Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 187
 
 
Oruç ge­ce­sin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­mak, si­ze helâl kı­lın­dı.
"İh­lal" kav­ra­mı, izin ver­me an­la­mı­na ge­lir. Ke­li­me­nin as­lı "el-hill"dir. Ve ak­din, dü­ğüm­le­me­nin kar­şı­tı­dır.

30/03/2009

 

AYETİN MEALİ

187- Oruç ge­ce­sin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­mak, si­ze helâl kı­lın­dı. On­lar, si­zin ör­tü­le­ri­niz, siz de on­la­ra ör­tü­sü­nüz. Al­lah, ger­çek­ten si­zin, ne­fis­le­ri­ni­ze iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nu­zu bil­di, rah­me­tiy­le si­ze dö­nüp töv­be­ni­zi ka­bul et­ti ve si­zi ba­ğış­la­dı. Ar­tık on­la­ra yak­la­şın ve Al­lah'ın si­zin için yaz­dık­la­rı­nı di­le­yin. Fe­cir vak­ti, siz­ce be­yaz ip­lik si­yah ip­lik­ten ayır­t e­dilin­ce­ye ka­dar yi­yin, için. Son­ra ge­ce­ye ka­dar oru­cu ta­mam­la­yın. Mes­cit­ler­de itikâf­ta ol­du­ğu­nuz za­man­lar­da on­la­ra yak­laş­ma­yın. Bun-lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır, on­la­ra ya­naş­ma­yın. İş­te Al­lah ayet­leri­ni in­san­la­ra böy­le açık­lar ki on­lar sa­kın­sın­lar.

AYETİN AÇIKLAMASI
Oruç ge­ce­sin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­mak, si­ze helâl kı­lın­dı.
"İh­lal" kav­ra­mı, izin ver­me an­la­mı­na ge­lir. Ke­li­me­nin as­lı "el-hill"dir. Ve ak­din, dü­ğüm­le­me­nin kar­şı­tı­dır. Yi­ne ayet­te ge­çen "er-refe­s" ise, doğ­ru­dan doğ­ru­ya zik­re­dil­me­si ayıp ka­ça­cak olan şey­le­ri ifa­de et­mek ama­cı ile kul­la­nı­lan ki­na­ye­li bir kav­ram­dır. Kap­samın­da ka­dın­lar­la cin­sel bir­leş­me an­la­mı da bu­lu­nan ke­li­me­ler­den bi­ri­dir. Ni­te­kim bu ayet-i ke­ri­me­de­ki kul­la­nı­lış da ay­nı an­la­ma dö­nük­tür. Doğ­ru­dan sö­z e­dil­me­si ayıp ka­ça­cak şey­le­ri bu tür ki­na­ye­li ifa­de­ler­le di­le ge­tir­mek Kur'ân ifa­de tar­zı­nın ön p­lân­da tut­tu­ğu edep öğesinin bir ge­re­ği­dir. Ay­nı şey Kur'ân'da ay­nı an­lam­da kul­la­nı­lan di­ğer ke­li­me­ler için de ge­çer­li­dir. "el-mu­ba­şe­re, ed-du­hul, el-mess, el-lems, el-it­yan ve el-kurb" gi-­bi. Bu de­yim­le­rin tü­mü, ki­na­ye sa­na­tı­nın bi­rer ör­ne­ği ola­rak "cin­sel bir­leş­me" an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­lar­dır. Yi­ne Kur'ân ter­mi­no­lo­ji­si dı­şın­da "cin­sel iliş­ki" an­la­mın­da kul­la­nı­lan "el-vaty" ve "el-ci­ma" kav­ram­la­rı da ki­na­ye­li de­yim­ler­dir. An­cak bun­la­rın bir kıs­mı, çok kul­la­nım­dan do­la­yı, ki­na­ye sa­na­tı­nın sı­nır­la­rı­nı aşıp ar­tık doğ­ru­dan doğ­ru­ya söz konusu an­la­mı bi­rin­ci el­den ifa­de et­mek du­ru­mun­da­dır. Ni­te­kim "el-ferc" (ka­dı­nın cin­sel or­ga­nı) ve "el-ğa­it" (ayak yo­lu) ke­li­me­le­ri de bu gün için ki­na­ye sa­na­tı­nın kap­sa­mı­nı aş­mış ar­tık işa­ret et­tik­le­ri şe­yi doğ­ru­dan ifa­de edi­yor­lar. Cüm­le için­de "er-ra­fe­s" ke­li­me­si­nin "ila" har-f-i cer­ri ile ge­çiş­li kı­lın­ma­sı, (de­nil­di­ği­ne gö­re) ge­niş­let­me an­la­mı­nı kapsı­yor ol­ma­sın­dan do­la­yı­dır.
On­lar, si­zin ör­tü­le­ri­niz, siz de on­la­ra ör­tü­sü­nüz.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "li­bas" ke­li­me­si, bil­di­ği­miz el­bi­se an­la­mı­nı ifa­de eder. İn­sa­nın be­de­ni­ni ört­me­de kul­la­nıl­dı­ğı giy­si ya­ni. Bu iki cüm­le, is­ti­a­re sa­na­tı­na ör­nek oluş­tur­mak­ta­dır. Çün­kü eş­ler­den her bi­ri, öte­ki­si­ni gü­nah­la­rın pe­şin­den git­mek­ten alı­koy­mak­ta ve bu olum­suz­lu­ğu tü­rü­nün fert­le­ri ara­sın­da yay­ma­sı­na en­gel ol­mak­ta­dır. Şu hâlde eş­ler­den her bi­ri eşi­nin ayıp yer­le­ri­ni per­de­le­yen, av­ret ma­hal­li­ni ör­ten bir giy­si ko­nu­mun­da­dır.
İs­ti­a­re sa­na­tı­nın bu hoş ör­ne­ği, "Oruç ge­ce­sin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­mak si­ze helâl kı­lın­dı." ifa­de­si ile bir­lik­te su­nu­lun­ca da da­ha be­lir­gin bir le­ta­fet ka­zan­mak­ta­dır. Çün­kü in­san, ayıp yer­le­ri­ni di­ğer­le­ri­ne kar­şı el­bi­se ara­cı­lı­ğı ile ör­ter. Fa­kat ayıp yer­le­ri­ni el­bi­se­nin ken­di­si­ne kar­şı ört­mez. Ay­nı şe­kil­de, eş­ler­den her bi­ri, eşi­ni baş­ka­sı ile cin­sel iliş­ki­ye gir­mek­ten alı­ko­yu­yor, ama ken­di­si ile iliş­ki­ye gir­me­si­ni en­gel­le­mi­yor. Çün­kü ken­di­si eşi­nin el­bi­se­si ko­nu­mun­da­dır. Onun nef­si ile di­rek te­mas hâlinde­dir ve ara­da bir ara­cı ol­mak­sı­zın onun­la bir­lik­te­dir.
Al­lah, ger­çek­ten si­zin, ne­fis­le­ri­ni­ze iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nu­zu bil­di, rah­me­tiy­le si­ze dö­nüp töv­be­ni­zi ka­bul et­ti ve si­zi ba­ğış­la­dı.
"el-ih­ti­yan" ve "el-hi­ya­ne" ay­nı an­la­ma ge­len iki mas­tar­dır. Bun­da bir gö­rü­şe gö­re "nok­san­lık" an­la­mı da var­dır. "iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nuz" ifa­de­sin­de, sü­rek­li­li­ğe işa­ret et­mek­te­dir. Do­la­yısıy­la, ayet-i ke­ri-me, oruç tut­ma­ya iliş­kin hük­mün yü­rür­lü­ğe gir­di­ği an­dan iti­ba­ren, Müslüman­lar ara­sın­da bu iha­ne­tin sü­rek­li gün­de­me gel­di­ği­ni vur­gu­la­mak­ta­dır. Müslüman­lar, giz­li­ce ne­fis­le­ri­ne iha­net ede­rek Al­lah'ın em­ri­ne kar­şı çık­mış olu­yor­lar­dı. Eğer bu kar­şı çı­kış­la­rı, bu iha­net, gü­nah dü­ze­yin­de ol­ma­say­dı, töv­be ve ba­ğış­la­ma kav­ram­la­rı­nı içe­ren bir ifa­de in­di­ril­me­ye­cek­ti. Bu iki kav­ram, ön­ce­sin­de bir gü­na­hın var ol­du­ğu­na net ola­rak işa­ret et­me­se­ler de, iki­si özel­lik­le bir ara­da ol­du­ğu za­man, bu tür bir du­ru­ma iliş­kin me­saj­la­rı açık olur.
Bu­na gö­re, tef­si­ri­ni sun­mak­ta ol­du­ğu­muz bu aye­tin ini­şin­den ön­ce, oruç tut­ma­ya iliş­kin hü­küm, oruç ge­ce­sin­de cin­sel bir­leş­me ya­sa­ğı­nı da içe­ri­yor­du. Bu ayet-i ke­ri­me, in­me­si ile oruç ge­ce­sin­de cin­sel bir­leş­me­nin helâl ol­du­ğu­nu ilan et­miş ve ha­ram olu­şu­na iliş­kin hük­mü yü­rür­lük­ten kal­dır­mış­tır (nes­het­miş­tir) Ni­te­kim, bir grup mü­fes­sir de bu­na işa­ret et­miş­ler­dir. Ay­rı­ca "Si­ze helâl kı­lın­dı." ve "iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nu­zu...", rah­me­tiy­le si­ze dö­nüp töv­be­ni­zi ka­bul et­ti ve si­zi ba­ğış­la­dı." ve "ar­tık on­la­ra yak­la­şın." i­fa­de­le­ri de bu­nu ima et­mek­te ve­ya bu­nu ka­nıt­la­mak­ta­dır. Çün­kü, eğer da­ha ön­ce, ha­ram­lı­ğa iliş­kin bir hü­küm ol­ma­say­dı, ifa­de şöy­le ol­ma­lıy­dı: "Oruç ge­ce­sin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­ma­nı­zın bir sa­kın­ca­sı yok­tur. Ve­ya bu an­la­ma ge­le­bi­le­cek bir baş­ka ifa­de kul­la­nıl­ma­lıy­dı. Dolayısıyla, ayet-i ke­ri­me­nin ver­di­ği me­saj ga­yet açık­tır.
De­ne­bi­lir ki: Ayet-i ke­ri­me her­han­gi bir hük­mü nes­het­miş de­ğil­dir. Çün­kü, oruç­la il­gi­li ayet­ler­de cin­sel bir­leş­me­nin, ye­me ve iç­me­nin ha­ram­lı­ğı­na iliş­kin bir hük­mün var­lı­ğı söz konusu de­ğil­dir. Bi­la­kis, Ehlisünnet ve'l-Cemaat ka­nal­la­rın­ca ri­va­yet edi­len ha­dis­ler­de de işa­ret edil­di­ği gi­bi me­se­le­nin özü şu­dur: Oru­ca iliş­kin hük­mü içe­ren ayet in­di­ğin­de, "Siz­den ön­ce­ki­le­re ya­zıl­dı­ğı gi­bi, oruç, si­ze de ya­zıl­dı." sö­zü­nü işi­ten Müslüman­lar, ön­ce­ki mil­let­le­rin tut­tu­ğu oruç­la ken­di­le­ri­nin tu­ta­ca­ğı oruç ara­sın­da her ba­kım­dan ben­zer­lik ol­du­ğu­nu an­la­dı­lar. Ni­te­kim Hıris­ti­yan­lar, oruç za­ma­nı an­cak ge­ce­nin baş­lan­gı­cın­da eş­le­riy­le iliş­ki­ye gi­ri­yor, bir şey­ler yi­yip içi­yor­lar­dı. Son­ra er­te­si gü­nün ak­şa­mı­na ka­dar bun­lar­dan ka­çı­nı­yor­lar­dı. Do­la­yı­sıy­la Müslüman­lar da bu ge­le­ne­ğe ay­nen uy­du­lar. An­cak bu uy­gu­la­ma on­la­ra ağır gel­di. Genç­ler bu­nun bir gü­nah ve nef­se iha­net ol­du­ğu­nu dü­şün­dük­le­ri hâlde, giz­li­ce cin­sel iliş­ki­ye gir­mek­ten ken­di­le­ri­ni ala­mı­yor­lar­dı. Yaş­lı­la­ra da, ki­mi za­man uy­ku­dan son­ra ye­mek­ten iç­mek­ten ka­çın­mak zor ge­li­yor­du. Ba­zı­la­rı da ken­di­le­ri­ni tu­ta­ma­yıp uyu­ya­ka­lı­yor­du: Do­la­yı­sıy­la, ken­di var­sa­yı­mı­na gö­re, ye­me­si iç­me­si ha­ram olu­yor­du. Bu­nun üze­ri­ne söz konusu ayet in­di ve oruç ge­ce­sin­de cin­sel iliş­ki­ye gir­me­nin, ye­me­nin ve iç­me­nin ha­ram ol­ma­dı­ğı­nı açık­la­dı. Böy­le­ce, "Siz­den ön­ce­ki­le­re ya­zıl­dı­ğı gi­bi," ifa­de­sin­de­ki ben­zet­me­nin oru­cun farz­lı­ğı te­me­li­ne yö­ne­lik bir ben­zet­me ol­du­ğu, oru­cun ni­te­lik­le­ri ile il­gi­li ol­ma­dı­ğı açık­lı­ğa ka­vuş­tu.
Kal­dı ki: "Si­ze helâl kı­lın­dı." ifa­de­si de, da­ha ön­ce bir şe­yin ha­ram kı­lın­mış ol­du­ğu­na de­la­let et­mez. Sa­de­ce söz konusu şey­le­rin şu an­da helâl ol­du­ğu­nu ifa­de eder. Ni­te­kim yü­ce Al­lah bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­yor. "De­niz avı si­ze helâl kı­lın­dı." (Mâide, 96) oy­sa, de­niz avı­nın bu aye­tin ini­şin­den ön­ce, aye­te mu­ha­tap olan ih­ram­lı olan­la­ra ha­ram kı­lın­mış de­ğil­di. Ay­nı şe­kil­de "Al­lah, ger­çek­ten si­zin ne­fis­le­ri­ni­ze iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nu­zu bil­di." ifa­de­si de bu tarz­da ele alın­ma­lı­dır. Bu ara­da de­mek is­te­ni­yor ki: On­lar, bu işi iha­net ve gü­nah say­ma­la­rı var­sa­yı­mı ile ken­di­le­ri­ne iha­net edi­yor­lar­dı. Bu yüz­den "ne­fis­le­ri­ne iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nuz." buy­ru­lu­yor da "Al­lah'a iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nuz." şek­lin­de bir ifa­de kul­la­nıl­mı­yor, hâl­bu­ki bir ayet-i ke­ri­me­de şöy­le bu­yu­ru­lu­yor: "Al­lah'a ve Re­su­lü­ne iha­net et­me­yin, bi­le bi­le ema­net­le­ri­ni­ze de iha­net et­me­yin." (Enfâl, 27) [Ya­ni gü­nah, Al­lah'a ve Re­su­lü­ne kar­şı iha­net sa­yıl­mak­ta­dır.]
Kal­dı ki, iha­net et­me kav­ra­mı ile nok­san­lık an­la­mı da kas­te­dil­miş ola­bi­lir. Bu du­rum­da ifa­de­nin an­la­mı şu şe­kil­de be­lir­gin­le­şir: "Al­lah, si­zin cin­sel bir­leş­me ve baş­ka ar­zu­lar­dan pay al­mak­ta ne­fis­le­ri­ni­ze ku­sur iş­let­ti­ği­ni­zi bil­di." Ay­nı şe­kil­de: "Rah­me­tiy­le si­ze dö­nüp töv­be­ni­zi ka­bul et­ti ve si­zi ba­ğış­la­dı." sö­zü­nün de, da­ha ön­ce oruç ge­ce­sin­de cin­sel iliş­ki­ye gir­me­nin ha­ram ol­du­ğu­na yö­ne­lik işa­re­ti de sa­nıl­dı­ğı ka­dar be­lir­gin de­ğil­dir.
Da­ha ön­ce­ki açık­la­ma­la­rı­mı­zın ışı­ğın­da di­ye­bi­li­riz ki: Bu yak­la­şım, aye­tin za­hi­ri­ne ters düş­mek­te­dir. Çün­kü ayet-i ke­ri­me­de, yü­ce Al­lah "si­ze helâl kı­lın­dı... ne­fis­le­ri­ni­ze iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nu­zu... rah­me­tiy­le si­ze dö­nüp töv­be­ni­zi ka­bul et­ti ve si­zi af­fet­ti." gi­bi ifa­de­ler kul­la­nı­yor. Bun­lar, açık­ça nes­het­me ol­gu­su­na işa­ret et­me­se­ler de, bu ifa­de­ler­de böy­le bir du­ru­mun var­lı­ğı­na yö­ne­lik açık­ça ve güç­lü be­lir­ti­ler var­dır.
Kal­dı ki, "Ar­tık on­la­ra yak­la­şın" di­ye baş­la­yan ifa­de­nin bu yö­nü son de­re­ce be­lir­gin­dir. Çün­kü, eğer aye­tin ini­şin­den ön­ce­sin­den baş­la­yıp son­ra­sın­da de­vam eden bir "cin­sel iliş­ki" ce­va­zı söz konusu ol­say­dı, böy­le bir ifa­de kul­lan­ma­nın hiç bir man­tık­lı iza­hı ol­maz­dı. Da­ha ön­ce in­miş olan oruç ayet­le­ri­nin, söz konusu ha­ram­lı­ğı ifa­de eden aye­ti kap­sa­ma­mış ol­ma­la­rı, bu aye­tin içer­di­ği hük­mün ön­ce­ki bir uy­gu­la­ma­yı yü­rür­lük­ten kal­dır­ma, nes­het­me özel­li­ği­ni or­ta­dan kal­dır­maz. Çün­kü, oru­ca iliş­kin ola­rak ön­ce­den inen ayet­ler, gün­düz vak­ti cin­sel bir­leş­me, ye­me ve iç­me ya­sa­ğı gi­bi, oru­cun di­ğer hüküm­le­ri­ni de içer­me­mek­te­dir­ler. Bi­lin­di­ği gi­bi Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) bu hü­küm­le­ri, tef­si­ri­ni sun­du­ğu­muz bu aye­tin ini­şin­den ön­ce, Müslüman­la­ra açık­la­mış­tı. Re­su­lul­lah efen­di­miz bu açık­la­ma­sı es­na­sın­da oruç ge­ce­si cin­sel bir­leş­me ya­sa­ğı­nı da vur­gu­la­mış ola­bi­lir. Do­la­yı­sıy­la, ayet­ler­de açık­ça böy­le bir ya­sak­tan sö­ze ­dil­me­se de, ele al­dı­ğı­mız bu ayet, Re­sulul­lah'ın vur­gu­la­dı­ğı bir ya­sa­ğı yü­rür­lük­ten kal­dır­mış ola­bi­lir.
Eğer de­sen ki: "On­lar si­zin ör­tü­le­ri­niz, siz de on­la­ra ör­tü­sü­nüz." ifa­de­si, cin­sel bir­leş­me ce­va­zı­na iliş­kin ya­sa­ma­nın ge­rek­çe­si­ni gös­te­riyor. Bu yüz­den na­sih ve men­su­ha ge­nel­leş­ti­ril­me­me­si bir zo­run­lu­luk-tur. Çün­kü, hem na­sihe ve hem de men­su­ha ge­nel­leş­ti­ri­le­bi­len bir şe­yin nes­hin ken­di­si­nin ge­rek­çe­si ola­rak ön­gö­rül­me­si ya­kı­şık al­maz. Hat­ta hü­küm­le­rin il­gi­li ol­duk­la­rı hu­sus­la­ra iliş­kin ola­rak gün­de­me ge­len bu ge­rek­çe­len­dir­me­ler, hik­met ve mas­la­hat tü­rün­den­dir, il­let de­ğil. Bu du­rum­da "Hik­me­tin, tıp­kı il­let­ler gi­bi o­lum­lu şey­le­ri kap­sa­yı­cı, ve olum­suz şey­le­ri de dış­la­yı­cı ol­ma­sı ge­rek­mez." de­sek bi­le du­rum ay­nı­dır. Bu yüz­den eğer oruç ge­ce­sin­de cin­sel iliş­ki­ye gir­me, bu aye­tin ini­şin­den ön­ce ha­ram, bu ayet­le de helâl kı­lı­na­rak, ön­ce­ki hü­küm nes­hedil­miş ol­say­dı ha­ram­lık ifa­de eden hük­mün nes­he­di­li­şi­nin, "er­kek­le­rin ka­dın­lar için, ka­dın­la­rın da er­kek­ler için ör­tü." ol­ma­sı ile ge­rek­çe­len­di­ril­me­si uy­gun düş­mez­di.
Bu­na kar­şı­lık ola­rak Ben derim ki: Bir ke­re; bu de­ğer­len­dir­me, "si­ze helâl kı­lın­dı" ifa­de­si­nin "oruç ge­ce­si" ifa­de­si ile ka­yıt­lı ol­ma­sı du­ru­muy­la çe­liş­mek­te­dir. Oy­sa ki eş­le­rin bir­bir­le­ri­ne el­bi­se ve ör­tü ol­ma­la­rı du­ru­mu hem gün­düz, hem de ge­ce için ge­çer­li­dir. Ama, cin­sel bir­leş­me ya­sa­ğı sa­de­ce gün­düz için ge­çer­li­dir.
İkin­ci­si; "Oruç ge­ce­si... "on­lar, si­zin ör­tü­le­ri­niz­dir... "ne­fis­le­ri­ni­ze iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nuz..." gi­bi ka­yıt­lar bir­bi­ri­ni zo­run­lu kı­lan üç ge­rek­çe­yi bi­ze gös­ter­mek­te­dir. Na­sih men­suh hük­mü de bu­na da­ya­nır. Çün­kü, eş­ler­den bi­ri­nin öte­ki­si­ne ca­iz ol­ma­sı, mut­lak ola­rak ara­la­rın­da cin­sel bir­leş­me­nin ca­iz ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Son­ra "oruç ge­ce­si" sö­züy­le işa­ret edi­len oruç tut­ma hük­mü -ki oruç, nef­sin te­mel ar­zu­la­rı olan cin­sel bir­leş­me, ye­me ve iç­me­den bel­li bir sü­re için el ­çek­me, bu fa­a­li­yet­ler­den ka­çın­ma de­mek­tir- cin­sel bir­leş­me ce­va­zı­nı sı­nır­lan­dır­ma­yı ve bu­nu oruç dı­şın­da uyar­la­ma­yı ge­rek­ti­rir. Ay­rı­ca, bir ay bo­yun­ca cin­sel iliş­ki­ye gir­me­me­nin in­san­la­ra ağır gel­me­si, do­la­yı­sıy­la, peş pe­şe tek­rar­la­na­cak şe­kil­de gü­na­ha gir­me­le­ri ve ke­sin­ti­siz bir iha­ne­tin gün­de­me gel­me­si bu işe ge­ce­le­yin izin ver­mek su­re­tiy­le bir ko­lay­laş­tır­ma gi­ri­şi­mi­ne baş­vur­ma­yı ge­rek­ti­rir. Böy­le­ce, oruç ile ka­yıt­lı, eş­le­rin bir­bir­le­ri­ne ör­tü ol­ma hük­mü­nün mut­lak ni­te­li­ği, bir kıs­mı­nın mut­lak olu­şu­na dö­nüş­müş olu­yor. Ya­ni, bu işin ge­ce ya­pıl­ma­sı­na izin ve­ril­miş olu­yor, gün­düz de­ğil.
Al­lah, doğ­ru­su­nu her­kes­ten da­ha iyi bi­lir, ama bu du­rum­da şöy­le bir an­lam el­de et­miş olu­ruz: Oruç kay­dı­nı ge­tir­di­ği­miz eş­ler­den bi­ri­nin di­ğe­ri­ne ör­tü ol­ma­sı­na iliş­kin hük­mün ge­ce ve gün­dü­zü kap­sa­ya­cak şe­kil­de mut­lak ol­ma­sı, do­la­yı­sıy­la cin­sel bir­leş­me­yi hem gün­düz, hem de ge­ce ya­sak­la­mış ol­ma­mı­za bir sı­nır­lan­dır­ma ge­ti­ri­yo­ruz ve cin­sel bir­leş­me ya­sa­ğı­nı oruç ge­ce­si kal­dı­rı­yo­ruz. Çün­kü si­zin bu hu­sus­ta ne­fis­le­ri­ni­ze iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nu­zu bil­dik ve si­ze yö­ne­lik şef­kat ve mer­ha­me­ti­mi­zin bir gös­ter­ge­si ola­rak, si­zin için bel­li öl­çü­de bir ha­fif­let­me­ye git­tik. Eş­ler­den bi­ri­nin di­ğe­ri­ne ör­tü ol­ma­la­rı­nın mut­lak ni­te­li­ği­ni oruç ge­ce­si hu­su­sun­da ia­de et­tik (ve söz konusu hük­mün, oruç ge­ce­si­ni de kap­sa­ma­sı­na iliş­kin yö­nü­nü yü­rür­lük­ten kal­dır­dık) ve oruç hük­mü­nün sırf gün­düz için ge­çer­li ol­ma­sı­nı ön­gör­dük. Do­la­yı­sıy­la, oru­cu ge­ce­ye ka­dar tu­tun.
Kı­sa­ca­sı; "On­lar, si­zin ör­tü­le­ri­niz, siz de on­la­ra ör­tü­sü­nüz." ifa­de­si, ger­çi ka­dın­lar­la cin­sel iliş­ki kur­ma­nın as­lın­da helâl kı­lı­nı­şı­nın ge­rek­çe­si ya da hik­me­ti­ni vur­gu­lu­yor, an­cak bu ayet­te yer alı­şı, söz konusu ama­cı vur­gu­la­ma­ya yö­ne­lik de­ğil­dir. Bi­la­kis, ifa­de­nin kul­la­nı­mı, oruç ge­ce­si ka­dın­lar­la cin­sel iliş­ki­ye gir­me­nin ca­iz­li­ği­nin al­tın­da­ki hik­me­ti açık­la­ma­ya dö­nük­tür. Adı ge­çen açık­la­ma da "on­lar, si­zin ör­tü­le­ri­niz..." ifa­de­siy­le baş­lar "si­zi ba­ğış­la­dı." ifa­de­si­ne ka­dar sü­rer. De­-ğin­di­ği­miz bu hik­met sa­de­ce nes­he­den hük­me öz­gü­dür, ke­sin­lik­le men­-suh hük­mü kap­sa­maz.
Ar­tık on­la­ra yak­la­şın ve Al­lah'ın si­zin için yaz­dık­la­rı­nı di­le­yin.
Cin­sel iliş­ki ya­sa­ğı­nın bir za­man di­li­mi­ne hasr kı­lı­nı­şı­nın ar­dın­dan gün­de­me ge­len ve ce­vaz bil­di­ren bir emir­dir bu. Bun­dan ön­ce aye­tin ba­şın­da "si­ze helâl kı­lın­dı" şek­lin­de bir ifa­de­ye yer ve­ril­miş­tir. Bu­na gö­re şöy­le bir an­lam el­de et­miş olu­yo­ruz: Şu an­dan iti­ba­ren, ka­dın­la­ra yak­laş­ma­nız si­zin için ca­iz­dir. Aye­tin oriji­na­lin­de ge­çen "el-ib­ti­ğâ" ke­li­me­si "is­te­mek, ta­lep et­mek" de­mek­tir. "Al­lah'ın yaz­dı­ğı­nı dilemek"-ten mak­sat, yü­ce Al­lah'ın in­san tü­rü­ne cin­sel bir­leş­me yo­luy­la yaz­dı­ğı ço­cu­ğa sa­hip ol­ma­yı is­te­mek­tir. Yü­ce Al­lah, in­san tü­rü­nü, öz ­ya­ra­tı­lış ola­rak ço­cuk sa­hi­bi ol­ma­yı is­te­ye­cek do­na­nım­da ya­rat­mış­tır; iç­le­ri­ne cin­sel bir­leş­me ar­zu­su­nu, iç­gü­dü­sü­nü yer­leş­tir­miş­tir. Bu iç­gü­dü ara­cı­lı­ğı ile, in­san tü­rü­nü adı ge­çen ey­le­mi ken­di is­te­ğiy­le yap­mak du­ru­mun­da bı­rak­mış­tır. Do­la­yı­sıy­la in­san­lar, gö­rü­nüm­de şe­he­vi duy­gu­la­rı­nı tat­min et­me­yi cin­sel bir­leş­me zev­ki­ni tat­ma­yı is­ti­yor ol­sa­lar da, as­lın­da on­lar, yü­ce Al­lah'ın ken­di­le­ri için yaz­dı­ğı (ço­cu­ğu) ta­lep edi­yor­lar. Ni­te­kim yü­ce Al­lah ha­ya­tın de­va­mı­nı ve ge­li­şi­mi­ni ye­me ve iç­me ey­lem­le­ri­ne bağ­lı tut­muş­tur. Bu, fıtrî bir is­tek­tir. Ama in­san­lar yer­ken, içer­ken sa­de­ce tat al­ma duy­gu­la­rı­nı tat­min et­mek ka­rın­la­rı­nı do­yur­mak ve su­suz­luk­la­rı­nı gi­der­me­yi is­ter­ler. Oy­sa bu­nun öte­sin­de ha­ya­tın de­va­mı­nı sağ­la­ma is­te­ği giz­li­dir. İş­te bu, yü­ce Al­lah'ın ya­ra­tı­lış ya­sa­sı ile, in­san­la­rı ken­di ön­ta­sa­rı­mı doğ­rul­tu­sun­da, yi­ne ken­di­si­nin ön­gör­dü­ğü bir he­de­fe yö­nelt­me­si­dir.
Şöy­le bir gö­rüş ile­ri sü­rü­le­bi­lir: "Ayet­te ge­çen 'Al­lah'ın yaz­dı­ğı' ifa­de­sin­den mak­sat cin­sel bir­leş­me­nin helâl olu­şu ve bu­na ruh­sat ve­ril­miş ol­ma­sı­dır. Çün­kü yü­ce Al­lah, in­san­la­rın azi­me­te sa­rıl­ma­la­rı­nı is­te­di­ği gi­bi, ruh­sa­ta da sa­rıl­ma­la­rı­nı is­ter..."
Kur'ân-ı Ke­rim'de "yaz­ma" fi­i­li­nin "helâl" ve "ruh­sat" ko­nu­la­rıy­la il­gi­li ola­rak kul­la­nıl­dı­ğı­na rast­la­ma­dı­ğı­mız için, bi­ze gö­re, bu de­ğer­len­dir­me ih­ti­mal dı­şı­dır.
Fe­cir vak­ti, siz­ce be­yaz ip­lik si­yah ip­lik­ten ayırt edi­lin­ce­ye ka­dar yi­yin, için.
İki fe­cir var­dır. Bi­ri­ne fecr-i kâ­zip (ya­lan­cı fe­cir) de­nir. Be­lir­di­ğin­de az bir sü­re son­ra ufuk­ta kay­bo­lu­şun­dan do­la­yı bu adı al­mış­tır. Ya­lan­cı fec­rin bir di­ğer adı da "kurt kuy­ru­ğu" dur. Çün­kü di­kil­miş kurt kuy­ru­ğu­nu an­dı­rır. Ge­ce­nin so­nun­da gü­neş kur­su ufuk da­i­re­sin­den uf­kun al­tın­da­ki on se­ki­zin­ci de­re­ce­ye ulaş­tı­ğın­da uf­kun do­ğu ta­ra­fın­dan be­li­ren bir ışık huzmesidir. Ar­dın­dan eni­ne doğ­ru ya­yı­la­rak göz­den kay­bol­ma­ya baş­lar. Tıp­kı ufuk üze­rin­de uza­tıl­mış bir be­yaz ipi an­dı­rır. İş­te ufuk­ta­ki bu du­ru­ma ikin­ci fe­cir de­nir. Bu­nun bir di­ğer adı da fecr-i sa­dık (doğ­ru fe­cir)dir. Çün­kü gün­dü­zün ge­li­şi­ni ve gü­ne­şin ışın­la­rı­nın et­ra­fı ay­dın­lat­mak üze­re ol­du­ğu­nu ger­çek bir ha­ber ola­rak ak­ta­rı­yor.
Bun­dan da an­la­şı­lı­yor ki, "be­yaz ip"ten mak­sat fecr-i sa­dık­tır. Yine ifa­de için­de­ki "min" eda­tı da "be­ya­ni­ye"dir (açık­la­ma­ya dö­nüktür.) Bu­na gö­re, "Si­yah ip­lik­ten ayır­t e­di­lin­ce­ye ka­dar" ifa­de­si, edebî sa­natlar­dan "is­ti­a­re"nin kap­sa­mı­na gi­rer. Çün­kü, fe­cir vak­ti ge­ce­nin ka­ran­lığı ile pa­ra­lel ola­rak, ufuk çiz­gi­si bo­yun­ca uza­nan be­yaz­lık, si­yah ip­likten ayır­t e­di­len be­yaz ip­li­ğe ben­ze­til­miş­tir.
Yi­ne bu­nun­la an­la­şı­lı­yor ki, mak­sat, fecr-i sadığın be­lir­di­ği ilk anı tes­pit et­mek­tir. Çün­kü gün­dü­zün ışın­la­rı yük­sel­me­ye baş­la­yın­ca iki ipi gö­rün­mez kı­lar. Ne be­yaz ip, ne de si­yah ip ka­lır.
Son­ra ge­ce­ye ka­dar oru­cu ta­mam­la­yın.
Fec­ri tespit et­mek, onun iyi­ce ışı­ma­sı ile bir­lik­te ge­ce­ye ka­dar oruç tut­ma, zo­run­lu­lu­ğu­na, za­ten de­la­let et­ti­ği için, icaz sa­na­tı­nın bir ge­re­ği ola­rak, de­tay­lan­dır­ma yö­nü­ne gi­dil­me­miş­tir (ya­ni oru­cun baş­lan­gıç vak­ti­ne ye­ni­den de­ği­nil­me­miş­tir). Bi­la­kis, ge­ce­ye ka­dar, ta­mam­lan­ma­sı­na iliş­kin bir tespi­te yer ve­ril­miş­tir. "ta­mam­la­yın..." sö­zün­de, oru­cun bir ve bir­le­şik, tam ve bü­tün­sel bir iba­det ol­du­ğu­na yö­ne­lik bir işa­ret var­dır. Her bi­ri ay­rı bir iba­det olan, de­ği­şik ol­gu­lar­dan mü­rek­kep bir iba­det­ler bü­tü­nü de­ğil­dir. Bu nok­ta­da "ta­mam­la­ma" ile "ik­mal et­me" fi­il­le­ri ara­sın­da­ki fark gün­de­me ge­li­yor. Bi­rin­ci fi­il, her bi­ri­nin de­ği­şik so­nuç­la­rı olan cüz­ler­den oluş­ma­yan bir şe­yin var oluş sü­re­ci­nin so­na er­di­ği­ni ifa­de eder­ken, ikin­ci fi­il, her bir cü­zü­nün ken­di­ne öz­gü ay­rı bir et­kin­li­ği ve so­nu­cu söz ko­nu­su olan mü­rek­kep bir şe­yin var olu­şu sü­re­ci­nin so­na er­di­ği­ni ifa­de eder. Bir ayet-i ke­ri­me­de yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Bu­gün si­ze di­ni­ni­zi ke­ma­le er­dir­dim, üze­ri­niz­de­ki ni­me­ti­mi ta­mam­la­dım." (Mâide, 3) Bi­lin­di­ği gi­bi din, her bi­ri ba­ğım­sız bir so­nuç ön­gö­ren na­maz, oruç, hac gi­bi iba­det­le­rin top­la­mı­dır. Ama ni­met öy­le de­ğil­dir. İn­şa­al­lah, adı ge­çen aye­ti in­ce­le­di­ği­miz­de ay­rın­tı­lı açık­la­ma­lar­da bu­lu­na­ca­ğız.
Mes­cit­ler­de iti­kâf­ta ol­du­ğu­nuz za­man­lar­da on­la­ra yak­laş­ma­yın.
"el-Ukûf" ve "el-itikâf" de­vam et­mek an­la­mı­na ge­len mas­tar­lar­dır. İtikâf kav­ra­mı, kök iti­ba­riy­le bir yer­de de­vam­lı ika­met et­mek de­mek­tir.
İslâm li­te­ra­tü­rün­de itikâf, özel bir iba­de­tin adı­dır. Bu iba­de­tin bir şar­tı, mes­citte sü­rek­li otur­mak ve an­cak bir ma­ze­ret için dı­şa­rı çıkmaktır. Bu ara­da oruç tut­mak da ge­re­kir. Bu yüz­den oruç ge­ce­si, kadın­lar­la bir­leş­me­ye ce­vaz ve­ren hük­mün yü­rür­lü­ğe gir­me­si, mes­citte itikâf­lıyken de ka­dın­lar­la iliş­ki ku­ru­la­bi­le­ce­ği­ne iliş­kin bir dü­şün­ce­yi ak­la ge­ti­re­bi­lir. Yü­ce Al­lah, bu ih­ti­ma­li ve bu dü­şün­ce­yi or­ta­dan kaldır­mak için şöy­le bu­yu­ru­yor: "Mes­cit­ler­de itikâf­ta ol­du­ğu­nuz za­man­lar­da on­la­ra yak­laş­ma­yın."
Bun­lar, Al­lah'ın sı­nır­la­rı­dır, on­la­ra ya­naş­ma­yın.
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "had" ke­li­me­si­nin kö­ke­nin­de "me­n etme" an­la­mı ya­tar. Bu ke­li­me­nin tüm kul­la­nım­la­rı ve tüm tü­rev­le­ri bu kö­ke dönük­tür. Hadd'us-seyf (=kı­lı­cın kes­kin­li­ği), hadd'ul-fu­cûr (=gü­nah­lar­dan do­la­yı uy­gu­la­nan had ce­za­sı), hadd'ud-dar (=evin sı­nı­rı), ha­dîd (=de­mir ve­ya kes­kin)" gi­bi. Sı­nır­la­ra ya­naş­ma­ya iliş­kin ya­sak içe­ren ifa­de, bu sı­nır­la­rı çiğ­ne­mek­ten, on­la­rı aş­mak­tan ki­na­ye ola­rak kul­la­nıl­mış­tır. Ya­ni; sa­kın oruç­luy­ken ye­me, iç­me ve ka­dın­la­ra ya­naş­ma gü­nah­la­rı­nı iş­le­me­yin, ve­ya Al­lah'ın be­lir­le­di­ği bu hü­küm­le­ri ve ya­sak­la­rı çiğ­ne­me­yin. Al­lah bun­la­rı si­ze açık­la­mış ve oru­cun hü­küm­le­ri ola­rak vur­gu­la­mış­tır. Bun­la­rı gö­z ar­dı ede­rek ve tak­va ol­gu­su­nu terk ede­rek Al­lah'ın koy­du­ğu sı­nır­la­rı çiğ­ne­me­yin.
AYE­TİN hadisler ışığında AÇIK­LA­MA­SI
Tef­sir'ul-Kum­mî'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Ra­ma­zan'da ge­ce­le­yin uyu­duk­tan son­ra bi­ri­nin ye­me­si, iç­me­si ve ka­dın­la­ra ya­naş­ma­sı ha­ram idi. Ya­ni, yat­sı na­ma­zı­nı kı­lan, ar­dın­dan uyu­yan bir kim­se, şa­yet if­ta­rı­nı aç­ma­mış­sa, ar­tık er­te­si gü­nün ak­şa­mı­na ka­dar if­tar aç­ma­sı ha­ram olur­du. Cin­sel bir­leş­me ise, ra­ma­zan ayı bo­yun­ca hem gün­düz, hem ge­ce ha­ram idi. Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) as­ha­bı ara­sın­da Hav­vat b. Cü­beyr el-En­sa­rî adın­da bi­ri var­dı. Bu adam, Re­su­lul­lah'ın Uhud Sa­va­şı'n­da, el­li ok­çu­nun ba­şın­da bir ge­çi­din ağ­zı­na yer­leş­tir­di­ği, da­ha son­ra, ar­ka­daş­la­rı­nın ken­di­si­ni ter­k et­me­sin­den do­la­yı, on iki ki­şiy­le yal­nız ka­la­rak ge­çi­din ağ­zın­da şe­hit edi­len Ab­dul­lah b. Cü­beyr'in kar­de­şiy­di. İş­te bu Hav­vat b. Cü­beyr ya­şı ol­duk­ça iler­le­miş za­yıf bir kim­sey­di. Hen­dek sa­va­şı sı­ra­sın­da Re­su­lul­lah'ın ya­nın­da bu­lu­nu­yor ve o sı­ra­da oruç da tu­tu­yor­du. Bir gün ak­şam­le­yin evi­ne git­ti ve ya­nı­nız­da yi­ye­cek bir­ şey var mı? de­di. 'Sa­na yi­ye­cek bir şey­ler ha­zır­la­yın­ca­ya ka­dar uyu­ma.' de­di­ler. Ai­le­si ye­me­ği geç ge­ti­rin­ce, if­ta­rı­nı aç­ma­dan uyu­ya kal­dı. Uyan­dı­ğın­da ai­le­si­ne şöy­le de­di. Bu ge­ce ye­mek, iç­mek ar­tık ba­na ha­ram­dır. Sa­bah olun­ca, hen­dek kaz­ma fa­a­li­yet­le­ri­ne ka­tıl­dı. Bir sü­re son­ra da aç­lı­ğın et­ki­siy­le ba­yıl­dı. Re­su­lul­lah (s.a.a) onun bu du­ru­mu­na acı­dı. Ba­zı genç­ler de Ra­ma­zan ge­ce­le­ri, ya­sa­ğa rağ­men eş­le­riy­le cin­sel iliş­ki­ye gi­ri­yor­lar­dı. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, 'Oruç ge­ce­sin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­mak si­ze helâl kı­lın­dı...' aye­ti­ni in­dir­di. Do­la­yı­sıy­la, ra­ma­zan ayın­da ge­ce vak­ti cin­sel iliş­ki ve şa­fak sö­ke­ne ka­dar ye­me, iç­me, -uy­ku uyun­muş olun­sa da­hi- ser­best bı­ra­kıl­dı. Bu­nu, 'Fe­cir vak­ti, siz­ce be­yaz ip­lik si­yah ip­lik­ten ayır­t e­di­lin­ce­ye ka­dar...' ifa­de­sin­den an­lı­yo­ruz. Be­yaz ip­li­ğin si­yah ip­lik­ten ayırt e­dil­me­si ile, gün­dü­zün ay­dın­lı­ğı­nın ge­ce­nin ka­ran­lı­ğın­dan ayır­t e­dil­me­si kas­te­dil­miş­tir."[1]
Ben derim ki: "Ya­ni, yat­sı na­ma­zı­nı kı­lan..." di­ye baş­la­yan ve "hem ge­ce ha­ram idi" ifa­de­siy­le son bu­lan söz, ra­vi­nin sö­zü­dür. Bu an­lam­da baş­ka ri­va­yet­ler de var­dır. Ku­ley­nî, Ay­yâ­şî ve baş­ka­la­rı ri­va­yet et­miş­ler­dir. Bu ri­va­yet­le­rin tü­mün­de, "Yi­yin, için" di­ye baş­la­yan ifa­de­nin iniş se­be­bi ola­rak, Hav­vat b. Cü­beyr el-En­sa­rî'nin ya­şa­dı­ğı olay gös­te­ri­lir. "Si­ze helâl kı­lın­dı." cüm­le­si­nin iniş se­be­bi­nin­se, genç Müslüman­la­rın tu­tu­mu ol­du­ğu vur­gu­la­nır.
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, birçok tef­sir bil­gi­ni ka­na­lıy­la Bu­ra b. Azib'in şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Hz. Pey­gam­be­r'in as­ha­bın­dan bi­ri, oruç­luy­ken if­tar vak­ti, if­ta­rı­nı aç­ma­dan uyu­say­dı, er­te­si gü­nün ak­şa­mı­na ka­dar bir şey yi­ye­mez­di. O gün­ler­de Kays b. Sar­me el-En­sa­rî de oruç­lu ol­du­ğu hâlde tar­la­sın­da ça­lış­mış, ak­şam vak­ti de if­ta­rı­nı aç­mak üze­re ka­rı­sı­nın ya­nı­na gel­miş­ti. Ka­dı­na, "Ya­nın­da yi­ye­cek bir şey var mı?" di­ye sor­muş, ka­dın da, "Ha­yır; ama gi­dip se­nin için yi­ye­cek bir şey­ler bu­la­yım." de­miş­ti. Fa­kat Kays uy­ku­ya ye­nik düş­tü. Ka­rı­sı gel­di­ğin­de ko­ca­sı­nın uyu­du­ğu­nu gör­dü. "Ya­zık sa­na uyu­dun mu?" de­di. Adam böy­le­ce bir şey ye­me­den uyu­ya­kal­dı. Gün­dü­zün or­ta­sı­na doğ­ru, aç­lık­tan ba­yıl­dı. Son­ra Kays'ın ba­şın­dan ge­çen­ler Pey­gam­ber efen­di­mi­ze an­la­tıl­dı. Bu­nun üze­ri­ne, "Oruç ge­ce­sin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­mak si­ze helâl kı­lın­dı." di­ye baş­la­yan aye­tin "Fe­cir vak­ti... yi­yin için." di­ye baş­la­yan kıs­mı­na ka­dar­ki bö­lü­mü in­di. Bu aye­tin ini­şiy­le mümin­ler bü­yük bir se­vinç ya­şa­dı­lar.
Ben derim ki: Ay­nı kıs­sa baş­ka ka­nal­lar­dan da ak­ta­rıl­mış­tır. Ba­zı ufak te­fek fark­lı­lık­la­rın ya­nın­da ki­mi­sin­de ola­yın kah­ra­ma­nı Ku­be b. Sar­me, ki­mi­sin­de de Sar­me b. Ma­lik el-En­sa­rî gös­te­ri­lir.
Yi­ne ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde yer alan bir ri­va­yet­te, İbn Cerir ve İbn Mün­zir'in tah­ri­ci­ne gö­re İbn Ab­bas şöy­le de­miş­tir: "Önce­le­ri Müslüman­la­rın ra­ma­zan ayın­da yat­sı na­ma­zı­nı kıl­dık­tan son­ra ge­le­cek ge­ce­ye ka­dar, eş­le­riy­le cin­sel iliş­ki­ye gir­me­le­ri, ye­me­le­ri, iç­me­le­ri ha­ram­dı. Da­ha son­ra ba­zı in­san­lar, Ra­ma­zan ayın­da yat­sı na­ma­zı­nı kıl­dık­tan son­ra eş­le­riy­le iliş­ki­ye gir­di­ler, yi­yip iç­ti­ler. Bun­la­rın ara­sın­da Ömer b. Hat­tab da var­dı. Son­ra bu ola­yı Resu­lul­lah'a açıp şi­ka­yet­te bu­lun­du­lar. Bu­nun üze­ri­ne yü­ce Al­lah, 'Oruç ge­ce­sin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­mak si­ze helâl kı­lın­dı.' di­ye baş­la­yan aye­tin, 'Ar­tık on­la­ra yak­la­şın...' -ya­ni on­lar­la cin­sel iliş­ki­ye gi­rin- di­ye baş­la­yan ifa­de­si­ne ka­dar­ki kıs­mı­nı in­dir­di."
Ben derim ki: Ehlisünnet kay­nak­la­rın­da, bu an­la­mı des­tek­le­yen ma­hi­yet­te birçok ri­va­yet var­dır. Ço­ğun­da da bu ge­liş­me­le­rin kah­ra­man­la­rı ara­sın­da Ömer'in adı da ge­çer. Bu ri­va­yet­le­rin tü­mü­nün or­tak nok­ta­sı, cin­sel iliş­ki­nin ve tıp­kı ye­me iç­me gi­bi yat­sı na­ma­zın­dan ön­ce helâl yat­sı na­ma­zın­dan son­ra ha­ram ol­du­ğu­dur. Oy­sa, bi­zim sunduğumuz ilk ri­va­yet, cin­sel iliş­ki­nin tüm ra­ma­zan ayı bo­yun­ca, hem ge­ce, hem gün­düz ya­sak ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır. Ye­me iç­me ise, ge­ce­nin baş­lan­gı­cın­da ve uyu­ma­dan ön­ce helâl, uyu­duk­tan son­ra da ha­ram idi. Aye­tin akı­şı da bu­nu des­tek­ler ni­te­lik­te­dir. Çün­kü eğer, cin­sel iliş­ki de tıp­kı ye­me ve iç­me gi­bi uy­ku­dan ön­ce ser­best, uy­ku­dan son­ra da ya­sak ol­say­dı, laf­zın ga­ye ile ka­yıt­lan­dı­rıl­ma­sı (ya­ni ce­va­zın so­nu­nun be­lir­len­me­si) ge­re­kir­di: "Siz­ce be­yaz ip­lik si­yah ip­lik­ten ayırt e­di­lin­ce­ye ka­dar yi­yin, için." ifa­de­sin­de ol­du­ğu gi­bi. Oy­sa yü­ce Al­lah, "Oruç gecesin­de ka­dın­la­rı­nı­za yak­laş­mak si­ze helâl kı­lın­dı." bu­yur­muş, bu­na kar­şı, ga­ye­ye de­la­let eden bir kay­da yer ver­me­miş­tir.
Ba­zı ri­va­yet­ler­de de­ni­li­yor ki: "Ayet-i ke­ri­me­de işa­ret edi­len 'ihanet et­me' sırf cin­sel bir­leş­me­ye öz­gü bir du­rum de­ğil­di. Ak­si­ne yeme ve iç­me ko­nu­sun­da da ba­zı­la­rı­nın iha­ne­ti söz ­ko­nu­suy­du." Ama bu değer­len­dir­me, aye­tin akı­şı için­de "Yi­yin için" sö­zün­den ön­ce, "Allah, ger­çek­ten si­zin ne­fis­le­ri­ni­ze iha­net et­mek­te ol­du­ğu­nu­zu bil­di." ifa­de­si­nin yer al­ma­sı ile ve­ril­mek is­te­nen me­saj­la uyuş­ma­mak­ta­dır.
Yi­ne ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde de­ni­li­yor ki: Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) şöy­le bu­yur­muş­tur: "İki ta­ne fe­cir var­dır. Bi­ri­si kurt kuy­ru­ğu­na ben­zer. Bu fe­cir hiç bir şe­yi helâl, hiç bir şe­yi de ha­ram kıl­maz. Ama bir ta­ne­si var­dır ki, ufuk çiz­gi­si bo­yun­ca uza­nır. İş­te bu fe­cir sa­bah na­ma­zı vak­ti­nin gir­di­ği­ni ve ye­me, iç­me­nin ha­ram ol­du­ğu­nu ifa­de eder."
Ben derim ki: Hem Ehlisünnet ve hem de Şia ka­na­lıy­la ak­ta­rı­lan ve ay­nı an­la­mı iş­le­yen ri­va­yet­ler müs­ta­fiz­dir, ya­ni çok faz­la­dır. Ay­nı du­rum itikâf ve bu du­rum­da ge­çer­li olan cin­sel iliş­ki ya­sa­ğı ile il­gi­li ri­va­yet­ler için de ge­çer­li­dir.


[1]- [Tef­sir'ul-Kummî, c.1, s.66]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim