Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 190-195
 
 
Ayet­le­rin akı­şın­dan, bu ayet­ler gru­bu­nun bir ke­re­de in­di­ği­ni an­lı­yo­ruz ve amaç, bir he­de­fi açık­la­mak­tır. Vur­gu­la­nan bu he­def de, ilk kez Mek­ke müş­rik­le­riy­le sa­vaş­ma­nın ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı­dır.

30/03/2009

 

AYETLERİN MEALİ

190- Si­zin­le sa­va­şan­la­ra kar­şı Al­lah yo­lun­da sa­va­şın ve aşı­rı git­me­yin. El­bet­te ki Al­lah aşı­rı gi­den­le­ri sev­mez.

191- On­la­rı, bul­du­ğu­nuz yer­de öl­dü­rün ve si­zi çı­kar­dık­la­rı yer­den siz de on­la­rı çı­ka­rın. Ve fit­ne öl­dür­mek­ten be­ter­dir. On­lar si­ze kar­şı sa­va­şın­ca­ya ka­dar siz Mes­cid-i Ha­ram ya­nın­da on­lar­la sa­vaş­ma­yın. Eğer si­zin­le sa­va­şır­lar­sa, on­lar­la sa­va­şın. Böy­le­dir kâfir­le­rin ce­za­sı.
192- Eğer vaz­ge­çer­ler­se şüp­he­ yok ki Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir.
193- Hiçbir fit­ne (şirk) kal­ma­yın­ca­ya ve din Al­lah'ın olun­ca­ya dek on­lar­la sa­va­şın. Eğer vaz­ge­çer­ler­se, ar­tık zu­lüm ya­pan­lar­dan baş­ka­sı­na kar­şı düş­man­lık yok­tur.
194- Ha­ram ay, ha­ram aya kar­şı­lık­tır; hür­met­ler de kar­şı­lık­lı­dır. Si­ze zul­me­de­ne siz de zul­met­ti­ği ka­da­rıy­la kar­şı­lık ve­rin. Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın ve bi­lin ki Al­lah mu­hak­kak ki, kor­kup sa­kı­nan­lar­la be­ra­ber­dir.
195- Al­lah yo­lun­da in­fak edin, el­le­ri­niz­i teh­li­ke­ye at­ma­yın ve iyi­lik edin, şüp­he­siz Al­lah iyi­lik eden­le­ri se­ver.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Ayet­le­rin akı­şın­dan, bu ayet­ler gru­bu­nun bir ke­re­de in­di­ği­ni an­lı­yo­ruz ve amaç, bir he­de­fi açık­la­mak­tır. Vur­gu­la­nan bu he­def de, ilk kez Mek­ke müş­rik­le­riy­le sa­vaş­ma­nın ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı­dır. Çün­kü bu ayet­ler­de mü­min­le­ri çı­kar­dık­la­rı yer­den on­la­rın da çı­ka­rıl­ma­la­rı, din­den dön­dür­me amaç­lı bas­kı­la­ra, kı­sas, sa­va­şı on­la­rın baş­lat­ma­dık­la­rı sü­re­ce Mes­cid-i Ha­ram ci­va­rın­da sa­vaş baş­lat­ma­ma gi­bi ko­nu­lar gün­de­me ge­ti­ri­li­yor ki, bun­la­rın tü­mü Mek­ke müş­rik­le­riy­le ya­kın­dan il­gi­li­dir.
Ay­rı­ca yü­ce Al­lah sa­vaş iz­ni­ni, kar­şı ta­ra­fın sa­vaş ilan et­me­si ile kay­da bağ­la­mış­tır: "Si­zin­le sa­va­şan­la­ra kar­şı Al­lah yo­lun­da sa­va­şın." Bu­nun an­la­mı, şart gi­bi al­gı­lan­ma­ma­lı­dır. Ya­ni, "Si­zin­le sa­va­şır­lar­sa, siz de on­lar­la sa­va­şın." şek­lin­de bir an­lam çı­ka­rıl­ma­ya­ca­ğı açık­tır. Ay­rı­ca, bu­ra­da dış­la­ma ni­te­lik­li bir ka­yıt da söz ko­nu­su de­ğil­dir, ya­ni er­kek­ler­le sa­va­şın, si­zin­le sa­va­şa­cak du­rum­da ol­ma­yan ka­dın ve ço­cuk­lar­la de­ğil, şek­lin­de bir an­lam doğ­ru de­ğil­dir. Ni­te­kim ba­zı alim­ler, bu yan­lış­lı­ğa düş­müş­ler ve ayet­ten bu şe­kil bir an­lam al­gı­la­mış­lar­dır. Çün-kü sa­va­şa­cak gü­ce sa­hip ol­ma­yan­lar­la sa­vaş­ma­yı ya­sak­la­mak bir ya­na, on­lar­la sa­vaş­ma­nın an­la­mı yok­tur ki "on­lar­la sa­vaş­ma­yın." şek­lin­de bir uya­rı­ya ge­rek du­yul­sun. Ak­si tak­dir­de doğ­ru ola­nı; du­ru­mu bun­dan iba­ret olan­lar­la sa­vaş­ma­yı de­ğil, on­la­rı öl­dür­me­yi ya­sak­la­mak­tır.
Ger­çek­te "si­zin­le sa­va­şan­lar" fi­i­li hâl bil­di­rir, vasıf ise, işa­ret ni­te­li­ğin­de­dir. Dolayısıyla kas­te­di­len an­lam şu­dur: "Mümin­ler­le sa­vaş hâ­lin­de olan­lar ve sa­va­şı ke­di­le­ri­ne he­def edi­nen­ler." Bun­la­rın da Mek­ke müş­rik­le­ri ol­du­ğu ga­yet açık­tır.
Bu­na gö­re, tef­si­ri­ni sun­du­ğu­muz ayet-i ke­ri­me ile "Ken­di­le­ri­ne zul­me­dil­me­si dolayısıyla, on­la­ra kar­şı sa­vaş açı­lan­la­ra, sa­vaş­ma iz­ni ve­ril­di. Şüp­he­siz Al­lah, on­la­ra yar­dım et­me­ye güç ye­ti­ren­dir. On­lar, yal­nız­ca 'Rab­bi­miz Al­lah'tır.' de­me­le­rin­den do­la­yı, hak­sız ye­re yurt­la­rın­dan sür­gün edi­lip çı­ka­rıl­dı­lar." (Hac, 39-40) ayet­le­ri ara­sın­da akış ben­zer­li­ği var­dır. Her iki grup ayet­te şart­sız ola­rak sa­vaş hâlinde­ki müş­rik­ler­le sa­vaş­ma iz­ni ve­ril­di­ği vur­gu­lan­mış­tır.
Bü­tün bun­la­rın ya­nı­ sı­ra ayet­le­rin be­şi de sı­nır­la­rı, bo­yut­la­rı ve ge­rek­le­riy­le bir tek hük­mü açık­la­ma­ya yö­ne­lik­tir. Şöy­le ki: "Al­lah yo­lun­da sa­va­şın." ifa­de­si hük­mün te­me­li­ni oluş­tu­ru­yor. "...aşı­rı git­me­yin" di­ye baş­la­yan ifa­de ise, bu hük­mü dü­zen­le­me ba­kı­mın­dan sı­nır­lan­dı­rı­yor. "On­la­rı öl­dü­rün." ifa­de­si de, hük­mü ağır­laş­tır­ma, şid­det­len­dir­me ba­kı­mın­dan sı­nır­lan­dı­rı­yor. "Mes­cid-i Ha­ram ya­nın­da on­lar­la sa­vaş­ma­yın." ifa­de­si­nin ge­tir­di­ği sı­nır­lan­dır­ma ise mekân­la il­gi­li­dir. "Hiç­bir fit­ne kal­ma­yın­ca­ya... ka­dar on­lar­la sa­va­şın." ifa­de­si ise, sü­re ve zaman­la il­gi­li bir sı­nır­lan­dır­ma ge­ti­ri­yor. "Ha­ram ay…" di­ye baş­la­yan ifa­de sa­vaş ve öl­dür­me­de, kı­sas hük­mü­nün, mis­liy­le kar­şı­lık ver­me ku­ra­lı­nın yü­rür­lü­ğe gir­di­ği­ni açık­la­ma ama­cı­na yö­ne­lik­tir. "İn­fak edin." ifa­de­si ise, sa­vaş ön­ce­si malî ha­zır­lı­ğa iliş­kin­dir. As­ker do­na­tı­mı için har­ca­ma­da bu­lun­ma ge­re­ği­ni di­le ge­tir­mek­te­dir. Dolayısıyla, bu beş aye­tin tek bir me­se­le ile il­gi­li ola­rak in­miş ol­ma­la­rı ve ba­zı­la­rı­nın ih­ti­mal ver­dik­le­ri gi­bi bir­bir­le­ri­ni nes­het­me­miş ol­ma­la­rı da­ha ya­kın bir ih­ti­mal­dir. Ba­zı kim­se­le­rin ile­ri sür­dük­le­ri gi­bi, her aye­tin de­ği­şik bir me­sele­yi ele al­mış ol­ma­la­rı uzak gö­rü­nü­yor. He­def bir­dir. O da mü­min­ler­le sa­vaş hâlinde olan Mek­ke­li müş­rik­le­re kar­şı sa­vaş­ma­nın bir ya­sa ola­rak hük­me bağ­lan­ma­sı­dır.
190) Si­zin­le sa­va­şan­la­ra kar­şı Al­lah yo­lun­da sa­va­şın.
Kı­tal ve sa­vaş, bir ada­mın, ken­di­si­ni öl­dür­mek için uğ­ra­şan bi­ri­ni öl­dür­mek için uğ­raş­ma­sı­dır. Sa­va­şın Al­lah yo­lun­da ol­ma­sı ise, sa­vaş­ma ile gü­dü­len ama­cın di­ni ege­men kıl­mak, tev­hid me­sajı­nı dört bir ya­na ulaş­tır­mak­tır. Böy­le olun­ca sa­vaş, sırf Al­lah rı­za­sı için ya­pı­lan bir iba­det ni­te­li­ği­ni ka­za­nır. İn­san­la­rın mal­la­rı­na ve ırz­la­rı­na el koy­mak için de­ğil. İslâm'a gö­re sa­vaş bir sa­vun­ma yön­te­mi­dir. De­je­ne­re ol­ma­mış fıt­ra­tın özü­ne yer­leş­ti­ril­miş meş­ru in­san hak­la­rı­nı ko­ru­ma­ya yö­ne­lik­tir. İslâm'da­ki sa­va­şın bu ni­te­li­ği­ni da­ha de­tay­lı bir şe­kil­de ele ala­ca­ğız. Çün­kü sa­vun­ma öz ve za­tı iti­ba­riy­le sı­nır­lı­dır. Aşı­rı git­mek ise sı­nı­rın ve had­din dı­şı­na çık­mak­tır. İfa­de­nin so­nun­da, "Aşı­rı git­me­yin. El­bet­te Al­lah aşı­rı gi­den­le­ri sev­mez." şek­lin­de bir de­ğer­len­dir­me cüm­le­si­nin yer al­ma­sı da bu­nu vur­gu­la­ma­ya yö­ne­lik­tir.
Ve aşı­rı git­me­yin. El­bet­te ki Al­lah aşı­rı gi­den­le­ri sev­mez.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "te'tedû" fiili, "i'ti­dâ" ke­li­me­sin­den olup sı­nı­rın dı­şı­na çık­mak, de­mek­tir. Ken­di­si için be­lir­le­nen sı­nı­rı aşan bi­ri için "ada ve i'te­da" ifa­de­le­ri kul­la­nı­lır.
Aşı­rı git­me­ye iliş­kin ya­sak mut­lak­tır. Bu an­la­ma ge­le­bi­le­cek her şe­yi, her tu­tu­mu kap­sar. Hak­ka da­vet et­me­den sa­vaş­ma, kar­şı ta­raf­tan ön­ce sa­va­şa baş­la­ma, ka­dın ve ço­cuk­la­rı öl­dür­me, sal­dı­rı­ya son ver­me­me gi­bi. Ay­rı­ca Pey­gam­ber efen­di­mi­zin (s.a.a) sün­ne­tin­de işa­ret edi­len baş­ka hu­sus­lar da söz ko­nu­su­dur.
191) On­la­rı, bul­du­ğu­nuz yer­de öl­dü­rün ve si­zi çı­kar­dık­la­rı yer­den siz de on­la­rı çı­ka­rın. Ve fit­ne, öl­dür­mek­ten be­ter­dir.
Arap­lar, "se­ki­fe, se­ka­fe­ten; bul­du, ulaş­tı." der­ler. Bu­na gö­re, ayet-i ke­ri­me, şu ayet-i ke­ri­me ile ay­nı an­la­mı pay­laş­mak­ta­dır: "Müş­rik­le­ri bul­du­ğu­nuz yer­de öl­dü­rün." (Tev­be, 5)
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "fit­ne" ise, bir şe­yin du­ru­mu­nu sı­na­ma, de­ne­me ama­cı ile kul­la­nı­lan araç de­mek­tir. Bu yüz­den im­ti­han ve sı­na­ma­ya ve bu an­la­mın ge­nel­de ken­di­sin­de ba­rın­dır­dı­ğı, sa­pık­lık ve şir­kin ce­za­sı olan şid­det ve aza­ba da bu ad ve­ril­miş­tir. Ku­ran-ı Ke­rim'de, işa­ret et­ti­ği­miz bu an­lam­la­rın tü­mü için de kul­la­nıl­mış­tır. Bu ayet-i ke­ri­me­de ise, kas­te­di­len "Al­lah'a or­tak koş­ma ve O'nun Re­su­lü­nü inkâr et­me ve mü­min­le­re ezi­yet et­me, iş­ken­ce uy­gu­lama"dır. Tıp­kı Mek­ke­li müş­rik­le­rin, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) hic­ret­ten ön­ce ve son­ra mü­min­le­re uy­gu­la­dık­la­rı din­den dön­dür­me amaç­lı bas­kı­lar, iş­ken­ce­ler gi­bi.
Bu­na gö­re ayet-i ke­ri­me­yi şu şe­kil­de yo­rum­la­ya­bi­li­riz: Mek­ke­li müş­rik­le­re kar­şı, var gü­cü­nüz­le sert dav­ra­nın. Bu­lun­duk­la­rı yer­de öl­dü­rün on­la­rı. Bu­nu yurt­la­rın­dan çı­ka­na, top­rak­la­rı­nı terk ede­ne ka­dar sür­dü­rün. Ni­te­kim on­lar da si­ze böy­le dav­ran­mış­lar­dı. Ama on­la­rın yap­tık­la­rı da­ha şid­det­liy­di. Çün­kü on­la­rın­ki fit­ne idi ya­ni din­den dön­dür­me ama­cı­na yö­ne­lik­ti. Bu ni­te­lik­li bir şid­det­se, adam öl­dür­mek­ten da­ha be­ter­dir. Adam öl­dür­me, ne­ti­ce­de dün­ya ha­ya­tı­nın so­na er­me­si­dir. Din­den dön­dür­me amaç­lı şid­det ise, iki ha­ya­tın ke­sil­me­si­ne, iki yur­dun (dün­ya-ahi­ret) da yı­kı­ma uğ­ra­ma­sı­na yol açar.
On­lar si­ze kar­şı sa­va­şın­ca­ya ka­dar siz Mes­cid-i Ha­ram ­ya­nın­da on­lar­la sa­vaş­ma­yın. Eğer si­zin­le sa­va­şır­larsa, on­lar­la sa­va­şın. Böy­le­dir kâfir­le­rin ce­za­sı.
İfa­dede Mes­cid-i Ha­ram ya­nın­da sa­vaş­ma­nın ya­sak ol­du­ğu vur­gu­la­nı­yor. Bu Mes­ci­din say­gın­lı­ğı­nın ko­run­ma­sın­dan do­la­yı ko­nul­muş bir ya­sak­tır. Ama bu­nun için kar­şı ta­ra­fın da bu ya­sa­ğa uy­ma­sı ge­re­kir. İfa­de­nin or­iji­na­lin­de yer alan "fîhi" ke­li­me­sin­de­ki za­mir, "Mes­cid-i Ha­-ram ya­nın­da" ifa­de­siy­le işa­ret edi­len mekâna dö­nük­tür.
192) Eğer vaz­ge­çer­ler­se, şüp­he yok ki Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir.
Aye­tin or­iji­na­lin­de ge­çen "el-in­ti­ha" kelimesi, ka­çın­ma ve vaz­geç­me an­la­mı­nı ifa­de eder. Mak­sat ise, "Mes­cid-i Ha­ram ya­nın­da sa­vaş­ma" du­ru­mu­na mut­lak ola­rak son ver­me­dir. Di­ne ita­at ve İslâm'ı ka­bul et­me so­nu­cu gün­de­me ge­len "mut­lak ola­rak sa­va­şa son ver­me" du­ru­mu de­ğil. Bu ikin­ci hu­sus, "Eğer vaz­ge­çer­ler­se, ar­tık zu­lüm ya­pan­lar­dan baş­ka­sı­na kar­şı düş­man­lık yok­tur." ifa­de­si­nin kap­sa­mı­na gi­rer. Ama şu an­da üze­rin­de dur­du­ğu­muz "vaz­geç­me ve ka­çın­ma" du­ru­mu, ken­di­si­ne en ya­kın olan "Mes­cid-i Ha­ram ya­nın­da on­lar­la sa­vaş­ma­yın." cüm­le­si­ne dö­nük­tür. Bu­na gö­re, "Eğer vaz­ge­çer­ler­se, şüp­he yok ki Al­lah…" ifa­de­si ile "Eğer vaz­ge­çer­ler­se, ar­tık zu­lüm..." ifa­de­si­nin her bi­ri, bi­ti­şik ol­du­ğu cüm­le açı­sın­dan bir ka­yıt ni­te­li­ğin­de­dir. Ya­ni, tek­rar söz ko­nu­su de­ğil­dir.
"Şüp­he yok ki Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir." cüm­le­sin­de, hük­-me ge­rek­çe ol­sun di­ye, se­bep mü­seb­be­bin ye­ri­ne ko­nul­muş­tur. Bu­na gö­re kas­te­di­len an­lam şu­dur: Eğer vaz­ge­çer­ler­se, (siz de sa­vaş­tan vaz­ge­çin, çün­kü) şüp­he yok ki Al­lah ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir.
193) Hiç bir fit­ne kal­ma­yın­ca­ya ve din Al­lah'ın olun­ca­ya ka­-dar on­lar­la sa­va­şın.
Da­ha ön­ce de vur­gu­la­dı­ğı­mız gi­bi sa­va­şın sü­re­si­ni ve za­ma­nı­nı be­lir­le­yen bir ifa­de­dir bu. Ayet­te ge­çen "fit­ne" kav­ra­mı ise, bu ayet­ler­de şirk an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır. Ni­te­kim Mek­ke müş­rik­le­ri birta­kım put­la­rı Al­lah'a or­tak ko­şup hal­kı da bu işe zor­lu­yor­lar­dı. "Fit­ne" kav­ra­mı­nın bu ayet­ler­de şirk an­la­mın­da kul­la­nıl­dı­ğı­na "Din Al­lah'ın olun­ca­ya ka­dar" ifa­de­si ta­nık­lık et­mek­te­dir. Bu ba­kım­dan ayet-i ke­ri­me bir baş­ka su­re­de­ki şu ayet-i ke­ri­me­yi an­dır­mak­ta­dır: "Hiç bir fit­ne kal­ma­yın­ca­ya ve din ta­ma­mıy­la Al­lah'ın olun­ca­ya ka­dar on­lar­la sa­va­şın. Şa­yet yüz çe­vi­re­cek olur­lar­sa şüp­he­siz Al­lah, on­la­rın yap­tık­la­rı­nı gö­ren­dir. Ge­ri dö­ner­ler­se, bi­lin ki ger­çek­ten Al­lah, si­zin mev­lâ­nız­dır. O, ne gü­zel mev­lâ­dır ve ne gü­zel yar­dım­cı­dır." (Enfâl, 39-40)
Ay­rı­ca ayet-i ke­ri­me­de, sa­vaş­tan ön­ce, kar­şı ta­ra­fı di­ne da­vet et­me zo­run­lu­lu­ğu­na da işa­ret edil­mek­te­dir. Eğer da­ve­ti ka­bul eder­ler­se, sa­vaş­ma­nın ge­re­ği kal­maz. Da­ve­ti red­det­me­le­ri du­ru­mun­da ise, Al­lah'-tan baş­ka ve­li yok­tur. O ne gü­zel mev­lâ­dır ve ne gü­zel yar­dım­cı­dır. O yal­nız­ca mümin kul­la­rı­na yar­dım eder. Bi­lin­di­ği gi­bi, İslâm açı­sın­dan sa­va­şın tek ama­cı var­dır: Di­nin bü­tü­nüy­le Al­lah için ol­ma­sı. (Ya­ni, Al­lah'ın di­ni­nin yer­yü­zü­ne ege­men ol­ma­sı) Ni­te­li­ği ve ama­cı bun­dan iba­ret olan bir sa­vaş, an­cak kar­şı ta­ra­fı tev­hid esa­sı­na da­ya­lı hak di­ne da­vet et­mek­le an­lam ka­za­nır.
Şim­di­ye ka­dar, an­lat­tık­la­rı­mız­dan an­la­şıl­dı­ğı ka­da­rıy­la, tef­si­ri­ni sun­mak­ta ol­du­ğu­muz bu aye­tin içer­di­ği hü­küm, "Ken­di­le­ri­ne ki­tap ve­ri­len­ler­den, Al­lah ve ahi­ret gü­nü­ne inan­ma­yan, Al­lah'ın ve Re­su­lü­nün ha­ram kıl­dı­ğı­nı ha­ram ta­nı­ma­yan ve hak di­ni din edin­me­yen­ler­le kü­çük dü­şü­rü­lüp ciz­ye­yi ken­di el­le­riy­le ve­rin­ce­ye ka­dar sa­va­şın." (Tev­be, 29) aye­ti­nin içer­di­ği hük­mün yü­rür­lü­ğe gir­me­si ile nes­he­dil­miş de­ğil­dir. Çün­kü bu ayet­te sö­zü edi­len Ehliki­ta­b'ın din­le­ri Al­lah'a ait­tir.
Bu­nun iza­hı şöy­le­dir: Ele al­dı­ğı­mız "Hiç bir fit­ne kal­ma­yın­ca­ya ve din Al­lah'ın olun­ca­ya ka­dar on­lar­la sa­va­şın." ayet-i ke­ri­me­si­nin hük­mü sırf müş­rik­le­re öz­gü­dür, Ehliki­ta­b'ı kap­sa­mı­yor. Şu hâlde "di­nin Al­lah için ol­ma­sı"ndan mak­sat, put­la­ra ta­pıl­ma­ma­sı ve tev­hid (Al­lah'ın tek­li­ği) pren­si­bi­nin ka­bul edil­me­si­dir. Ehliki­tab bu p­ren­si­bi ka­bul edi­yor. Ger­çi bu ka­bul­le­ri, ger­çek­te Al­lah'ı inkâr et­mek­tir. Ni­te­kim ulu Al­lah on­lar hak­kın­da şöy­le bu­yu­ru­yor: "Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne inan­mı­yor­lar. Al­lah'ın ve re­su­lü­nün ha­ram kıl­dı­ğı­nı ha­ram ta­nı­mı­yor­lar ve hak di­ni din edin­mi­yor­lar." Ne var ­ki İslâm on­la­rın sırf dil­le­riy­le tev­hi­di onay­la­ma­la­rı­nı ye­ter­li bul­muş­tur ve on­la­ra yö­ne­lik sa­va­şı, ken­di el­le­riy­le ciz­ye ver­me­le­ri ile sı­nır­lan­dır­mış­tır. Bu ise hak me­sa­jın on­la­rın söz­le­rin­den üs­tün ol­ma­sı ve İs­lâ­m'ın tüm din­le­re kar­şı be­lir­gin bir za­fer ka­zan­ma­sı için­dir.
Eğer vaz­ge­çer­ler­se, ar­tık zu­lüm ya­pan­lar­dan baş­ka­sı­na kar­-şı düş­man­lık yok­tur.
Eğer şirk­ten, din­den dön­dür­me amaç­lı bas­kı­dan vaz­ge­çer ve si­zin gi­bi ina­nır­lar­sa, on­lar­la sa­vaş­ma­yın, çün­kü zu­lüm ya­pan­lar­dan baş­ka­sı­na kar­şı düş­man­lık yok­tur. "Eğer vaz­ge­çer­ler­se şüp­he yok ki Al­lah, ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir." aye­tin­de ol­du­ğu gi­bi, bu­ra­da da se­bep mü­seb­be­bin ye­ri­ne ko­nul­muş­tur. Öy­ley­se bu aye­te (an­lam açı­sın­dan) şu ayet-i ke­ri­me­yi ör­nek ve­re­bi­li­riz: "Eğer on­lar töv­be edip na­ma­zı kı­lar­lar­sa ve ze­ka­tı ve­rir­ler­se, ar­tık on­lar si­zin din­de kar­deş­le­ri­niz­dir." (Tev­be, 11)
194) Ha­ram ay, ha­ram aya kar­şı­lık­tır; hür­met­ler de kar­şı­lık­lı­dır. Size zulmedene siz de zulmettiği kadarıyla karşılık verin. Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın ve bi­lin ki Al­lah mu­hak­kak ki, kor­kup sa­kı­nan­lar­la be­ra­ber­dir.
İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen "el-hu­ru­mat", "hür­me­t" kelimesinin çoğu­lu­dur. Say­gın­lı­ğı ayak­lar al­tı­na alın­ma­sı ya­sak olan, say­gı gös­te­ril­me­si ve gö­ze­til­me­si ge­re­ken şey de­mek­tir. Bu­ra­da kas­te­di­len ise, ha­ram ayın, ha­rem böl­ge­si­nin ve Mes­cid-i Ha­ram'ın do­ku­nul­maz­lı­ğıdır. Bu­na gö­re, aye­tin an­la­mı şöy­le­dir: Eğer on­lar ha­ram ay­da sa­vaş baş­lat­mak su­re­tiy­le söz ko­nu­su ayın say­gın­lı­ğı­nı ayak­lar al­tı­na alır­lar­sa ni­te­kim, Hu­dey­bi­ye ateş­ke­si­nin ger­çek­leş­ti­ği yıl, Pey­gam­ber efen­di­mi­zin ve mü­min­le­rin hac zi­ya­re­tin­de bu­lun­ma­la­rı­na en­gel ol­mak, mü­min­le­re taş­lar­la ve ok­lar­la sal­dı­rı­da bu­lun­mak su­re­tiy­le ha­ram ayın say­gın­lı­ğı­nı çiğ­ne­miş­ler­di. Bu gi­bi du­rum­lar­da mü­min­le­rin de on­la­ra kar­şı sa­vaş­ma­la­rı ca­iz­dir ve bu, ha­ram ayın do­ku­nul­maz­lı­ğı­nı çiğ­ne­mek an­la­mı­na gel­mez. Mü­min­le­rin yap­tık­la­rı, Al­lah'ın me­sa­jı en yük­sek ol­sun di­ye O'nun emir­le­ri­ne sa­rıl­mak ve Al­lah yo­lun­da ci­hat et­mek­tir.
Bu yüz­den müş­rik­le­rin, sa­vaş baş­lat­mak su­re­tiy­le ha­rem böl­ge­si­nin ve Mes­cid-i Ha­ram'ın say­gın­lı­ğı­nı gö­zet­me­dik­le­ri du­rum­da mü­min­le­rin mis­liy­le kar­şı­lık ver­me­le­ri ca­iz ol­du­ğu­na gö­re, "Ha­ram ay, ha­ram aya kar­şı­lık­tır." ifa­de­si tüm do­ku­nul­maz­lık­la­rı içe­ren ge­nel bir açık­la­ma­nın ar­dın­dan yer alan özel bir açık­la­ma­dır. Söz ko­nu­su ge­nel açık­la­ma­dan da­ha ge­ne­li de, onu iz­le­yen şu ifa­de­dir. "Öy­ley­se kim si­ze sal­dı­rır­sa, onun sal­dır­dı­ğı gi­bi siz de ona sal­dı­rın." Bu­na gö­re, vur­gu­lan­mak is­te­nen an­lam şu­dur: Yü­ce Al­lah'ın ha­ram ay­lar­la il­gi­li ola­rak kar­şı­lık­lı­lık (kı­sas) hük­mü­nü ön­gör­me­sinin se­be­bi, O'nun tüm do­ku­nul­maz­lık­lar hu­su­sun­da kı­sas hük­mü­nü ya­sa­laş­tır­ma­sı­dır. Tüm do­ku­nul­maz­lık­lar hu­su­sun­da kar­şı­lık­lı­lık il­ke­si­ni yü­rür­lü­ğe koy­ma­sı­nın se­be­bi ise, O'nun sal­dı­rı­ya mis­liy­le kar­şı­lık ve­ril­me­si­ni ca­iz kıl­mış ol­ma­sı­dır.
Ar­dın­dan yü­ce Al­lah sal­dı­rı nok­ta­sın­da ih­ti­ya­tı el­den bı­rak­ma­ma­la­rı­nı mümin­le­re tav­si­ye edi­yor. Çün­kü sal­dı­rı­da şid­det, bas­kın ve el koy­ma gi­bi taş­kın­lı­ğa ve sap­ma­ya yo­l a­ça­cak et­ken­le­re baş vu­ru­lur. Oy­sa yü­ce Al­lah, sal­dır­gan­la­rı sev­mez. Mümin­ler da­ha çok Al­lah'ın sev­gi­si­ne, dost­lu­ğu­na ve yar­dı­mı­na muh­taç­tır­lar. Bu yüz­den so­nun­da yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Al­lah'tan kor­kup sa­kı­nın ve bi­lin ki Al­lah mu­hak­kak ki, kor­kup sa­kı­nan­lar­la be­ra­ber­dir."
Yü­ce Al­lah'ın bir yan­dan mümin­le­re sal­dı­rı em­ri ver­me­si, bir yan­dan da "sal­dır­gan­la­rı sev­me­di­ği­ni" vur­gu­la­ma­sı­na ge­lin­ce; İslâm'a gö­re sal­dı­rı, bir sal­dı­rı­ya kar­şı­lık ol­ma­dı­ğı sü­re­ce kö­tü­dür. Ama bir sal­dı­rı­ya kar­şı­lık ol­du­ğu za­man, onun asıl ni­te­li­ği zil­let­ten, aşa­ğı­lan­mak­tan kur­tul­ma­dır, hü­küm, kö­le­lik ve zor­ba­lık zin­cir­le­ri­ni kır­ma adı­na or­ta­ya ko­nu­lan onur­lu baş­kal­dı­rı­dır; ki­bir­len­me­ye kar­şı ki­bir­len­mek ve zul­me­de­ne açık­tan ha­ka­ret et­mek, sa­yıp söv­mek gi­bi.
195) Al­lah yo­lun­da in­fak edin, el­le­ri­ni­zi teh­li­ke­ye at­ma­yın ve iyi­lik edin, şüp­he­siz Al­lah iyi­lik eden­le­ri se­ver.
Bu ayet-i ke­ri­me­de Al­lah yo­lun­da yü­rü­tü­len sa­va­şa des­tek mak­sa­dıy­la, malî har­ca­ma em­re­di­li­yor. Sa­va­şı des­tek­le­me amaç­lı bu malî har­ca­ma­nın "Al­lah yo­lun­da" ifa­de­siy­le ka­yıt­lan­dı­rıl­mış ol­ma­sı tıp­kı tef­si­ri­ni sun­du­ğu­muz ayet­ler gru­bu­nun ba­şın­da, sa­va­şın "Al­lah yo­lun­da..." şek­lin­de ni­te­len­di­ril­miş ol­ma­sı­na ben­zer. Ni­te­kim söz ko­nu­su a-yet in­ce­le­nir­ken, bu­nun öne­mi­ne işa­ret et­miş­tik.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ye­r a­lan "bi-ey­dî­kum" ifa­de­si­nin ba­şın­da­ki "ba" faz­la­lık­tır ya­ni cüm­le için­de, an­lam açı­sın­dan bir et­kin­li­ği yok­tur. Sa­de­ce cüm­le­nin içe­ri­ği­ni te­kit et­me ni­te­li­ği­ni ta­şır. Do­la­yı­sıy­la ifa­de­nin asıl an­la­mı şu­dur: "El­le­ri­ni­zi teh­li­ke­ye at­ma­yın." Bu­na gö­re, ifa­de güç mer­kez­le­ri­ni da­ğıt­mak­tan, ha­zır­lık yap­ma­mak­tan ve cay­dı­rı­cı güç bu­lun­dur­ma­mak­tan ki­na­ye­dir. Çün­kü bu say­dı­ğı­mız un­sur­la­rın so­mut­laş­tı­ğı or­gan "el"dir.
Şöy­le de de­ne­bi­lir ki: İfa­de­nin ba­şın­da­ki "ba" se­be­bi­ye­dir. "La tul-kû (=at­ma­yın)" fi­i­li­nin mefulü ise mah­zuf­tur. Bu du­rum­da ifa­de­ye şu an­la­mı ver­mek ge­re­kir. "Ken­di­ni­zi ken­di el­le­ri­niz­le teh­li­ke­ye at­ma­yın." Teh­lu­ke ve he­lak" ay­nı an­la­ma ge­lir. İn­sa­nın ne­re­de ol­du­ğu­nu bil­me­di­ği hâlde git­ti­ği yol de­mek­tir. "Teh­lu­ke" ke­li­me­si "tef'u­le" vez­nin­de­dir. Arap­ça'­da bu­nun dı­şın­da bu ve­zin­de ge­len bir baş­ka mas­tar yok­tur.
As­lın­da ifa­de mut­lak­tır ve if­rat ve tef­rit gi­bi he­la­ke gö­tü­rü­cü her şey­den sa­kın­dır­ma söz ­ko­nu­su­dur. Ör­ne­ğin sa­vaş za­ma­nın­da cim­ri­lik et­mek, malî har­ca­ma­dan ka­çın­mak kuv­ve­tin da­ğıl­ma­sı­na, caydırıcı gü­cün et­ki­siz­leş­me­si­ne yol açar. Ay­rı­ca bu tu­tum düş­ma­na ye­nil­me­ye de yol aça­ca­ğı için, el­de­ki ha­zır­lık ve do­na­nı­mın da yok ol­ma­sı­nın ne­de­ni sa­yı­lır. Be­ri ta­raf­ta, öl­çü­süz har­ca­ma, el­de avuç­ta ne var­sa da­ğıt­ma, yok­sul­lu­ğa, düş­kün­lü­ğe yol açar. Yok­sulluk ve düş­kün­lük de ha­ya­tın çö­kü­şü­ne ve ki­şi­li­ğin yok ol­ma­sı­na ne­den olur.
Ar­dın­dan yü­ce Al­lah ko­nu­yu "ih­san" ni­te­li­ği­ne işa­ret ede­rek nok­ta­lı­yor: "İyi­lik edin, şüp­he­siz Al­lah iyi­lik eden­le­ri se­ver." İfa­de­nin ori­ji­na­lin­de ge­çen (ve iyi­lik ola­rak ter­cü­me et­ti­ği­miz) "ih­san"­dan mak­sat, sa­vaş­mak­tan vaz­geç­mek ya da in­san­cıl da­mar­la­rın ka­bar­ma­sın­dan do­la­yı din düş­man­la­rı­nı öl­dür­me­ye kı­ya­ma­mak, on­la­ra acı­mak ve­ya ben­ze­ri bir şey de­ğil­dir. Tam ter­si­ne, ayet-i ke­ri­me­de vur­gu­la­nan "ih­san" bir şe­yi en gü­zel şe­kil­de yap­mak de­mek­tir. Sa­vaş­mak ge­rek­ti­ği yer­de sa­vaş­mak, ba­rış­mak ve­ya ateş­kes ge­rek­ti­ği yer­de ba­rış­mak ve­ya ateş­ke­si uy­gu­la­mak­tır. Şid­det ge­rek­ti­ği yer­de şid­de­te baş vur­mak, ba­ğış­la­ma­nın uy­gun ol­du­ğu yer­de de düş­ma­nı ba­ğış­la­mak­tır ih­san. Do­la­yı­sıy­la, bir za­li­mi ge­rek­li yön­tem­le­re baş­vu­ra­rak sav­mak, in­san­lık açı­sın­dan iyi­lik­tir. İn­san­lı­ğın ya­sal hak­la­rı­nı ia­de et­mek­tir. İn­san­lık ha­ya­tı­nı hak ve ada­let esas­la­rı­na gö­re dü­zen­le­yen hak di­ni sa­vun­mak­tır. Ni­te­kim ya­sal bir hak­kı el­de et­mek uğ­ru­na uy­gun ol­ma­yan yön­tem­ler­le din­sel norm­la­rı­nı zor­la­mak­tan vaz­geç­mek de bir baş­ka iyi­lik­tir.
Yü­ce Al­lah'ın sev­gi­si­ni ka­zan­mak, di­nin ön­gör­dü­ğü en yü­ce he­def­tir. Di­ne bağ­la­nan her in­sa­nın, di­nin ge­rek­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­mek su­re­tiy­le Rab­bi­nin sev­gi­si­ni ka­zan­ma­ğa ça­lış­ma­sı ge­re­kir. Yü­ce Al­lah, ko­nu­ya iliş­kin ola­rak bir baş­ka ayet­te şöy­le bu­yu­ru­yor: "De ki: Eğer siz Al­lah'ı se­vi­yor­sa­nız ba­na uyun. Al­lah da si­zi sev­sin." (Âl-i İmrân, 31) Tef­si­ri­ni sun­du­ğu­muz bu sa­vaş ayet­le­ri sal­dır­gan­lı­ğı ya­sak­la­ya­rak, yü­ce Al­lah'ın sal­dır­gan­la­rı sev­me­di­ği­ni vur­gu­la­ya­rak baş­lı­yor, ih­sa­nı (iyi­li­ği) em­re­de­rek ve yü­ce Al­lah'ın iyi­lik ya­pan­la­rı sev­di­ği­ni vur­gu­la­ya­rak son bu­lu­yor. Kuş­ku­suz, bu ifa­de tar­zı­nın ken­di­ne öz­gü bir le­ta­fe­ti, bir ta­dı var­dır ve bu ilk etap­ta gö­ze çarp­mak­ta­dır.
KUR'ÂN'IN EM­RET­Tİ­Ğİ Cİ­HAD
Kur'ân-ı Ke­rim, ön­ce­le­ri Müslüman­la­ra sa­vaş­tan el ­çek­me­le­ri­ni, Al­lah Te­a­lâ yo­lun­da kar­şı­laş­tık­la­rı ezi­yet­le­re sab­ret­me­le­ri­ni em­re­di­yor­du: "Ey kâfir­ler. Ben si­zin tap­tık­la­rı­nı­za tap­mam. Be­nim tap­tı­ğı­ma siz ta­pa­cak de­ğil­si­niz. Ben de si­zin tap­tık­la­rı­nı­za ta­pa­cak de­ği­lim. Siz de be­nim tap­tı­ğı­ma ta­pa­cak de­ğil­si­niz. Si­zin di­ni­niz si­ze, be­nim di­nim ba­na." (Kâfi­rûn, 1-6) Baş­ka bir ayet­te şöy­le bu­yu­ru­yor: "On­la­rın söz­le­ri­ne kar­şı sen sab­ret." (Müz­zem­mil, 10) Yi­ne şöy­le bu­yur­muş­tur: "Ken­di­le­ri­ne, 'Eli­ni­zi sa­vaş­tan çe­kin, na­ma­zı kı­lın, ze­ka­tı ve­rin.' de­nen­le­ri gör­me­din mi? Oy­sa sa­vaş üzer­le­ri­ne ya­zıl­dı­ğın­da..." (Nisâ, 77) Bu ayet­te, Ba­ka­ra Suresi'n­de ye­r a­lan şu aye­te işa­ret edi­li­yor gi­bi: "Ki­tap eh­lin­den ço­ğu ken­di­le­ri­ne ger­çek apa­çık bel­li ol­duk­tan son­ra, ne­fis­le­ri­ni ku­şa­tan kıs­kanç­lık­tan do­la­yı, ima­nı­nız­dan son­ra si­zi inkâra dön­dür­mek ar­zu­su­nu duy­du­lar. Fa­kat, Al­lah'ın em­ri ge­lin­ce­ye ka­dar on­la­rı bı­ra­kın ve on­la­ra iliş­me­yin. Hiç şüp­he­siz Al­lah, her­ şe­ye güç ye­ti­ren­dir. Na­ma­zı doğ­ru kı­lın, ze­ka­tı ve­rin." (Ba­ka­ra, 109-110)
Son­ra sa­vaş ayet­le­ri in­di. Bun­la­rın bir kıs­mı özel­lik­le Mek­ke müş­rik­le­ri­ne ve on­lar­dan ya­na ta­vır ko­yan­la­ra kar­şı yü­rü­tü­le­cek sa­va­şa iliş­kin­dir: "Ken­di­le­ri­ne zul­me­dil­me­si dolayısıyla, on­la­ra kar­şı sa­vaş açı­lan­la­ra sa­vaş­ma iz­ni ve­ril­di. Şüp­he­siz Al­lah on­la­ra yar­dım et­me­ye güç ye­ti­ren­dir. On­lar yal­nız­ca: 'Rab­bi­miz Al­lah'tır.' de­me­le­rin­den do­la­yı, hak­sız ye­re yurt­la­rın­dan sür­gün edi­lip çı­ka­rıl­dı­lar." (Hac, 39-40) Bu ayet­le­rin Be­dir'de ve baş­ka ça­tış­ma­lar­da em­re­di­len sa­vun­ma amaç­lı sa­vaş­lar hak­kın­da in­miş ol­ma­sı da müm­kün­dür. Yi­ne, şu ayet­ler de bu ka­te­go­ri­de de­ğer­len­di­ril­me­li­dir. "Hiç­bir fit­ne kal­ma­yın­ca­ya ve di­nin hep­si Al­lah'ın olun­ca­ya ka­dar on­lar­la sa­va­şın. Şa­yet vaz­ge­çe­cek olur­lar­sa, şüp­he­siz Al­lah, yap­tık­la­rı­nı gö­ren­dir. Ge­ri dö­ner­ler­se, bi­lin ki ger­çek­ten Al­lah, si­zin mev­lâ­nız­dır. O, ne gü­zel mev­lâ­dır ve ne gü­zel yar­dım­cı­dır." (Enfâl 39-40) "Si­zin­le sa­va­şan­la­ra kar­şı Al­lah yo­lun­da sa­va­şın, an­cak aşı­rı git­me­yin. El­bet­te Al­lah aşı­rı gi­den­le­ri sev­mez." (Ba­ka­ra, 190)
Sa­vaş ayet­le­ri­nin bir kıs­mı, Ehliki­ta­b'a kar­şı yü­rü­tü­le­cek sa­va­şa iliş­kin­dir. "Ken­di­le­ri­ne ki­tap ve­ri­len­ler­den, Al­lah'a ve ahi­ret gü­nü­ne inan­ma­yan, Al­lah'ın ve Re­su­lü­nün ha­ram kıl­dı­ğı­nı ha­ram ta­nı­ma­yan ve hak di­ni din edin­me­yen­ler­le, kü­çük dü­şü­rü­lüp ciz­ye­yi ken­di el­le­riy­le ve­rin­ce­ye ka­dar sa­va­şın." (Tev­be, 29)
Ba­zı ayet­ler de Ehlikitap dı­şın­da­ki tüm müş­rik­le­re kar­şı yü­rü­tü­le­cek sa­va­şa iliş­kin­dir. "Müş­rik­le­ri bul­du­ğu­nuz yer­de öl­dü­rün." (Tev­be, 5) "On­la­rın siz­ler­le top­lu­ca sa­vaş­ma­sı gi­bi siz de müş­rik­ler­le top­lu­ca sa­va­şın." (Tev­be, 36)
Ba­zı ayet­ler­de, ni­te­lik ve özel­lik far­kı gö­zet­mek­si­zin tüm kâfir­le­re kar­şı yü­rü­tü­le­cek sa­va­şa de­ğin­mek­te­dir: "Kâfir­ler­den si­ze en ya­kın olan­lar­la sa­va­şın. Siz­de bir güç ve şid­det gör­sün­ler." (Tev­be, 123)
Me­se­le­nin özü şu­dur: Kur'ân-ı Ke­rim ver­di­ği me­saj­la, İslâm'ın ve tev­hid di­ni­nin fıt­ra­ta da­yan­dı­ğı­nı vur­gu­lu­yor, fıt­ra­ta da­ya­lı bu di­nin fonk­si­yo­nu, ha­yat sü­re­sin­ce in­san tü­rü­nü öz ya­ra­tı­lı­şı doğ­rul­tu­sun­da ıs­lah et­mek­tir. Ha­yat­la fıt­ra­tı or­tak bir nok­ta­da bu­luş­tur­mak­tır. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Öy­ley­se sen yü­zü­nü Al­lah'ı bir­le­yen bir ha­nif ola­rak di­ne, Al­lah'ın fıt­ra­tı­na çe­vir; ki in­san­la­rı bu­nun üze­ri­ne ya­rat­mış­tır. Al­lah'ın ya­ra­tı­şı için hiç bir de­ğiş­me yok­tur, iş­te dim­dik ayak­ta du­ran din, bu­dur. An­cak in­san­la­rın ço­ğu bil­mez­ler." (Rûm, 30)
Şu hâlde in­san fıt­ra­tıy­la ör­tü­şen bu di­ni ege­men kıl­mak, bu di­ne da­ya­lı ha­yat bi­çi­mi­ni ko­ru­mak, meş­ru in­san hak­la­rı­nın en önem­li­si­dir. Bu ayet-i ke­ri­me­de bu hu­su­sa şöy­le işa­ret edi­li­yor: "O: 'Di­ni dos­doğ­ru ayak­ta tu­tun ve on­da ay­rı­lı­ğa düşme­yin.' di­ye din­den Nuh'a va­si­yet et­ti­ği­ni ve sa­na vah­yet­ti­ği­mi­zi, İb­ra­him'e, Mu­sa'ya ve İsa'ya va­si­yet et­ti­ği­mi­zi si­zin için şe­ri­at kıl­dı." (Şûrâ, 13) Son­ra bir baş­ka ayet-i ke­ri­me­de, fıt­rat­tan kay­nak­la­nan bu meş­ru hak­kı sa­vun­ma­nın da bir baş­ka fıt­rat kay­nak­lı hak ol­du­ğu­na işa­ret edi­yor: "Eğer Al­lah'ın, in­san­la­rın ki­mi ki­miy­le de­fet­me­si ol­ma­sıy­dı, ma­nas­tır­lar, ki­li­se­ler, hav­ra­lar ve için­de Al­lah'ın is­mi­nin çok­ça anıl­dı­ğı mes­cit­ler yı­kı­lır gi­der­di. Allah ken­di­ne yar­dım eden­le­re ke­sin ola­rak yar­dım eder. Şüp­he­siz Al­lah, güç­lü­dür, üs­tün ira­de­li­dir." (Hac, 40) Böy­le­ce ulu Al­lah bi­ze şu me­sa­jı ve­ri­yor: Tev­hid dini­nin ayak­la­rı üze­rin­de dim­dik dur­ma­sı ve Al­lah'ı an­ma­nın can­lı kal­ma­sı, bun­la­rı sa­vun­ma­ya bağ­lı­dır.
Şu ayet-i ke­ri­me­yi de ön­ce­ki ayet gi­bi bu ka­te­go­ri­de in­ce­le­ye­bi­li­riz. "Eğer Al­lah'ın in­san­la­rın bir kıs­mı ile bir kıs­mı­nı de­fi ol­ma­say­dı, yer­yü­zü mut­la­ka fe­sa­da uğ­rar­dı." (Ba­ka­ra, 251) Yü­ce Al­lah Enfâl Su­re­si'n­de yer alan sa­vaş ayet­le­rin­de, şöy­le bu­yu­ru­yor.: "O, suç­lu günahkâr­lar is­te­me­se de, hak­kı ger­çek­leş­tir­mek ve ba­tı­lı ça­re­siz kıl­mak için böy­le is­ti­yor­du." (Enfâl, 8) Yi­ne ay­nı su­re­de, bir kaç ayet son­ra şöy­le bir çağ­rı­da bu­lu­nu­yor: "Ey iman eden­ler, si­ze ha­yat ve­re­cek şey­le­re si­zi ça­ğır­dı­ğı za­man, Al­lah'a ve re­su­lü'ne ica­bet edin." (Enfâl, 24) Bu­ra­da mümin­le­rin çağ­rıl­dık­la­rı ci­had ve sa­vaş, on­la­ra ha­yat ve­re­cek şey­ler ola­rak ta­nım­la­nı­yor.
Bu de­mek­tir ki, is­ter Müslüman­la­rı, is­ter İslâm'ın te­me­li­ni ve kö­kü­nü sa­vun­mak ama­cı ile ol­sun ve­ya doğ­ru­dan kar­şı ta­ra­fa sa­vaş ilan et­mek şek­lin­de ol­sun İslâm'ın ön­gör­dü­ğü sa­vaş ol­gu­su ger­çek­te in­sa­nın ya­şa­ma hak­kı­nı sa­vun­ma­ya yö­ne­lik bir ey­lem­dir. Çün­kü Al­lah'a or­tak koş­ma ol­gu­su özü iti­ba­riy­le in­san­lı­ğın yo­k o­lu­şu, fıt­ra­tın ölü­mü de­mek­tir. Sa­vaş ise, in­san­lı­ğın hak­kı­nı sa­vun­ma­ya yö­ne­lik ol­ma­sı ba­kı­mın­dan in­sa­na ha­ya­tı­nı ge­ri ver­mek de­mek­tir, onu öl­dük­ten son­ra di­rilt­mek­tir.
Bu nok­ta­da, eş­ya ve olay­la­ra de­rin­le­me­si­ne nü­fuz ede­bi­len her ak­lı ba­şın­da in­sa­nın al­gı­la­ya­bi­le­ce­ği bir ger­çek be­lir­gin­le­şi­yor: İslâm, yer­yü­zü­nü her tür­lü şirk pis­li­ğin­den te­miz­le­mek ve ima­nı sırf Al­lah'a öz­gü kıl­mak için, sa­vun­ma ni­te­lik­li bir hü­küm elin­de bu­lun­dur­ma­lı­dır. Çün­kü bu­ra­ya ka­dar sun­du­ğu­muz ayet­le­rin tü­mü, pu­ta ta­pı­cı­lık şek­lin­de be­lir­gin­le­şen açık şir­ki ber­ta­raf et­me ya da Ehliki­ta­b'ı ciz­ye ver­me­ye zor­la­mak su­re­tiy­le hak içe­rik­li me­sa­jı on­la­rın söz­le­ri­ne ege­men kıl­ma­yı di­le ge­tir­mek­te­dir. Bu­nun ya­nı sı­ra Ehliki­tap'­la sa­vaş­ma ko­nu­su­nu di­le ge­ti­ren ayet­ler, on­la­rın Al­lah'a ve Re­su­lü­ne inan­ma­dık­la­rı­nı, hak di­ni din edin­me­dik­le­ri­ni vur­gu­la­mak­ta­dır. Şu hâlde, on­lar tev­hi­de bağ­lıy­mış gi­bi gö­rün­se­ler de, giz­li ni­te­lik­le­ri, dolayısıyla ger­çek ni­te­lik­le­ri şirk­tir. Bu yüz­den do­ğal in­san hak­la­rı­nı sa­vun­ma mis­yo­nu, on­la­rı hak di­ne yö­nelt­me­yi zo­run­lu kıl­mak­ta­dır.
Kur'ân-ı Ke­rim, her ne ka­dar, açık bir buy­ruk ola­rak bu hükmü (bü-­tün sa­vun­ma hük­mü­nü) içer­me­se de, mü­min­le­rin bir gün düş­man­la­rı­na üs­tün­lük sağ­la­ya­cak­la­rı­na iliş­kin va­atten böy­le bir so­nu­ca var­mak müm­kün­dür. Çün­kü adı ge­çen so­nu­cu el­de et­mek, an­cak bu dü­zey­de bir sa­vaş­la ger­çek­le­şe­bi­lir. Bu, şirk­ten uzak, ka­tı­şık­sız tev­hid inan­cı­na da­ya­lı ha­yat sis­te­mi­ni ege­men kıl­ma­ya yö­ne­lik bir sa­vaş­tır. Yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "El­çi­si­ni hi­da­yet ve hak din üze­re gön­de­ren O'dur. Öy­le ki onu bü­tün din­le­re üs­tün kı­la­cak­tır, müş­rik­ler hoş gör­me­se bi­le." (Saff, 9) Şu ayet-i ke­ri­me­nin me­sa­jı ise, da­ha açık ve da­ha vur­gu­la­yı­cı­dır. "An­dol­sun, biz zi­kir­den son­ra Ze­bur'da da, 'Şüp­he­siz yeryüzüne sa­lih kul­la­rım mi­rasçı ola­cak­tır.' di­ye yaz­dık." (Enbiyâ, 105)
Aşa­ğı­da ele a­la­ca­ğı­mız ayet-i ke­ri­me­nin an­la­mı da­ha net ve me­sa­jı da­ha açık­tır: "Al­lah, içi­niz­den iman eden­le­re ve sa­lih amel­ler­de bu­lu­nan­la­ra vadet­miş­tir: Hiç şüp­he­siz on­lar­dan ön­ce­ki­le­ri na­sıl güç ve ik­ti­dar sa­hi­bi kıl­dıy­sa, on­la­rı da yer­yü­zün­de güç ve ik­ti­dar sa­hi­bi kı­la­cak, ken­di­le­ri için se­çip be­ğen­di­ği din­le­ri­ni ken­di­le­ri­ne yer­le­şik kı­lıp sağ­lam­laş­tı­ra­cak ve on­la­rı kor­ku­la­rın­dan son­ra gü­ven­li­ğe çe­vi­re­cek­tir. On­lar, yal­nız ba­na iba­det eder­ler ve ba­na hiç­bir şe­yi or­tak koş­maz­lar." (Nûr, 55) "Yal­nız ba­na iba­det eder­ler" ifa­de­si ile, ger­çek ima­na da­ya­lı, şirk­ten uzak iba­det kas­te­di­li­yor. Bu­nu da "ba­na hiç­bir şe­yi or­tak koş­maz­lar." ifa­de­sin­den al­gı­lı­yo­ruz. Ay­rı­ca yü­ce Al­lah'ın ima­nın bir kıs­mı­nı şirk ola­rak ni­te­le­di­ği­ni de unut­ma­mak ge­re­kir: "On­la­rın ço­ğu an­cak or­tak ko­şa­rak Al­lah'a iman eder­ler." (Yûsuf, 106) Bu yü­ce Al­lah'ın yer­yü­zü­nü mü­min­ler için şirk­ten arın­dı­ra­ca­ğı­na, on­la­rı yer­yü­zü­nün her ta­ra­fı­na mi­rasçı kı­la­ca­ğı­na iliş­kin vaadi­nin ifa­de­si­dir. Bu vaadin ger­çek­leş­ti­ği gün, tam ma­na­sıy­la Al­lah'tan baş­ka­sı­na kul­luk su­nul­ma­ya­cak­tır.
Bi­ri­nin ak­lı­na böy­le bir ku­run­tu ge­le­bi­lir: Bu­ra­da gay­bî yön­tem­ler­le ger­çek­le­şe­cek ilâhî yar­dım vaat ediliyor. Göz­le gö­rü­lür so­mut se­bep­le­rin iş gör­dü­ğü bir hu­sus de­ğil­dir bu. Ne var ki, on­la­rı yer­yü­zün­de güç ve ik­ti­dar sa­hi­bi ya­pa­cak­tır, an­la­mı­na ge­len "le-yes­tah­li­fen­ne­hum" ifa­de­si, bu yak­la­şı­mı çü­rüt­mek­te­dir. Çün­kü "is­tihlaf (=ha­li­fe kıl­ma)" an­cak, bi­ri­le­ri­nin ege­men­li­ği­ne son ver­me, on­la­rı yer­le­rin­den et­me, son­ra baş­ka­la­rı­nı on­la­rın yer­le­ri­ne yer­leş­tir­me, şek­lin­de ger­çek­le­şir. Dolayısıyla, ifa­de­de maddî se­bep­le­rin be­lir­gin rol oy­na­dı­ğı sa­vaş ol­gu­su­na yö­ne­lik bir ima var­dır.
Kal­dı ki; "Ey iman eden­ler, içi­niz­den kim di­nin­den dö­ner­se, Al­lah onun ye­ri­ne ken­di­si­nin on­la­rı sev­di­ği, on­la­rın da ken­di­si­ni sev­di­ği, mü­min­le­re kar­şı al­çak gö­nül­lü, kâfir­le­re kar­şı ise güç­lü ve onur­lu, Al­lah yo­lun­da ci­had eden ve kı­na­yı­cı­nın kı­na­ma­sın­dan kork­ma­yan bir top­lu­luk ge­ti­rir." (Mâide, 54) ayet-i ke­ri­mesi ye­ri gel­di­ğin­de ay­rın­tı­lı bi­çim­de açık­la­ya­ca­ğı­mız gi­bi bir za­man yü­rü­tü­le­cek hak çağ­rı­sı­na ve din­sel uya­nı­şa işa­ret et­mek­te­dir. İle­ri­de yü­ce Al­lah'ın em­ri doğ­rul­tu­sun­da ger­çek­le­şe­cek bu vaat e­dil­miş ye­ni­den di­ri­liş sü­re­ci­nin, an­cak ci­hat des­tek­li da­vet yön­te­miy­le so­nuç­la­na­bi­lir ol­du­ğu­nu pe­kiş­tir­mek­te­dir.
Şim­di­ye ka­dar yap­tı­ğı­mız açık­la­ma­lar, İslâm'ın ci­had hük­mü­nü ya­-sa­laş­tır­ma­sı­na yö­ne­lik eleş­ti­ri­le­re de ce­vap ni­te­li­ğin­de­dir. Eleş­ti­ri şöy­le­dir: Ci­ha­dın ya­sa­laş­tı­rıl­ma­sı ön­ce­ki pey­gam­ber­le­rin di­ni teb­liğ­de kul-­lan­dık­la­rı yön­te­min dı­şı­na çı­kıl­ma­sı de­mek­tir. İslâm'dan ön­ce­ki dö­nem­ler­de gö­rev­len­di­ri­len pey­gam­ber­le­rin sun­duk­la­rı di­nin ya­yıl­ma­sı ve et­kin­lik ka­zan­ma­sı sa­de­ce da­vet ve yol gös­te­ri­ci­lik yön­te­mi­ne da­ya­nı­yor­du. Adam öl­dür­me­yi, tut­sak al­ma­yı ve bas­kın dü­zen­le­me­yi ka­çı­nıl­maz ola­rak be­ra­be­rin­de ge­ti­ren sa­vaş yo­luy­la in­san­la­rı inan­ma­ya zor­la­mak, İslâm'dan ön­ce­ki da­vet sü­re-sin­ce baş vu­rul­ma­yan bir me­tot­tu. Bu yüz­den Hıris­ti­yan mis­yo­ner­ler İslâm'ı "kı­lıç ve kan di­ni", baş­ka­la­rı da zor­la­ma ve bas­kı di­ni ola­rak ni­te­le­miş­ler­dir.
Ön­ce­ki açık­la­ma­lar­dan an­la­şı­lan ce­va­bın iza­hı şöy­le­dir: Kur'ân-ı Ke­rim öğ­re­ti­siy­le bi­ze şu­nu açık­lı­yor. İslâm, in­san fıt­ra­tı­nın hü­küm­le­ri esa­sı­na da­ya­nı­yor. Bu yüz­den, ha­yat sü­re­sin­ce in­san tü­rü­nün er­dem­li­ğe, ke­ma­le er­me­si­nin an­cak fıt­ra­tın Dolayısıyla İslâm'ın ön­gör­dü­ğü, hük­met­ti­ği ve da­vet et­ti­ği şey­le­re uy­mak­la müm­kün ola­ca­ğın­dan kuş­ku duy­ma­mak ge­re­kir. Fıt­rat, tev­hid il­ke­si­nin bi­rey­sel ve top­lum­sal ya­sa­la­rın esa­sı, te­me­li ol­ma­sı­nı ön­gö­rür. Bu te­mel il­ke­nin in­san­lar ara­sın­da ya­yıl­ma­sı­nı sağ­la­ma­nın, yok oluş­tan ve de­je­ne­re oluş­tan ko­ru­ma­nın in­san­lı­ğın ya­sal hak­kı ol­du­ğu­nu vur­gu­lar. Bu yüz­den fıt­ra­tın onay­la­dı­ğı bu hak­kı, müm­kün olan yön­tem­ler­le ye­ri­ne ge­tir­mek bir zo­run­lu­luk­tur. Bu hu­sus­ta ya­pı­la­bi­le­cek if­rat ve tef­ri­ti ön­le­mek ama­cıy­la iti­dal me­to­du ve hadd-ı va­sat ter­cih edil­miş­tir.
Ni­te­kim İslâm di­ni, baş­lan­gıç­ta salt çağ­rı ve Al­lah yo­lun­da kar­şı­la­şı­lan ezi­yet­le­re kar­şı sa­bır şek­lin­de bir yön­te­me baş­vur­muş­tur. Da­ha son­ra İslâm'ın te­me­li­ni ve Müslüman­la­rın can­la­rı­nı, ırz­la­rı­nı ve mal­la­rı­nı ko­ru­ma­ya yö­ne­lik sa­vun­ma sa­va­şı aşa­ma­sı­na gir­miş­tir. Bu­nu iz­le­yen aşa­ma da, in­san hak­la­rı­nı ve tev­hid me­sa­jı­nı sa­vun­ma­ya yö­ne­lik doğ­ru­dan kar­şı ta­ra­fa sa­vaş ilan et­me dö­ne­mi­dir. Ama hiç­bir sal­dı­rı­da, uy­gun bir yön­tem­le söz­lü da­vet ger­çek­leş­ti­ril­me­dik­çe ve Dolayısıyla kar­şı ta­ra­fa sal­dı­rı için hak­lı bir ge­rek­çe oluş­tu­rul­ma­dık­ça sa­va­şa fi­i­len gi­ril­me­miş­tir. Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) pra­tik sün­ne­ti bu­nun so­mut ka­nı­tı­dır.
Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Rab­bi­nin yo­lu­na hik­met­le ve gü­zel öğüt­ler­le ça­ğır ve on­lar­la en gü­zel bi­çim­de mü­ca­de­le et." (Nahl, 125) Bu aye­tin içer­di­ği hü­küm, tüm aşa­ma­la­rı kap­sa­ya­cak ge­nel bir ni­te­li­ğe sa­hip­tir. Bir ayet­te de şöy­le bu­yu­ru­lu­yor: "Böy­le­ce he­lak ola­cak ki­şi apa­çık bir de­lil­den son­ra he­lak ol­sun, di­ri ka­la­cak ki­şi apa­çık bir de­lil­den son­ra ha­yat­ta kal­sın." (Enfâl, 42)
İslâm'ın ci­had hük­mü "üs­tün­lük sağ­lan­dık­tan son­ra, in­san­la­rı di­ne gir­me­le­ri yö­nün­de bir zor­la­ma­yı ge­rek­ti­rir." şek­lin­de­ki eleş­ti­ri­ye ge­lin­ce; in­san­lı­ğın hak­ka yö­nel­til­me­si gi­bi di­ri­li­şi an­la­mı­na ge­le­bi­le­cek önem­li bir ge­liş­me kar­şı­sın­da ye­ter­li açık­la­ma ve ke­sin ka­nıt­tan son­ra ba­zı kim­se­ler hak­kın­da zor­la­ma ol­ma­sı­nın öne­mi yok­tur. Bu, ulus­la­ra­ra­sı iliş­ki­ler­de ge­çer­li olan bir ku­ral­dır. Ör­ne­ğin me­de­ni ya­sa­la­ra baş kal­dı­ran, on­la­rı ta­nı­ma­yan kim­se­ler, bu ya­sa­la­ra uy­ma­ya ça­ğı­rı­lır­lar, son­ra her tür­lü yo­la, is­te­me­ye­rek ya­sa­la­ra ita­a­ti­ni sağ­la­mak için ge­re­kir­se sa­va­şa da­hi baş­vu­ru­lur.
Öte yan­dan şa­yet, zor­luk var­sa bi­le, bu ku­şa­ğın bel­li bir kat­ma­nı­na öz­gü ka­lır. Ar­dın­dan di­ni eği­tim ve öğ­re­tim­le, di­ğer kat­man­la­rın ha­yat­la­rı bel­li bir dü­ze­ne so­ku­lur, ıs­lah edi­lir. Fıt­ra­ta ve tev­hid il­ke­si­ne da­ya­lı bir gö­nül­lü ya­pı­lan­ma sü­re­ci baş­la­tı­lır.
"İslâm'dan ön­ce gel­miş geç­miş pey­gam­ber­le­rin mü­ca­de­le­le­ri, sırf da­vet ve yol gös­te­ri­ci­lik esa­sı­na da­ya­lı ola­rak ger­çek­leş­miş­tir." şek­lin­de­ki bir id­di­a­ya ge­lin­ce, ta­ri­hin on­la­rın ha­ya­tıy­la il­gi­li el­de­ki ve­ri­le­rin­den al­gı­la­dı­ğı­mız ka­da­rıy­la sa­va­şa­cak imkâna sa­hip de­ğil­ler­di. Söz gelimi Hz. Nuh (a.s), Hûd (a.s) ve Sa­lih (a.s) pey­gam­ber­ler dört bir yan­dan bas­kı ve dik­ta­tör­lük sis­tem­le­rin­ce ku­şa­tıl­mış­lar­dı. Hz. İsa'nın (a.s) du­ru­mu da in­san­lar ara­sın­da bu­lu­nup me­sa­jı­nı yay­mak­la meş­gul ol­du­ğu dö­nem­ler de bun­dan fark­lı de­ğil­di. Hz. İsa'nın di­ni çok son­ra­la­rı ya­yıl­mış­tır, sun­du­ğu me­saj an­cak şe­ri­a­tı­nın ar­tık yü­rür­lük­ten kal­dı­rı­la­ca­ğı dö­nem­de, ya­ni İslâm'ın doğ­du­ğu gün­ler­de yay­gın bi­çim­de ka­bul gör­müş­tür. (İslâm di­ni­ni ka­bul et­me­yen grup­lar, gö­rü­nür­de Hz. İsa'nın (a.s) di­ni­ne sı­ğın­dı­lar. So­nuç­ta bu din ya­yıl­dı.)
Kal­dı ki Tev­rat'ta an­la­tıl­dı­ğı ka­da­rıy­la bir­çok pey­gam­ber Al­lah yo­lun­da sa­vaş­mış­tır. Kur'ân-ı Ke­rim de bu ger­çe­ğe bir par­ça de­ğin­mek­te­dir: "Ni­ce pey­gam­ber­le bir­lik­te birçok Rab­ba­ni­ler sa­va­şa gir­di­ler de, Al­lah yo­lun­da ken­di­le­ri­ne isa­bet eden güç­lük ve mih­net­ten do­la­yı ne gev­şek­lik gös­ter­di­ler, ne bo­yun eğ­di­ler. Al­lah sab­re­den­le­ri se­ver. On­la­rın söy­le­dik­le­ri: 'Rab­bi­miz, gü­nah­la­rı­mı­zı ve iş­le­ri­miz­de­ki aşı­rı­lık­la­rı­mı­zı ba­ğış­la, ayak­la­rı­mı­zı sağ­lam­laş­tır ve kâfir­ler top­lu­lu­ğu­na kar­şı yar­dım et.' de­me­le­rin­den baş­ka bir şey de­ğil­di." (Âl-i İmrân, 146-147)
Soy­daş­la­rı­nı Ama­li­ka­lar­la sa­vaş­ma­ya ça­ğı­ran Hz. Mu­sa'nın kıs­sa­sı­nı an­la­tır­ken yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ha­ni Mu­sa kav­mi­ne şöy­le de­miş­ti... Ey kav­mim, Al­lah'ın si­zin için yaz­dı­ğı kut­sal ye­re gi­rin ve ge­ri­sin ge­ri ar­ka­nı­za dön­me­yin; yok­sa kay­ba uğ­ra­yan­lar ola­rak çe­v­ri­lir­si­niz... De­di­ler ki: Ey Mu­sa, biz, on­lar dur­du­ğu sü­re­ce hiç­bir za­man ora­ya gir­me­ye­ce­ğiz. Sen ve Rab­bin git, iki­niz sa­va­şın. Biz bu­ra­da du­ra­ca­ğız" (Mâide, 20, 26) Bir baş­ka ayet­te de şöy­le bu­yu­ru­lu­yor: "Mu­sa'dan son­ra İs­ra­i­lo­ğul­la­rı'­nın ön­de ge­len­le­ri­ni gör­me­din mi? Ha­ni pey­gam­ber­le­rin­den bi­ri­ne, 'Bi­ze bir me­lik gön­der de Al­lah yo­lun­da sa­va­şa­lım.' de­miş­ler­di." (Ba­ka­ra, 246) Ta­lut ve Ca­lut kıs­sa­sı­nın so­nu­na ka­dar, bu yön­de ifa­de­ler sık sık tek­rar­la­nır.
Yü­ce Al­lah Hz. Sü­ley­man ve Se­ba Me­li­ke­si kıs­sa­sın­da şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ba­na kar­şı bü­yük­lük gös­ter­me­yin ve ba­na Müslüman ola­rak ge­lin... Sen on­la­ra dön, biz on­la­ra öy­le or­du­lar­la ge­li­riz ki, on­la­rın kar­şı koy­ma­la­rı müm­kün de­ğil ve biz on­la­rı on­dan hor­lan­mış, aşa­ğı­lan­mış ve kü­çük dü­şü­rül­müş­ler ola­rak sü­rüp çı­ka­rı­rız." (Neml, 34-37)
"Biz on­la­ra öy­le or­du­lar­la ge­li­riz ki, on­la­rın kar­şı koy­ma­la­rı müm­kün de­ğil." sö­züy­le ya­pı­lan teh­dit ilk kez di­le ge­ti­ril­miş bir da­ve­tin so­nuç­lan­ma­sı­na yö­ne­lik bir sa­vaş­tan baş­ka bir şe­yi ifa­de et­me­mek­te­dir.
SOS­YO­LO­JİK bir İN­CE­LEme
− Savunma Hakkı −
Ge­rek in­san­lar ara­sın­da ve ge­rek­se di­ğer hay­van tür­le­ri ara­sın­da, her ne za­man bir top­lu­luk olu­şur­sa ki ba­zı hay­van tür­le­rin­de top­lu­luk hâlinde ya­şa­ma­nın ör­nek­le­ri­ni göz­lem­le­ye­bi­li­riz, (ör­ne­ğin ka­rın­ca ve bal arı­sı gi­bi) bu fıtrî ih­ti­yaç esa­sı­na da­ya­lı­dır. Söz ko­nu­su can­lı tü­rü­nün öz ya­ra­tı­lı­şın­da mev­cut bu­lu­nan bu dür­tü ile, va­ro­lu­şun ko­run­ma­sı ve sü­rek­li­li­ği amaç­la­nır.
Fıt­rat ve ya­ra­tı­lış, can­lı tü­rü­ne var­lı­ğı­nı ko­ru­ma ve sür­dür­me ba­kı­mın­dan ha­ya­tı için ya­rar­la­na­ca­ğı alan­la­ra yö­ne­lik ta­sar­ruf hak­kı­nı ver­miş­tir. Söz gelimi in­sa­noğ­lu; can­sız var­lık­lar, bit­ki­ler, hayvan­lar ve hat­ta bel­li öl­çü­ler­de in­san­lar üze­rin­de, müm­kün olan yön­tem­ler­le ta­sar­ruf­ta bu­lu­nur. Hay­van­la­rın hak­la­rı, bit­ki ve can­sız var­lık­la­rın ke­ma­le doğ­ru iler­le­me­si gi­bi di­ğer var­lık­la­rın hak­la­rı­nın çiğ­nen­me­si söz konusu ol­sa da, in­san bu ta­sar­ru­fu ken­di­si için bir hak ola­rak al­gı­lar. Yi­ne hay­van tür­le­ri de, baş­ka var­lık­lar üze­rin­de bir tür ta­sar­ruf­ta bu­lu­nur ve iç­gü­dü­sel ola­rak bu­nu ken­di hak­kı ola­rak al­gı­lar.
Ay­nı za­man­da fıt­rat ve ya­ra­tı­lış her can­lı tü­rü­ne, fıt­rat bağ­la­mın­da ya­sal hak­la­rı­nı sa­vun­ma hak­kı­nı da ver­miş­tir. Çün­kü ta­sar­ruf hak­kı an­cak sa­vun­ma hak­kı­nın bu­lun­ma­sı ile pra­ti­ze edi­le­bi­lir. Dün­ya di­diş­me ve iz­di­ham yur­du­dur. Bu yurt­ta ge­çer­li olan ya­sa da, mü­na­ka­şa, çe­kiş­me ya­sa­sı­dır. Var­lı­ğı­nı ve sü­rek­li­li­ği­ni bi­len ve ey­lem ola­rak ko­ru­ma du­ru­mun­da olan her can­lı tü­rü fıtrî ola­rak hak­la­rı­nı ko­ru­mak için, ken­di­sin­de sa­vun­ma hak­kı­nı da gö­rür. Bu­nun, ken­di­si için mu­bah ol­du­ğu­nu dü­şü­nür. Tıp­kı söz konusu ta­sar­ru­fu ken­di­si için mubah gör­me­si gi­bi.
Bu­nun ka­nı­tı, hay­van tür­le­rin­de göz­lem­le­ne­bi­len dav­ra­nış­lar­dır. Bir kav­ga ve di­diş­me anın­da hay­van­lar der­hal en el­ve­riş­li be­den­sel ge­reç­le­ri dev­re­ye so­kar­lar, on­lar­la ken­di­le­ri­ni sa­vu­nur­lar. Ki­mi­si boy­nu­zu­nu kul­la­nır­ken; ki­mi­si kes­kin diş­le­ri­ni kul­lan­ma­yı yeğ­ler. Ba­zı­sı pen­çe­si­ne gü­ve­nir. Ki­mi­si­nin si­la­hı çif­te­si­dir. Ba­zı­sı­nın ga­ga­sı ve­ya vü­cu­dun­da­ki di­ken­ler cay­dı­rı­cı bir si­lah­tır. Bu tür güç­lü do­ğal si­lah­lar­la do­na­tıl­ma­mış ba­zı hay­van­lar­sa, ça­re­yi kaç­mak­ta ya da giz­len­mek­te ve­ya ken­di­ni ka­muf­le et­mek­te bu­lur. Ba­zı av hay­van­la­rı, kur­ba­ğa­lar ve ha­şe­re­ler gi­bi. Ba­zı can­lı tür­le­ri de düş­ma­nı­nı al­dat­ma, hi­le ve tu­zak­lar­la ba­şın­dan sav­ma ye­te­ne­ğiy­le do­na­tıl­mış­tır. Bun­la­rı sa­vun­ma ama­cı ile kul­la­nır­lar. May­mun­lar, ayı­lar ve til­ki­ler bu hay­van­la­ra ör­nek gös­te­ri­le­bi­lir.
Bü­tün hay­van­lar için­de, sa­de­ce in­sa­noğ­lu bi­lim ve dü­şün­ce si­la­hıy­la do­na­tıl­mış­tır. Bu özel­li­ği sa­ye­sin­de in­san, baş­ka can­lı­la­rı ve nes­ne­le­ri ken­di sa­vun­ma­sı uğ­ru­na kul­la­na­bi­lir. Ay­rı­ca ya­rar­lan­ma amaç­lı ta­sar­ruf­lar­da da bu özel­li­ği­ne baş vu­rur. Her can­lı tü­rü gi­bi, in­sa­nın da da­yan­dı­ğı bir fıt­ra­tı var­dır. Yi­ne her can­lı tü­rün­de ol­duğu gi­bi, onun fıt­ra­tı­nın da bir ta­kım ön­gö­rü­le­ri ve hü­küm­le­ri söz­ ko­nu­su­dur. Fıt­ra­tın hü­küm­le­rin­den bi­ri, in­sa­na ta­sar­ruf hak­kı­nı ver­me­si­dir. Bu­na bağ­lı ola­rak fıtrî hak­la­rı­nı sa­vun­ma hak­kı­nı ta­nı­ma­sı­dır. İş­te in­sa­nı top­lu­mun önem­se­di­ği ko­nu­lar­da sa­va­şım ver­me­ye yö­nel­ten, mü­ca­de­le ver­me­ye iten, fıt­ra­tı ve öz ya­ra­tı­lı­şı uya­rın­ca al­gı­la­dı­ğı bu (ikin­ci) hak­tır. İn­sa­nın ya­şam­sal çı­kar­la­rı doğ­rul­tu­sun­da kul­la­na­bil­di­ği her ­şe­yi kul­la­na­bi­lir ol­ma­sıy­la il­gi­li fıtrî ola­rak al­gı­la­dı­ğı ilk hü­küm ve hak de­ğil­dir. Çün­kü her in­sa­nın ken­di öz ya­ra­tı­lı­şı uya­rın­ca al­gı­la­dı­ğı bu hak ve yet­ki, top­lum­sal bo­yut­ta, bel­li bir den­ge­ye ka­vu­şur. Şöy­le ki in­san, ken­di türdeşlerini da kul­lan­ma ih­ti­ya­cı­nı duy­du­ğu za­man, on­la­rın da bu ko­nu­da ken­di­siy­le ay­nı ko­num­da ol­duk­la­rı­nı an­lar. Bu nok­ta­da hem­cins­le­riy­le an­laş­ma, uy­gar­lık ve sos­yal ada­let uya­rın­ca uz­laş­ma ge­re­ği­ni du­yar. Ken­di çı­ka­rı ve sa­vun­ma­sı uğ­ru­na baş­ka­sı­nı kul­lan­dı­ğı ka­dar, ken­di­si­nin de baş­ka­sı­na hiz­met et­me­si gün­de­me ge­lir. Böy­le­ce ih­ti­yaç­lar den­ge­le­nir. Top­lum bu uz­la­şı ve den­ge­le­ni­şin odak nok­ta­sı iş­le­vi­ni gör­müş olur.
Bun­dan do­la­yı bi­li­yo­ruz ki: İn­sa­noğ­lu çev­re­si­ne kar­şı ver­di­ği sa­va­şın­da ya­lın fıt­ra­tın­dan al­gı­la­dı­ğı, baş­ka­sı­nı kul­lan­ma, kö­le­leş­tir­me dür­tü­sü­ne da­yan­ma­mak­ta­dır. Çün­kü in­sa­noğ­lu top­lum içi­ne adım at­tı­ğı an­dan iti­ba­ren, fıt­ra­tın bu ge­nel hük­mü­nü yü­rür­lük­ten kal­dır­mış (nes­het­miş) ve baş­ka­la­rı­nın çı­kar­la­rı üze­rin­de, an­cak on­la­rın ken­di­si­nin çı­kar­la­rı üze­rin­de­ki ta­sar­ruf­la­rı oran­da ta­sarruf ede­bi­le­ce­ği­ni iti­raf et­miş­tir. Tam ter­si­ne in­sa­noğ­lu çev­re­si­ne kar­şı ver­di­ği sa­va­şım­da, çı­kar­la­rı şek­lin­de so­mut­la­şan hak­la­rı­nı ko­ru­ma ve sa­vun­ma hak­kı­na da­yan­mak­ta­dır. Dolayısıyla in­san, ön­ce ken­di­si için bir hak­kı var­sa­yı­yor, son­ra da bu hak­kın bir şe­kil­de kay­be­dil­mek is­ten­di­ği­ni göz­lem­li­yor ve ar­dın­dan ken­di var­say­dı­ğı hak­kı­nı sa­vun­ma­ya kal­kı­şı­yor.
Bu yüz­den her sa­vaş, ger­çek­te bir sa­vun­ma­dır. Hat­ta ül­ke­ler fet­he­den kral­lar ve ga­lip ge­len dev­let­ler bi­le, baş­lan­gıç­ta ke­di­le­ri için bir hak var­sa­yı­mı­na da­ya­nır­lar. Hük­met­me hak­kı ve baş­ka­la­rı­nı yö­net­me ye­te­ne­ği ya da ge­çim sı­kın­tı­sı ve­ya top­rak­la­rın az­lı­ğı gi­bi. Bu ve ben­ze­ri ge­rek­çe­ler­le in­san­la­ra sal­dır­ma­la­rı­nı, kan dök­me­le­ri­ni yer­yü­zün­de boz­gun­cu­luk çı­kar­ma­la­rı­nı, çev­re­yi ve nes­li mah­vet­me­le­ri­ni ma­zur gös­ter­me­ye ça­lı­şır­lar.
Böy­le­ce an­la­şı­lı­yor­ ki: İn­san hak­la­rı­nı sa­vun­ma, fıt­rat­tan (öz ­ya­ra­tı­lış­tan) kay­nak­la­nan bir hak­tır. İn­sa­nın bu hak­kı­nı kul­lan­ma­sı mu­bah­tır. Evet ama bu hak biz­zat ken­di­si he­def de­ğil­dir, bu hak baş­ka bir şe­ye va­rıl­mak için is­te­nil­mek­te­dir. Dolayısıyla önem­li­lik nok­ta­sın­da va­rıl­mak is­te­nen baş­ka şey­le den­ge­len­me­li­dir. Bu yüz­den sa­vun­ma ile kay­be­di­le­cek ya­rar­lar kar­şı­sın­da, ya­şam­sal önem açı­sın­dan, uğ­ru­na sa­va­şı­lan ve kur­ta­rıl­ma­sı is­te­nen hak­kın öne­mi faz­la ol­du­ğu tak­dir­de an­cak sa­vun­ma il­ke­si­ne baş­vu­ru­lur. Fa­kat Kur'ân-ı Ke­rim, in­san hak­la­rı­nın en önem­li­si­nin tev­hid il­ke­si ve bu­na da­ya­lı din­sel ya­sa­lar (şe­ri­at) ol­du­ğu­nu ke­sin ola­rak ka­nıt­la­mış­tır. İn­san top­lu­luk­la­rı­nın akıl­lı­la­rı da in­san­lık için en önem­li hak­kın, in­san top­lu­lu­ğu­na ege­men olan ve bi­rey­le­rin ya­şam­sal çı­kar­la­rı­nı gü­ven­ce al­tı­na alan ya­sa­la­rın göl­ge­sin­de­ki ya­şa­ma hak­kı ol­du­ğu­na ina­nır­lar.
AYET­LE­RİN hadisler IŞI­ĞIN­DA AÇIK­LA­MA­SI
Mec­ma'ul-Beyan tefsirinde, İbn Ab­bas'ın "Al­lah yo­lun­da sa­va­şın." aye­ti ile il­gi­li ola­rak şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Bu ayet, Hu­dey­bi­ye ba­rış ant­laş­ma­sı hak­kın­da in­miş­tir. Re­su­lul­lah (s.a.a) as­ha­bı ile bir­lik­te um­re yap­mak is­te­dik­le­ri yıl Me­di­ne'den ha­re­ket et­ti­ği za­man, sa­yı­la­rı top­lam ola­rak bin dört ­yüz ki­şiy­di. Yol­la­rı­na de­vam ede­rek Hu­dey­bi­ye'ye ge­lip ko­nak­la­dı­lar. Müş­rik­ler Mes­cid-i Ha­ram'a gir­me­le­ri­ne en­gel ol­du­lar. On­lar da kur­ban­lık hay­van­la­rı Hu­dey­bi­ye'de bo­ğaz­la­dı­lar. Son­ra müş­rik­ler­le bir an­laş­ma yap­tı­lar. Bu an­laş­ma ge­re­ği Müslüman­lar o yıl Kâbe'yi zi­ya­ret et­me­den ge­ri dö­ne­cek­ler­di. Ama er­te­si yıl ge­lip Kâbe'yi zi­ya­ret ede­bi­le­cek­ler­di. Mek­ke, on­lar için üç­ gün bo­yun­ca bo­şal­tı­la­cak, Müslüman­lar Kâbe'yi ta­vaf ede­cek ve di­lek­le­ri­ni ya­pa­bi­le­cek­ler­di.
Re­su­lul­lah ve as­ha­bı ka­çır­dık­la­rı um­re­yi ka­za et­mek üze­re ha­zır­lık­la­ra baş­la­dı­lar, do­nan­ma­la­rı­nı ta­mam­la­dı­lar. Ku­reyş­li­le­rin söz­le­ri­ni tut­ma­ma­la­rın­dan, Mes­cid-i Ha­ram'ı zi­ya­ret et­me­le­ri­ne en­gel ol­ma­la­rın­dan, Dolayısıyla ara­la­rın­da sa­vaş çık­ma­sın­dan kor­ku­yor­lar­dı. Resulul­lah ha­ram ay­da, ha­rem böl­ge­sin­de müş­rik­ler­le sa­vaş­mak is­te­mi­yor­du. Bu­nun üze­ri­ne Yü­ce Al­lah yu­ka­rı­da­ki aye­ti in­dir­di.
Ay­nı an­la­mı des­tek­le­yen ri­va­yet­ler, ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, çe­şit­li ka­nal­lar­dan İbn Ab­bas'a ve baş­ka­la­rı­na da­yan­dı­rı­la­rak ak­ta­rılmış­tır.
Mec­ma'ul-Beyan tefsirinin bir ye­rin­de Ra­bi b. Enes ve Abdurrah-man b. Zeyd b. Es­lem'den şöy­le ri­va­yet edi­lir: Bu, ilk de­fa sa­vaş­tan söz eden ayet­tir. Bu ayet in­dik­ten son­ra, Re­su­lul­lah ken­di­si­ne sa­vaş açan­la­ra sa­vaş aç­tı, sa­vaş­mak­tan vaz­ge­çen­le­re kar­şı yü­rüt­tü­ğü sava­şa son ver­di. Ni­ha­yet şu ayet ine­rek adı ge­çen hük­mü içe­ren aye­ti nes­het­ti: "Müş­rik­le­ri bul­du­ğu­nuz yer­de öl­dü­rün."[1]
Ben derim ki: Bu yo­rum, Re­bi ve Ab­dur­rah­man'ın iç­ti­ha­dı­dır. Çün­kü da­ha ön­ce bu aye­tin her­han­gi bir aye­ti nes­het­me­di­ği­ni, bi­lâ­kis, özel bir hük­mü ge­nel­leş­tir­me ni­te­li­ğin­de ol­du­ğu­nu ka­nıt­la­mış­tık.
Mec­ma'ul-Beyan tefsirin­de, "On­la­rı bul­du­ğu­nuz yer­de öl­dü­rün." aye­ti ile il­gi­li ola­rak şöy­le bir açık­la­ma­ya yer ve­ri­li­yor: "Bu ayet, ha­ram ay­da, bir kâfiri öl­dü­ren bir sa­ha­be hak­kın­da in­miş­tir. Kâfir­ler, mü­min­le­ri bun­dan do­la­yı ayıp­la­dı­lar. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah din­de fit­ne çı­kar­ma­nın (ya­ni, şir­kin ege­men­li­ği için, in­san­la­rı tev­hid di­nin­den vaz­ge­çir­me­ye ça­lış­ma­nın) ca­iz ol­ma­sa bi­le ha­ram ay­da müş­rik­le­ri öl­dür­mek­ten da­ha ağır bir suç ol­du­ğu­nu açık­la­dı."
Ben derim ki: Da­ha ön­ce, "tef­si­ri­ni sun­du­ğu­muz ayet­ler gru­bu­nun ifa­de tarz­la­rın­da­ki ahenk, akış­la­rın­da­ki uyum, on­la­rın bir ke­re­de in­dik­le­ri­ni gös­te­rir." di­ye­rek, bu ger­çe­ği vur­gu­la­mış­tık (Ne­tice­de, aye­tin nü­zul se­be­bi­nin bu ha­di­se ol­du­ğu­nu ka­bul­le­nir­sek, söz ko­nu­su bü­tün ayet­ler hak­kın­da da bu nü­zul se­be­bi­nin ge­çer­li ol­du­ğu­nu söy­le­me­li­yiz.)
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, "Hiç­bir fit­ne kal­ma­yın­ca­ya... ka­dar on­lar­la sa­va­şın." aye­ti ile il­gi­li ola­rak, çe­şit­li ka­nal­lar­dan Ka­ta­de'ye da­yan­dı­rı­lan şöy­le bir ri­va­ye­te yer ve­ri­lir: "Hiç­bir fit­ne," ya­ni şirk kal­ma­yın­ca­ya ve din Al­lah için olun­ca­ya ka­dar on­lar­la sa­va­şın." Ya­ni; "la ilâ­he il­lal­lah (=Al­lah'tan baş­ka ilâh yok­tur.)" de­yin­ce­ye ka­dar. Re­su­lul­lah (s.a.a) bu­na da­ya­na­rak sa­vaş­tı. İn­san­la­rı bu­na da­vet et­ti. (Son­ra Ka­ta­de şun­la­rı ek­ler): Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) şöy­le di­yor­du: Al­lah "La ilâhe il­lal­lah" de­yin­ce­ye ka­dar in­san­lar­la sa­vaş­ma­nı­zı em­ret­ti. Eğer şir­ke son ve­rip bu ger­çe­ği ka­bul eder­ler­se, ar­tık za­lim­ler­den baş­ka­sı­na düş­man­lık yok­tur. (Ka­ta­de) der ki: "Za­lim, la ­i­lâ­he il­lal­lah" de­mek­ten ka­çı­nan kim­se­ye de­nir. "La ilâhe il­lal­lah" de­yin­ce­ye ka­dar onun­la sa­vaş­mak ge­re­kir.
Ben derim ki: "Za­lim, 'La ilâ­he il­lal­lah' de­mek­ten ka­çı­nan kim­se­ye de­nir." şek­lin­de­ki söz Ka­te­de'nin sö­zü olup Re­su­lul­lah'ın sö­zün­den bir çı­kar­ma­sı­dır, ki, ol­duk­ça isa­bet­li bir gö­rüş­tür. Ben­ze­ri bir gö­rüş de İk­ri­me'den ri­va­yet edil­miş­tir.
Yi­ne ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Bu­hârî, Ebu'ş-Şeyh ve İbn Mürdeveyh'in İbn Ömer­'den şu söz­le­ri nak­let­tik­le­ri ye­r al­mış­tır: İbn Zü­beyr kar­ga­şa­sı za­ma­nın­da iki adam İbn Ömer'in ya­nı­na ge­lir ve ona şu­nu so­rar­lar: İn­san­lar bir ta­kım fit­ne­ler çı­ka­rı­yor. Sen­se Ömer'in oğ­lu ve Re­su­lul­lah'ın (s.a.a) as­ha­bı­sın, se­ni or­ta­ya çık­mak­tan ve kı­yam et­mek­ten alı­ko­yan ne­dir? İbn Ömer der ki: "Al­lah, kar­de­şi­min ka­nı­nı dök­me­mi ha­ram kıl­mış­tır." Bu­nun üze­ri­ne adam­lar: "Al­lah, 'Hiç­bir fit­ne kal­ma­yın­ca­ya ka­dar on­lar­la sa­va­şın.' de­mi­yor mu?" di­ye so­run­ca, İbn Ömer şu ce­va­bı ve­rir. "Fit­ne kal­ma­yın­ca­ya ka­dar sa­vaş­tık. Din de Al­lah'ın ol­du. Siz ise, fit­ne baş gös­ter­sin ve din Al­lah'tan baş­ka­sı­nın ol­sun di­ye sa­vaş­mak is­ti­yorsu­nuz."
Ben derim ki: İbn Ömer ve so­ru­yu so­ran­lar fit­ne kav­ra­mı­na yük­le­dik­le­ri an­lam hu­su­sun­da ya­nıl­mış­lar­dır. Da­ha ön­ce bu kav­ra­ma iliş­kin açık­la­ma­lar­da bu­lun­duk. Oy­sa on­la­rın ko­num­la­rı fit­ne­den çok, yer­yü­zün­de boz­gun­cu­luk çı­kar­mak­la ve­ya hak­sız ye­re sa­vaş­mak­la il­gi­li­dir. Böy­le du­rum­lar­da ise, bir mü­mi­nin ses çı­kar­ma­dan kö­şe­si­ne çe­kil­me­si ca­iz de­ğil­dir.
Mec­ma'ul-Beyan tefsirinde "Hiç­bir fit­ne kal­ma­yın­ca­ya ka­dar on­lar­la sa­va­şın." aye­ti ile il­gi­li ola­rak şöy­le de­ni­yor: Fit­ne­den mak­sat şirk­tir. Bu gö­rüş İmam Cafer Sadık'tan (a.s) da ri­va­yet edil­miş­tir.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de, "Ha­ram ay ha­ram aya kar­şı­lık­tır." aye­ti­ne iliş­kin ola­rak A'lâ b. Fu­zayl'dan şöy­le ri­va­yet edi­lir. "Ona müş­rik­ler hak­kın­da sor­dum; Müslüman­lar ha­ram ay­da on­la­ra kar­şı sa­vaş baş­la­ta­bi­lir mi?" De­di ki "Müş­rik­ler, ha­ram ayın kut­sal­lı­ğı­nı çiğ­ne­ye­rek sa­vaş baş­la­tır­sa ve Müslüman­lar da bu ay­da on­la­ra üs­tün­lük sağ­la­ya­cak­la­rı­nı ön­gö­rü­yor­sa, olur. Çün­kü yü­ce Al­lah, 'Ha­ram ay, ha­ram aya kar­şı­lık­tır ve hür­met­ler de kar­şı­lık­lı­dır.' bu­yu­ru­yor."[2]
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Ah­med, İbn Ce­rir ve Nu­has "Na­sih" adlı eserinde Ca­bir b. Ab­dul­lah'ın şöy­le de­di­ği­ni ri­va­yet eder­ler: "Kar­şı ta­raf sa­vaş­ma­dık­ça Re­su­lul­lah (s.a.a) ha­ram ay­da sa­vaş­maz­dı. Re­su­lul­lah sa­va­şır­dı, an­cak ha­ram ay gir­di­ğin­de, sa­vaş­tan vaz­ge­çer ve ha­ram ay ta­mam­la­nın­ca ye­ni­den sa­va­şa baş­lar­dı."
el-Kâfi ad­lı eser­de, Mu­a­vi­ye b. Am­mar'dan şöy­le ri­va­yet edi­lir. İ-mam Cafer Sadık'a (s.a.) şöy­le bir so­ru sor­dum: "Bir adam ser­best böl­ge­de bi­ri­ni öl­dür­se, son­ra Ha­rem'e gir­se, na­sıl dav­ran­mak ge­re­kir?" De­di ki: "Öl­dü­rül­mez, bu­nun ya­nın­da yi­ye­cek ve içe­cek de ve­ril­mez, ken­di­si ile alış veriş ya­pıl­maz Ha­rem böl­ge­sin­den çı­ka­na ka­dar bek­le­nir. Çı­kın­ca da ken­di­si­ne adam öl­dür­me­nin ce­za­sı uy­gu­la­nır." Bu se­fer, "Ha­ram böl­ge­de adam öl­dü­ren ve­ya hır­sız­lık ya­pan kim­se için ne der­sin?" di­ye sor­dum. Bu­yur­du ki: "Ona ha­ram böl­ge­de ge­rek­li olan ce­za uy­gu­la­nır. Çün­kü o ha­ram böl­ge­nin kut­sal­lı­ğı­nı, do­ku­nul­maz­lı­ğı­nı gö­zet­me­miş­tir. Ni­te­kim yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor. 'Öy­ley­se kim si­ze sal­dı­rır­sa, onun sal­dır­dı­ğı gi­bi siz de ona sal­dı­rın.' İş­te bu hü­küm ha­ram böl­ge ile il­gi­li­dir. Çün­kü Al­lah, 'Zul­me­den­ler­den baş­ka­sı­na kar­şı da düş­man­lık yok­tur.' bu­yur­muş­tur."[3]
el-Kâfi ad­lı eser­de İmam Cafer Sadık'ın (s.a.) "El­le­ri­ni­zi teh­li­ke­ye at­ma­yın." aye­ti­ne iliş­kin ola­rak şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir. "Bir adam, elin­de avu­cun­da ne var­sa hep­si­ni Al­lah yo­lun­da in­fak et­se, bu gü­zel ol­maz, uy­gun ve olum­lu kar­şı­lan­maz. Yü­ce Al­lah, 'El­le­ri­ni­zi teh­li­ke­ye at­ma­yın. İyi­lik edin. Şüp­he­siz Al­lah, iyi­lik eden­le­ri se­ver.' bu­yurmuyor ­mu? İş­te bu, iyi­lik eden­ler­den mak­sat, or­ta yo­lu tu­tan­lar­dır."[4]
Şeyh Sa­duk, Sa­bit b. Enes'in şöy­le de­di­ği­ni ri­va­yet eder: Re­su­lul­lah (s.a.a) bu­yur­du ki: "Sul­ta­na (yö­ne­ti­me) ita­at va­cip­tir. Sul­ta­na ita­a­ti terk eden, Al­lah'a itaatî terk et­miş olur. Al­lah'ın 'El­le­ri­ni­zi teh­li­ke­ye at­ma­yın.' aye­tin­de açık­la­mış ol­du­ğu ya­sa­ğı­nı çiğ­ne­miş olur.[5]
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, çe­şit­li ka­nal­lar­dan Ebu İm­ran Esle-m'e da­yan­dı­rı­lan şöy­le bir ri­va­ye­te yer ve­ri­lir: "Kos­tan­ti­niy­ye (İs­tan­bul) ken­ti­ni ku­şat­mış bu­lu­nu­yor­duk. Mı­sır'dan ge­len as­ker­le­rin ba­şın­da Uk­be b. Amir bu­lu­nu­yor­du. Şam­lı as­ker­le­rin ko­mu­ta­nı ise Fu­za­le b. Ubeyd'di. Bi­zans or­du­sun­dan mu­az­zam bir saf kar­şı­mı­za çık­tı. Biz de on­la­ra kar­şı sa­vaş dü­ze­ni­ni al­dık. Bu sı­ra­da Müslüman bir as­ker Bi­zans or­du­su­nun saf­la­rı­na doğ­ru sal­dı­rı­ya geç­ti ve ara­la­rı­na dal­dı. Bu­nu gö­ren di­ğer as­ker­ler: 'Suphanallah, ken­di el­le­riy­le ken­di­ni teh­li­ke­ye atı­yor.' de­di­ler. O sı­ra­da ara­mız­da bu­lu­nan, Re­su­lul­lah'ın sa­ha­be­si Ebu Ey­yub otur­du­ğu yer­den kalk­tı ve şöy­le de­di: Ey in­san­lar, siz bu aye­ti böy­le yo­rum­lu­yor­su­nuz; ama ayet biz en­sar top­lu­lu­ğu hak­kın­da in­miş­tir. Yü­ce Al­lah di­ni­ni üs­tün kı­lın­ca ve di­ne yar­dım ede­cek in­san­la­rın sa­yı­sı da ar­tın­ca, bir­bi­ri­mi­ze Resu­lul­lah'tan ha­ber­siz şöy­le de­me­ye baş­la­dık: 'Şüp­he­siz, mal­la­rı­mız za­yi ol­du. Yü­ce Al­lah İslâm'ı üs­tün kıl­mış­tır. Bugün İslâm'a yar­dım ede­cek in­san­lar da ço­ğal­mış­tır. Ar­tık mal­la­rı­mı­zın ba­şı­na dön­sek ve za­yi olan­la­rı ye­ni­den to­par­la­sak na­sıl olur?' Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, 'El­le­ri­ni­zi teh­li­ke­ye at­ma­yın...' aye­ti­ni in­dir­di. Aye­tin işa­ret et­ti­ği teh­li­ke, mal­la­rı­mı­zın ba­şı­na dön­me­miz, za­yi olan­la­rı ıslah et­me­miz ve sa­va­şı ter­k et­me­miz­di."
Ben derim ki: Aye­tin ifa­de et­ti­ği an­lam­la il­gi­li ri­va­yet­le­rin fark­lı­lı­ğı, bi­zim gö­rü­şü­mü­zü pe­kiş­ti­ri­ci ni­te­lik­te­dir: Ayet-i ke­ri­me mut­lak­tır. İn­fak­la, ha­yır amaç­lı har­ca­ma ile il­gi­li her iki aşı­rı ucu (if­rat-tef­rit) da kap­sa­mak­ta­dır. Da­ha doğ­ru­su ayet, hem in­fak ko­nu­su ve hem de baş­ka ko­nu­lar­da ya­pı­lan if­rat ve tef­ri­ti de kap­sa­mak­ta­dır.


[1]- [Tev­be, 5]
[2]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.86]
[3]- [Fu­rû-i Kâfi, c.4 s.288]
[4]- [Fu­rû-i Kâfi, c.4. s.53]
[5]- [el-Ema­li, Şeyh Sa­duk, s.277, 54 otu­rum]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim