Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 219-220
 
 
Söz­lük­ten al­gı­la­dı­ğı­mız kada­rıy­la "hamr" sar­hoş­luk yap­ma­sı için imal edi­len her tür­lü iç­ki­ye de­nir. Ke­li­me­nin an­lam esa­sı, ört­me­dir. Ak­lı ört­tü­ğü, gü­ze­li çir­kin­den, hay­rı şer­den ayır­det­me­si­ne en­gel ol­du­ğu için bu şe­kil­de ad­lan­dı­rıl­mış­tır.

30/03/2009

 

AYETLERİN MEALİ

219- Sa­na iç­ki­yi ve ku­ma­rı so­rar­lar. De ki: "On­lar­da hem bü­yük gü­nah, hem in­san­lar için fay­da­lar var­dır. Ama gü­nah­la­rı fay­da­la­rın­dan da­ha bü­yük­tür." Ve sa­na ne ka­da­r in­fak ede­cek­le­ri­ni so­rar­lar. De ki: "(Si­zi zor du­ru­ma dü­şür­me­ye­cek) or­ta bir mik­ta­rı." Böy­le­ce Al­lah, si­ze ayet­le­ri­ni açık­lar; umu­lur ki dü­şü­nür­sü­nüz.

220- Dün­ya ve ahi­ret hak­kın­da (dü­şü­nür­sü­nüz). Ve sa­na ye­tim­le­ri so­rar­lar. De ki: "On­la­rın (iş­le­ri­ni) ıs­lah et­mek (on­la­rı ken­di hâl­le­ri­ne bı­rak­mak­tan) da­ha ha­yır­lı­dır. Eğer on­la­rı ara­nı­za ka­tar­sa­nız, ar­tık on­lar si­zin kar­deş­le­ri­niz­dir. Al­lah boz­gun çı­ka­ra­nı ıs­lah edi­ci­den ayır­de­der. Eğer Al­lah di­le­sey­di si­ze güç­lük çı­ka­rır­dı. Şüp­he­siz Al­lah güç­lü ve üs­tün olan­dır, hikmet sa­hi­bi­dir."
AYETLERİN AÇIKLAMASI
219) Sa­na iç­ki­yi ve ku­ma­rı so­rar­lar.
Söz­lük­ten al­gı­la­dı­ğı­mız kada­rıy­la "hamr" sar­hoş­luk yap­ma­sı için imal edi­len her tür­lü iç­ki­ye de­nir. Ke­li­me­nin an­lam esa­sı, ört­me­dir. Ak­lı ört­tü­ğü, gü­ze­li çir­kin­den, hay­rı şer­den ayır­det­me­si­ne en­gel ol­du­ğu için bu şe­kil­de ad­lan­dı­rıl­mış­tır. Arap­lar, ka­dı­nın baş ör­tü­sü­ne "himar" der­ler. "Ha­mer­tu'l-inae" yani ka­bın ka­pa­ğı­nı ört­tüm. "Ah­mer­tu'l-acin" yani ha­mu­ra ma­ya kat­tım. Ha­mur ma­ya­sı­na "ha­mi­re" den­me­si­nin se­be­bi ön­ce­den yo­ğ­rul­ma­sı, son­ra üze­ri­nin ör­tül­me­si­dir. Arap­lar, sa­de­ce üzüm, hur­ma ve ar­pa­dan üre­ti­len iç­ki­yi bi­lir­ler­di. Son­ra in­san­lar za­man­la ye­ni tür­ler icat et­ti­ler. Bu gün, sar­hoş­luk ver­me de­re­ce­si­ne gö­re, sı­nıf­lan­dı­rı­lan birçok iç­ki tü­rü var­dır ki, tü­mü de "hamr" adı al­tın­da top­la­nır.
"el-Mey­sir" ke­li­me­si de söz­lük­te "ku­mar" an­la­mı­na ge­lir. Ku­mar oy­na­yan kim­se­ye "ya­sir" de­nir. Bu ke­li­me­nin de asıl an­la­mı "ko­lay-lık"tır. Ku­ma­rın böy­le ad­lan­dı­rıl­ma­sı­nın se­be­bi, her­han­gi bir yorgun­luk, emek ve ça­lış­ma söz konusu ol­mak­sı­zın baş­ka­sı­nın ma­lı­nı el­de et­me­si­dir. Arap­lar, da­ha çok bu is­mi, özel bir ku­mar oyu­nu için kul­la­nır­lar­dı. Şans ok­la­rı çek­me şek­lin­de oy­na­nır­dı. Ay­rı­ca bu oyu­na "ez­lam" ve "ak­lam" da der­ler­di.
Oy­na­nış şek­li­ne ge­lin­ce; ca­hi­li­ye dö­ne­min­de Arap­lar se­miz de­ve­ler sa­tın alıp bo­ğaz­lar­lar­dı. Son­ra bo­ğaz­la­dık­la­rı de­ve­yi yir­mi se­kiz par­ça­ya bö­ler­ler­di. Son­ra ya­nı­na on adet ok bı­ra­kır­lar­dı. Ok­la­ra "fez, tev'em, ra­kib, hils, na­fis, müs­bil, mu­al­la, mu­nih, se­nih ve ra­ğad" adı­nı ver­miş­ler­di. Fez adı­nı ver­dik­le­ri okun pa­yı, yir­mi se­kiz­de bir­di. Tev'-emin ise iki pa­yı var­dı. Ra­ki­bin pa­yı­na üç, hils'in pa­yı­na dört, nafi­sin pa­yı­na beş, müs­bi­lin pa­yı­na al­tı, mu­al­la­nın pa­yı­na ye­di par­ça dü­şer­di. En bü­yük pay buy­du. Mü­nih, se­nih ve ra­ğad ad­lı ok­la­ra ise bir şey düş­mez­di. On­la­rın pa­yı yok­tu. Ki­me adı ge­çen ok­lar­dan bi­ri çık­say­dı, ön­gö­rü­len pa­yı­nı alır­dı. Son üç oku çe­ken­ler­se de­ve­le­rin fi­ya­tı­nı üst­le­nir­ler­di. Bu oyun on ki­şi ara­sın­da, ok­lar­dan ku­ra çek­mek şek­lin­de oy­na­nır­dı.
De ki: "On­lar­da hem bü­yük gü­nah, hem in­san­lar için fay­da­lar var­dır. Ama gü­nah­la­rı fay­da­la­rın­dan da­ha bü­yük­tür."
Bir oku­yuş tar­zın­da "ke­bir" ye­ri­ne "ke­sir" (çok) ifa­de­si ge­çer. Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ism" ke­li­me­si "zenb (=gü­nah)" ke­li­me­si­ne ve an­lam ola­rak ona ben­ze­yen baş­ka ke­li­me­le­re ya­kın bir an­lam ifa­de eder. "İsm" bir du­rum­dur. Bir şey­de ve­ya a­kıl­da baş ­gös­te­ren bu du­rum, in­sa­nın ha­yır­la­ra ulaş­ma­sı­nı ge­cik­ti­rir. Do­la­yı­sıy­la, pe­şin­den mut­suz­luk ve baş­ka alan­lar­da yok­sun­luk ge­len bir gü­nah­tır bu. İç­ki ve ku­mar ha­ya­tın baş­ka alan­la­rın­da­ki mut­lu­luk­la­rı bo­zar­lar. Bu ba­kım­dan hem iç­ki hem de ku­mar, bu şe­kil­de de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir.
İç­ki iç­me­ye ge­lin­ce, tıb­bî za­rar­la­rı ve mi­de, ba­ğır­sak, ka­ra ci­ğer, ak­ci­ğer, si­nir sis­te­mi, atar da­mar­lar, kalp gi­bi or­gan­lar, gör­me ve tat­ma gi­bi du­yu­lar üze­rin­de­ki olum­suz et­ki­le­ri hak­kın­da es­ki­den ve gü­nü­müz­de ala­nı­nın uz­man dok­tor­lar ta­ra­fın­dan bin­ler­ce eser ka­le­me alın­mış­tır. Bu sa­ha­da ya­pı­lan is­ta­tis­tik­ler, iç­ki müp­te­la­la­rı­nın ya­ka­lan­dık­la­rı çe­şit­li has­ta­lık­la­rı or­ta­ya koy­muş­tur. Birçok ölüm­cül has­ta­lı­ğın se­be­bi­nin bu ze­hir ol­du­ğu ka­nıt­lan­mış­tır.
İç­ki­nin ahlâkî za­rar­la­rı­na ge­lin­ce; iç­ki içen kim­se­ler­de ahlâkî çö­kün­tü baş­lar. Ki­şi ya­vaş ya­vaş ha­ya­sız­lı­ğa doğ­ru yu­var­la­nır. Birçok maddî za­ra­ra uğ­rar. Suç iş­ler, adam öl­dü­rür, sır­la­rı­nı if­şa eder, ha­ram­la­rı, sı­nır­la­rı, kut­sal­la­rı çiğ­ner, ha­yat­ta­ki mut­lu­luk un­su­ru­nun da­ya­na­ğı olan tüm beşerî ya­sa­la­rı, özel­lik­le ırz, can ve mal ile il­gi­li na­mus­lu­luk il­ke­si­ni ayak­lar al­tı­na alır. Ne de­di­ği­ni bil­me­yen, ne ya­pa­ca­ğı­nı kes­ti­re­me­yen bir sar­hoş­tan hiç­bir ko­nu­da emin olun­maz. Dün­ya­yı kap­la­yan ve in­san ha­ya­tı­nı kıs­ka­ca alan birçok suçun ge­ri plânın­da ya doğ­ru­dan ya da do­lay­lı ola­rak iç­ki­nin mü­da­ha­le­si söz ko­nu­su­dur.
İç­ki­nin in­sa­nın al­gı­la­ma ye­te­ne­ği­ne yö­ne­lik olum­suz et­ki­si­ni, in­sa­nın ak­lı­nı ba­şın­dan al­ma­sı­nı, dü­şün­ce üze­rin­de­ki dü­zen­siz et­ki­le­ri­ni, sar­hoş­luk es­na­sın­da ve son­ra­sın­da id­ra­kin in­si­ca­mı­nı boz­ma­sı­nı hiç kim­se inkâr ede­mez. İçin­de­ki gü­nah ve fe­sa­dın en bü­yü­ğü bu­dur. Diğer bü­tün boz­gun­cu­luk­lar bu­ra­dan kay­nak­la­nır.
Da­ha ön­ce de işa­ret et­ti­ği­miz gi­bi, İslâm şe­ri­a­tı hü­küm­le­ri­nin te­me­li­ni, aklıse­li­min ko­run­ma­sı­na da­yan­dır­mış­tır. Ak­lı iş­lev­siz bı­ra­ka­cak, iç­ki, ku­mar, al­dat­ma ve ya­lan gi­bi şey­le­ri şid­det­le ya­sak­la­mış­tır. Ak­lın iş­le­vi­ni ye­ri­ne ge­tir­me­si­ni en­gel­le­yen fi­il­le­rin ba­şın­da iç­ki iç­me, söz­le­rin ba­şın­da da ya­lan ve ya­lan­cı şa­hit­lik­tir.
Bu fi­il­ler, ya­ni ak­lı iş­lev­siz hâle ge­ti­ren amel­ler -ki ya­lan ve sar­hoş­lu­ğa da­ya­nan po­li­ti­ka­lar en baş­ta yer alır- in­san­lı­ğı teh­dit et­mek­te, mut­lu­luk bi­na­sı­nı yer­le ­bir et­mek­te­dir. Ya­lan ve sar­hoş­lu­ğa da­ya­lı po­li­ti­ka­la­rın her bir mey­ve­si mut­la­ka ön­ce­ki­le­rin­den da­ha acı­dır. Yük ağır­laş­tık­ça ve ki­şi bu yü­kü kal­dı­ra­ma­ya­cak hâle gel­dik­çe, bi­raz da­ha yü­kü ağır­la­şır. So­nun­da emek­ler bo­şa gi­der, ça­ba­lar hüs­ran­la bi­ter. Hü­küm­le­ri­ni aklıse­li­me da­yan­dır­ma­sı, ak­lı bo­za­cak, onu iş­lev­siz hâle ge­ti­re­cek he­va ve he­ves men­şe­li amel­le­ri ya­sak­la­mış ol­ma­sı, bu göz ka­maş­tı­rı­cı ka­nıt­la­rı içe­ren İslâm di­ni için, bu şe­ri­at-ı gar­ra için ye­ter­li bir övünç­tür. İn­şa­al­lah Mâi­de Su­re­si'­nin il­gi­li aye­ti­ni tef­sir eder­ken da­ha ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.
İn­san­lar, hay­van­sal iç­gü­dü­le­ri­nin et­ki­siy­le her za­man şe­he­vi lez­zet­le­re eği­lim­li­dir­ler. Bu yüz­den şe­he­vi ar­zu­la­rı tat­min et­me­ye yö­ne­lik fa­a­li­yet­ler, hak ve ha­ki­kat­ten çok da­ha hız­lı bir şe­kil­de ara­la­rın­da yay­gın­lık ka­za­nır. Bu ar­zu­la­rı tat­mi­ne yö­ne­lik alış­kan­lık­lar edi­nir. Bu alış­kan­lık­la­rı bir ya­na bı­ra­kıp in­san­lı­ğın mut­lu­lu­ğu­nu ön­gö­ren ev­ren­sel ya­sa­lar sis­te­mi­ne gö­re ha­re­ket et­mek on­la­ra ağır ge­lir. Bu yüz­den yü­ce Al­lah bu hu­sus­la il­gi­li ola­rak koy­du­ğu ya­sa­la­rı aşa­ma­lı ola­rak ha­ya­ta ge­çir­miş. İn­san­la­rın bu hü­küm­le­re uy­ma­sı­nı şef­kat­le ve za­man ta­nı­ya­rak sağ­la­mış­tır.
İn­san­lar ara­sın­da yay­gın ola­rak iş­le­nen söz konusu kö­tü alış­kan­lık­lar­dan bi­ri de iç­ki kul­lan­ma­dır. Ko­nu­ya iliş­kin ayet­le­ri in­ce­le­di­ği­miz za­man, iç­ki­nin ha­ram kı­lı­nı­şın­da aşa­ma­lı bir yön­te­min iz­len­di­ği­ni gö­rü­rüz. İç­ki­nin ha­ram kı­lı­nı­şı dört aşa­ma­da ger­çek­leş­ti­ril­miş­tir:
Bi­rin­ci­si; "De ki: Rab­bim yal­nız­ca çir­kin ha­ya­sız­lık­la­rı, on­lar­dan açık­ta olan­la­rı­nı ve giz­li olan­la­rı­nı, gü­nah iş­le­me­yi, hak­lı ne­de­ni ol­ma­yan is­yan ve sal­dı­rı­yı ha­ram kıl­mış­tır." (A'râf, 33) ayet-i ke­ri­me Mek­ke dö­ne­min­de in­miş­tir ve bu­ra­da "ism (=gü­nah)" ha­ram kı­lın­mış­tır. İç­kide de gü­nah (ism) var­dır. An­cak gü­na­hın ne ol­du­ğu ve iç­ki­nin de bü­yük gü­nah ol­du­ğu vur­gu­lan­ma­mış­tır.
Bu ayet-i ke­ri­me­nin ifa­de tar­zı, ka­pa­lı hu­sus­la­rı açık­la­ma­ma tü­rün­den bir ko­lay­laş­tır­ma, bir ha­fif­let­me ol­sa ge­rek­tir. Ni­te­kim bu­nu şu ayet-i ke­ri­me­den de al­gı­lı­yo­ruz: "Hur­ma ağaç­la­rı­nın mey­ve­le­rin­den ve üzüm­ler­den hem sar­hoş­luk ve­ri­ci iç­ki, hem gü­zel bir rı­zk edin­mek­te­si­niz." (Nahl, 67) Bu ayet-i ke­ri­me de Mek­ke dö­ne­min­de in­miş­tir. Öy­le an­la­şı­lı­yor ki, in­san­lar he­nüz iç­ki­de­ki bü­yük ha­ra­mın far­kın­da de­ğil­dir­ler. Ta ki şu ayet-i ke­ri­me ine­ne ka­dar: "Ey iman eden­ler, sar­hoş iken, na­ma­za yak­laş­ma­yın." (Nisâ, 43) Bu ayet-i ke­ri­me de Me­di­ne'de in­miş­tir. Ve in­san­la­rın bir öl­çü­de en ef­dal bir hâl ve en ef­dal bir mekân olan mes­citte na­maz kı­lın­dı­ğı an­da iç­ki iç­me­le­ri­ni en­gel­le­ye­rek kıs­mi bir ya­sak ge­tir­miş­tir.
Aklî de­ğer­len­dir­me ve ay­rı­ca aye­tin akı­şı, Ba­ka­ra Suresi'n­de­ki il­gi­li aye­tin ve Mâ­i­de Su­re­si'n­de­ki iki aye­tin bun­dan ön­ce in­miş ol­ma­sı­nı, ih­ti­mal dı­şı bı­ra­kı­yor; çün­kü Ba­ka­ra ve Mâi­de su­relerindeki ayet­ler mut­lak bir ya­sak­tan sö­z et­mek­te­dir. Ge­nel bir ya­sak­tan son­ra özel bir ya­sak koy­ma­nın an­la­mı yok­tur. Kal­dı ki, böy­le bir yak­la­şım söz konusu ayet­ler­den al­gı­la­dı­ğı­mız, hü­küm­le­rin aşa­ma­lı­lı­ğı hu­su­su ile de bağ­daş­ma­mak­ta­dır. Çün­kü aşa­ma­lı­lık, ko­lay­dan zo­ra doğ­ru ge­liş­me gös­te­ren bir sü­reç­tir, zor­dan ko­la­ya de­ğil.
Son­ra da Ba­ka­ra Suresi'n­de­ki bu bö­lüm­de tef­sir et­ti­ği­miz ayet in­miş­tir: "Sa­na iç­ki­yi ve ku­ma­rı so­rar­lar. De ki: On­lar­da hem bü­yük gü­nah, hem in­san­lar için ya­rar­lar var­dır. Ama gü­nah­la­rı ya­rar­la­rın­dan da­ha bü­yük­tür." Da­ha ön­ce de açık­la­dı­ğı­mız gi­bi, bu ayet, Nisâ Su­resi'n­de­ki il­gi­li ayet­ten son­ra in­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la ayet-i ke­ri­me, içkinin ha­ram kı­lın­dı­ğı­na iliş­kin bir hü­küm içer­mek­te­dir. Çün­kü, iç­ki­nin de gü­nah ol­du­ğu­na ke­sin bir ifa­dey­le de­la­let et­mek­te­dir: "On­lar­da bü­yük gü­nah var­dır." Da­ha ön­ce Mek­ke iniş­li A'râf Su­re­si'n­de­ki il­gi­li aye­tin, gü­nah an­la­mı­na ge­len "ism"i ha­ram kıl­dı­ğı­nı vur­gu­la­mış­tık.
Bu nok­ta­da ba­zı tef­sir bil­gin­le­ri­nin aşa­ğı­da­ki de­ğer­len­dir­me­le­ri­nin yan­lış­lı­ğı or­ta­ya çı­kı­yor: "Ba­ka­ra Su­re­si'n­de­ki il­gi­li aye­tin, iç­ki ve ku­ma­rı ha­ram kıl­dı­ğı hu­su­su açık de­ğil­dir. Çün­kü: "On­lar­da bü­yük gü­nah var­dır." ifa­de­si, sa­de­ce bun­lar­da gü­nah ol­du­ğu­nu di­le ge­tir­mek­te­dir. Bu ifa­de­de yer alan gü­nah ke­li­me­si ile de "za­rar" kas­te­dil­miş­tir. Za­rar­lı olan her şe­yin ha­ram kı­lın­mış ol­ma­sı, baş­ka de­lil­ler­le sa­bit­tir fa­kat bir yö­nüy­le za­rar bir baş­ka yö­nüy­le de ya­rar sağ­la­yan şey­le­rin de ha­ram kı­lın­dı­ğı an­la­mı­na gel­mez. Bu yüz­den yu­ka­rı­da­ki ayet, sa­ha­be­nin içti­ha­dı­na ha­va­le edil­miş­tir. Ni­te­kim ba­zı­sı, bu ayet­ten yo­la çı­ka­rak iç­ki­yi bı­rak­mış, ba­zı­sı da iç­me­ye de­vam et­miş­tir. Bu ikin­ci gu­rup, za­rar­la­rın­dan sa­kın­mak kay­dıy­la, ya­rar­la­rın­dan is­ti­fa­de ede­bil­me ser­bes­ti­si­ne sa­hip ol­duk­la­rı­nı ön­gör­müş gi­bi­dir­ler. As­lın­da bu ayet-i ke­ri­me, da­ha son­ra ko­nu­la­cak ke­sin ya­sa­ğa iliş­kin bir ön ha­zır­lık ni­te­li­ğin­dey­di: "İç­ki, ku­mar, di­ki­li taş­lar ve fal ok­la­rı an­cak şey­ta­nın iş­le­rin­den olan pis­lik­ler­dir... Ar­tık vaz­geç­ti­niz de­ğil mi? (Mâide, 90-91)
Yu­ka­rı­da­ki gö­rü­şün yan­lış­lı­ğı­nın ne­den­le­ri­ne ge­lin­ce:
Bi­rin­ci­si; aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ism" ke­li­me­si, mut­lak ola­rak "za­rar" şek­lin­de al­gı­lan­mış­tır. Oy­sa "ism" ke­li­me­si "za­rar" de­mek de­ğil­dir. Sırf aye­tin akı­şı için­de, "ism" ke­li­me­si "ya­rar"ın kar­şı­lı­ğı ola­rak yer al­dı di­ye onu "ya­rar"ın kar­şı­tı "za­rar" şek­lin­de al­gı­la­ma­yı ge­rek­tir­mez. Şu ayet­ler­de ge­çen "ism" ke­li­me­si "za­rar" şek­lin­de al­gı­la­na­bi­lir mi?: "Kim Al­lah'a şirk ko­şar­sa, doğ­ru­su bü­yük bir gü­nah­la if­ti­ra et­miş olur." (Nisâ, 48) "Şüp­he­siz onun kal­bi günahkâr­dır." (Ba­ka­ra, 283) "... Ken­di gü­na­hı­nı ve be­nim gü­na­hı­mı üst­le­ne­sin." (Mâide, 29) "On­lar­dan her bir ki­şi­nin (ken­di­si) için­dir ka­zan­dı­ğı gü­nah" (Nur, 11) "Kim bir gü­nah ka­za­nır­sa, o an­cak ken­di nef­si aley­hin­de onu ka­zan­mış­tır." (Nisâ, 111) Bu­nun gi­bi da­ha birçok aye­ti ör­nek gös­te­re­bi­li­riz.
İkin­ci­si; ayet-i ke­ri­me, hük­mü "za­rar" ol­gu­su ile ge­rek­çe­len­dir­mi­yor. Böy­le bir şey söz konusu ol­sa bi­le, za­ra­rın ya­ra­ra ga­le­be çal­ma­sı şek­lin­de ge­rek­çe­len­di­ril­miş olur. "On­lar­da bü­yük gü­nah var­dır." ifa­de­si, bu ko­nu­da son de­re­ce açık­tır. Böy­le bir du­rum­da me­se­le iç­ti­ha­da na­sıl bı­ra­kı­la­bi­lir? Bu açık­ça nas­sa kar­şı bir iç­ti­hat ol­muş olur.
Üçün­cü­sü; ayet-i ke­ri­me­nin, iç­ki­yi ha­ram kıl­ma açı­sın­dan ke­sin bir hü­küm di­le ge­tir­me­di­ği­ni bir an için var­sa­ya­lım, an­cak ayet-i ke­ri­me­nin "ism"e de­la­let et­ti­ği ke­sin­dir. Ayet-i ke­ri­me­nin Me­di­ne'de in­di­ği­ni ve A'râf Su­re­si'n­de­ki il­gi­li aye­tin da­ha ön­ce na­zil ol­du­ğu­nu unut­ma­ya­lım. O da "ism"i ke­sin ola­rak ha­ram kıl­mış­tır. Mek­kî bir aye­tin her­han­gi bir şe­yi ha­ram kıl­dı­ğı­nı duy­du­ğu hâl­de, Me­de­ni bir ayet­ten yo­la çı­ka­rak, söz konusu şe­yin helâl ola­bi­le­ce­ği­ne iliş­kin iç­ti­hat yü­rü­ten bi­ri­nin ge­rek­çe­si ne ola­bi­lir ki?
Ne var ki, A'râf Su­re­si'­nin il­gi­li aye­ti "ism"i mut­lak ola­rak ha­ram kıl­mak­ta­dır. Bu ayet­te ise "ism" kav­ra­mı "bü­yük" ni­te­li­ği ile ka­yıt­lan­dı­rı­lı­yor. Böy­le­ce, her­han­gi bir kim­se­nin, iç­ki­nin tam ola­rak "ism (=gü­nah)" kav­ra­mı­nın kap­sa­mı­na gir­di­ğin­den şüp­he et­me­si­ne ge­rek kal­ma­mak­ta­dır. İç­ki­nin ha­ram kı­lın­mış bir gü­nah (ism) ol­du­ğun­dan şüp­he et­me­mek ge­re­kir. Kur'ân-ı Ke­rim, adam öl­dür­me, şa­hit­li­ği giz­le­me ve if­ti­ra gi­bi gü­nah­la­rı "ism" ola­rak ni­te­len­dir­miş, ama bun­la­rın hiç bi­ri için "bü­yük" sı­fa­tı­nı kul­lan­ma­mış­tır. Sa­de­ce iç­ki ve şir­ki bu şe­kil­de ni­te­le­miş­tir. Yü­ce Al­lah, şirk ile il­gi­li ola­rak şöy­le bu­yu­ru­yor: "Kim Al­lah'a şirk ko­şar­sa, doğ­ru­su bü­yük bir gü­nah­la if­ti­ra et­miş olur." (Nisâ, 48) Kı­sa­ca­sı, ayet-i ke­ri­me­nin, iç­ki­nin ha­ram kı­lı­nı­şı­na iliş­kin açık bir ka­nıt ol­du­ğun­dan kuş­ku duy­ma­mak ge­re­kir.
Son­ra, Mâ­i­de Su­re­si'­nin il­gi­li iki ayet-i in­miş­tir: "Ey iman eden­ler, iç­ki, ku­mar, di­ki­li taş­lar ve fal ok­la­rı an­cak şey­ta­nın iş­le­rin­den olan pis­lik­ler­dir. Öy­ley­se bun­lar­dan ka­çı­nın; umu­lur ki kur­tu­lu­şa erer­si­niz. Ger­çek­ten Şey­tan, iç­ki ve ku­mar­la ara­nı­za düş­man­lık ve kin dü­şür­mek, si­zi Al­lah'ı an­mak­tan ve na­maz­dan alı­koy­mak is­ter. Ar­tık vaz­geç­ti­niz de­ğil mi?" (Mâide, 90-91) Ayet­le­rin so­nun­da­ki ifa­de, Müslüman­la­rın Ba­ka­ra Su­re­si'n­de­ki il­gi­li aye­tin ini­şin­den son­ra, iç­ki­yi bı­rak­ma­dık­la­rı­nı, Mâi­de Su­re­si'n­de­ki il­gi­li ayet­le­rin ini­şi­ne ve "Ar­tık vazgeç­ti­niz de­ğil mi?" uya­rı­sın­da bu­lu­na­na ka­dar bu alış­kan­lı­ğı sür­dür­dük­le­ri­ni gös­ter­mek­te­dir. Aye­tin iç­ki ile il­gi­li bo­yu­tu bu.
Ku­ma­ra ge­lin­ce; onun top­lu­mu na­sıl boz­du­ğu, ha­yat bi­na­sı­nı na­sıl yık­tı­ğı bel­li ve göz­lem­le­ne­bi­lir bir ol­gu­dur. Açık ve bel­li şey­le­ri ay­rı­ca iza­ha ge­rek yok­tur. İn­şa­al­lah Mâ­i­de Su­re­si'­nin il­gi­li aye­ti­ni tef­sir et­ti­ği­miz­de, ku­ma­ra iliş­kin da­ha ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.
Bu ka­dar­lık bir açık­la­ma­dan son­ra, ar­tık ayet-i ke­ri­me­nin kap­sa­mı­na gi­ren ke­li­me­ler­le il­gi­li in­ce­le­me­mi­ze dö­ne­bi­li­riz: "De ki: On­lar­da hem bü­yük gü­nah, hem in­san­lar için ya­rar­lar var­dır." İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ism" ke­li­me­si­nin ne an­la­ma gel­di­ği­ni da­ha ön­ce açık­la­mış­tık. "Ke­bir (=bü­yük)" ke­li­me­si­ne ge­lin­ce, sa­yı­lar için "çok" ni­te­li­ği ne an­lam ifa­de edi­yor­sa, ha­cim­ler için de "bü­yük" ni­te­li­ği bu an­la­mı ifa­de edi­yor. "Çok­luk" ni­te­le­me­si "az­lık"ın kar­şı­tı ol­du­ğu gi­bi "bü­yük­lük" de "kü­çük­lük"ün kar­şı­tı­dır. Do­la­yı­sıy­la bun­lar izafî ni­te­lik­ler­dir. Ya­ni, bir ci­sim ya da ha­cim bir baş­ka cis­me ya da hac­me gö­re da­ha bü­yük­ken, ay­nı ci­sim, ken­di­sin­den da­ha bü­yük olan bir baş­ka cis­me gö­re kü­çük­tür. Eğer mu­ka­ye­se ve izafî­lik du­ru­mu söz konusu ol­ma­say­dı, çok­luk ve az­lık di­ye bir şey ol­ma­ya­ca­ğı gi­bi, bü­yük­lük ve kü­çük­lük de ol­ma­ya­cak­tı. Öy­le an­la­şı­lı­yor ki, in­san­lar, ilk kez maddî ve bi­ti­şik ci­sim­ler­le il­gi­li ola­rak "bü­yük­lük" an­la­mı­nın far­kı­na var­dı­lar. Son­ra bu ni­te­le­me­yi, şe­kil­den an­la­ma kay­dı­ra­rak, bu alan­da da "bü­yük" ve "kü­çük" an­la­mı­nı kul­la­nır ol­du­lar. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Ger­çek­ten o, bü­yük­ler­den bi­ri­dir." (Müd­des­sir, 35) "Ağız­la­rın­dan çı­kan söz ne bü­yük." (Kehf, 5) "Se­nin ken­di­le­ri­ni ça­ğır­dı­ğın şey, müş­rik­le­re ağır gel­di." (Şûrâ, 13) "el-İze­mu" de­yi­mi de an­lam iti­ba­riy­le "el-ki­be­ru" (bü­yük­lük) gi­bi­dir. An­cak gö­rü­nen o ki, "aza­met" ke­li­me­si "el-azm" kö­kün­den tü­re­miş­tir. Bu da can­lı var­lık­la­rın be­den­le­ri­nin bir par­ça­sı olan "ke­mik" an­la­mı­na ge­lir. Çün­kü, can­lı var­lı­ğın cis­mi­nin bü­yük­lü­ğü, is­ke­le­ti­ni oluş­tu­ran ke­mik­le­rin iri­li­ği­ne da­ya­lı bir ni­te­le­me­dir. Do­la­yı­sıy­la, bü­yük olan her şey, is­ti­a­re yo­luy­la "azim" ola­rak ni­te­len­di­ril­miş­tir. Son­ra, uzun sü­re­li kul­la­nım so­nu­cu, bu ke­li­me de, bir kök ola­rak al­gı­la­nıp on­dan tü­ret­me yo­lu­na gi­dil­miş­tir.
"Ya­rar" ke­li­me­si, "za­rar"ın kar­şı­tı­dır. Bu iki ke­li­me, gayrisi için is­te­nen ya da gayrisi için is­ten­me­yen ol­gu­lar­la il­gi­li ola­rak kul­la­nı­lır. Ni­te­kim "ha­yır" ve "şer" ni­te­le­me­le­ri de za­tı için is­te­nen ya da za­tı için is­ten­me­yen ol­gu­lar­la il­gi­li ola­rak kul­la­nı­lır­lar. İç­ki ve ku­mar­da­ki "yarar­lar"dan mak­sat, in­san­la­rın bu iki­si ara­cı­lı­ğı ile ulaş­ma­yı amaç­la­dık­la­rı alış veriş, ça­lış­ma, zevk al­ma ve eğ­len­me gi­bi malî is­ti­fa­de­ler­dir. İkin­ci kez, "gü­nah" ile "ya­rar­lar"ın bü­yük­lü­ğü ara­sın­da­ki kar­şı­laş­tır­ma­ya ge­lin­ce, bu se­fer "ya­rar­lar"ın müfret ola­rak kul­la­nıl­ma­sı ve çok­luk yö­nü­nün bir ke­na­ra bı­ra­kıl­ma­sı ge­rek­miş­tir. Çün­kü "bü­yük­lük" üze­rin­de sa­yı­nın bir et­ki­si yok­tur. Bu yüz­den "iki­si­nin gü­na­hı ya­ra­rın­dan da­ha bü­yük­tür." de­nil­miş de "ya­rar­la­rın­dan da­ha bü­yük­tür" de­nil­me­miş­tir.
Ve sa­na ne ka­dar in­fak ede­cek­le­ri­ni so­rar­lar. De ki: "(Si­zi zor du­ru­ma dü­şür­me­ye­cek) or­ta bir mik­ta­rı."
Ra­gıp el-İs­fa­ha­nî'nin de­di­ği­ne gö­re, bu ifa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "afv" ke­li­me­si bir­ şe­yi al­mak ama­cı ile ona yö­nel­mek, de­mek­tir. Da­ha son­ra, çe­şit­li an­la­tım mü­la­ha­za­la­rı ke­li­me­nin ba­ğış­la­ma, izi­ni sil­me ve in­fak­ta iti­dal­li ol­ma gi­bi fark­lı an­lam­la­ra gel­me­si­ni ge­rek­tir­miş­tir. Bu ayet­te ise, kas­te­di­len iş­te bu son an­la­mı­dır. Bu­nun­la be­ra­ber, yü­ce Al­lah bu ke­li­me ile han­gi an­la­mın kas­te­dil­di­ği­ni her­kes­ten da­ha iyi bi­lir.
Bu ayet-i ke­ri­me­de­ki, so­ru-ce­vap uy­gun­lu­ğu üze­ri­ne söy­le­ne­cek şey, "Sa­na ne­yi in­fak ede­cek­le­ri­ni so­rar­lar. De ki: Ha­yır ola­rak in­fak ede­ce­ği­niz şey, an­ne ba­ba­ya, ya­kın­la­ra..." aye­ti ile il­gi­li açık­la­ma­la­rı­mız­la ay­nı­dır.
Böy­le­ce Al­lah, si­ze ayet­le­ri­ni açık­lar; umu­lur ki dü­şü­nür­sü­nüz,
220) Dün­ya ve ahi­ret hakkında.
"Fi'd-Dunya ve'l-ahireti (=dünya ve ahiret hakkında)" ifa­de­sin­de­ki zarf, "tetefekkerûn (=dü­şü­nür­sü­nüz)" ifa­de­si­ne ta­al­luk eder, ama onun zar­fı de­ğil­dir.
Bu­na gö­re şöy­le bir an­lam el­de et­miş olu­yo­ruz: Umu­lur ki, hem dün­ya, hem ahi­ret hak­kın­da ve hem de bu iki âlem­le il­gi­li ger­çek­ler üze­rin­de dü­şü­nür­sü­nüz. Çün­kü, yü­ce Al­lah, dün­ya yur­du­nu si­zin için ya­rat­mış­tır ki, ora­da ya­şa­ya­sı­nız ve asıl ika­met­gâ­hı­nız olan ahi­ret­te işi­ni­ze ya­ra­ya­cak şey­le­ri ka­za­na­sı­nız. Siz ahi­ret­te Rab­bi­ni­ze dö­ne­cek­si­niz. O da, dün­ya ha­ya­tın­da iş­le­di­ği­niz amel­ler­den do­la­yı si­zi yar­gı­la­ya­cak­tır.
Ayet-i ke­ri­me­de ön­ce­lik­le, var­lık bü­tü­nü­ne iliş­kin ger­çek­le­rin, meb­de (var­lı­ğın baş­lan­gıç nok­ta­sı olan dün­ya) ve me­ad (var­lık­la­rın dö­nüş ye­ri ve ahi­ret) ile il­gi­li bil­gi­le­rin ve ev­ren­de­ki sır­la­rın in­ce­le­nip araş­tı­rıl­ma­sı­na, top­lu­mun ma­hi­ye­ti, ahlâk sis­te­mi, top­lum­sal ve bi­rey­sel ha­ya­tın ya­sa­la­rı, kı­sa­ca­sı meb­de (dün­ya) ve me­ad (ahi­ret) ve bu iki­si ara­sın­da, in­sa­nın mut­lu­lu­ğu ve mut­suz­lu­ğu ile ilin­ti­li tüm ol­gu­la­rın üze­rin­de dü­şü­nül­me­si­ne yö­ne­lik bir teş­vik var­dır.
İkin­ci­si; Kur'ân-ı Ke­rim, ger­çi in­san­la­rı Al­lah ve Re­su­lü­ne ka­yıt­sız-şart­sız ita­at et­me­ye, mut­lak şe­kil­de bo­yun eğ­me­ye da­vet eder, ama içer­di­ği hü­küm ve öğ­re­ti­le­rin ger­çe­ği or­ta­ya çı­ka­ran bir te­fek­kür ve ir­de­le­me ve bu sü­reç için­de yo­la ışık tu­ta­cak ay­dın­lan­ma söz konusu ol­mak­sı­zın kö­rü kö­rü­ne ve bas­ma ka­lıp bir şe­kil­de alın­ma­sın­dan hoş­nut ol­maz.
San­ki bu ayet-i ke­ri­me­de ge­çen "açık­la­ma" de­yi­min­den mak­sat, hü­küm ve ka­nun­la­rın il­let ve fel­se­fe­le­ri­ni or­ta­ya çı­kar­mak, ilim ve öğ­re­ti­le­rin te­mel pren­sip­le­ri­ni izah et­mek­tir.
Ve sa­na ye­tim­le­ri so­rar­lar. De ki: "On­la­rın (iş­le­ri­ni) ıslah et­mek da­ha ha­yır­lı­dır."
Ayet-i ke­ri­me­de, ye­tim­ler­le iç içe ya­şan­ma­sı­na izin ve­ril­me­si ba­kı­mın­dan bir tür ha­fif­let­me­ye, ko­lay­laş­tır­ma­ya do­lay­lı hat­ta açık olarak işa­ret edi­yor. Son­ra: "Eğer Al­lah di­le­sey­di si­ze güç­lük çı­ka­rır­dı." bu­yu­ru­lu­yor. Bu ifa­de, ye­tim­ler­le il­gi­li ola­rak yü­ce Al­lah ta­ra­fın­dan da­ha ön­ce ağır bir uy­gu­la­ma­nın ko­nul­du­ğu­nu, bu uy­gu­la­ma­nın Müslüman gö­nül­ler­de bir bu­ruk­lu­ğa, bir sı­kın­tı­ya ne­den ol­du­ğu­nu, bu yüz­den ye­tim­ler hak­kın­da so­ru sor­ma du­ru­mun­da kal­dık­la­rı­nı or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Ger­çek­te de öy­le ol­muş­tur. Çün­kü ye­tim­ler­le il­gi­li ola­rak, son de­re­ce sert ifa­de­ler içe­ren ayet­ler var­dır: "Ger­çek­ten, ye­tim­le­rin mal­la­rı­nı zul­me­de­rek yi­yen­ler, ka­rın­la­rı­na an­cak a­teş dol­dur­muş olur­lar. On­lar, çıl­gın bir ate­şe gi­re­cek­ler­dir." (Nisâ, 10) "Ye­tim­le­re mal­la­rı­nı ve­rin ve mur­dar olan­la te­miz ola­nı de­ğiş­tir­me­yin. On­la­rın mal­la­rı­nı mal­la­rı­nı­za ka­ta­rak ye­me­yin. Çün­kü bu, bü­yük bir suç­tur." (Nisâ, 2) Gö­rül­dü­ğü ka­da­rıy­la, tef­si­ri­ni sun­du­ğu­muz bu ayet-i ke­ri­me, Nisâ Suresi'nin il­gi­li ayet­le­rin­den son­ra in­miş­tir. Bu yak­la­şım, ri­va­yet­ler açı­sın­dan ko­nu­yu ele al­dı­ğı­mız za­man, aye­tin iniş se­be­bi ile il­gi­li ola­rak su­na­ca­ğı­mız ri­va­ye­ti de des­tek­ler ni­te­lik­te­dir.
De ki: "On­la­rı ıs­lah et­mek ha­yır­lı­dır." ifa­de­sin­de "ıs­lah" ke­li­me­si "nek­re (=be­lir­siz)" ola­rak kul­la­nıl­mış­tır. Bu da gös­te­ri­yor ki, Al­lah ka­tın­da hoş­nut­luk­la kar­şı­la­nan, sa­de­ce bir tür ıs­lah­tır. Her tür­lü ıs­lah de­ğil. Bu yüz­den sa­de­ce dış gö­rü­nüş iti­ba­riy­le ıs­lah gi­bi gö­zü­ken fa­kat ger­çek­te ıs­lah ama­cı gü­dül­me­yen ha­re­ket­ler ıs­lah de­ğil­dir. Çün­kü, "On­la­rı ıs­lah et­mek..." ifa­de­sin­de­ki "ıs­lah" ke­li­me­si­nin nek­re olu­şu, ıs­la­hın çe­şit­li­li­ği­ni vur­gu­la­ma­ya dö­nük bir kul­la­nım­dır. Şu hâl­de bu­nun­la kas­te­di­len, ger­çek ıs­lah­tır. Şeklî ıs­lah de­ğil. İfa­de­nin so­nun­da­ki şu de­ğer­len­dir­me cüm­le­si de bu ger­çe­ğe işa­ret et­mek­te­dir: "Al­lah if­sat edi­ci­yi ıs­lah edi­ci­den ayır­de­der."
Eğer on­la­ra ka­rı­şır­sa­nız ar­tık on­lar si­zin kar­deş­le­ri­niz­dir.
Bu ifa­de­de bü­tün müminler ara­sın­da sağ­la­nan eşit­li­ğe, her tür­lü ayrıcalıklıya yol açan ni­te­lik­le­rin ge­çer­siz­li­ği­ne yö­ne­lik bir işa­ret var­dır. Çün­kü bu tür ayı­rım­cı ni­te­lik­ler, in­san­lar ara­sın­da ki­mi­le­ri­ni kö­le­leş­tir­me, güç­süz­leş­tir­me, ez­me, do­la­yı­sıy­la bü­yük­len­me gi­bi zu­lüm ve az­gın­lı­ğa yol açan yı­kı­cı un­sur­la­rın or­ta­ya çık­ma­sı­na kay­nak­lık eder. Bu un­sur­la­rın ge­çer­siz­li­ği vur­gu­la­nın­ca, top­lum­da den­ge ege­men olur, za­yıf ye­tim­le güç­lü ve­li, ser­vet sa­hi­bi zen­gin­le, hiç­bir şe­yi ol­ma­yan yok­sul ara­sın­da eşit­lik sağ­lan­mış olur. Ay­nı den­ge ve eşit­lik her tür­lü tam ve ek­sik şey­ler ara­sın­da da ge­çer­li­dir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah baş­ka bir ayet­te şöy­le bu­yu­rur: "Müminler an­cak kar­deş­tir­ler." (Hu­cu­rat, 10)
Ve­li ve ye­ti­min iç içe ya­şa­ma­sı ile il­gi­li ola­rak ayet-i ke­ri­me­nin ca­iz kıl­dı­ğı hu­sus, bir­lik­te­li­ğin, in­san­la­r a­ra­sı hak­lar ba­kı­mın­dan eşit ko­num­da olan iki kar­de­şin be­ra­ber­li­ği şek­lin­de ol­ma­sı­dır. Ma­lın­dan alı­nan kim­se, ma­lı ve­ri­len kim­se ile ay­nı sta­tü­de ol­ma­sı­dır. Bu ba­kım­dan ele al­dı­ğı­mız ayet, şu aye­tin kar­şı­tı ni­te­li­ğin­de­dir: "Ye­tim­le­re mal­la­rı­nı ve­rin ve mur­dar olan­la te­miz ola­nı de­ğiş­tir­me­yin. On­la­rın mal­la­rı­nı mal­la­rı­nı­za ka­ta­rak ye­me­yin. Çün­kü bu bü­yük bir suç­tur." (Nisâ, 2) İki ayet ara­sın­da­ki bu kar­şı­lık­lı­lık, tef­si­ri­ni sun­du­ğu­muz aye­tin bir tür ko­lay­lık, bir tür ha­fif­let­me içer­di­ği­nin bir ka­nı­tı­dır. Aye­tin de­va­mı da, bu­na işa­ret et­mek­te­dir. Ni­te­kim şu ifa­de de bir öl­çü­de bu­na işa­ret eder ni­te­lik­te­dir: "Al­lah boz­gun çı­ka­ra­nı ıs­lah edi­ci­den (ayırt e­der) bi­lir." Bu de­mek­tir ki: Eğer bir­lik­te ya­şa­ya­cak­sa­nız (ki bu bir ha­fif­let­me­dir) bu, eşit hak­la­ra sa­hip iki kar­de­şin bir­lik­te­li­ği şek­lin­de ol­ma­lı­dır. Ye­tim­ler de baş­ka­la­rıy­la eşit hak­la­ra sa­hip ol­duk­tan son­ra on­lar­la bir­lik­te ya­şa­mak­tan ka­çın­mak, bun­dan kork­mak ge­rek­siz­dir. Çün­kü böy­le bir be­ra­ber­lik, gös­ter­me­lik de­ğil, ger­çek bir ıs­la­hı amaç­la­dı­ğı za­man, iyi­lik ve ha­yır ola­rak ön plâna çı­kar. Kal­dı ki işin iç yü­zü Al­lah'a giz­li kal­maz. Do­la­yı­sıy­la O sırf ye­tim­ler­le iç içe ya­şa­ma­nız­dan do­la­yı si­zi so­rum­lu tut­maz, çün­kü o, boz­gun­cu­yu ıslah edi­ci­den ayır­t e­der.
Al­lah boz­gun çı­ka­ra­nı ıs­lah edi­ci­den (ayırt eder) bi­lir.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "ya'le­mu (=bi­lir)" fi­i­li, "müf­sid" ke­li­me­si­ni va­sı­ta­sız, "mus­lih" ke­li­me­si­ni ise "min" harf-i cer­ri ile ken­di­si­ne "mef'ul" al­mış­tır. Bu ise "ya'le­mu" ke­li­me­si­ne "ayırt etme" an­la­mı­nı ka­zan­dır­mış­tır. Yi­ne ifa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-ane­fu" ke­li­me­si, zor­luk ve me­şak­kat an­la­mı­na ge­lir.
AYET­LE­RİN HA­DİS­LER IŞI­ĞIN­DA AÇIK­LA­NI­ŞI
el-Kâ­fi ki­ta­bın­da, Ali b. Yak­tin'in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Ha­li­fe el-Meh­di, İmam Ebu'l-Ha­san'dan (a.s), "İç­ki, Al­lah'ın ki­ta­bın­da ha­ram kı­lın­mış mı­dır? Çün­kü in­san­lar, iç­ki­nin Al­lah'ın ki­ta­bın­da, neh-ye­dil­di­ği­ni bi­li­yor­lar, ama ha­ram kı­lın­dı­ğı­na iliş­kin bir ifa­de­ye rast­la­mı­yor­lar?" di­ye sor­du. İmam Ebu'l-Ha­san (a.s): "Ter­si­ne, iç­ki Al­lah'ın ki­ta­bın­da ha­ram kı­lın­mış­tır." ce­va­bı­nı ver­di. el-Meh­di: "Ey Ebu'l-Ha­san, Al­lah'ın ki­ta­bı­nın ne­re­sin­de, iç­ki­nin ha­ram kı­lın­dı­ğı ya­zı­lı­dır?" di­ye so­run­ca. İmam şöy­le bu­yur­du: "Yü­ce Al­lah bu­yu­ru­yor ki: 'Rab­bin yal­nız­ca çir­kin ha­ya­sız­lık­la­rı, on­lar­dan açık­ta olan­la­rı­nı ve giz­li olan­la­rı­nı, gü­nah iş­le­me­yi (ism), hak­lı ne­de­ni ol­ma­yan is­yan ve sal­dı­rı­yı.... ha­ram kıl­mış­tır.'[1] "İsm" ola­rak ifa­de edi­len bu gü­nah iç­ki­nin biz­zat ken­di­si­dir. Çün­kü yü­ce Al­lah, bir baş­ka ayet­te şöy­le bu­yu­ru­yor: 'Sa­na iç­ki­yi ve ku­ma­rı so­rar­lar. De ki: On­lar­da hem bü­yük gü­nah, hem in­san­lar için za­rar­lar var­dır. Ama gü­nah­la­rı za­rar­la­rın­dan da­ha bü­yük­tür.'[2] Al­lah'ın ki­ta­bı­na gö­re "ism" iç­ki ve ku­mar­dır. Yü­ce Al­lah'ın bu­yur­du­ğu gi­bi, bun­la­rın gü­nah­la­rı (ism) za­rar­la­rın­dan da­ha bü­yük­tür." Bu­nun üze­ri­ne el-Meh­di şöy­le de­di: "Ey Ali b. Yak­tin, iş­te bu, Ha­şim-o­ğul­la­rı'­na ya­ra­şan bir fet­va­dır." Ben de ona şöy­le de­dim: "Doğ­ru söy­le­din, ey Emir'el-Mümi­nin, siz Ehlibeyt'den bu il­mi çı­kar­ma­yan Al­la-h'a ham­dol­sun." Bu­nun üze­ri­ne el-Meh­di sab­re­de­me­di ve: "Doğ­ru söy­le­din ey Ra­fı­zî" de­di."
Ben derim ki: Bu ri­va­ye­tin an­la­mı­nı pe­kiş­ti­ren açık­la­ma­la­ra da­ha ön­ce yer ver­miş­tik.
Yi­ne el-Kâ­fi ki­ta­bın­da, Ebu Ba­sir, İmam Cafer Sadık ve İmam Muhammed Bâkır'dan bi­ri­nin şöy­le de­di­ği­ni ri­va­yet eder: "Yü­ce Al­lah, gü­nah için bir ev, ev için bir ka­pı, ka­pı için bir ki­lit ve ki­lit için de bir anah­tar ya­rat­mış­tır. Gü­na­hın anah­ta­rı da iç­ki­dir."
Yi­ne ay­nı eser­de, İmam Cafer Sa­dık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Resulullah efen­di­miz (s.a.a) bu­yur­du ki: "İç­ki her gü­na­hın ba­şı­dır."
Ay­nı kay­nak­ta, İs­ma­il'in şöy­le de­di­ği be­lir­ti­lir: İmam Muhammed Ba­kır (a.s) Mes­cid-i Ha­ram'a gel­di. Ku­reyş ka­bi­le­le­ri­ne men­sup ba­zı kim­se­ler ona ba­kıp şöy­le de­di­ler: "İş­te Irak­lı­la­rın tap­tık­la­rı adam!" [Irak­lı­la­rın ken­di­si­ni aşı­rı de­re­ce­de sev­dik­le­ri­ni vur­gu­la­mak is­te­miş­ler­dir.] On­lar­dan ba­zı­sı: "Onun ya­nı­na bi­ri­si­ni gön­de­re­lim" de­di. Bu­nun üze­ri­ne, ba­zı genç­ler İma­mın ya­nı­na gi­dip: "Am­ca, bü­yük gü­nah­la­rın en bü­yü­ğü han­gi­si­dir?" di­ye sor­du­lar. İmam bu­yur­du ki: "İç­ki iç­mek­tir."
Ay­nı ese­rin bir baş­ka ye­rin­de Ebu'l-Bi­lad ka­na­lıy­la İmam Cafer Sadık ve İmam Muhammed Bâkır'dan bi­ri­nin şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "İç­ki iç­mek­ten da­ha bü­yük bir şey­le Al­lah'a is­yan edil­miş de­ğil­dir. Çün­kü bir sar­hoş, farz na­ma­zı ter­k e­der, ana­sı­na, kı­zı­na ve kız­ kar­de­şi­ne sar­kın­tı­lık eder de bu­nun far­kın­da ol­maz."
el-İh­ti­cac ad­lı eser­de, be­lir­til­di­ği­ne gö­re, zındığın bi­ri İmam Cafer Sadık'a (a.s) so­rar: "Yü­ce Al­lah iç­ki­yi ne­den ha­ram kıl­mış ki? On­dan da­ha lez­zet­li bir şey mi var?" İmam şöy­le ce­vap ve­rir: "Al­lah iç­ki­yi ha­ram kıl­mış­tır. Çün­kü iç­ki pis­lik­le­rin ana­sı, her kö­tü­lü­ğün ba­şı­dır. Bir an ge­lir ki, iç­ki içe­nin ak­lı ba­şın­dan gi­der. Rab­bi­ni bil­mez olur ve yap­ma­dı­ğı gü­nah kal­maz..."
Ben derim ki: Bu ri­va­yet­ler, bir­bi­ri­ni açık­la­yı­cı ni­te­lik­te­dir. De­ne­yim­ler ve ko­nu­ya iliş­kin aklî mu­ha­se­be­ler de bun­la­rı pe­kiş­ti­ri­ci ma­hi­yet­te­dir.
el-Kâfi ki­ta­bın­da, Ca­bir ka­na­lıy­la İmam Mu­ham­med Ba­kır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Resulullah efen­di­miz (s.a.a) iç­ki ile il­gi­li ola­rak on ki­şi­yi lânet­le­miş­tir:
1) İç­ki el­de et­mek ama­cı ile üzüm vs. ağa­cı­nı di­ken.
2) Di­ki­len ağaç­la­rın bah­çı­van­lı­ğı­nı ya­pan
3) Üzüm vs.'yi iç­ki el­de et­mek ama­cı ile sı­kan.
4) İçen
5) Su­nan
6) Yü­kü ta­şı­yan
7) Yü­kü tes­lim alan
8) Sa­tan
9) Sa­tın alan
10) İç­ki­den el­de edi­len pa­ra­yı yi­yen."
el-Kâfi ve el-Ma­ha­sin ad­lı eser­ler­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Melundur; me­lun­dur, iç­ki içi­len bir sof­ra­da otu­ran kim­se."
Ben derim ki: Yu­ka­rı­da sun­du­ğu­muz iki ri­va­ye­ti şu ayet-i ke­ri­me doğ­ru­la­mak­ta­dır: "Gü­nah ve ah­di aş­ma­da yar­dım­laş­ma­yın" (Mâide, 2)
el-Hi­sal ad­lı eser­de Ebu Ema­me'ye da­yan­dı­rı­la­rak şöy­le de­ni­yor: Resu­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) bu­yur­du ki: "Kı­ya­met gü­nü yü­ce Al­lah dört ki­şi­ye (rah­met gö­züy­le) bak­maz: 1)An­ne-ba­ba­sı­na kar­şı va­zi­fe­si­ni yap­ma­yıp on­la­rın hoş­nut­suz­lu­ğu­nu ka­za­nan. 2) Çok ba­şa ka­kan. 3) Ka­za ve ka­de­ri ya­lan­la­yan. 4) İç­ki iç­me­yi alış­kan­lık hâli­ne ge­ti­ren (alko­lik)."
İbn Şeyh, el-Ema­li ad­lı eser­de, ken­di ri­va­yet zin­ci­riy­le, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği­ni ri­va­yet eder: Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) bu­yur­du ki: "Rab­bim ant iç­miş­tir ki; dün­ya­da iç­ki içen bir ku­lu­ma kı­ya­met gü­nü, is­ter aza­ba çarp­tı­rıl­mış ol­sun, is­ter ba­ğış­lan­mış ol­sun, mut­la­ka iç­ti­ği iç­ki­nin mik­ta­rın­ca, kay­nar su içi­re­ce­ğim." Re­su­lul­lah de­vam­la şöy­le de­di: "Kı­ya­met gü­nü, iç­ki içen adam yü­zü ka­ra, göz­le­ri yu­va­la­rın­dan fır­la­mış, avurt­la­rı çök­müş, ağ­zın­dan sal­ya­lar dö­kü­lür ve di­li­ni ağ­zın­dan sar­kıt­mış bir hâl­de ge­ti­ri­lir."
Tefsir'ul-Kum­mî'de İmam Mu­ham­med Ba­kır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği nak­le­dil­miş­tir: "Kı­ya­met gü­nü, iç­ki içen­le­re fa­hi­şe ka­dın­la­rın vajinalarından sı­zan irin ve kan ka­rı­şı­mı sı­vı­yı içir­mek Al­lah'ın hak­kı­dır. Ki ateş eh­li bu iğ­renç sı­vı­nın ha­ra­re­tin­den ve pis ko­ku­sun­dan ra­hat­sız olur­lar."
Ben derim ki: Bu ri­va­yet­le­ri, şu ayet-i ke­ri­me ile des­tek­le­mek müm­kün­dür: "Doğ­ru­su, o zak­kum ağa­cı; günahkâr ola­nın ye­me­ği­dir. Po­ta gi­bi; ka­rın­la­rın­da kay­nar-du­rur, kay­nar su­yun kay­na­ma­sı gi­bi. Onu tu­tun da ce­hen­ne­min or­ta ye­ri­ne sü­rük­le­yin. Son­ra kay­nar su­yun aza­bın­dan ba­şı­nın üs­tü­ne dö­kün. Tat; çün­kü sen, üs­tün, onur­luy­dun." (Du­han, 43-49) Yu­ka­rı­da sun­du­ğu­muz ri­va­yet­le­ri, an­lam ola­rak des­tek­le­yen birçok ri­va­yet var­dır.
el-Kâfi ki­ta­bın­da, Veş­şa ad­lı ra­vi­nin İmam Ebu'l-Ha­san'ın ayet­te ge­çen "el-mey­sir" kelimesi, "ku­mar de­mek­tir" de­di­ği­ni duy­du­ğu­nu be­lir­tir.
Ben derim ki: Bu an­la­mı apa­çık bir şe­kil­de des­tek­le­yen da­ha birçok ri­va­yet var­dır.
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde İbn Ab­bas'ın "Sa­na ne­yi in­fak ede­cek­le­ri­ni so­rar­lar..." aye­ti ile il­gi­li ola­rak şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Ha­yır amaç­lı har­ca­ma (in­fak) em­ri gel­di­ği za­man, sa­ha­be­den ba­zı­la­rı, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) ya­nı­na ge­le­rek: "Ma­lı­mız­dan har­ca­ma­mız is­te­nen bu in­fa­kın ne ol­du­ğu­nu ve ma­lı­mız­dan ne­yi in­fak ede­ce­ği­mi­zi an­la­ya­ma­dık?" de­di­ler. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, "Sa­na ne­yi in­fak ede­cek­le­ri­ni so­rar­lar. De ki: Or­ta olan mik­ta­rı." aye­ti­ni in­dir­di. Bun­dan ön­ce, in­san­lar ge­ri­de in­fak ede­ce­ği ve hat­ta yi­ye­ce­ği bir­şey bı­rak­ma­dan her şey­le­ri­ni in­fak ede­bi­li­yor­lar­dı.
ed-Dürr'ül-Men­sûr tefsirinde, Yah­ya'nın Mu­az b. Ce­bel ve Sa'le­be ad­lı sa­ha­be­le­rin Resulullah'ın ya­nı­na ge­le­rek: "Ya Re­su­lal­lah, bi­zim kö­le­le­ri­miz ve eş­le­ri­miz var­dır. Ma­lı­mız­dan ne­yi in­fak ede­lim?" de­dik­le­ri­ni, bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah'ın, "Sa­na ne­yi in­fak ede­cek­le­ri­ni so­rar­lar. De ki: ih­ti­yaç­tan faz­la­sı­nı..." aye­ti­ni in­dir­di­ği­ni, duy­du­ğu ri­va­yet edi­lir.
el-Kâfi ve Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "afv" ke­li­me­si­ni "or­ta" şek­lin­de açık­la­dı­ğı be­lir­ti­lir.
Tef­sir'ul-Ay­yâ­şî'de, İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer Sadık'ın (a.s) bu ke­li­me­yi "ye­ter­li mik­tar", Ebu Ba­sir ri­va­ye­tin­de de "or­ta" şek­lin­de an­lam­lan­dır­dık­la­rı ri­va­yet edi­lir.
Yi­ne ay­nı eser­de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s), "On­lar, in­fak et­tik­le­ri za­man, ne is­raf eder­ler, ne kı­sar­lar; iki­si ara­sın­da or­ta bir yol­dur."[3] aye­ti ile il­gi­li ola­rak "Bi­rin­ci şık da doğ­ru ol­maz­sa, ikin­ci şık da doğ­ru ol­maz­sa, is­ter is­te­mez bu iki­si­nin or­ta­sı doğ­ru ola­cak­tır." bu­yur­du­ğu nak­le­dil­miş­tir.
Mec­ma'ul-Be­yan tef­si­rin­de İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) ayet­te ge­çen "afv" kav­ra­mı­nı "Yıl­lık ih­ti­yaç­tan faz­la­sı" şek­lin­de açık­la­dı­ğı ri­va­yet edi­lir.
Ben derim ki: Ri­va­yet­ler ara­sın­da bir uyum var­dır. Son ri­va­ye­tin ifa­de tar­zı ise, üst­te­ki ma­na­nın bir fer­di­ni zik­ret­me­ğe yö­ne­lik­tir. Ha­yır amaç­lı har­ca­ma­nın (in­fak) fa­zi­le­ti, ni­ce­li­ği, ala­nı ve ni­te­li­ği ile il­gi­li ri­va­yet­ler­se sa­yıl­ma­ya­cak ka­dar çok­tur. İn­şa­al­lah, ye­ri gel­dik­çe bun­la­rın bir kıs­mı­nı sun­ma imkânı­nı bu­la­ca­ğız.
Tefsir'ul-Kum­mî'­de, "Sa­na ye­tim­le­ri so­rar­lar." aye­ti ile il­gi­li ola­rak, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği be­lir­ti­lir: "Ger­çek­ten, ye­tim­le­rin mal­la­rı­nı zul­me­de­rek yi­yen­ler, ka­rın­la­rı­na an­cak ateş dol­dur­muş olur­lar. On­lar, çıl­gın bir ate­şe gi­re­cek­ler­dir."[4] ayet-i ke­ri­me­si in­di­ği za­man, evin­de ye­tim ba­rın­dı­ran her­kes, on­la­rı ev­le­rin­den çı­kar­dı­lar ve bu­nun­la il­gi­li ola­rak gi­dip Resulullah'a so­ru sor­du­lar. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah şu aye­ti in­dir­di: "Ve sa­na ye­tim­le­ri so­rar­lar. De ki: On­la­rı ıslah et­mek ha­yır­lı­dır. Eğer on­la­rı ara­nı­za ka­tar­sa­nız, ar­tık on­lar si­zin kar­deş­le­ri­niz­dir. Al­lah bozgun çı­ka­ra­nı ıslah edi­ci­den -ayırt eder- bi­lir."
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, İbn Ab­bas'ın şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Ye­ti­min ma­lı­na, en gü­zel şek­lin dı­şın­da yak­laş­ma­yın."[5] "Ger­çek­ten, ye­tim­le­rin mal­la­rı­nı zul­me­de­rek yi­yen­ler, ka­rın­la­rı­na an­cak ateş dol­dur­muş olur­lar."[6] ayet­le­ri­nin in­me­si üze­ri­ne, evin­de ye­tim bu­lun­du­ran kim­se­ler, on­la­rın yi­ye­cek ve içe­cek­le­ri­ni ken­di yi­ye­cek ve içe­cek­le­rin­den ayır­dı­lar. Ye­ti­min pa­yı­nı ken­di pay­la­rın­dan faz­la ola­rak be­lir­le­di­ler. Onun için ha­zır­la­dık­la­rı yi­ye­cek­le­ri sa­de­ce ona ye­dir­di­ler, ar­ta­nı da ken­di­le­ri ye­mek­si­zin bo­zul­ma­ya ter­k et­ti­ler. Bu du­rum ye­tim ve­li­le­ri­ne ağır gel­di. Gi­dip so­ru­nu Resulullah'a aç­tı­lar. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah şu ayet-i ke­ri­me­yi in­dir­di: "Ve sa­na ye­tim­le­ri so­rar­lar. De ki: On­la­rı ıs­lah et­mek ha­yır­lı­dır. Eğer on­la­rı ara­nı­za ka­tar­sa­nız, ar­tık on­lar si­zin kar­deş­le­ri­niz­dir. Al­lah boz­gun çı­ka­ra­nı ıslah edi­ci­den bi­lir." Bu­nun üze­ri­ne ye­tim­le­rin yi­ye­cek­le­ri­ni ve içe­cek­le­ri­ni ken­di yi­ye­cek ve içe­cek­le­ri­ne ka­rış­tır­ma­ya baş­la­dı­lar.
Ben derim ki: Ay­nı ma­na Sa­id b. Cü­beyr, Ata ve Ka­ta­de'den de ri­va­yet edil­miş­tir.


[1]- [A'râf, 33]
[2]- [Ba­ka­ra, 219]
[3]- [Fur­kan, 27]
[4]- [Nisâ, 10]
[5]- [En'âm, 152]
[6]- [Nisâ, 10]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim