Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 222-223
 
 
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-ma­hiz" ke­li­me­si tıp­kı "el-ha­yız" ke­li­me­sin­de ol­du­ğu gi­bi "hazet/te­hi­zu" ke­li­me­le­ri­nin mas­ta­rı­dır. Bu ke­li­me­nin ma­na­sı ise ka­dın­la­rın, özel ni­te­lik­le­ri bu­lu­nan ma­lum ay­ba­şı ka­nı­nın dı­şa­rı­ya at­ma­la­rı­na de­nir.

30/03/2009

 

AYETLERİN MEALİ

222- Sa­na ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâli­ni so­rar­lar. De ki: O bir eza­dır. Ay­ba­şı hâlin­de ka­dın­lar­dan ay­rı­lın ve te­miz­len­me­le­ri­ne ka­dar on­la­ra yak­laş­ma­yın. Te­miz­len­dik­le­rin­de, Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din. Şüp­he­siz Al­lah; töv­be eden­le­ri se­ver, te­miz­le­nen­le­ri de se­ver.

223- Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır; tar­la­la­rı­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın. Ken­di­niz için ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın. Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın ve bi­lin ki, el­bet­te O'na ka­vu­şa­cak­sı­nız. İman eden­le­re müj­de ver.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
222) Sa­na ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâli­ni so­rar­lar. De ki: "O bir eza­dır."
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-ma­hiz" ke­li­me­si tıp­kı "el-ha­yız" ke­li­me­sin­de ol­du­ğu gi­bi "hazet/te­hi­zu" ke­li­me­le­ri­nin mas­ta­rı­dır. Bu ke­li­me­nin ma­na­sı ise ka­dın­la­rın, özel ni­te­lik­le­ri bu­lu­nan ma­lum ay­ba­şı ka­nı­nın dı­şa­rı­ya at­ma­la­rı­na de­nir. Bu kan ka­dın­la­ra öz­gü bir şey ol­du­ğu için bu ke­li­me­den tü­re­yen mü­zek­ker ism-i fa­il­ler­den de yi­ne ka­dın­lar kas­te­di­le­rek şöy­le de­nir: "Hi­ye ha­iz" (=o ha­yız­lı­dır.) Ay­nı ha­mi­le­lik ko­nu­sun­da da: "Hi­ye ha­mil" (=o ha­mi­le­dir.)
Ayet­te ge­çen "eza" de­yi­mi ise, söy­len­di­ği­ne gö­re "za­rar" de­mek­tir. Ne var ki, bu de­ğer­len­dir­me­nin doğ­ru­lu­ğu kuş­ku­lu­dur. Çün­kü eğer "eza" "za­rar"ın ken­di­si ol­say­dı, "ya­rar"la kar­şı­laş­tı­rıl­ma­sı doğ­ru olur­du. Ni­te­kim "za­rar" da "ya­rar"ın kar­şı­tı­dır. Ama bu yak­la­şım doğ­ru de­ğil­dir. Me­se­la "za­rar ve­ren has­ta­lık" ye­ri­ne "eza ve­ren has­ta­lık" de­yi­mi kul­la­nıl­maz. Çün­kü "eza ve­ren has­ta­lık" de­ni­lir­se, bu baş­ka bir an­la­mı ifa­de et­miş olur. Ay­nı şe­kil­de, yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­rur: "On­lar si­ze eza­dan baş­ka ke­sin­lik­le bir za­rar ve­re­mez­ler." (Âl-i İmrân, 111) Eğer: "On­lar si­ze za­rar­dan baş­ka bir za­rar ver­mez­ler." de­ni­le­cek olur­sa, ifa­de­nin bo­zuk ol­du­ğu açık­tır. Kal­dı ki, "eza"nın "za­rar" an­la­mı­na gel­di­ği, şu ayet­ler­de de pek be­lir­gin de­ğil­dir: "Ger­çek şu ki, Al­lah'a ve el­çi­si­ne ezi­yet eden­ler..." (Ah­zab, 57) "Be­nim si­zin için Al­lah ta­ra­fın­dan gön­de­ril­miş bir el­çi old­uğu­mu bil­di­ği­niz hâl­de, ni­çin ba­na ezi­yet edi­yor­su­nuz?" (Saff, 5) Gö­rü­len şu ki "eza" bir şe­ye arız ol­muş ve onun do­ğa­sıy­la uyuş­ma­yan şey an­la­mı­na ge­lir ki, bir açı­dan "za­rar" an­la­mı ile de uyu­şur gö­rün­me­si bu yüz­den­dir.
Bu ba­kım­dan "ay ba­şı hâli"nin "eza" ola­rak ni­te­len­di­ril­me­si, söz konusu ka­nın ka­dın­la­rın adet­le­ri­ne da­yan­ma­sın­dan ile­ri ge­lir. Bu kan, ka­dı­nın vü­cu­dun­da­ki özel bir fa­a­li­yet so­nu­cu sal­gı­la­nır. Bes­len­me or­gan­la­rı­nın ça­lış­ma­sı ile el­de edi­len do­ğal kan üze­rin­de et­ki­len­me­si so­nu­cun­da o ka­nın bir kıs­mı, do­ğal­lı­ğı­nı yi­ti­rir. Son­ra te­miz­le­me iş­le­mi yap­mak ya da ce­ni­nin be­si­ni ol­mak ve­ya doğ­muş ço­cuk için süt hâli­ne dö­nüş­mek üze­re ana rah­mi­ne iner. Ayet­te ge­çen "eza" ke­li­me­si "za­rar" an­la­mı­na ge­lir, şek­lin­de­ki de­ğer­len­dir­me­yi ele ala­cak olur­sak, bu gö­rü­şe gö­re, ayet­te ge­çen "el-ma­hiz" ke­li­me­si ile, ay­ba­şı hâlin­de­ki ka­dın­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me an­la­mı kas­te­dil­miş­tir. Bu­na gö­re, aye­tin an­la­mı şu­dur: "Sa­na, ay­ba­şı hâlin­de olan ka­dın­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me hak­kın­da so­ru so­rar­lar."
Bu so­ru­ya ce­vap ola­rak da: "Onun za­rar­lı ol­du­ğu" di­le ge­ti­ril­di. As­lın­da ha­yız­lı ka­dın­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me­nin za­rar­lı ol­du­ğu hu­su­su bir ger­çek­tir. Çün­kü dok­tor­lar, ay­ba­şı hâlin­de vü­cu­dun rah­mi te­miz­le­mek, ge­be­li­ğe ha­zır­la­mak­la meş­gul ol­du­ğu­nu, do­la­yı­sıy­la, cin­sel iliş­ki­nin, vü­cu­dun bu or­ga­nik dü­ze­ni­ni boz­du­ğu­nu, bu yüz­den ge­be­lik ve ben­ze­ri do­ğal so­nuç­la­rı olum­suz yön­de et­ki­le­di­ği­ni söy­le­mek­te­dir­ler.
Ay­ba­şı hâlin­de ka­dın­lar­dan ay­rı­lın ve… on­la­ra yak­laş­ma­yın.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "i'ti­zal" fi­i­li bir ya­na çe­kil­mek, ya­kın iliş­ki­ler kur­mak­tan ka­çın­mak de­mek­tir. Arap­lar: "A'zel­tu na­si­be­hu" der-­ler. Ya­ni: Onun pa­yı­nı be­lir­le­dim, bir ke­na­ra koy­dum, onun­la di­ğer pay­-la­rı bir­bi­rin­den ayır­dım. "el-kurb" (=ya­kın­lık) ke­li­me­si, "el-bu'd" (=uzak­lık) ke­li­me­si­nin kar­şı­tı­dır. Hem ken­di­li­ğin­den, hem de "min" harf-i ce­rri yar­dı­mıy­la ge­çiş­li ola­bi­lir. Bu ayet­te ge­çen "i'ti­zal"dan (ya­na çe­kil­mekten) mak­sat, ha­yız ka­nı­nın ak­tı­ğı ma­hal­den ka­dı­na yak­laş­ma­yı ter­k et­mek­tir. Bu­nun­la il­gi­li ay­rın­tı­lı bil­gi su­na­ca­ğız.
İn­san­lar, ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâli ile il­gi­li ola­rak fark­lı tu­tum­lar için­dey­di­ler: Ya­hu­di­ler bu hu­sus­ta ol­duk­ça ka­tı dav­ra­nı­yor­lar­dı. Ay­ba­şı hâlin­de­ki ka­dı­nın yi­ye­ce­ği­ni, içe­ce­ği­ni ve ya­ta­ğı­nı ayı­rır­lar­dı. Onun­la ay­nı yer­de otur­maz­lar­dı. Tev­rat'ta, ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâliy­le il­gi­li sert hü­küm­ler var­dır. On­lar­la bir­lik­te otu­rup kal­kan ay­nı ya­ta­ğı pay­la­şan ya da on­la­ra do­ku­nan kim­se­le­re yö­ne­lik ağır ve sert ifa­de­ler ye­r a­lır. Hıristiyanlara ge­lin­ce, on­la­rı ay­ba­şı hâlin­de­ki ka­dın­lar­la cin­sel iliş­ki kur­ma, on­lar­la ya­tıp kalk­mak­tan alı­ko­ya­cak hiç bir ku­ral­la­rı yok­tur. Arap müş­rik­le­riy­se bu hu­sus­ta her­han­gi bir tu­tum için­de de­ğil­di­ler. An­cak Me­di­ne ve çev­re­sin­de ya­şa­yan Arap ka­bi­le­le­ri, ay­ba­şı hâli ile il­gi­li ba­zı ağır adet­ler edin­miş­ler­di. Ay­ba­şı hâlin­de­ki ka­dın­la iliş­ki­le­re sı­nır­lan­dır­ma ge­tir­miş­ler­di. On­la­rın dı­şın­da­ki Arap ka­bi­le­le­ri, ay­ba­şı hâlin­de ka­dın­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me­yi olum­lu kar­şı­lı­yor, hat­ta bu du­rum­da olu­şa­cak ço­cu­ğun kan dö­kü­cü­lük­te ile­ri gi­de­ce­ği­ne ina­nır­lar­dı. Kan dö­kü­cü­lük­se be­de­vi ka­bi­le­le­re gö­re olum­lu ve övünç du­yu­lan bir ni­te­lik­ti.
Her hâlükârda, "Ay­ba­şı hâlin­de ka­dın­lar­dan ay­rı­lın" ifa­de­si, ay­rıl­ma­ya iliş­kin em­rin mut­lak olu­şun­dan do­la­yı, Yahudilerin tu­tu­mu­nu des­tek­li­yor gi­bi gö­rü­ne­bi­lir. Hat­ta: On­la­ra yak­laş­ma­yın. ifa­de­si de bu tu­tu­mu pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir. Ne var ki; aye­tin so­nun­da­ki, "Al­lah'ın em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din" (ki kas­te­di­len "yer"in ha­yız ka­nı­nın ak­tı­ğı ma­hal ol­du­ğu açık­tır) ifa­de­si "ay­rı­lın" ve "yak­laş­ma­yın" ifa­de­le­ri­nin ki­na­ye ola­rak kul­la­nıl­dık­ları yö­nün­de bir ipu­cu ver­mek­te­dir. Onun için bu ifa­de­ler­le kas­te­di­len, sa­de­ce "ha­yız ka­nı­nın ak­tı­ğı" ma­hal­dir. Mut­lak ola­rak ay­ba­şı hâlin­de­ki ka­dın­lar­la otu­rup kalk­mak, on­lar­dan ya­rar­lan­mak, oy­naş­mak de­ğil.
Bu ba­kım­dan, İslâm di­ni "ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâl­le­ri" ile il­gi­li ola­rak, Yahudilerin iz­le­di­ği şid­det­li sı­nır­lan­dır­ma ile Hıristiyanların iz­le­di­ği tam ser­best­lik ara­sı bir tu­tum be­lir­le­miş­tir. İslâm di­ni, ha­yız ka­nı akan mahalden cin­sel iliş­ki­ye gir­me­yi ya­sak­lar­ken, bu­nun dı­şın­da ka­dın­dan her tür­lü is­ti­fa­de­ye, oy­naş­ma­ya izin ver­miş­tir. "Ay­ba­şı hâlin­de" ifa­de­sin­de, ke­li­me­nin za­hi­ri, za­mi­ri ye­ri­ne kul­la­nıl­mış­tır. Çün­kü cümle­ye uy­gun dü­şen: "On­da ka­dın­lar­dan ay­rı­lın." şek­lin­de bir ifa­de­nin kul-­la­nıl­ma­sı­dır. Bu kul­la­nı­mın ge­rek­çe­si­ne ge­lin­ce, ayet-i ke­ri­me­de ge­çen "el-ma­hiz" ke­li­me­si­nin bi­rin­ci kul­la­nı­mın­da mastar an­la­mı, ikin­ci kul­la­nı­mın­da ise, ay­ba­şı hâli­nin za­ma­nı kas­te­dil­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la ikin­ci kul­la­nım­da­ki "el-ma­hiz"in an­la­mı, bi­rin­ci kul­la­nım­da­ki "el-ma­hiz"den fark­lı­dır. İkin­ci kul­la­nım­da­ki "el-ma­hiz" ye­ri­ne, an­la­mı dı­şın­da­ki bir şe­ye dö­nük olan bir za­mir kul­la­nıl­say­dı, de­ğin­di­ği­miz bu an­lam el­de edi­le­mez­di.
Te­miz­len­me­le­ri­ne ka­dar on­la­ra yak­laş­ma­yın. Te­miz­len­dik­le­rin­de, Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din.
"Te­miz­lik" ve kar­şı­tı "pis­lik" (ne­ca­set) İslâm mil­le­ti ara­sın­da yay­gın ola­rak kul­la­nı­lan kav­ram­lar­dır. Ken­di­le­ri­ne öz­gü hü­küm­le­ri ve özel­lik­le­ri var­dır. Bun­lar di­ni me­se­le­le­rin önem­li bir yö­nü­nü teş­kil eder. Bu iki kav­ram kul­la­nım çok­lu­ğun­dan do­la­yı, "Usul-ü Fı­kıh" il­min­de­ki ıs­tı­la­hıy­la ya "ha­ki­kat-ı şer'iy­ye" olan (şe­ri­a­tın bel­li ma­na­lar­da kul­lan­dı­ğı) ya­hut "ha­ki­kat-ı mü­te­şar­rıa" olan (şe­ri­at eh­li­nin ken­di ara­la­rın­da bel­li ma­na­lar­da kul­lan­dık­la­rı) ke­li­me­ler­dir.
"Te­miz­lik" kav­ra­mı­nın ifa­de et­ti­ği an­lam, dil­le­ri­nin fark­lı ol­ma­sı­na rağ­men tüm in­san­lar­ca bi­lin­mek­te­dir. Bun­dan do­la­yı, an­lı­yo­ruz ki, "te­miz­lik" kav­ra­mı, ha­ya­tı­nın bir zo­run­lu­lu­ğu ola­rak her in­san ta­ra­fın­dan bi­lin­mek­te­dir. Tek bir ulu­sa ya da ça­ğa öz­gü kı­lı­na­maz.
Çün­kü ha­yat ol­gu­su, mad­de üze­rin­de ta­sar­ruf­ta bu­lun­ma, onu ha­yat için ön­gö­rü­len amaç­la­ra ulaş­ma­da ara­cı ola­rak kul­lan­ma ve ya­şa­mak için ge­rek­li olan alan­lar­da on­dan ya­rar­lan­ma esa­sı­na da­ya­nır. Bu ba­kım­dan in­sa­noğ­lu, do­ğa­sı ge­re­ği bir şe­yin ar­dı­na gi­di­yor­sa, o şey­den um­du­ğu bir ya­rar ve bir özel­lik ve ge­rek­li­lik do­la­yı­sıy­la­dır bu eği­lim. Bu­nun için ona ulaş­ma­yı is­te­mek­te­dir. Kuş­ku yok ki, in­sa­nın eği­lim gös­ter­di­ği ya­rar­la­rın en ge­ni­şi, bes­len­me ve üre­me­ye iliş­kin ya­rar­lar­dır.
Ki­mi za­man, her han­gi bir şe­ye yö­ne­lik dı­şa­rı­dan ge­len bir mü­da­ha­le, da­ha ön­ce onun sem­pa­ti ile kar­şı­la­nan, be­nim­se­nen ni­te­lik­le­ri­nin de­ği­şi­me uğ­ra­ma­sı­na ne­den ola­bi­lir. Söz ko­nu­su de­ği­şi­mi da­ha çok, tat, ko­ku ve renk ara­cı­lı­ğıy­la al­gı­la­ya­bi­li­riz. Mey­da­na ge­len bu ni­te­lik­sel de­ği­şim kar­şı ta­raf­ta an­ti­pa­ti ve tik­sin­ti uyan­dı­rır. İş­te "ne­ca­set (pis­lik)" de­di­ği­miz şey, bu dö­nü­şü­mün, olum­suz baş­ka­la­şı­mın kav­ram­sal ifa­de­si­dir. İn­san bu kav­ram ile, bir şe­ye yö­ne­lik tik­si­ni­şi­ni ifa­de eder; bu an­la­ma da­ya­lı ola­rak o şey­den ka­çı­nır. Bu­nun kar­şı­tı ise, bir şe­yin de­ğiş­me­yen ilk du­ru­mu­dur; ge­rek­li­lik ve ya­rar­lı­lık hâli­dir ki, in­san do­ğa­sı ona eği­lim gös­te­rir. İş­te biz bu­na te­miz­lik di­yo­ruz. Şu hâl­de "te­miz­lik" ve "pis­lik" eş­ya­da bu­lu­nan iki va­ro­luş­sal ni­te­lik­tir. Bun­lar­dan bi­ri va­rol­du­ğu za­man eş­ya­yı çe­ki­ci kı­lar, öte­ki­si va­ro­lun­ca da eş­ya­yı iti­ci ve iğ­renç kı­lar.
İn­sa­noğ­lu bu iki an­la­mın far­kı­na va­rır-var­maz, on­la­rı so­mut ol­gu­la­ra uyar­la­dı. Son­ra manevî ol­gu­la­ra ka­dar ge­nel­leş­tir­di. Çün­kü, soy, fi­il, ahlâk, inanç ve söz gi­bi manevî ol­gu­lar­da da rağ­bet (eği­lim) ve nef­ret (ka­çış) an­lam­la­rı söz konusu­dur.
İn­san­lar ara­sın­da kul­la­nı­la ge­len "te­miz­lik" ve "pis­lik" kav­ram­la­rı­nın ifa­de et­tik­le­ri an­lam­lar­la il­gi­li de­ğer­len­dir­me­nin öze­ti bu­dur. Ama "ne­za­fet, ne­za­het, kud­düs ve süb­han" gi­bi, an­lam ola­rak "te­miz­lik" (ta­ha­ret)'e ya­kın kav­ram­la­ra ge­lin­ce; söz gelimi "ne­za­fet" kav­ramı, ön­ce­ki bir pis­lik du­ru­mu­nu iz­le­yen "te­miz­lik" an­la­mı­nı ifa­de eder ve özel­lik­le so­mut ol­gu­lar­la il­gi­li ola­rak kul­la­nı­lır. "Ne­za­het" kav­ra­mı­nın kö­ke­nin­de ise "uzak­lık, be­ri­lik" ya­tar. Te­miz­lik an­la­mın­da kul­la­nı­lı­şı is­ti­a­re yön­te­mi­ne gö­re ger­çek­leş­miş­tir. "Kud­düs" ve "süb­han" gi­bi kav­ram­lar da manevî, so­yut ol­gu­la­ra iliş­kin ola­rak kul­la­nı­lır. "el-Ka­za­re" ve "er-rics" ise ne­ca­se­te (pis­lik) ya­kın an­lam­lar ifa­de eder­ler. An­cak "el-ka­za­re" kav­ra­mı­nın kö­ke­ni "uzak­lık"tır. Arap­lar "Na­ka­tun ka­zur": (Sü­rü­den ay­rı du­ran de­ve), "re­cu­lun ka­zur" (kö­tü hu­yun­dan do­la­yı in­san­lar­la dost­luk ku­ra­ma­yan, on­lar­la bir­lik­te otu­ra­ma­yan adam.), "re­cu­lun mu­kaz­zer" (in­san­la­rın nef­ret et­ti­ği, uzak dur­du­ğu kim­se) der­ler.
Yi­ne Arap­lar: "Ka­zir­tu'ş-şey'e ve te­ka­zer­tu­hu ves­tak­zer­tu­hu" (fa­lan şey­den tik­sin­dim.) der­ler. Bu ba­kım­dan "el-ka­za­re" kav­ra­mı­nın "pis-­lik=ne­ca­set" an­la­mın­da kul­la­nı­lı­şı is­ti­a­re yön­te­mi­ne gö­re ger­çek­leş­miş­tir. Çün­kü, bir şe­yin "pis" olu­şu in­san­la­rın on­dan uzak dur­ma­la­rı­nı, ka­çın­ma­la­rı­nı ge­rek­ti­ri­ci bir du­rum­dur. "er-Rics" ve "er-ricz" kav­ram­la­rı için de ay­nı hu­sus ge­çer­li­dir. "er-Ricz" kav­ra­mı­nın an­lam­sal kö­ke­ni, kor­ku ve ür­kün­tü­dür. Do­la­yı­sıy­la "pis­li­ğe" yö­ne­lik işa­re­ti, is­ti­a­re yo­luy­la­dır.
İslâm di­ni, "te­miz­lik" ve "ne­ca­set" kav­ram­la­rı­nı dik­ka­te al­mış, bun­la­rı so­mut ve so­yut ol­gu­lar­la il­gi­li ola­rak kul­lan­mış ve kül­li fe­no­men­ler ve hat­ta sos­yal ya­sa­lar hak­kın­da bu kav­ram­la­rı gün­de­me ge­tir­miş­tir. Yü­ce Al­lah, "Te­miz­len­me­le­ri­ne ka­dar on­la­ra yak­laş­ma­yın." bu­yu­ru­yor ki, bu­ra­da kas­te­di­len ha­yız­dan arın­ma ve ka­nın ke­sil­me­si­dir. Bir di­ğer ayet­te, "El­bi­se­ni te­miz­le." (Müd­des­sir, 4) bir di­ğe­rin­de, "Ama si­zi te­miz­le­mek is­ter." (Mâide, 6) bir baş­ka ayet­te, "İş­te on­lar, Al­lah'ın kalp­le­ri­ni te­miz­le­mek is­te­me­dik­le­ri­dir." (Mâide, 41) baş­ka bir ayet­te de, "O (Kur'ân'a) te­miz­len­miş olan­lar­dan baş­ka­sı do­ku­na­maz." (Va­kıa, 79) bu­yu­ru­yor.
İslâm şe­ri­a­tı, in­san ve ba­zı hay­van­la­rın ka­nı, id­ra­rı, dış­kı­sı ve me­ni­si, leş ve do­muz gi­bi özü iti­ba­riy­le pis olan şey­le­rin ne­cis ol­duk­la­rı­nı vur­gu­la­mış­tır. Na­maz­da, ye­me ve iç­me­de bun­lar­dan uzak du­rul­ma­sı­na iliş­kin hü­küm­ler koy­muş­tur. Hem ne­cis şey­le­re bu­laş­mak­la ge­len ha­ba­set ve ne­cis­li­ğin gi­de­ril­me­si­ni ta­ha­ret ola­rak ni­te­len­dir­miş­tir, hem de ha­de­sin ab­dest ve­ya gu­sül ile gi­de­ril­me­si­ni. Bun­la­rın yön­te­mi ve açık­la­ma­sı fı­kıh ki­tap­la­rın­da mev­cut­tur.
Da­ha ön­ce, İslâm di­ni­nin te­mel­de "tev­hid" il­ke­si­ne da­yan­dı­ğı­nı vur­gu­la­mış­tık. Bu ba­kım­dan İslâm di­ni, her tür­lü ay­rın­tı­yı, tek bir te­me­le, ya­ni tev­hi­de da­yan­dı­rır. Di­nin bü­tün ay­rın­tı ni­te­li­ğin­de­ki hü­küm­le­rin­de bu te­mel il­ke­nin izi­ni gör­mek müm­kün­dür.
Bu­ra­dan ha­re­ket­le an­lı­yo­ruz ki: Tev­hi­din özü, Al­lah ka­tın­da­ki bü­yük te­miz­lik­tir. Bun­dan son­ra­ki tüm kül­li il­ke­ler de, in­san için te­miz­le­yi­ci­lik iş­le­vi­ni gö­rür. Bu­nu üs­tün ahlâka iliş­kin il­ke­ler iz­ler. Ar­dın­dan dün­ya ve ahi­re­tin, ıs­la­hı­na iliş­kin hü­küm­ler ge­lir. Az ön­ce sun­du­ğu­muz ayet­le­ri bu te­mel üze­rin­de de­ğer­len­dir­di­ği­miz za­man, ara­da­ki ör­tüş­me­yi, bağ­daş­ma­yı ra­hat­lık­la kav­ra­rız: "Si­zi te­miz­le­mek is­ter." (Mâ-ide, 6) "Si­zi ter­te­miz kıl­mak is­ter." (Ah­zab 33) Te­miz­lik ol­gu­su­na iliş­kin da­ha birçok ayet­ten ha­re­ket­le bu so­nu­ca va­ra­bi­li­riz.
Bu ara de­ğer­len­dir­me­den son­ra, ar­tık asıl ko­nu­mu­za dö­ne­bi­li­riz: "Te­miz­len­me­le­ri­ne ka­dar" ifa­de­si ile "ka­nın ke­sil­me­si" kas­te­dil­miş­tir. De­mek ki, ay­ba­şı hâlin­den son­ra­ki te­miz­lik du­ru­mu, ha­yız ka­nı­nın ke­sil­me­si­dir.
"Te­miz­len­dik­le­rin­de" ya­ni ha­yız ka­nı­nın ak­tı­ğı ma­hal­li (va­ji­na) yı­ka­dık­la­rı ya da gu­sül ab­des­ti al­dık­la­rı za­man "Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din." Sa­kın­dır­ma­nın ar­dın­dan yer al­dı­ğı için, ca­iz­li­ği ifa­de eden (va­cip ne­te­lik­li ol­ma­yan) bir emir­dir bu. Bu­ra­da ilâhî ede­be uy­gun ola­rak Kur'ân'a ya­ra­şır, ki­na­ye­li bir üs­lup­la, cin­sel iliş­ki kas­te­di­li­yor. Cin­sel iliş­ki­ye gir­me­nin "Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği..." ifa­de­siy­le ka­yıt­lan­dı­rıl­ma­sı, az ön­ce işa­ret et­ti­ği­miz ilâhî ede­bi tam an­la­mıy­la ifa­de et­me­ye yö­ne­lik bir kul­la­nım­dır. Çün­kü cin­sel iliş­ki, ilk etap­ta eğ­len­me ve oy­naş­ma, ya­ni ge­rek­siz bir fa­a­li­yet gi­bi gö­rü­lür. Bu yüz­den, cin­sel iliş­ki­nin "Al­lah'ın em­ret­ti­ği..." bir ­şey ola­rak ka­yıt­lan­dı­rıl­ma­sı, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün ha­yat dü­ze­ni­nin de­va­mı­nın bu fa­a­li­yet ile müm­kün ol­du­ğu­na işa­ret et­me­ye yö­ne­lik­tir. Do­la­yı­sıy­la cin­sel iliş­ki­yi bir eğ­len­ce, bir oya­lan­ma gi­bi al­gı­la­ma­mak ge­re­kir. Tam ter­si­ne ka­dın-er­kek bir­leş­me­si ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi­nin vaz­ge­çil­mez bir te­mel pren­si­bi­dir.
Bu yüz­den, "Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din." ifa­de­si, akı­şı iti­ba­riy­le "Ar­tık on­la­ra yak­la­şın ve Al­lah'ın si­zin için yaz­dı­ğı şey­le­ri ta­lep edin.." (Ba­ka­ra, 187) "Tar­la­nı­za di­le­di­ği­miz gi­bi va­rın. Ken­di­niz için ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın." (Ba­ka­ra, 223) ayet­le­ri­ne ben­zer. Çün­kü açık bir şe­kil­de gö­rü­yo­ruz ki ayet­te, ka­dın­lar­la bir­leş­me­ye iliş­kin ola­rak ve­ri­len emir, özü iti­ba­riy­le va­ro­luş­sal bir emir­dir. İn­sa­nın or­ga­nik ya­pı­sı­nın üre­me­ye yat­kın ve el­ve­riş­li ola­rak ya­ra­tıl­mış ol­ma­sı bu­nun so­mut ka­nı­tı­dır. Bi­raz ön­ce işa­ret et­ti­ği­miz ayet­ler­den bi­rin­de yer a­lan "Al­lah'ın si­zin için yaz­dık­la­rı..." ifa­de­si ile de bu va­ro­luş­sal ger­çek (üre­me) kas­te­dil­miş­tir. Bu ol­gu bü­tün çıp­lak­lı­ğıy­la or­ta­da­dır. Öte yan­dan, cin­sel bir­leş­me­ye iliş­kin bu em­rin, ev­len­me ve üre­me­ye yö­ne­lik bir farz-ı kifaye ni­te­li­ğin­de ol­ma­sı da müm­kün­dür. Tıp­kı, in­san ha­ya­tı­nın de­va­mı için vaz­ge­çil­mez ni­te­lik­te olan di­ğer "farz-ı ki­fayeler" gi­bi. An­cak bu, uzak bir ih­ti­mal­dir.
Ba­zı tef­sir alim­le­ri bu aye­ti ka­dın­lar­la ters iliş­ki­ye gir­me­nin ha­ram­lı­ğı­na ka­nıt ola­rak sun­muş­lar­dır ki, son de­re­ce za­yıf ve ba­sit bir ka­nıt­la­ma yön­te­mi­dir. On­la­rın bu yak­la­şı­mı ya: "On­la­ra gi­din." ifa­de­si­ne da­ya­nır, ki bu bir tür la­kap mef­hu­mu­dur, do­la­yı­sıy­la ka­nıt­sal­lık yö­nü yok­tur. Ya da, "Bir şe­ye em­ret­mek o şe­yin zıd­dın­dan neh­yet­mek­tir." ka­i­de­si­ne da­ya­nır; ki bu­nun da za­yıf bir ka­nıt­la­ma yön­te­mi ol­du­ğu usul il­min­de ke­sin­lik ka­zan­mış­tır.
Kal­dı ki eğer ka­nıt "On­la­ra gi­din..." ifa­de­sin­de­ki emir ise, bu emir sa­kın­dır­ma­dan son­ra yer al­dı­ğı için zo­run­lu­lu­ğa de­la­let et­mez. Şa­yet, "Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den..." ifa­de­si­ne da­yan­dı­rı­lı­yor­sa, bu du­rum­da, emir­den mak­sat tekvinî (va­ro­luş­sal) bir emir ise o za­man laf­zî bir de­la­le­ti yok­tur, de­mek­tir. Eğer teşriî (ya­sal) bir emir içe­ri­yor­sa, bu du­rum­da da farz-ı ki­fa­ye ni­te­li­ğin­de bir zo­run­lu­luk ifa­de eder. Hal­bu­ki "Bir şe­ye emir, o şe­yin zıd­dın­dan ne­hiy­dir" ka­i­de­si­ni ka­bul et­sek da­hi bu ka­i­de sa­de­ce farz-ı ay­nı olan ke­sin emir­ler­le il­gi­li­dir; farz-ı ki­fayey-le her­han­gi bir iliş­ki­si yok­tur.
Şüp­he­siz Al­lah, töv­be eden­le­ri se­ver, te­miz­le­nen­le­ri de se­ver.
Töv­be, yü­ce Al­lah'a dön­mek de­mek­tir. "Ta­tah­hür" (te­miz­len­me iş­le­mi) ise te­miz­li­ğe baş­la­mak ve onu ka­bul et­mek de­mek­tir. Bu ba­kım­dan "te­miz­len­me" pis­lik­ten so­yut­la­nıp asıl du­ru­ma dön­mek­tir ki, bu du­rum te­miz­lik­tir. Bu iki an­lam, yü­ce Al­lah'ın emir ve ya­sak­la­rı bağ­la­mın­da bir­bi­ri­ni des­tek­ler ni­te­lik­te­dir. Özel­lik­le te­miz­lik ve ne­ca­set ol­gu­la­rı ile il­gi­li ola­rak söz konusu uy­gun­luk da­ha bir be­lir­gin­leş­mek­te­dir. Şu hâl­de yü­ce Al­lah'ın ver­di­ği emir­ler­den her­han­gi bi­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek, koy­du­ğu ya­sak­lar­dan bi­ri­ne uy­mak, pis­lik­ten, ay­kı­rı­lık­tan ve boz­gun­cu­luk­tan te­miz­len­mek ve yü­ce Al­lah'a dön­mek de­mek­tir. Ara­da­ki bu ilin­ti­den do­la­yı yü­ce Al­lah, söz konusu hük­mü şu şe­kil­de ge­rek­çe­len­dir­miş­tir: "Şüp­he­siz Al­lah, tev­be eden­le­ri se­ver, te­miz­le­nen­le­ri de se­ver." Çün­kü, yü­ce Al­lah'ın işa­ret bu­yur­du­ğu ge­rek­çe­nin, söz konusu et­ti­ği hü­küm­le uyuş­ma­sı bir zo­run­lu­luk­tur. "Ay­ba­şı hâlin­de ka­dın­lar­dan ay­rı­lın..." ve "Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din." ifa­de­le­ri­ni kas­te­di­yo­rum.
"Şüp­he­siz Al­lah; töv­be eden­le­ri se­ver, te­miz­le­nen­le­ri de se­ver." ifa­de­si mut­lak­tır, her­han­gi bir şey­le ka­yıt­lı de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la da­ha ön­ce de­ğin­di­ği­miz gi­bi, töv­be et­me­nin ve te­miz­len­me­nin tüm mer­te­be­le­ri­ni kap­sar ni­te­lik­te­dir. "Te­miz­le­nen­ler..." ke­li­me­si­nin, mü­ba­la­ğa sıyga­sı olan "tev­va­bin (=çok töv­be eden­ler)" ifa­de­siy­le bir ara­da kul­la­nıl­ma­sı, tev­va­bin ke­li­me­sin­den mü­ba­la­ğa­yı is­ti­fa­de et­ti­ği­miz gi­bi "mü­ta-tah­hi­rin (=te­miz­le­nen­ler)" ke­li­me­sin­den de mü­ba­la­ğa an­la­mı­nı çı­ka­ra­bil­me­mi­ze imkân sağ­la­ya­bi­le­ce­ği hiç de uzak bir ih­ti­mal de­ğil­dir. Böy­le olun­ca da ayet­ten hem tür hem de sa­yı ba­kı­mın­dan çok tövbe ve çok te­miz­lik an­la­mı çı­kar. De­mek is­ti­yo­rum ki: Yü­ce Al­lah tövbe et­me­nin her tü­rü­nü se­ver; is­ter is­tiğ­far et­me (ba­ğış­lan­ma di­le­me), is­ter emir ve ya­sak­la­ra uy­ma, is­ter hak ni­te­lik­li tüm inanç pren­sip­le­ri­ni be­nim­se­me şek­lin­de ol­sun... Yi­ne, her tür­lü te­miz­len­me­yi de se­ver; is­ter ab­dest ve gu­sül yo­luy­la yı­kan­ma şek­lin­de ol­sun, is­ter sa­lih amel­ler ve­ya hak ni­te­lik­li bil­gi­ler ara­cı­lı­ğı ile arın­ma şek­lin­de ol­sun... Bu­nun yanı sıra tövbe et­me­yi ve te­miz­len­me­nin sık sık tek­rar­lan­ma­sı­nı da se­ver.
223) Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır; tar­la­la­rı­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "hars" ke­li­me­si, zi­ra­at an­la­mın­da mas­tar­dır. Tıp­kı zi­ra­at gi­bi, sü­rü­len ve ekin eki­len tar­la için kul­la­nı­lır. "En­na" eda­tı ise "me­ta" gi­bi, za­man­la il­gi­li bir şart eda­tı­dır. Ba­zı du­rum­lar­da mekân­la il­gi­li ola­rak da kul­la­nı­la­bi­lir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah, bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ey Mer­yem, bu sa­na ne­re­den gel­di?" (Âl-i İmrân, 37) Şa­yet aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "en­na" eda­tı­nı, mekân­la il­gi­li ola­rak ele alır­sak "han­gi ma­hal­den di­ler­se­niz..." şek­lin­de bir an­lam el­de et­miş olu­ruz; eğer bu eda­tı za­man­la bağ­lan­tı­lı ola­rak ele alır­sak, bu du­rum­da "ne za­man di­ler­se­niz..." şek­lin­de bir an­lam el­de et­miş olu­ruz. Her iki durum­da da, an­lam açı­sın­dan ayet, mut­lak­lık ifa­de eder. Özel­lik­le "di­ler­se­niz..." şek­lin­de bir ke­li­me­nin de cüm­le için­de yer al­ma­sı, bu mut­lak­lı­ğı pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir. İş­te "Tar­la­nı­za va­rın..." em­ri­nin zo­run­lu bir yü­küm­lük olu­şu­nu en­gel­le­yen bu­dur. Çün­kü, bir işi yü­küm­lü­nün se­çi­mi­ne ve di­le­me­si­ne bı­rak­tık­tan son­ra onu zo­run­lu kıl­ma­nın bir an­la­mı yok­tur.
Ay­rı­ca, bu hü­küm­den ön­ce, aye­tin ba­şın­da "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır..."(Mâide, 6) şek­lin­de bir ifa­de­nin ye­r al­ma­sı, ikin­ci kez ka­dın­lar­dan "tar-­la" ola­rak sö­z e­dil­me­si, gös­te­ri­yor ki mak­sat, ka­dın­lar­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me hu­su­sun­da za­man­sal ve mekân­sal bir ge­niş­li­ğe işa­ret et­mek­te­dir. Fa­kat önem­li olan ka­dı­nın kas­tet­ti­ği mekân­dır. Er­ke­ğin de­ğil. Ya­ni, er­kek ka­dı­nın her­han­gi bir ma­hal­lin­den iliş­ki kur­ma ser­bes­ti­si­ne sa­hip­tir, şek­lin­de bir so­nuç çı­ka­rı­la­maz. Şa­yet, mut­lak­lık mekân­la il­gi­li ise, za­man­la il­gi­li mut­lak­lık ayet-i ke­ri­me ile çe­liş­mez. Do­la­yı­sıy­la, ken­di­sin­den ön­ce­ki: "Ay­ba­şı hâlin­de ka­dın­lar­dan ay­rı­lın ve te­miz­len­me­le­ri­ne ka­dar on­la­ra yak­laş­ma­yın." ifa­de­si ile bir zıt­lık oluş­tur­ma­mak­ta­dır. Eğer, söz konusu mut­lak­lık, za­man­la il­gi­li ise, bu du­rum­da "ay­ba­şı hâli"nden sö­z e­den ayet­le ka­yıt­lan­dı­rıl­mış­tır de­mek­tir. Bu­nun ka­nı­tı da "Ay­ba­şı hâli..." ile il­gi­li aye­tin, "tar­la" ifa­de­si­ni içe­ren aye­ti nes­he­de­me­ye­ce­ği un­sur­la­rı içer­me­si­dir. Kas­tet­ti­ği­miz hu­sus, "ay­ba­şı hâli" ile il­gi­li aye­tin, bu hâli "eza" ola­rak ni­te­le­me­si ve "ay­ba­şı hâlin­de.." ka­dın­lar­la cin­sel iliş­ki kur­ma­nın ha­ram­lı­ğı­nın ge­rek­çe­si­nin, onun "eza" olu­şu ola­rak sun­ma­sı­dır. Çün­kü "ay­ba­şı hâli" her za­man için "eza" dır. Yi­ne ayet-i ke­ri­me, ay­ba­şı hâlin­de ka­dın­lar­la cin­sel iliş­ki kur­ma­nın ha­ram kı­lı­nı­şı­nın bir tür "pis­lik"ten te­miz­len­me ol­du­ğu­na de­la­let et­mek­te­dir. Yü­ce Al­lah'ın, te­miz­le­nen­le­ri sev­me­si de, her za­man için ge­çer­li olan bir hu­sus­tur. O, kul­la­rı­nı te­miz kıl­mak­la, ne bü­yük iyi­lik­te bu­lun­du­ğu­nu di­le ge­tir­mek­te­dir. Ni­te­kim bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor: "Al­lah si­ze güç­lük çı­kar­mak is­te­mez, ama si­zi te­miz­le­mek ve üze­ri­niz­de­ki ni­me­ti ta­mam­la­mak is­ter."
Gö­rül­dü­ğü gi­bi bu ma­na (ha­yız ile il­gi­li ayet) "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tarla­nız­dır, tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti gi­bi bir ayet­le, ka­yıt­la­na­maz. Çün­kü bu ayet, her şey­den ön­ce bir ge­niş­lik, mü­sa­ma­ha ve öz­gür­lü­ğe işa­ret et­mek­te­dir. Bu ise ha­yız hâlin­de­ki yak­laş­ma­nın ha­ram kı­lı­nış se­be­bi (eziy­et olu­şu) ve bu ha­ram oluş hük­mü ko­yul­du­ğun­da mev­cut olan bir se­bep­ti. Bu­nun­la bir­lik­te her­han­gi bir et­ki­si ol­ma­dı (ha­ram­lı­ğı kal­dı­ra­ma­dı.) Hük­mün yü­rür­lü­ğe ko­nu­lu­şun­dan son­ra da bir et­ki­si­nin ola­bi­le­ce­ği dü­şü­nü­le­mez. Sa­ni­yen, ayet-i ke­ri­me şöy­le bir de­ğer­len­dir­me cüm­le­si­ni kap­sa­mak­ta­dır: "Ken­di­niz için ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın. Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın ve bi­lin ki, el­bet­te O'na ka­vu­şa­cak­sı­nız. İman eden­le­re müj­de ver." Bu açık­la­ma­nın ışı­ğın­da şu­nu di­ye­bi­li­riz ki: Ka­dın­la­rın tar­la olu­şun­dan sö­z e­den ayet is­ter ön­ce, is­ter son­ra in­miş ol­sun, ay­ba­şı hâli­ni ko­nu alan ayet-i ke­ri­me­yi nes­het­miş ola­maz.
Aye­tin ifa­de et­ti­ği an­lam ile il­gi­li ola­rak kı­sa­ca şu­nu söy­le­ye­bi­li­riz: İn­san top­lu­lu­ğu için ka­dı­nın öne­mi, tar­la­nın öne­mi gi­bi­dir. İn­sa­noğ­lu to­hu­mun de­va­mı ve yer­yü­zün­de­ki ha­ya­tı­nı sür­dür­mek için ge­rek­li olan be­sin mad­de­le­ri­ni el­de et­me hu­su­sun­da, na­sıl tarla­ya muh­taç­sa, nes­lin var­lı­ğı ve in­san tü­rü­nün de­va­mı için de ka­dın­la­ra muh­taç­tır. Çün­kü yü­ce Al­lah, in­san nes­li­nin ka­dın­la­rın rah­min­de şe­kil­len­me­si­ni ön­gör­müş­tür. Ar­dın­dan er­kek­le­rin or­ga­nik ya­pı­sı­na da ka­dın­la­ra e-ğim­li te­mel iç­gü­dü­ler yer­leş­tir­miş­tir. Yanı sıra in­san de­nen can­lı tü­rü­nün bu iki cin­si ara­sı­na sev­gi ve rah­met ba­ğı­nı yer­leş­tir­miş­tir. Du­rum böy­le olun­ca, ara­da­ki bu il­gi için ön­gö­rü­len va­ro­luş­sal amaç, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün de­va­mı­na yö­ne­lik se­bep­le­rin bir ön ha­zır­lık ola­rak ger­çek­leş­ti­ril­me­si şek­lin­de ön plâna çı­kar. Do­la­yı­sıy­la bu an­la­mı bel­li bir va­kit­le ka­yıt­lan­dır­ma­nın ya da bel­li bir mekâna öz­gü kıl­ma­nın pra­tik bir an­la­mı yok­tur. Ye­ter ki, söz konusu va­ro­luş­sal ama­ca ulaş­tı­rı­cı ni­te­lik­te ol­sun ve ih­ma­le gel­me­ye­cek va­cip ni­te­lik­li bir di­ğer yü­küm­lü­lük­le ça­kış­ma­sın. Bu açık­la­ma­mız ile "Ken­di­niz için ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın..." ifa­de­si ile de ne kas­te­dil­di­ği açı­ğa çık­mış ol­du.
Ba­zı­la­rı­nın "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır." di­ye baş­la­yan aye­ti, cin­sel iliş­ki es­na­sın­da er­ke­ğin azil yap­ma­sı­nın (me­ni­yi dı­şa­rı akıt­ma­sı­nın) ca­iz olu­şu­na bir ka­nıt ola­rak al­gı­la­ma­la­rı son de­re­ce tu­haf bir yak­la­şım­dır. Çün­kü ayet-i ke­ri­me­nin, bu hu­su­sa ba­kan bir yö­nü yok­tur. Yi­ne "Ken­di­niz için ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın..." ifa­de­si­ni de, cin­sel iliş­ki­ye baş­la­ma­dan ön­ce "bes­me­le" ge­tir­me­ye yö­ne­lik bir di­rek­tif ola­rak al­gı­la­mak da en az bu­nun ka­dar tu­haf bir yak­la­şım­dır.
Ken­di­niz için ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın. Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın ve bi­lin ki el­bet­te O'na ka­vu­şa­cak­sı­nız. İman eden­le­re müj­de ver.
De­dik ki: "Ken­di­niz için ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın..." ifa­de­siy­le -ki hi­tap er­kek­le­re ya da ka­dın-er­kek tüm in­san­la­ra yö­ne­lik­tir- ev­len­me ve üre­me yo­luy­la in­san tü­rü­nün de­va­mı­nı sağ­la­yı­cı bir teş­vik kas­te­dil­miş­tir. Şu ka­da­rı var ki, yü­ce Al­lah, in­san tü­rü­nün de­va­mı ile, sa­de­ce di­ni­nin yaşa­ma­sı­nı, tev­hid me­sa­jı­nın ya­yıl­ma­sı­nı ve ken­di­si­ne kul­luk esa­sı­na da­ya­lı sis­te­min ev­ren­sel çap­ta ha­ki­mi­ye­ti­ni is­ter: "Ben, cin­le­ri ve in­san­la­rı yal­nız­ca ba­na iba­det et­sin­ler di­ye ya­rat­tım." (Zâriyât, 56) Eğer yü­ce Al­lah, in­san­la­ra ha­yat­la­rı ve var­lık­la­rı­nın de­va­mı ile il­gi­li bir şey em­ret­miş­se, ke­sin­lik­le bu hu­su­su, Rable­ri­ne yö­ne­lik iba­det­le bağ­lan­tı­lı ola­rak al­gı­la­ma­la­rı için em­ret­miş­tir. Sırf yer­yü­zün­de­ki var­lık­la­rı­nı sür­dür­me­le­ri, iş­kem­be­le­ri­ni do­yur­mak ve cin­sel ar­zu­la­rı­nı tat­min et­mek için ya­şa­ma­la­rı, az­gın­lık ve gaf­let çöl­le­rin­de yi­tip git­me­le­ri kas­te­dil­miş de­ğil­dir.
Ger­çi "Ken­di­niz için ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın..." ifa­de­sin­den mak­sat, üre­me ve in­san­lık ca­mi­a­sı­na ye­ni bi­rey­ler ka­zan­dır­mak­tır -ki in­san­lık ca­mi­a­sı her an ölüm ara­cı­lı­ğı ile bir­çok bi­re­yi­ni yi­tir­mek­te, za­ma­nın geç­me­si so­nu­cu sa­yı­la­rı azal­mak­ta­dır.- Fa­kat bun­lar asıl amaç de­ğil­dir. Ter­si­ne, amaç, nes­lin de­va­mı, sa­lih amel­ler iş­le­yen bi­rey­le­rin ka­za­nıl­ma­sı ara­cı­lı­ğı ile yer­yü­zün­de Al­lah'ın zik­ri­nin ka­lı­cı­lık ka­zan­ma­sı­dır. Hiç kuş­ku­suz yer­yü­zün­de Al­lah'ın zik­ri­ni ka­lı­cı kıl­ma­ya yö­ne­lik ola­rak dün­ya­ya gel­me­le­ri sağ­la­nan sa­lih amel­li bi­rey­le­rin ka­zan­dık­la­rı se­vap­lar, hem ken­di­le­ri­nin hem de sa­lih ata­la­rı­nın ha­ne­si­ne ya­zı­lır: "On­la­rın ön­de tak­dim et­tik­le­ri ve eser­le­ri­ni biz ya­za­rız." (Ya­sin, 12)
Bu açık­la­ma­mız­la, "ken­di­le­ri için ile­ri­ye tak­dim ve ha­zır­lık yap­ma" ifa­de­siy­le, kı­ya­met gü­nü için ön­ce­den sa­lih amel­ler sun­ma, an­la­mı kas­te­dil­di­ği be­lir­gin­lik ka­za­nı­yor. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "O gün ki­şi el­le­ri­nin öne sür­dü­ğü şey­le­re ba­kar." (Ne­be, 41) "Ha­yır ola­rak ken­di ne­fis­le­ri­niz için ön­ce­den ile­ri sür­dü­ğü­nüz şey­le­ri, da­ha ha­yır­lı ve da­ha bü­yük bir ecir ola­rak Al­lah ka­tın­da bu­lur­su­nuz." (Müz-zem­mil, 20) Bu açı­dan, "Ken­di­niz için ha­zır­lık ya­pın. Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın ve bi­lin ki el­bet­te O'na ka­vu­şa­cak­sı­nız..." aye­ti, "Ey iman eden­ler, Al­lah'tan kor­kun. Her­kes ya­rın için ne­yi tak­dim et­ti­ği­ne (ile­ri sür­dü­ğü­ne) bak­sın. Al­lah'tan kor­kun. Hiç şüp­he­siz Allah, yap­tık­la­rı­nız­dan ha­ber­dar­dır." (Haşr, 18) aye­ti­ne ben­ze­mek­te­dir. Şu hâl­de, -Al­lah her­kes­ten da­ha iyi bi­lir- "Ken­di­niz için tak­dim edin (ile­ri­ye ha­zır­lık ya­pın)." ifa­de­sin­den mak­sat, Al­lah'ın rı­za­sı­na yö­ne­lik ola­rak sa­lih amel­ler tak­dim et­mek­tir. İn­san­lık ca­mi­a­sı için ya­rar­lı ola­cak­la­rı­nı uma­rak ço­cuk sa­hi­bi ol­ma­yı amaç­la­mak da sa­lih amel kav­ra­mı­nın kap­sa­mı­na gi­rer. "Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın." ifa­de­si ile de, tar­la di­ye ni­te­le­nen ka­dın­lar­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me, Al­lah'ın bu hu­sus­ta be­lir­le­di­ği sı­nır­la­rı aş­ma­ma, O'nun ön­gör­dü­ğü doğ­rul­tu­da ha­re­ket et­mek­ten ka­çın­ma­ma ve ha­ram­la­ra bu­laş­ma­ma gi­bi sa­lih amel­le­rin şah­sın­da so­mut­la­şan tak­va duy­gu­su kas­te­dil­mek­te­dir. "Ve bi­lin ki el­bet­te O'na ka­vu­şa­cak­sı­nız." ifa­de­si ile, Al­lah'tan kor­kup sa­kın­ma­ya yö­ne­lik bir işa­ret var­dır. Bu­ra­da­ki kor­ku ise, kı­ya­met gü­nü ve kö­tü he­sap­tan du­yu­lan en­di­şe­dir, kor­ku­dur. Ni­te­kim, yu­ka­rı­da de­ğin­di­ği­miz Haşr Suresi'nin il­gi­li aye­tin­de yer alan, "Al­lah'tan kor­kun. Hiç şüp­he­siz Al­lah, yap­tık­la­rı­nız­dan ha­ber­dar­dır." ifa­de­si ile de, "kor­ku" an­la­mın­da "tak­va" kas­te­dil­miş­tir. "Bi­lin" di­ye­rek bil­gi­ye em­ret­mek ve bu emir­de de bil­gi­nin ge­rek­tir­di­ği şey­le­ri, ya­ni dik­kat­li ol­ma, ko­run­ma ve sa­kın­ma­yı kas­tet­mek, ko­nuş­ma ve ya­zı di­lin­de (söz sa­na­tın­da) sık­ça baş­vu­ru­lan bir yön­tem­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­rur: "Ve bi­lin ki mu­hak­kak Al­lah, ki­şi ile kal­bi ara­sı­na gi­rer." (Enfâl, 24) Ya­ni, Al­lah'ın si­zin­le kal­bi­ni­zin ara­sı­na gir­me­sin­den kor­kun-sa­kı­nın. Sa­lih amel­ler iş­le­mek ve he­sap­laş­ma gü­nün­den kork­mak, iman­la di­rekt iliş­ki­si bu­lu­nan ol­gu­lar ol­du­ğu için, aye­tin so­nun­da şöy­le bir de­ğer­len­dir­me cüm­le­si yer al­mış­tır: "İman eden­le­re müj­de ver." Ni­te­kim Haşr Suresi'nin il­gi­li aye­ti­nin "Ey iman eden­ler..." di­ye baş­la­ma­sı da bu il­gi­den do­la­yı­dır.
AYE­TlerİN hadisler ışığında açıklaması
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde Ah­med, Abd b. Humeyd, Da­re­mî, Müs­lim, Ebu Da­vud, Tir­mi­zî, Neseî, İbn Ma­ce, Ebu Ya'la, İbn Mün­zir, Ebu Ha­tem, en-Nu­has (en-Na­sih ad­lı ese­rin­de), Ebu Hay­yan ve Bey­ha­kî (Sü­ne­n'in­de) Enes'ten ri­va­yet eder­ler: "Ya­hu­di­ler, ka­dın­la­rı ay­ba­şı hâlin­dey­ken on­la­rı ev­den çı­ka­rır, on­lar­la bir­lik­te ye­mez ve iç­mez­ler­di. Ev­ler­de on­lar­la bi­r a­ra­da bu­lun­maz­lar­dı. Bu du­rum­la il­gi­li ola­rak Resulullah efe­ndi­mi­ze (s.a.a) bir so­ru so­rul­du. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah şu aye­ti in­dir­di: "Sa­na ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâli­ni so­rar­lar. De ki: O, bir ezi­yet (ve ra­hat­sız­lık hâli­dir). Ay­ba­şı hâlin­de ka­dın­lar­dan ay­rı­lın..." Aye­tin ini­şi üze­ri­ne Resulullah efen­di­miz (s.a.a) "Ay­ba­şı hâlin­de, ka­dın­la­rı­nız­la bir ara­da otu­run ve cin­sel bir­leş­me ha­riç her şe­yi ya­pa­bi­lir­si­niz." de­di. Bu­nu du­yan Ya­hu­di­ler: "Bu adam, her­ şey­de mut­la­ka bi­ze mu­ha­le­fet ede­cek­tir." dedi­ler. Useyd b. Hu­dayr ve Ubad b. Bişr, Resulullah'a ge­le­rek: "Ya­hu­di­ler, şöy­le, şöy­le de­di­ler. Şim­di biz ka­dın­la­rı­mız­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me­ye­lim mi?" de­di­ler. Bu­nun üze­ri­ne, Re-sulullah'ın yü­zü­nün ren­gi de­ğiş­ti. Öy­le ki biz, onun bu iki ada­ma kız­dı­ğı­nı san­dık son­ra adı ge­çen iki şa­hıs ora­dan ay­rıl­dı­lar. O sı­ra­da bir kap do­lu­su süt Resulullah'a he­di­ye ola­rak su­nul­du. Resulullah o iki­si­ni ça­ğı­rıp on­la­ra bu süt­ten içir­di. Bu­nun üze­ri­ne onun bu iki­si­ne kız­ma­dı­ğı­nı an­la­dık."
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde Süd­dî ka­na­lıy­la şöy­le ri­va­yet edi­lir: "Sa­na ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâli­ni so­rar­lar." Bu so­ru­yu so­ran Sa­bit b. Deh­dah'tı.
Bu ri­va­ye­tin ben­ze­ri, Mu­ka­til'den de ri­va­yet edil­miş­tir.
et-Teh­zib ad­lı ese­rin bir ye­rin­de, İmam Cafer Sa­dık'ın "Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din." ifa­de­siy­le il­gi­li ola­rak: "Bu ayet, ço­cuk sa­hi­bi ol­ma is­te­ğiy­le il­gi­li­dir. Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den ço­cuk is­te­yin." de­di­ği ri­va­yet edi­lir.
el-Kâfi'de de­ni­li­yor ki: İmam Cafer Sa­dık'a so­rul­du ki: "Ka­rı­sı ay­ba­şı hâlin­de olan bir er­kek, ka­rı­sın­dan ne ka­dar ya­rar­la­na­bi­lir?" İmam bu­yur­du ki: "Önü (cin­sel or­ga­nı) ha­riç her ta­ra­fın­dan ya­rar­la­na­bi­lir."
Yi­ne ay­nı eser­de, İmam Cafer Sa­dık'ın (a.s) ay­ba­şı hâli­nin son gün­le­rin­de ha­yız ka­nı ke­si­len ka­dın­la il­gi­li ola­rak "Eğer ko­ca­sı­nın uzun sü­re cin­sel iliş­ki kur­ma­ma­sın­dan do­la­yı, şe­he­vî ar­zu­la­rı şid­det­len­miş­se, ka­rı­sı­na cin­sel or­ga­nı­nı yı­ka­ma­sı­nı em­ret­sin ve di­ler­se ka­dın gu­sül al­ma­dan iliş­ki kur­sun." de­di­ği ri­va­yet edi­lir. Bir di­ğer ri­va­ye­te gö­re, İmam Cafer Sa­dık (a.s), "Ba­na gö­re, ka­dı­nın gu­sül al­ma­sı da­ha iyi­dir." de­miş­tir.
Ben derim ki: Bu ko­nuy­la il­gi­li birçok ri­va­yet var­dır. Bu ri­va­yet­ler ge­nel­lik­le, ayet­te­ki "te­miz­len­me" an­la­mı­na ge­len ifa­de­nin "yet­hurne" şek­lin­de okun­ma­sı­nı pe­kiş­ti­rir ni­te­lik­te­dir. Bu ise, "ka­nın ke­sil­me­si" an­la­mı­na ge­lir. Ni­te­kim "yet­hur­ne" ve "yet­tah­har­ne" ke­li­me­le­ri­nin ara­sın­da­ki fark vur­gu­la­ma ba­kı­mın­dan, ikin­ci­si­nin "te­miz­len­me­yi ka­bul et­me" an­la­mı­na gel­di­ği söy­len­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la ikin­ci­sin­de is­te­ğe bağ­lı­lık an­la­mı bu­lun­du­ğu için gus­let­me­ye de uy­gun­dur. Bi­rin­ci­si ise, te­miz­li­ğin mey­da­na ge­li­şi de­mek­tir. Bun­da da is­te­ğe bağ­lı­lık an­la­mı söz konusu de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la, bu­na uy­gun olan ka­nın ke­sil­me­si ile bir­lik­te olu­şan te­miz­lik hâli­dir. Eğer "ta­tah­hur" ke­li­me­si ile, "yı­ka­ma" kas­te­dil­miş­se, bu yı­ka­ma­nın müs­te­hap­lı­ğı­nı ifa­de eder. Şa­yet "gus­let­me" an­la­mı kas­te­dil­miş­se, bu da gu­sül­den son­ra cin­sel iliş­ki kur­ma­nın müs­te­hap­lı­ğı­nı ifa­de eder. Ni­te­kim İmam Cafer Sadık (a.s): "Ba­na gö­re, ka­dı­nın gu­sül al­ma­sı da­ha iyi­dir." sö­zü ile bu an­la­mı vur­gu­la­mış­tı. Bun­dan ön­ce­ki ya­ni ka­nın ke­sil­me­si ile gus­lün alın­ma­sı ara­sın­da­ki za­man­da, iliş­ki kur­ma­nın ha­ram ol­du­ğu­nu ifa­de et­mez. Çün­kü "yet­hur­ne"nin cin­sel iliş­ki ya­sa­ğı için ko­nul­muş bir sı­nır ol­ma­sıy­la bağ­daş­maz.
el-Kâfi'de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s): "Şüp­he­siz Al­lah, tev­be eden­le­ri se­ver, te­miz­le­nen­le­ri de se­ver." ifa­de­siy­le il­gi­li ola­rak: "Ca­hili­ye dö­ne­min­de in­san­lar pa­muk ve taş­lar­la is­tin­ca edi­yor­lar­dı. (kendilerini te­miz­li­yor­lar­dı.) Son­ra ab­dest al­ma­la­rı ön­gö­rül­dü. Bu, gü­zel bir uy­gu­la­may­dı. Resulullah (s.a.a) ab­dest alın­ma­sı­nı, em­ret­ti, ken­di­si de su ile te­miz­len­me­ye dik­kat et­ti. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah: "Şüp­he­siz Al­lah, tev­be eden­le­ri se­ver, te­miz­le­nen­le­ri de se­ver." aye­ti­ni in­dir­di." de­di­ği ri­va­yet edi­lir.
Ben derim ki: Ay­nı an­la­mı des­tek­le­yen birçok ri­va­yet var­dır. Bu ri­va­yet­le­rin ba­zı­sın­da, ilk kez su ile te­miz­le­nen za­tın Be­râ b. Azib ol­du­ğu, onun bu dav­ra­nı­şı­nı des­tek­ler ma­hi­yet­te ayet in­di­ği ve Resulul-lah'ın uy­gu­la­ma­sı­nın da bu­nu pe­kiş­tir­di­ği ri­va­yet edi­lir.
Yi­ne ay­nı eser­de Selâm b. Müs­te­nir'in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Bir gün İmam Ebu Ca­fer'in (İmam Muhammed Bâkır'ın) (a.s) ya­nın­da bu­lu­nu­yor­dum. O sı­ra­da Ham­ran b. A'yan gel­di ve ona ba­zı şey­ler sor­du. Ham­ran git­mek üze­rey­ken, İmam Ebu Ca­fer'e şöy­le de­di: "Sa­na bir şey arz edeceğim. -Al­lah ara­mız­da­ki var­lı­ğı­nı uzun sü­re­li kıl­sın ve bi­zi sen­den ya­rar­lan­dır­sın- Biz se­nin ya­nı­na gel­di­ği­miz za­man, çı­kıp gi­der­ken kalp­le­ri­miz in­cel­miş, ne­fis­le­ri­miz dün­ya­dan il­gi­si­ni kes­miş olur, in­san­la­rın sa­hip ol­duk­la­rı şu mal­la­rı önem­siz gör­me­ye baş­la­rız. Son­ra ya­nın­dan çı­kar gi­de­riz. Halk­la ve tüc­car­lar­la kay­na­şı­rız. Bu se­fer dün­ya bi­ze se­vim­li gö­rün­me­ye baş­lar."
İmam Muhammed Bâkır de­di ki: "Evet, kalp­tir bun­lar. Ba­zen ka­tı, ba­zen yu­mu­şak olur­lar. Ama Hz. Mu­ham­med'in (s.a.a) as­ha­bı, "Ya Re­-su­lul­lah, biz mü­na­fık ol­mak­tan kor­ku­yo­ruz." de­miş­ler­di. Resulullah: "Ni­çin böy­le bir en­di­şe ta­şı­yor­su­nuz ki?" de­yin­ce şu ce­va­bı ver­miş­ler­di: "Se­nin ya­nın­da ol­du­ğu­muz za­man, bi­zi uya­rı­yor, teş­vik edi­yor­sun. Bu­nun üze­ri­ne kal­bi­miz yu­mu­şar, dün­ya­yı unu­tu­ruz, her şey­den el-e­tek çe­ke­riz. Öy­le ki, se­nin ya­nın­da ol­du­ğu­muz hâl­de ahi­re­ti, cen­ne­ti ve ce­hen­ne­mi göz­lem­li­yor gi­bi olu­ruz. Ama se­nin ya­nın­dan ay­rı­lıp şu ev­le­re gir­di­ği­miz­de, ço­luk ço­cu­ğu­mu­zu kok­la­dı­ğı­mız, ai­le­mi­zi gör­dü­ğü­müz­de, se­nin ya­nın­day­ken için­de bu­lun­du­ğu­muz hâl­den ne­re­dey­se eser kal­mı­yor. San­ki hiç böy­le bir hâl ya­şa­ma­dık gi­bi. Sen­ce, bi­zim bu hâli­miz ni­fak de­ğil mi­dir?" Resulullah on­la­ra şu ce­va­bı ver­di: "Ha­yır. Bu Şey­tan'ın sap­tır­ma amaç­lı gi­ri­şim­le­ri­dir. Dün­ya­ya eği­lim gös­ter­me­ni­zi is­ti­yor. Al­lah'a an­dol­sun, eğer siz tas­vir et­ti­ği­niz hâl üze­re kal­say­dı­nız, me­lek­ler­le mu­sa­fa­ha eder ve su üze­rin­de yü­rür­dü­nüz. Eğer siz gü­nah iş­le­yip son­ra da Al­lah'tan ba­ğış­lan­ma di­le­yen kim­se­ler ol­ma­say­dı­nız, yü­ce Al­lah, gü­nah iş­le­yen, ar­dın­dan Al­lah'tan ba­ğış­lan­ma di­le­yen ve Al­lah ta­ra­fın­dan ba­ğış­la­nan kim­se­ler ya­ra­tır­dı. Hiç şüp­he­siz mümin sı­na­nır gü­nah­la­ra duçar olur ve ar­dın­dan tev­be eder." Al­lah'ın: "Şüp­he­siz Al­lah, tev­be eden­le­ri se­ver, te­miz­le­nen­le­ri de se­ver." sö­zü­nü duy­ma­dı­nız mı? Yü­ce Al­lah'ın şu aye­tin­den ha­be­ri­niz yok mu?: "Rab­bi­niz­den ba­ğış­lan­ma di­le­yin; son­ra ona tev­be edin."[1]
Ben derim ki: Ben­ze­ri bir ha­di­si Tefsir'ul-Ayyâşî'de ri­va­yet edil­miş­tir. Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) "Eğer siz tas­vir et­ti­ği­niz hâl üze­re kal­say­dı­nız" sö­zü vi­la­yet (ve­li­lik) ma­ka­mı­na yö­ne­lik bir işa­ret­tir. Bu ma­ka­mın özel­li­ği, dün­ya­dan yüz­ çe­vi­rip Al­lah ka­tın­da olan şey­le­re yö­nel­mek­tir. Da­ha ön­ce "On­la­ra bir mu­si­bet isa­bet et­ti­ğin­de..." (Ba­ka­ra, 156) aye­ti­ni tef­sir eder­ken, ve­li­lik ma­ka­mı ile il­gi­li ba­zı açık­la­ma­lar­da bu­lun­muş­tuk.
"Eğer siz gü­nah iş­le­yen..." sö­zü ile de Efen­di­miz (s.a.a) ka­de­rin sır­rı­na işa­ret et­mek­te­dir. Ka­der, yü­ce Al­lah'ın isim­le­riy­le il­gi­li hü­küm­le­rin fi­il­ler mer­te­be­si­ne ve olay­la­rın, ge­liş­me­le­rin te­fer­ru­a­tı­na Es­ma­ul­lah kav­ram­la­rı­nın ge­rek­tir­di­ği doğ­rul­tu­da akı­şı­dır. "Hiç bir şey yok­tur ki, ha­zi­ne­le­ri bi­zim ka­tı­mız­da ol­ma­sın." (Hicr, 21) aye­ti­ni ve ka­der­le il­gi­li di­ğer ayet­le­ri in­ce­ler­ken, ko­nu­ya iliş­kin ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.
"Al­lah'ın: 'Şüp­he­siz Al­lah, töv­be eden­le­ri se­ver, te­miz­le­nen­le­ri de se­ver.' sö­zü­nü duy­ma­dı­nız mı?" ifa­de­si, İmam Muhammed Bâkır'a (a.s) ait­tir ve hi­tap da Ham­ran'a yö­ne­lik­tir. Bu ifa­de­de, töv­be ve te­miz­lik kav­ram­la­rı, gü­nah­lar­dan vaz­ge­çip Al­lah'a dön­me, gü­nah­la­rın ne­fis üze­ri­ne çö­rek­len­miş tor­tu­la­rı­nı, pis­lik­le­ri­ni ve kalp üze­rin­de­ki pa­sı­nı gi­der­me şek­lin­de açık­lan­mış­tır. Bu yak­la­şım; hük­mün mer­te­be­le­ri­ni, ba­zı mer­te­be­le­rin hük­mü­ne gö­re be­lir­le­me­ye bir ör­nek oluş­tur­mak­ta­dır. Ay­nı yak­la­şım "Ona, te­miz­le­nip arın­mış olan­lar­dan baş­ka­sı do­ku­na­maz." (Va­kıa, 79) aye­ti ile il­gi­li ola­rak da or­ta­ya kon­muş­tur. Ya­ni bu ayet­ten ha­re­ket­le: "Ki­ta­ba iliş­kin bil­gi, te­miz­le­nip-arın­mış Ehlibeyt'in ya­nın­da­dır." de­nil­di­ği gi­bi, "Te­miz­len­me­den (ab­dest-gu­sül ol­ma­dan) Kur'ân'a do­kun­mak, ha­ram­dır." şek­lin­de bir hü­küm de al­gı­lan­mış­tır.
Ni­te­kim, "Hiç bir şey yok­tur ki, ha­zi­ne­le­ri bi­zim ka­tı­mız­da ol­ma­sın; onu an­cak be­lir­len­miş bir mik­tar ile in­di­ri­riz." (Hicr, 21) aye­ti­ne gö­re, var­lık âlemi, ya­ra­tıl­mış­lar dün­ya­sı, Al­lah ka­tın­da­ki ha­zi­ne­ler­den baş­la­yıp, en alt ya­ra­tı­lış kat­man­la­rı­na ka­dar pey­der­pey in­mek­te­dir. Ay­nı şe­kil­de ka­der­le­re iliş­kin hü­küm­ler de an­cak, ha­ki­kat­ler men­zil­le­rin­den ge­çe­rek iner­ler. (Dik­kat edin!) "Sa­na ki­ta­bı in­di­ren O'dur. O'ndan bir kı­sım ayet­ler muh­kem­dir." (Âl-i İmrân, 7) aye­ti­ni in­ce­ler­ken, bu ko­nu­ya iliş­kin ola­rak da­ha de­tay­lı bil­gi­ler su­na­ca­ğız.
Şim­di, yu­ka­rı­da işa­ret et­ti­ği­miz hu­su­sa bi­raz da­ha aşi­na ol­muş gi­bi­yiz. Ora­da de­dik ki: Aye­tin za­hi­ri­ne ba­kar­sak, ayet­te ge­çen "tövbe" ve "te­miz­len­me" kav­ram­la­rın­dan mak­sat, su ile yı­kan­ma­dır. Bu ise, pis­lik­ten arın­dır­mak su­re­tiy­le be­de­ni Al­lah'a dön­dür­mek de­mek­tir.
Yi­ne da­ha ön­ce, Tefsir'ul-Kum­mî'den nak­len sun­du­ğu­muz, Resu-lullah efen­di­mi­zin (s.a.a) şu sö­zü­nün an­la­mı da be­lir­gin­lik ka­zan­mış olu­yor: "Yü­ce Al­lah, İb­ra­him'e (a.s) ha­ni­fi­yet'i in­dir­di. Bu ise te­miz­lik de­mek­tir; te­miz­lik ise on kıs­ma bö­lü­nür. Be­şi baş­la, be­şi de be­den­le il­gi­li­dir. Baş­la il­gi­li olan­lar şun­lar­dır: Bı­yık­la­rı kı­salt­mak, sa­kal­la­rı uzat­mak, saç­la­rı kes­mek, mis­vak, diş­le­rin ara­sı­nı te­miz­le­mek. Be­den­le il­gi­li olan­lar da şun­lar­dır: Be­den­de­ki kıl­la­rı al­mak, sün­net ol­mak, tır­nak kes­mek, ce­na­bet ol­duk­tan son­ra gu­sül al­mak ve su ile te­miz­len­mek. İş­te bu, Hz. İb­ra­him'in ge­tir­di­ği te­miz ha­nif­lik­tir. Bun­lar yü­rür­lük­ten kal­dı­rıl­ma­mış­tır ve kı­ya­me­te ka­dar da kal­dı­rıl­ma­ya­cak­tır." Bu hu­sus­la­rın te­miz­lik­ten sa­yıl­dı­ğı­na da­ir birçok ri­va­yet var­dır. Ba­zı­la­rın­da ağ­da yap­tır­mak da te­miz­lik ola­rak ni­te­len­di­ril­miş­tir.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de, "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır." ifa­de­si ile il­gi­li ola­rak, Mu­am­mer b. Hal­lad'ın İmam Ebu'l-Ha­san er-Rı­za'dan (a.s) şöy­le ri­va­yet et­ti­ği be­lir­ti­lir: "İmam bu­yur­du ki, "Ka­dın­la­ra kıç­la­rın­dan ya­naş­ma hak­kın­da ne di­yor­su­nuz? De­dim ki: "Me­di­ne­li­le­rin bun­da bir sa­kın­ca gör­me­dik­le­ri­ni duy­dum." Bu­nun üze­ri­ne İmam şöy­le de­di: "Ya­hu­di­ler, bir adam ar­ka­dan ka­rı­sı­na ya­na­şır­sa, do­ğa­cak ço­cuk şa­şı olur, der­ler­di. Bu­nun üze­ri­ne Yü­ce Al­lah, "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır, tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti­ni in­dir­di. Ya­ni is­ter ön­den, is­ter ar­ka­dan ya­na­şın. Bu ay­nı za­man­da, ka­dın­lar­la ters iliş­ki kur­ma hu­su­sun­da Yahudilere mu­ha­le­fet ni­te­li­ğin­dey­di.
Yi­ne ay­nı eser­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ayet-i ke­ri­me ile il­gi­li ola­rak: "Nor­mal mekâna (va­ji­na­ya) er­ke­ğin ön­den ya da ar­ka­dan ya­naş­ma­sı far­k et­mez." de­di­ği ri­va­yet edi­lir.
Ay­nı eser­de, Ebu Ba­sir ka­na­lıy­la İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöy­le ri­va­yet edi­lir. "Ebu Ba­sir der ki: "Ka­rı­sı ile ters iliş­ki ku­ran ada­mın du­ru­mu­nu İma­m'a sor­dum. Bu­nu hoş kar­şı­la­ma­dı ve şöy­le de­di: "Sa­kın ka­dın­la­rın anüs (ma­kat)ın­dan iliş­ki­ye gir­me­yin. "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır; tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti­nin an­la­mı, "di­le­di­ği­niz za­man on­la­ra va­rın" şek­lin­de­dir."
Ay­nı eser­de Fe­tih b. Ye­zid el-Curcanî'nin şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Bu­nun gi­bi bir hu­sus­la il­gi­li ola­rak fik­ri­ni öğ­ren­mek üze­re İmam Rı­za'ya (a.s) bir mek­tup yaz­dım. Ba­na şöy­le bir ce­vap gel­di: "Ca­ri­ye­si ile ters iliş­ki ku­ran bi­rin­den so­ru­yor­sun. Ka­dın bir oyun­cak gi­bi­dir. İn­ci­til­me­me­si ge­re­kir ve o, yü­ce Al­lah'ın bu­yur­du­ğu gi­bi tar­la­dır."
Ben derim ki: Bu an­lam­da birçok ha­dis, Ehlibeyt İmamları'n­dan ak­ta­rıl­mış­tır. el-Kâfi, et-Teh­zib, Tefsir'ul-Ayyâşî ve Tefsir'ul-­Kum­mî'de bun­la­rı gör­mek müm­kün­dür. Bu ri­va­yet­le­rin tü­mü şu­na de­la­let eder: Ayet-i ke­ri­me ka­dın­la­ra ar­ka­dan (va­ji­na­dan ol­mak ko­şu­luy­la) da ya­na­şı­la­bi­le­ce­ğin­den öte bir şe­ye de­la­let et­mez. Ay­yâ­şî'nin Ab­dul­lah b. Ebu Ya'fur ka­na­lıy­la ri­va­yet et­ti­ği: "Ebu Ab­dul­lah'a (a.s) ka­dın­la­ra kıç­-la­rın­dan ya­naş­ma­yı sor­dum. "Bu­nun bir sa­kın­ca­sı yok­tur" de­di ve "Ka­-dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır; tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti­ni o-ku­du." ri­va­ye­ti­ni de bu şe­kil­de yo­rum­la­mak müm­kün­dür.
Ben derim ki: Ka­dın­la­ra kıç­la­rın­dan ya­naş­ma ile, ar­ka­dan va­ji­na­yı kul­lan­ma­nın kas­te­dil­di­ği açık­tır. Ayet-i ke­ri­me bu­na de­la­let et­mek­te­dir. Ni­te­kim az ön­ce sun­du­ğu­muz Mu­am­mer b. Hal­lad'ın ak­tar­dı­ğı ha­dis de bu­nu gös­ter­mek­te­dir.
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde İbn Asa­kir Ca­bir b. Ab­dul­lah'tan ri­va­yet eder: En­sar er­kek­le­ri ka­dın­lar­la kla­sik (ka­dın alt­ta, er­kek üst­te ve ön­den) şe­kil­de iliş­ki ku­rar­dı. Fa­kat Ku­reyş er­kek­le­ri çe­şit­li şe­kil­ler de­ner­ler­di. Ku­reyş­li bir er­kek en­sar­dan bir ka­dın­la ev­len­di. Ka­dın­la bil­di­ği şe­kil­de iliş­ki kur­mak is­ter­ken, ka­dın bu­nu red­det­ti ve "An­cak kla­sik iliş­ki tar­zı­nı uy­gu­la­ya­bi­lir­sin." de­di. Ka­rı-ko­ca­nın bu an­laş­maz­lı­ğı Re­su­lul­lah'a ulaş­tı­rıl­dı. Bu­nun üze­ri­ne şu ayet-i ke­ri­me in­di: "Tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." Ya­ni is­ter ayak­ta, is­ter otu­ra­rak, is­ter ya­ta­rak iliş­ki ku­run. Ama her du­rum­da da tek ka­na­lı kul­la­nın (ters iliş­ki kur­ma­yın).
Ben derim ki: İn­ce­le­mek­te ol­du­ğu­muz aye­tin iniş se­be­bi ile il­gi­li ola­rak çe­şit­li ka­nal­lar­dan sa­ha­be­nin ko­nu­ya iliş­kin gö­rüş­le­ri ve de­ğer­len­dir­me­le­ri ak­ta­rıl­mış­tır. Ben­ze­ri bir yak­la­şım da İmam Rı­za'dan (a.s) ri­va­yet edil­miş­tir. Yu­ka­rı­da, ed-Dürr'ül-Men­sûr tefsirinden alın­tı yap­tı­ğı­mız ri­va­yet­te ge­çen "tek ka­nal­dan" mak­sat ka­dın­lar­la sa­de­ce, ön­den iliş­ki ku­ru­la­bi­le­ce­ği­dir. Çün­kü, ka­dın­lar­la ters iliş­ki kur­ma­nın ha­ram­lı­ğı­na iliş­kin ola­rak Ehlisün­net ka­nal­la­rın­dan birçok ha­dis var­dır. Bun­lar, birçok sa­ha­bîye da­yan­dı­rı­la­rak de­ği­şik ka­nal­lar­dan Re­su­lul-lah'tan (s.a.s.) ak­ta­rıl­mış­tır. Ger­çi bi­zim mez­he­bi­mi­ze men­sup bil­gin­le­rin Ehlibeyt İmamları'n­dan et­tik­le­ri ri­va­yet­le­re gö­re on­lar (a.s) ka­dın­lar­la ters iliş­ki kur­ma­yı şid­det­li mek­ruh say­mak­la be­ra­ber ca­iz gör­müş­ler­dir. An­cak, Ehlibeyt İmamları (a.s) da­ha ön­ce açık­la­dı­ğı­mız gi­bi bu hu­sus­ta, "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır; tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti­ni ka­nıt ola­rak sun­ma­mış­lar­dır. On­lar (a.s) Kur'ân-ı Ke­rim'de Hz. Lut'tan (a.s) ak­ta­rı­lan, "Eğer yap­mak is­ti­yor­sa­nız, iş­te bun­lar, be­nim kız­la­rım." (Hicr, 71) söz­le­ri ka­nıt gös­ter­miş­ler­dir. Çün­kü Hz. Lut (a.s) on­ların ka­dın­la­rın cin­sel or­gan­la­rı­na il­gi duy­ma­dık­la­rı­nı bi­le bi­le kız­la­rı­nı on­la­ra tak­dim et­miş­tir. Kur'ân-ı Ke­rim'de bu hük­mü nes­he­der ni­te­li­ğiy­le baş­ka bir ayet de yok­tur.
Bu­nun­la be­ra­ber, Ehlisün­net kay­nak­la­rın­ca ak­ta­rı­lan sa­ha­be gö­rüş­le­rin­de de ko­nu üze­rin­de gö­rüş bir­li­ği sağ­lan­ma­dı­ğı gö­rü­lür. Ri­va­ye­te gö­re, İbn Ömer, Ma­lik b. Enes, Ebu Sa­id Hud­rî ve baş­ka­la­rı, ka­dın­lar­la ters iliş­ki kur­mak­ta bir sa­kın­ca gör­mez­ler­di ve bu hu­sus­ta "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır." aye­ti­ni de­lil ka­bul eder­ler­di. Hat­ta, İbn Ömer'in: "Bu ayet, ka­dın­lar­la ters iliş­ki kur­ma­nın ca­iz­li­ği­ni vur­gu­la­mak için in­miş­tir." de­di­ği de ri­va­yet edil­miş­tir.
Söz gelimi ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde Da­re­kut­nî'nin "Ga­ra­ib-i Ma­lik"te Na­fi'ye da­yan­dı­ra­rak şöy­le ri­va­yet et­ti­ği­ni nak­le­der: Bir gün İbn Ömer ba­na de­di ki, "Ey Na­fi, şu mus­ha­fı al ve be­ni din­le." "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti­ne ka­dar oku­du ve ba­na şöy­le de­di: "Bi­li­yor mu­sun ey Na­fi, bu ayet ki­min hak­kın­da in­miş­tir?" "Ha­yır," de­dim. De­di ki: "Ka­rı­sı ile ters iliş­ki ku­ran en­sar­dan bir adam hak­kın­da in­miş­tir. Ada­mın bu tav­rı­nı halk ya­dır­ga­dı. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır; tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti­ni in­dir­di." De­dim ki: "Adam ka­rı­sı­nın cin­sel or­ga­nı­na ya­naş­tı­ğı için mi ya­dır­gan­mış­tı, yok­sa ka­rı­sı­nın maketinden ya­naş­tı­ğı için mi?" "Ha­yır, ka­rı­sı­nın maketinden ya­naş­tı­ğı için ya­dır­gan­mış­tı." de­di."
Ben derim ki: Bu gö­rüş, birçok ka­nal­dan İbn Ömer'e da­yan­dı­rıl­mış­tır. İbn Ab­dul­birr der ki: "İbn Öme­re da­yan­dı­rı­lan bu riva­yet­ler sa­hih­tir. Onun meş­hur gö­rü­şü­dür."
Yi­ne "ed-Dürr'ül-Mensûr'da, İbn Ra­he­veyh, Ebu Ya'la, İbn Ce­rir, et-Ta­ha­vî Müş­kil'ül-Asar ad­lı eser­de, İb­ni Mür­de­veyh ha­sen bir ri­va­yet zin­ci­riy­le Ebu Sa­id Hud­rî'den şöy­le ri­va­yet eder­ler: "Ada­mın bi­ri ka­rı­sı ile ters iliş­ki kur­muş­tu. Halk ada­mın bu tav­rı­nı nor­mal kar­şı­la­ma­dı. Bu­nun üze­ri­ne, "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır; tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti in­di."
Ay­nı eser­de, el-Ha­tib, Ma­lik'in ra­vi­le­rin­den Ebu Sü­ley­man el-Cev­-ze­ca­nî'nin şöy­le de­di­ği­ni be­lir­tir: "Ma­lik'ten eş­ler­le anüs­ten cin­sel iliş­ki kur­ma hak­kın­da bir so­ru sor­dum; ba­na de­di ki: "Şim­di böy­le bir il­iş­ki­den do­la­yı gu­sül al­dım."
Adı ge­çen ese­rin bir ye­rin­de, Ta­ha­vî İs­bağ b. Fe­rec'ten o da Ab­dul­lah b. Ka­sım'dan şöy­le ri­va­yet eder: "Di­nim­le il­gi­li ola­rak ken­di­si­ne uy­du­ğum hiç bir üs­ta­dı­mın bu işin, ya­ni ka­dın­lar­la anüs­ten iliş­ki kur­ma­nın helâl olu­şun­dan şüp­he et­ti­ği­ne rast­la­ma­dım. "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır." Bun­dan da­ha açık bir hü­küm ola­bi­lir mi?"
Sü­nen-i Ebî Da­vud'da İbn Ab­bas'tan şöy­le ri­va­yet edi­lir: "İbn Ömer -Al­lah gü­nah­la­rı­nı ba­ğış­la­sın- put­pe­rest en­sar­dan şu gru­bun, Ehli-kitap Yahudilerden şu grup­la be­ra­ber ol­duk­la­rı­nı san­mış­tır. En­sar ca­hi­li­ye dö­ne­min­de, Yahudilerin bil­gi­ce ken­di­le­rin­den üs­tün ol­duk­la­rı­nı dü­şü­nü­yor­lar­dı. Bu yüz­den on­la­rın birçok fi­i­li­ni tak­lit edi­yor­lar­dı. Ehlikitab'ın bir özel­li­ği de ka­dın­lar­la sa­de­ce va­ji­na­dan iliş­ki kur­ma­la­rıy­dı. Bu ka­dın­la­rı mem­nun et­me ba­kı­mın­dan uy­gun bir yön­tem­di. Ensa­rın bu gru­bu bu hu­sus­ta Ehlikitab'a uyu­yor­lar­dı. Ku­reyş­li­ler ise, cin­sel iliş­ki nok­ta­sın­da son de­re­ce öz­gür dav­ra­nı­yor­lar­dı. Ön­den, ar­ka­dan ve sırt üs­tü ya­ta­rak ol­mak üze­re çe­şit­li fan­te­zi­ler de­ni­yor­lar­dı. Mu­ha­cir­ler Me­di­ne'ye gel­dik­le­ri za­man, iç­le­rin­den bi­ri en­sar­dan bir ka­dın­la ev­len­di. Adam onun­la da ay­nı tarz­da iliş­ki kur­mak is­te­di, fa­kat ka­dın bu­nu ka­bul et­me­di ve "Biz bu gü­ne ka­dar hep bir tarz­da iliş­ki kur­duk. Ay­nı yo­lu de­ne­ye­cek­sen bu­yur, ak­si tak­tir­de ben­den uzak dur." de­di. Ka­rı-ko­ca ara­sın­da­ki bu tar­tış­ma açı­ğa çık­tı ve bilahare Resulullah'a ulaş­tı. Bu­nun üze­ri­ne şu ayet-i ke­ri­me in­di: "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır, tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." İs­ter ön­den, is­ter ar­ka­dan, is­ter sır­t üs­tü ya­ta­rak... Ye­ter ki üre­me or­ga­nın­dan ol­sun."
Ben derim ki: Su­yu­tî ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde bu ola­yı, baş­ka ka­nal­lar­dan Mü­ca­hid ve İbn Ab­bas'tan da ri­va­yet et­miş­tir.
Yi­ne ay­nı eser­de, İbn Ab­dul­ha­kem şöy­le ri­va­yet eder: "Şa­fii bu ko­nu­da Mu­ham­med b. Ha­san'la tar­tış­tı. Kar­şı ka­nıt ola­rak İbn Ha­san "tar­la" ni­te­li­ği­nin an­cak ka­dı­nın cin­sel or­ga­nı için söz konusu ola­bi­le­ce­ği­ni id­dia et­ti ve: "Ka­dı­nın cin­sel or­ga­nı dı­şın­da­ki böl­ge­ler cin­sel iliş­ki an­la­mın­da ha­ram­dır." de­di. Şa­fiî ona şu ce­va­bı ver­di: "Eğer adam ka­dı­nın ba­cak­la­rı­nın ara­sı­nı ya da kar­nı­nın eti­ni bu amaç için kul­la­nır­sa, sen­ce bu­ra­da "tar­la" ni­te­li­ği­ne uy­gun bir du­rum var mı?" İbn Ha­san: "Ha­yır" de­di. Şa­fiî: "Pe­ki adam böy­le ya­par­sa bu ha­ram mı­dır?" di­ye sor­du, İbn Ha­san: "Ha­yır" de­di. Bu­nun üze­ri­ne Şa­fiî: "Öy­ley­se, ken­di­ni­zin de ka­bul et­me­di­ği­niz bir şe­yi ne di­ye ka­nıt ola­rak su­nu­yor­sun?" de­di."
Adı ge­çen eser­de, İbn Ce­rir, İbn Ebu Ha­tem Sa­id b. Cü­beyr'den şöy­le ri­va­yet eder­ler: "Ben ve Mü­ca­hid, İbn Ab­bas'ın ya­nın­da otur­du­ğu­muz bir sı­ra­da, ada­mın bi­ri ya­nı­na gel­di ve şöy­le de­di: "Ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâli­ne iliş­kin ayet hak­kın­da ra­hat­la­tı­cı bir açık­la­ma yap­maz mı­sı­nız?"
İbn Ab­bas: "Ya­pa­rım" de­di ve: "Sa­na ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâlini so­rar­lar.... Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din." aye­ti­ni oku­du. Son­ra şöy­le de­di: "Ya­ni ha­yız ka­nı­nın gel­di­ği yer­den on­la­ra gi­din. Çün­kü kan ke­sil­me­den ön­ce bu yer­den iliş­ki kur­man ya­sak­lan­mış­tı." Adam: "Ya "Ka­dın­la­rı­nız si­zin tar­la­nız­dır; tar­la­nı­za di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın." aye­ti­ne ne der­sin?" di­ye sor­du. İbn Ab­bas: "Ya­zık­lar ol­sun sa­na, anüs­ten tar­la mı olur­muş? Eğer se­nin bu de­di­ğin doğ­ru ol­say­dı "ay­ba­şı hâline iliş­kin" aye­tin bir hük­mü kal­maz­dı. Çün­kü ka­dı­nın bir ta­ra­fı meş­gul olun­ca öte­ki ta­ra­fıy­la iliş­ki ku­ru­lur­du. An­cak "di­le­di­ği­niz gi­bi va­rın" ifa­de­si "di­le­di­ği­niz za­man; ge­ce ve­ya gün­düz on­lar­la iliş­ki ku­ra­bi­lir­si­niz" de­mek­tir."
Ben derim ki: Gör­dü­ğün gi­bi, İbn Ab­bas'ın ayet­ten çı­kar­dı­ğı bu so­nuç, yan­lış­tır. Çün­kü "ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâline" iliş­kin ayet, sa­de­ce, ay­ba­şı hâlinde ka­dın­lar­la va­ji­na­dan iliş­ki kur­ma­nın ha­ram­lı­ğı­na de­la­let et­mek­te­dir. Şa­yet ka­dın­la­rın tar­la ol­du­ğun­dan sö­z e­den ayet, ka­dın­lar­la anüs­ten iliş­ki kur­ma­nın ca­iz­li­ği­ne de­la­let et­seydi, iki ayet ara­sın­da ke­sin­lik­le bir kar­şıt­lık ol­maz­dı, do­la­yı­sıy­la ka­dın­la­rın tar­la ol­du­ğun­dan sö­z e­den ayet ka­dın­la­rın ay­ba­şı hâline iliş­kin aye­tin hük­mü­nü nes­het­miş (yü­rür­lük­ten kal­dır­mış) ola­maz. Kal­dı ki, da­ha ön­ce de vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi, ka­dın­la­rın tar­la ol­du­ğun­dan sö­z e­den ayet, sa­nıl­dı­ğı gi­bi, ka­dın­lar­la anüs­ten iliş­ki kur­ma­nın ca­iz­li­ği­ne de­la­let et­mez. Ba­zı ri­va­yet­ler­de, İbn Ab­bas'ın "Al­lah'ın si­ze em­ret­ti­ği yer­den on­la­ra gi­din." ifa­de­sin­den ha­re­ket­le, ka­dın­lar­la anüs­ten iliş­ki kur­ma­nın ha­ram ol­du­ğu­na iliş­kin gö­rüş be­lirt­ti­ği nak­le­dil­miş­tir. Ne var ki, bu tür bir ka­nıt­la­ma­nın son de­re­ce yan­lış ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­muş­tuk. Ayet-i ke­ri­me, sa­de­ce, ay­ba­şı ka­na­ma­sı de­vam et­ti­ği sü­re­ce, ka­dın te­miz­len­me­dik­çe, va­ji­na­dan iliş­ki kur­ma­nın ha­ram ol­du­ğu­na de­la­let edi­yor. Baş­ka hu­sus­la­ra iliş­kin bir açık­la­ma ge­tir­mi­yor. Ka­dın­la­rın tar­la ol­du­ğun­dan sö­z eden ayet­se, sa­de­ce tar­la­nın is­ten­di­ği gi­bi, ser­best­çe kul­la­nı­la­bi­le­ce­ği­ne de­la­let et­mek­te­dir. As­lın­da bu me­se­le, Fı­kıh bi­li­mi­ni il­gi­len­di­rir. Biz­se, ayet­le­rin işa­ret et­tik­le­ri hu­sus­lar mik­ta­rın­ca, ko­nu üze­rin­de dur­ma­yı amaç­la­dık.


[1]- [Hûd, 3]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim