uy­gu­lan­maz. Şa­yet bo­şan­ma­ya ka­rar ve­rir ve bu ka­ra­rı­nı uy­gu­lar­sa, bu du­rum­da da ce­za­dan kur­tul­muş olur. Al­lah her­ şe­yi işi­tir, bi­lir.
AYE­TlerİN hadisler ışığında açıklaması
Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Ye­min­le­ri­ni­zi ba­ha­ne ede­rek Al­lah'ı… en­gel kıl­ma­yın. " aye­ti ile il­gi­li ola­rak, bu­ra­da ada­mın "Ha­yır val­la­hi" ve "Evet val­la­hi" de­me­si kas­te­dil­miş­tir." de­di­ği ri­va­yet edi­lir.[1]
Yi­ne ay­nı eser­de İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'ın (a.s) il­gi­li ayet hak­kın­da: "Ya­ni adam kar­de­şi ile ko­nuş­ma­ma­ya ve ben­ze­ri bir şey yap­ma­ma­ya ya da an­ne­si ile ko­nuş­ma­ma­ya ye­min eder. İş­te bu kas­te­dil­miş­tir." de­dik­le­ri ri­va­yet edi­lir.
el-Kâfi ki­ta­bın­da, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) il­gi­li ayet hak­kın­da şöy­le de­di­ği ak­ta­rı­lır: "İki ki­şi­nin ara­sı­nı bul­mak üze­re çağ­rıl­dı­ğın za­man, 'Da­ha ön­ce bu­nu yap­ma­ma­ya ye­min et­miş­tim.' de­me."[2]
Ben derim ki: Gör­dü­ğün gi­bi ilk ri­va­yet, ayet-i ke­ri­me­yi, iki an­lam­dan bi­riy­le tef­sir et­me esa­sı­na da­ya­nı­yor. İkin­ci ve üçün­cü ri­va­yet­ler­de ise, ayet-i ke­ri­me öte­ki an­la­mı esas alı­na­rak tef­sir edi­li­yor.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'tan (a.s) ak­ta­rı­lan şu söz­ler de bu­na ya­kın­dır: "Bu­ra­da kas­te­di­len, iki ki­şi­nin ara­sı­nı ıslah eder­ken bir par­ça söz­lü gü­nah (ya­lan, gıy­bet gi­bi) üst­le­nen kim­se­dir. San­ki şöy­le bir me­saj ve­ri­li­yor; bun­dan do­la­yı ki­şi ye­min et­me­sin ve söz konusu iki ki­şi­nin ara­sı­nı bul­sun ve eğer ge­re­ki­yor­sa bir par­ça gü­nah da üst­len­sin, Al­lah onu ba­ğış­lar. Böy­le bir kim­se, bu hâliy­le aye­tin hük­mü­nün so­mut uy­gu­la­yı­cı­sı konu­mun­da­dır."[3]
Yi­ne el-Kâfi'de " Al­lah ye­min­le­ri­niz­de­ki bey­hu­de­lik­le si­zi so­rum­lu tut­maz." aye­ti ile il­gi­li ola­rak Mes'ede isim­li ra­vi İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği­ni ri­va­yet eder: "Ayet­te ge­çen "el-lağv (=boş, amaç­sız) sözden mak­sat, ki­şi­nin, her­han­gi bir akit ger­çek­leş­tir­mek­si­zin 'Ha­yır val­la­hi' ve 'Evet val­la­hi' de­me­si­dir."[4]
Ben derim ki: Ay­nı an­la­mı içe­ren bir di­ğer ri­va­yet, baş­ka bir kanal­dan, ay­rı­ca Mecma'ul-Beyan tefsirinde İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) ri­va­yet edil­miş­tir.
el-Kâfi ki­ta­bın­da İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'ın (her ikisine Allah'ın selâmı olsun) şöy­le de­dik­le­ri ha­ber verilir: "Ki­şi ka­rı­sı ile cin­sel iliş­ki kur­ma­ma­ya ye­min eder­se (iy­la yapar­sa), dört ay için­de ka­dı­nın söy­le­ye­cek bir sö­zü ve her­han­gi bir hak id­dia et­me­si söz konusu de­ğil­dir. Adam, bu dört ay için­de ka­dın­la iliş­ki kur­ma­ma­sın­dan do­la­yı bir gü­nah da ka­zan­mış ol­maz. Dört ayın so­nun­da, adam ka­dın­la iliş­ki kur­maz­sa, ka­dın bu­na ses çı­kar­ma­dı­ğı, rıza gös­ter­di­ği sü­re­ce adam için bir ra­hat ha­re­ket et­me imkânı var­dır. Ancak ka­dın me­se­le­yi yar­gı­ya in­ti­kal et­ti­rir­se, ada­ma şöy­le de­nir: Ya kadı­na dön ve onun­la iliş­ki kur ya da bo­şa. Eğer adam bo­şa­ma­ya ka­rar ve­rir­se, ka­dın­dan uzak du­rur. Ka­dın ay­ba­şı hâlini ge­çi­rip te­miz­le­nin­ce adam onu bo­şar. Üç ay­ba­şı hâli geç­me­di­ği sü­re­ce ko­ca­sı, ka­rı­sı­nı ge­ri al­ma ön­ce­li­ği­ne sa­hip­tir. İş­te yü­ce Al­lah'ın ki­ta­bın­da de­ğin­di­ği ve Re-su­lul­lah'ın (s.a.a) fi­i­li uy­gu­la­ma­sı ile pra­ti­ğe ge­çil­di­ği "iy­la" (kadınlar­la iliş­ki kur­ma­mak üze­re ye­min et­me) me­se­le­si bun­dan ibaret­tir.[5]
Adı ge­çen eser­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "İy­la" ada­mın şöy­le de­me­si­dir: 'Val­la­hi se­nin­le şu şu cin­sel mü­na­se­be­ti kur­ma­ya­ca­ğım.' ya da 'Val­la­hi se­ni öf­ke­len­di­re­ce­ğim.' de­me­si ve bu­nu yap­ma­sı­dır..."[6]
Ben de­rim ki: İy­la'nın özel­lik­le­ri ve so­nuç­la­rı ile il­gi­li ola­rak Ehlisünnet ve Şia fı­kıh ekol­le­ri ara­sın­da bir ta­kım fark­lı­lık­lar var­dır. Ko­nu fık­hı il­gi­len­dir­di­ği için, fı­kıh ki­tap­la­rın­da et­raf­lı­ca ele alın­mış­tır.


[1]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.111]
[2]- [el-Kâfi, c.2, s.210]
[3]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.112]
[4]- [el-Kâfi, c.7, s.443]
[5]- [el-Kâfi, c.6, s.131]
[6]- [el-Kâfi, c.6, s.131]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim