Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Bakara 186
 
 
Kul­la­rım Be­ni sa­na so­ra­cak olur­sa, mu­hak­kak ki ben pek ya­kı­nım. Ba­na dua et­ti­ği za­man dua ede­nin du­a­sı­na ce­vap ve­ri­rim.

30/03/2009

 

AYETİN MEALİ

186- Kul­la­rım Be­ni sa­na so­ra­cak olur­sa, mu­hak­kak ki Ben pek ya­kı­nım. Ba­na dua et­ti­ği za­man dua ede­nin du­a­sı­na ce­vap ve­ri­rim. Öy­ley­se, on­lar da Be­nim çağ­rı­ma ce­vap ver­sin­ler ve Ba­na iman et­sin­ler. Umu­lur ki doğ­ru yo­lu bul­muş olur­lar.

AYETİN AÇIKLAMASI
Kul­la­rım Be­ni sa­na so­ra­cak olur­sa, mu­hak­kak ki ben pek ya­kı­nım. Ba­na dua et­ti­ği za­man dua ede­nin du­a­sı­na ce­vap ve­ri­rim.
İçer­di­ği an­la­mı en gü­zel bir şe­kil­de, en in­ce ve da­kik bir üs­lup­la di­le ge­ti­ren çar­pı­cı bir ifa­de­dir. Bu ifa­de­de, te­kil şa­hıs kul­la­nı­mı esas alın­mış­tır; gayp sıyga­sı­na ve ço­ğul za­mir­le­re baş­vu­rul­ma­mış­tır. Bu, me­se­le­ye ne ka­dar önem ve­ril­di­ği­ni gös­te­rir. Son­ra, "in­san­lar" vb. ye­ri­ne "Kul­la­rım" şek­lin­de bir ifa­de­nin kul­la­nıl­mış ol­ma­sı, me­se­le­ye gös­te­ri­len öze­nin faz­la­lı­ğı­nın bir gös­ter­ge­si­dir. Ve yi­ne "On­la­ra de ki: Ben ya­kı­nım." şek­lin­de bir ifa­de kul­la­nıl­ma­yıp, ara­da­ki ara­cı kal­dı­rı­la­rak doğ­ru­dan "Ben ya­kı­nım" de­nil­me­si, tekit eda­tı ola­rak "in­ne (=mu-hak­kak ki)" har­fi­nin kul­la­nıl­ma­sı, ya­kın­lı­ğın sü­rek­li­li­ği­ne de­la­let et­sin di­ye fi­il (ya­kın olu­rum) ye­ri­ne, sı­fat (ya­kı­nım) ter­cih edil­me­si, ay­rı­ca du­a­ya ce­vap ver­me ol­gu­su­nun sü­rek­li­li­ği­ne işa­ret et­me­si için mu­za­ri fi­i­li­nin kul­la­nıl­mış ol­ma­sı, son­ra "Dua ede­nin du­a­sı­na ce­vap ve­ri­rim." sö­zü­nün "Ba­na dua et­ti­ği za­man" sö­zü ile ka­yıt­lan­dı­rıl­ma­sı -ki, bu ka­yıt, "dua ede­nin du­a­sı­na" be­lir­gin­lik ka­zan­dır­mak­tan baş­ka bir şey kat­mı­yor. Ve tıp­kı, "Ba­na dua edin, si­ze ica­bet ede­yim." (Mü'min, 60) aye­tin­de ol­du­ğu gi­bi, dua ede­nin du­a­sı­nın ka­yıt­sız ve şart­sız ola­rak ka­bul edi­le­ce­ği­ni gös­te­ri­yor...- evet yu­ka­rı­da de­ğin­di­ği­miz bu ye­di ay­rın­tı, du­a­nın ka­bu­lü­ne ve­ri­len öne­mi, dua ol­gu­su­na gös­te­ri­len öze­ni yan­sıt­mak­ta­dır. Ay­rı­ca ayet-i ke­ri­me­de -on­ca kı­sa­lı­ğı­na rağ­men- bi­rinci te­kil şa­hıs (mü­te­kel­lim) za­mi­ri ye­di kez tek­rar­lan­mış­tır. Bu ayet-i ke­ri­me, bu ni­te­li­ğiy­le Kur'ân-ı Ke­rim'de tek­tir.
"ed-Dua" ve "ed-da­ve" (ça­ğır­ma ve dua et­me) mastar­la­rı, çağ­rı­la-nın na­za­rı­nı ça­ğı­ra­na yö­nelt­me an­la­mı­nı ifa­de eder. "es-Su­al" (=is­te­me) ise, is­te­nen­den bir ya­rar ve­ya faz­la ha­yır sağ­la­mak de­mek­tir. Böy­le­ce is­te­ne­nin na­za­rı­nın is­te­ye­ne yö­nel­til­me­si­nin ar­dın­dan is­te­ye­nin ih­ti­ya­cı gi­de­ril­miş olur. Do­la­yı­sıy­la is­te­me, du­a­nın ama­cı ve he­de­fi ko­nu­mun­da­dır. Bu an­lam, is­tek söz ­ko­nu­su olan her­ yer ve her or­tam için ge­çer­li­dir. Ce­ha­le­ti gi­de­rip bil­gi sa­hi­bi olmak için sor­ma, he­sap an­la­mın­da so­ru ve faz­la bir ya­rar el­de et­me vb. amaç­lı so­ru gi­bi.
Da­ha ön­ce de de­ğin­di­ği­miz gi­bi, kul­luk bi­ri­nin mül­kü ol­ma du­ru­mu­na de­nir. Ama bu, her mül­ki­yet için ge­çer­li bir ta­nım de­ğil­dir. Sa­de­ce in­sa­nın mülk olu­şu­nu ifa­de eder. (Öy­ley­se hay­va­na, sa­hi­bi­nin ku­lu­dur de­nil­mez) Şu hâlde kul, in­san ya da akıl ve bi­linç sa­hi­bi her can­lı için kul­la­nı­lan bir ta­nım­dır. Böy­le­ce bu kav­ram Al­lah'a nis­pet ve­ril­di­ğin­de yü­ce Al­lah'a yö­ne­lik mül­ki­yet ni­te­lik­li men­su­bi­ye­ti ifa­de eder.
Yü­ce Al­lah'ın mül­kü, baş­ka­la­rı­nın mül­kün­den çok fark­lı­dır. Bu, id­dia ile ha­ki­ka­tin, ger­çek ile me­ca­zın fark­lı­lı­ğı gi­bi­dir. Çün­kü yü­ce Al­lah kul­la­rı üze­rin­de sı­nır­sız ve ku­şa­tı­cı bir ma­lik­li­ğe sa­hip­tir. Kul­lar ne ken­di ki­şi­lik­le­ri ne de ken­di ki­şi­lik­le­ri­ne tâbi ni­te­lik­ler ve fi­il­ler, ne ken­di­le­ri­ne nis­pet edi­len eş­ler, evlât­lar, mal­lar ve ma­kam­lar ba­kı­mın­dan bu ku­şa­tı­cı ma­lik­li­ğin kap­sa­mı­nın dı­şı­na çı­ka­maz­lar. Do­la­yı­sıy­la kul­la­rın her­han­gi bir şe­kil­de ken­di­le­ri­ne iza­fe edi­len ve ma­lik ol­duk­la­rı ka­bul edi­len her çe­şit, ör­ne­ğin ha­ki­ki ve ta­bii mül­kü sa­yı­lan "ken­di­si, be­de­ni, ku­la­ğı, gö­zü, fi­i­li ve ese­ri" gi­bi ve gö­re­ce­li ve itibarî mül­kü de­ni­len "eşi, ma­lı, ma­ka­mı ve hak­kı" gi­bi bü­tün her­ şe­ye an­cak Al­lah'ın iz­ni ile sa­hip ol­muş­lar­dır. İlâhî izin on­lar­la sa­hip ol­duk­la­rı şey­ler ara­sın­da­ki nispe­tin ka­lı­cı­lı­ğı­nı onay­la­dık­ça bu var ola­bi­lir. Şu hâlde on­la­rı ma­lik kı­lan ilâhî izin­dir. Ki­şi­lik­le­ri­ni ve ci­sim­le­ri­ni ken­di­le­ri­ne iza­fe eden ulu Al­lah'tır. Eğer O, di­le­me­sey­di, bü­tün bun­lar baş­tan iti­ba­ren ol­maz­lar­dı. Kul­la­rı ku­lak, göz ve kalp sa­hi­bi ya­pan O'dur. Her şe­yi ya­ra­tan ve her şe­yi bir öl­çü da­hi­lin­de ta­sar­la­yan O'dur.
Yü­ce Al­lah ki­şi ile nef­si ara­sı­na gi­rer. Ki­şi­ye nef­sin­den da­ha ya­kın­dır. Ona, ço­cuk, eş, ar­ka­daş, mal, mev­ki ve hak gi­bi ya­kı­nı ola­rak bil­di­ği şey­ler­den da­ha ya­kın­dır. O, ya­rat­tı­ğı var­lık­la­ra, ak­la ge­le­bi­le­cek her şey­den da­ha ya­kın­dır. Kı­sa­ca­sı O, mut­lak ola­rak ya­kın­dır, ya­kın­lı­ğı­na bir sı­nır ko­nu­la­maz. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Biz ona siz­den da­ha ya­kı­nız; an­cak siz gör­mez­si­niz." (Vâkıa, 85) "Biz ona şah­da­ma­rın­dan da­ha ya­kı­nız." (Kaf, 16) "Al­lah, ki­şi ile kal­bi ara­sı­na gi­rer." (Enfâl, 24) Kalp'ten mak­sat, ki­şi­nin olup bi­ten­le­ri, eş­ya ve olay­la­rı al­gı­la­yan nef­si­dir.
Kı­sa­ca­sı yü­ce Al­lah'ın kul­la­rı üze­rin­de­ki sa­hip­li­ği­nin ger­çek bir sa­hip­lik ve in­san­la­rın da O'nun kul­la­rı ol­ma­la­rı, yü­ce Al­lah'ın ken­di­le­ri­ne mut­lak ola­rak ve bir kar­şı­laş­tır­ma ya­pı­la­cak olur­sa her şey­den da­ha ya­kın ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Hiç bir et­ken ve en­gel söz ko­nu­su ol­mak­sı­zın di­le­di­ği gi­bi ta­sar­ruf et­me­yi ge­rek­ti­ren bu mut­lak sa­hip­lik; yü­ce Al­lah'ın kul­la­rın­dan her­han­gi bi­ri­nin du­a­sı­na ce­vap ve­re­bi­lir, ba­ğış ve ta­sar­ruf­ta bu­lun­mak su­re­tiy­le arz ettiği ih­ti­ya­cı­nı gi­de­re­bi­lir ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Çün­kü mülk ge­nel­dir, kap­sa­yı­cı­dır. İlâhî ege­men­lik, oto­ri­te ve ku­şa­tı­cı­lık tüm tak­dir­le­re dam­ga­sı­nı vur­muş­tur. Bir has du­rum­la sı­nır­lan­dır­ma söz­ ko­nu­su de­ğil­dir. Ya­hu­di­le­rin id­di­a­sı­nın tam ter­si­ne. Çün­kü on­la­ra gö­re; yü­ce Al­lah var­lık­la­rı ya­rat­mış, ka­der­le­ri be­lir­le­miş, böy­le­ce mis­yo­nu­nu ta­mam­la­mış­tır.
Ar­tık ken­di­si­nin bir se­bep so­nuç zo­run­lu­lu­ğu hâlinde yer­leş­tir­di­ği ka­za ve ön­ta­sa­rı­mın yü­rür­lü­ğe gir­me­si ile, ye­ni ta­sar­ruf diz­gi­ni O'nun elin­den çık­mış­tır. Ar­tık nesih (bir hük­mü kal­dır­ma, bir hük­mü yü­rür­lü­ğe koy­ma) ve bedâ söz­ ko­nu­su de­ğil­dir. Du­a­la­ra ica­bet et­mez. Çün­kü iş O'nun elin­den çık­mış­tır. Ve yi­ne bu üm­met­ten bir gru­bun gö­rü­şü­nün tam ak­si­ne. On­la­ra gö­re; kul­la­rın fi­il­le­ri­ni Al­lah ya­rat­maz. Bu son gö­rü­şü di­le ge­ti­ren ka­de­ri­ye gru­bu­nu, Re­su­lul­lah efen­di­miz, hem Şia, hem Ehlisünnet ka­nal­la­rın­ca ri­va­yet edi­len bir ha­dis­te "Bu üm­me­tin Mecusileri" olarak ni­te­le­miş­tir. İş­te bu iki gö­rüş de doğ­ru de­ğil­dir.[1]
Mülk mut­lak ola­rak Al­lah'ın­dır. Hiç kim­se, O'nun sa­hip kıl­ma­sı dı­şın­da bir şe­ye sa­hip ola­maz. O di­le­di­ği şe­yi bi­ri­nin mül­kü kı­lar. Bir şe­yin mey­da­na gel­me­si­ne izin ve­rir­se, mey­da­na ge­lir. Di­le­me­di­ği, sa­hip kıl­ma­dı­ğı ve izin ver­me­di­ği şey, hiç bir şe­kil­de mey­da­na gel­mez. Bu uğur­da ne ka­dar ça­ba sar­f e­di­lir­se edil­sin. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Ey in­san­lar, siz Al­lah'a muh­taç­lar­sı­nız; Al­lah ise zen­gin­dir." (Fâtır, 15)
Böy­le­ce an­la­şı­lı­yor ki: "Kul­la­rım Be­ni sa­na so­ra­cak olur­sa, mu­hak­kak ki Ben pek ya­kı­nım. Ba­na dua et­ti­ği za­man dua ede­nin du­a­sı­na ce­vap ve­ri­rim." ifa­de­si, du­a­la­rı ka­bul et­me­ye iliş­kin bir hük­mü içer­di­ği gi­bi, bu hük­mün ge­rek­çe­le­ri­ni de içer­mek­te­dir. Bu­na gö­re, dua eden­le­rin Al­lah-u Te­â­la'nın kul­la­rı ol­ma­la­rı, Al­lah'ın on­la­ra ya­kın ol­ma­sı­nı ge­rek­ti­rir. Ya­kın ol­ma­sı da mut­lak ola­rak du­a­la­rı­nı ka­bul et­me­si­ni ge­rek­ti­rir. Ka­bu­lün mut­lak­lı­ğı ve ka­yıt­sız olu­şu ise, du­a­nın mut­lak­lı­ğı­nı ve sı­nır­sız olu­şu­nu ge­rek­ti­ren bir ol­gu­dur. Şu hâlde O'na yö­nel­ti­len her du­a­yı, O ka­bul eder.
An­cak bu ko­nu­da, bir hu­su­sa dik­kat edil­me­li­dir. O da şu ki: Yü­ce Al­lah "Dua ede­nin du­a­sı­na ce­vap ve­ri­rim." sö­zü­nü "Ba­na dua et­ti­ği za­man" sö­zü ile ka­yıt­lan­dır­mış­tır. Bu ka­yıt, mukayyet olan şe­yin özü­ne bir kat­kı­da bu­lun­mu­yor. Sa­de­ce ger­çek ol­ma şar­tı­nı ge­ti­ri­yor. Me­caz ola­rak dua de­nil­me­si­nin ve sa­de­ce du­a­nın şek­li­ne ben­zer ol­ma­sı­nın ye­ter­siz­li­ği­ni ön­gö­rü­yor. Çün­kü bi­ri­ne "Sa­na öğüt ver­di­ği za­man öğüt ve­re­nin sö­zü­ne ku­lak ver" ve­ya "Alim ol­du­ğu za­man ali­me say­gı gös­ter." de­di­ği­miz za­man, bu sö­zü­müz işa­ret edi­len ki­şi­nin ger­çek­ten o sı­fa­ta sa­hip ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni ifa­de eder. Bu­na gö­re, öğüt ve­ren ki­şi söz­le­ri ile öğüt ver­me­yi amaç­la­dı­ğı za­man, onun söz­le­ri­ne ku­lak ver­mek ge­re­kir. Alim de ger­çek­ten ilim sa­hi­bi ise bil­dik­le­ri ile amel edi­yor­sa, ona say­gı gös­ter­mek bir zo­run­lu­luk­tur.
Şu hâlde "Ba­na dua et­ti­ği za­man" ifa­de­si, ica­be­te iliş­kin mut­lak vaadin an­cak dua ede­nin ger­çek­ten dua et­me­si, fıtrî bil­gi ve iç­gü­dü­sel aşi­na­lık ara­cı­lı­ğı ile is­te­me­si ve di­lin kalp­le bir­lik­te­li­ği ve uyum içe­ri­sin­de ol­ma­sıy­la ger­çek­le­şe­ce­ği­ne de­la­let et­mek­te­dir. Çün­kü dua ve di­le­ğin ger­çek­li­ği­ni kal­bin ta­şı­dı­ğı ni­yet ve fıt­ra­tı­nın ifa­de et­ti­ği amaç tem­sil et­mek­te­dir. Bu, ko­nuş­ma li­sa­nı ile ifa­de­si­ni bu­lan­dan apay­rı bir şey­dir. Ko­nuş­ma li­sa­nı­nı na­sıl is­ter­sen öy­le çe­vi­rir­sin: Ya­lan söy­le­tir­sin, doğ­ru söy­le­tir­sin, ger­çek söy­le­tir­sin, cid­di söy­le­tir­sin, me­caz söy­le­tir­sin, şa­ka söy­le­tir­sin. Bü­tün bun­lar se­nin elin­de­dir ve için­de­ki ger­çek ni­ye­ti­ni ifa­de et­me­ye­bi­lir­ler.
Bu yüz­den, yü­ce Al­lah'ın ko­nuş­ma di­li­nin bir et­kin­li­ği­nin söz­ konu­su ol­ma­dı­ğı ala­na iliş­kin te­men­ni­yi "is­te­me" ola­rak ni­te­le­miş ol­du­ğu­nu gö­rü­yo­ruz: "Si­ze her is­te­di­ği­niz şe­yi ver­di. Eğer Al­lah'ın ni­me­ti­ni say­ma­ya kal­kı­şır­sa­nız, onu sa­yıp bi­tir­me­ye güç ye­ti­re­mez­si­niz. Ger­çek şu ki, in­san pek za­lim­dir, pek nan­kör­dür." (İb­ra­him, 34) Bu­na gö­re in­san­lar sa­yıp bi­ti­re­me­dik­le­ri ni­met­le­ri is­te­me du­ru­mun­da­dır­lar. Şu hâlde bu is­te­me "dil" de­di­ği­miz or­gan ara­cı­lı­ğı ile ger­çek­leş­me­miş­tir. Tam ter­si­ne bu, muh­taç­lık li­sa­nı­nı fıt­ra­ten ve va­ro­luş­sal ola­rak ha­k et-me­nin ifa­de et­ti­ği bir is­tek­tir. Ni­te­kim ulu Al­lah bir baş­ka ayet­te şöyle bu­yu­ru­yor: "Gök­te ve yer­de olan ne var­sa O'ndan is­ter. O, her gün bir iş­te­dir." (Rah­mân, 29) Bu aye­tin ko­nu­mu­za ka­nıt oluş­tur­ma­sı son de­re­ce açık ve be­lir­gin­dir.
Şu hâlde, in­sa­nın öz ­ya­ra­tı­lı­şı­nın (fıt­rat) li­sa­nıy­la yü­ce Al­lah'tan is­te­di­ği bir şey, ke­sin­lik­le kar­şı­lı­ğı­nı bu­lur. Öy­ley­se dua ka­bul gör­mü­yor­sa, kar­şı­lı­ğı­nı al­mı­yor­sa, on­da iki şey­den bi­ri­si ek­sik­tir de­mek­tir. Bun­lar da "Ba­na dua et­ti­ği za­man dua ede­nin du­a­sı­nı..." sö­zün­de açık­lan­mış­tır.
Eğer or­ta­da ka­bul gör­me­yen bir dua var­sa, bu du­rum­da, ya ger­çek­ten tam ma­na­sıy­la dua ger­çek­leş­me­miş ve dua eden ki­şi­nin bir tür ka­rış­tır­ma­sı söz ­ko­nu­su­dur. Ör­ne­ğin ol­ma­yan bir şe­yi is­te­yen ve bu­nu da bil­me­yen ve­ya­hut işin iç­yü­zü­nün far­kı­na va­ra­cak olur­sa, bu­nu ke­sin­lik­le is­te­me­ye­cek olan in­san­lar gi­bi. Ör­ne­ğin has­ta­nın şi­fa bul­ma­sı­nı is­ter ama bu­nun ölü­nün di­ril­me­si­ni is­te­mek ol­du­ğu­nu bil­mez. An­cak pey­gam­ber­le­rin dua et­ti­ği gi­bi, onun da gü­cü yet­sey­di, ölü­nün di­ril­me­si için dua et­sey­di has­ta ye­ni­den ha­yat ka­za­nır­dı. An­cak in­sa­nın böy­le bir ümi­di yok­tur. Ya­hut bir in­san, iç­yü­zü­nü öğ­ren­me­si du­ru­mun­da ke­sin­lik­le is­te­me­ye­ce­ği bir şey is­ter ama bu is­te­ği ka­bul edil­mez.
Veyahut da is­tek tam ma­na­sıy­la ger­çek­le­şir ama is­tek tek ba­şı­na Al­lah'a yö­nel­til­mez. Ör­ne­ğin her­han­gi bir in­san, yü­ce Al­lah'tan ih­ti­yaç duy­du­ğu bir şe­yi is­ter. Ama kal­bi nor­mal se­bep­le­re ta­kı­lı­dır. Ve­ya bu me­se­le­sin­de ba­zı mev­hum güç­le­rin ken­di­si­ne ye­ter­li ola­bi­le­cek­le­ri­ni ya­hut işin­de et­kin­lik­le­ri­nin söz ­ko­nu­su ola­ca­ğı­nı san­mak­ta­dır. Do­la­yı­sıy­la du­a­yı sırf yü­ce Al­lah'a öz­gü kıl­ma­mak­ta ve ger­çek­ten O'ndan is­te­me­mek­te­dir. Du­a­la­rı ka­bul eden Al­lah, öy­le bir Al­lah'tır ki işin­de ve oto­ri­te­sin­de or­tak ka­bul et­mez. O, se­bep­le­rin ve­ya mev­hum güç­le­rin or­tak­lı­ğı ve des­te­ği ile ha­re­ket et­mez. Şu hâlde dua edip Al­lah'tan bir ta­kım şey­ler is­te­yen bu iki grup, dil­le­ri du­a­yı Al­lah'a öz­gü kıl­sa da, kalp­le­ri du­a­yı sırf Al­lah'a yö­nelt­miş de­ğil­dir.
Ayet-i ke­ri­me­nin ışı­ğı al­tın­da dua hak­kın­da ya­pı­la­bi­le­cek açık­la­ma­nın öze­ti bu idi. Bu açık­la­ma ile dua ko­nu­su­nu ele alan di­ğer ayet­le­rin an­lam­la­rı da böy­le­ce açık­lı­ğa ka­vuş­muş olu­yor: "De ki: Si­zin du­a­nız ol­ma­say­dı, Rab­bi­niz si­ze de­ğer ve­rir miy­di?" (Fur­kan, 77) "De ki: Dü­şün­dü­nüz mü hiç; eğer si­ze Al­lah'ın aza­bı ge­lir­se ya da kı­ya­met sa­a­ti ge­lip ça­tar­sa, Al­lah'tan baş­ka­sı­nı mı ça­ğı­ra­cak­sı­nız. Eğer doğ­ru söz­lü ise­niz...Ha­yır, yal­nız­ca O'nu ça­ğı­rır­sı­nız, di­ler­se ken­di­si ça­ğır­dı­ğı­nız şe­yi gi­de­rir ve şirk koş­mak­ta ol­duk­la­rı­nı­zı unu­tur­su­nuz." (En'âm 40-41) "De ki: Si­zi ka­ra­nın ve de­ni­zin ka­ran­lık­la­rın­dan kim kur­tar­mak­ta­dır ki, siz giz­li­den giz­li­ye O'na yal­va­ra­rak dua et­mek­te­si­niz. An­dol­sun, bi­zi bun­dan kur­ta­rır­san, ger­çek­ten şük­re­den­ler­den olu­ruz. "De ki: On­dan ve her tür­lü sı­kın­tı­dan si­zi Al­lah kur­tar­mak­ta­dır. Son­ra siz yi­ne şirk koş­mak­tası­nız." (En'âm, 63-64)
Bu ayet­ler, in­sa­nın iç­gü­dü­sel ola­rak dua et­ti­ği­ni, fıt­ra­tın li­sa­nı ile Rab­bin­den is­te­di­ği­ni gös­ter­mek­te­dir. An­cak in­san re­fah ve kon­for için­de bir ha­yat sür­dür­dü­ğü za­man nef­si, se­bep­le­re ta­kı­lır, on­la­rı Rab­bi­ne or­tak ko­şar. Bu yüz­den me­se­le onun açı­sın­dan ber­rak­lı­ğı­nı ve an­la­şı­lır­lı­ğı­nı yi­ti­rir. Ka­fa­sı ka­rı­şır. Rab­bi­ne dua et­me­di­ği­ni, O'ndan bir şey is­te­me­di­ği­ni id­dia eder. Oy­sa ki Rab­bin­den baş­ka­sın­dan hiç bir şey is­te­me­mek­te­dir. Çün­kü in­san bir fıt­rat, ta­sar­lan­mış ve ra­yı­na ko­nul­muş bir öz ya­ra­tı­lış üze­re­dir. Al­lah'ın ya­rat­ma ya­sa­sın­da bir de­ği­şik­lik ol­maz. Şid­det baş gös­ter­di­ğin­de ve se­bep­ler bi­rer bi­rer et­kin­lik­le­ri­ni yi­tir­dik­le­rin­de ve Al­lah'ın or­ta­ğı ol­duk­la­rı, O'nun ya­nın­da şe­fa­at­çi­lik ede­cek­le­ri id­dia edi­len düz­me­ce ilâh­lar or­ta­dan kay­bol­duk­la­rı za­man, in­sa­noğ­lu, Al­lah'tan baş­ka ih­ti­ya­cı­nı gi­de­re­cek, is­tek­le­ri­ni kar­şı­la­ya­cak bir mer­ci ol­ma­dı­ğı­nı an­lar, ye­ni­den fıtrî tev­hi­de dö­ner ve bü­tün se­bep­le­ri unu­tur. Yü­zü­nü yü­ce Rab­bi­ne ta­raf çe­vi­rir. O da ken­di­si­ni ab­lu­ka al­tı­na alan şid­de­ti, zor­lu­ğu ber­ta­raf eder, ih­ti­ya­cı­nı kar­şı­lar, hu­zu­ra ka­vuş­tu­rur. Son­ra in­san hu­zu­ra ka­vu­şun­ca ye­ni­den ön­ce­ki şirk ni­te­lik­li ha­yat tar­zı­na dö­ner, Rab­bi­ni unu­tur.
Şu ayet-i ke­ri­me de açık­la­ma­mı­zı pe­kiş­ti­rir ni­te­lik­te­dir: "Rab­bi­niz de­di ki: Ba­na dua edin, si­ze ica­bet ede­yim. Doğ­ru­su Ba­na iba­det et­mek­ten bü­yük­le­nen­ler; ce­hen­ne­me bo­yun bük­müş kim­se­ler ola­rak gi­re­cek­ler­dir." (Mü'min, 60) Ayet-i ke­ri­me, in­san­la­rı dua et­me­ye ça­ğı­rı­yor, du­a­nın ka­bu­lü­nü de ga­ran­ti­li­yor. Bu­na ek ola­rak da "dua"yı "iba­det" ola­rak ni­te­li­yor: "Ba­na iba­det et­mek­ten..." ya­ni, "Ba­na dua et­mek­ten..." bu­yu­ru­yor. Hat­ta, iba­det kav­ra­mı­nın mut­lak ola­rak "dua" an­la­mı­nı ifa­de et­ti­ği­ni ima edi­yor. Çün­kü, dua'dan ka­çı­nıl­ma­sı du­ru­mun­da, bu­nun so­nu­cu­nun ateş ola­ca­ğı şek­lin­de bir teh­dit ifa­de­si yer alı­yor ki, "ateş", "iba­det"i ter­k et­me­nin baş­lı­ca ce­za­sı­dır, iba­de­tin ba­zı kı­sım­la­rı­nın de­ğil. Şu hâlde iba­de­tin as­lı du­a­dır. Bu nük­te­yi iyi­ce dü­şü­nün.
Bu açık­la­ma­la­rın ışı­ğın­da, ko­nu­ya iliş­kin baş­ka ayet­le­rin de an­la­mı be­lir­gin­le­şi­yor: "Öy­ley­se, di­ni yal­nız­ca O'na öz­gü kı­lan­lar ola­rak Al­lah'a dua edin." (Mü'min, 14) "O'na kor­ka­rak ve umut ta­şı­ya­rak dua edin. Doğ­ru­su Al­lah'ın rah­me­ti iyi­lik ya­pan­la­ra pek ya­kın­dır." (A'râf, 56) "Uma­rak ve kor­ka­rak bi­ze dua eder­ler­di. Bi­ze de­rin say­gı gös­te­rir­ler­di." (Enbiyâ, 90) "Rab­bi­ni­ze yal­va­ra yal­va­ra ve için için dua edin. Şüp­he­siz o had­di aşan­la­rı sev­mez." (Enbiyâ, 55) "Ha­ni o, rab­bi­ne giz­li­ce ses­len­di­ği za­man; de­miş­ti ki: Rab­bim, şüp­he­siz be­nim ke­mik­le­rim gev­şe­di ve baş yaş­lı­lık ale­viy­le tu­tuş­tu; ben Sa­na dua et­mek­le mut­suz ol­ma­dım…" (Mer­yem, 3-4) "O, iman edip sa­lih amel­ler­de bu­lu­nan­la­ra ica­bet eder ve on­la­ra ken­di faz­lın­dan ar­tı­rır." (Şûrâ, 26) gi­bi, birçok aye­ti bu­na ör­nek göste­re­bi­li­riz, ki bu ayet­ler, dua iba­de­ti­nin pren­sip­le­ri­ni, dua ede­cek ki­şi­nin na­sıl bir ta­vır ta­kı­na­ca­ğı­nı di­le ge­tir­mek­te­dir­ler. Bu pren­sip ve ta­vır­la­rın te­me­li, ih­las­tır. İh­las dua eder­ken sa­de­ce Al­lah'ın hoş­nut­lu­ğu­nu gö­zet­mek­tir. Bu­na kalp li­san ör­tüş­me­si de­nir. Al­lah'tan baş­ka her tür­lü se­bep­le bağ­lan­tı­yı kes­mek ve sa­de­ce O'na bağ­lan­mak­tır. Bu­nun kap­sa­mı­na da kor­ku, umut, is­tek, ür­per­ti duy­ma, say­gı, yal­va­rış, ıs­rar, zi­kir, sa­lih amel, iman ve Al­lah'ın hu­zu­run­da bu­lun­ma edebî gi­bi ri­va­yet­le­rin ifa­de et­ti­ği un­sur­lar gi­rer.
Öy­ley­se on­lar da be­nim çağ­rı­ma ce­vap ver­sin­ler ve ba­na iman et­sin­ler.
Bu i­fa­de, ön­ce­ki cüm­le­nin il­ti­za­mî ola­rak ifa­de et­ti­ği an­la­mın bir ay­rın­tı­sı ko­nu­mun­da­dır. Bu­na gö­re: Yü­ce Al­lah kul­la­rı­na ya­kın­dır. O'nun­la kul­la­rı­nın du­a­sı ara­sı­na hiç bir en­gel gi­re­mez. O, kul­la­rı­na özen gös­te­rir, is­tek­le­ri­ne önem ve­rir. Ve O şim­di kul­la­rı­nı ken­di­si­ne dua et­me­ye da­vet edi­yor. Du­rum böy­le olun­ca, kul­la­rın O'nun bu da­ve­ti­ne ica­bet et­me­le­ri, O'na yö­nel­me­le­ri, bu ni­te­li­ğiy­le O'na iman et­me­le­ri, O'nun ken­di­le­ri­ne ya­kın ol­du­ğu­nu, du­a­la­rı­nı ka­bul et­ti­ği­ni ke­sin ola­rak bil­me­le­ri ge­re­kir. Umu­lur ki, böy­le­ce, iç­ten­lik­le O'na yö­ne­lip dua eder­ler.
HADİSLERDE DU­A­YLA İL­Gİ­Lİ AÇIK­LA­MA
Şia ve Ehlisünnet kay­nak­la­rın­da, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) şöy­le bu­yur­du­ğu ri­va­yet edi­lir: "Dua mümi­nin si­la­hı­dır."[2]
Ud­det'ud-Daî ad­lı eser­de yer alan bir kut­sî ha­dis­te yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Ey Mu­sa, ih­ti­yaç duy­du­ğun her şe­yi Ben­den is­te; ko­yun­la­rı­nın yi­ye­ce­ği­ni ve ha­mu­ru­nun tu­zu­nu bi­le."[3]
Me­ka­rim'ul-Ahlâk ki­ta­bın­da Pey­gam­ber efen­di­mi­zin şöy­le bu­yur­du­ğu nak­le­di­lir: "Dua Kur'ân oku­mak­tan da­ha fa­zi­let­li­dir. Çün­kü yü­ce Al­lah, 'De ki si­zin du­a­nız ol­ma­say­dı Rab­bim si­ze de­ğer ve­rir miy­di?'[4] bu­yu­ru­yor." Bu söz İmam Muhammed Bakır (a.s) ve İmam Cafer Sadık'tan (a.s) ri­va­yet edil­miş­tir.[5]
Uddet'ud-Daî ad­lı eser­de, Mu­ham­med b. Ac­lan, Mu­ham­med b. Ubey­-dul­lah b. Ali b. Hü­seyn'den, o da am­ca ço­cu­ğu Sa­dık'tan, o da ata­la­rın­dan Re­su­lul­lah'ın (s.a.a) şöy­le bu­yur­du­ğu­nu ri­va­yet eder. Yü­ce Al­lah pey­gam­ber­le­rin­den bi­ri­ne şöy­le vah­yet­miş­tir: İz­ze­tim ve ce­la­lim hak­kı için, ben­den baş­ka­sın­dan uman her ümit sa­hi­bi­nin ümi­di­ni ke­sin­lik­le ümit­siz­lik­le so­nuç­lan­dı­ra­ca­ğım, ona in­san­lar için­de zil­let el­bi­se­si­ni giy­di­re­ce­ğim, onu kur­ta­rı­şım­dan ve faz­lım­dan uzak­laş­tı­ra­ca­ğım. Be­nim ku­lum, zor­luk za­man­la­rın­da Ben­den baş­ka­sı­na mı umut bağ­lar? Hal­bu­ki zor­luk­lar Be­nim elim­de­dir. Ben­den baş­ka­sın­dan mı umar? Oy­sa cö­mert, zen­gin Be­nim. Ki­lit­li ka­pı­la­rın anah­tar­la­rı Be­nim elim­de­dir. Be­nim ka­pım Ba­na dua eden her­ke­se açık­tır." (Ha­di­sin de­va­mı var.)[6]
Uddet'ud-Daî ad­lı ese­rin bir ye­rin­de, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) şöy­le bu­yur­du­ğu ri­va­yet edi­lir: Yü­ce Al­lah bu­yur­du ki: Bir baş­ka ya­ra­tıl­mı­şın hi­ma­ye­si­ne sı­ğı­nan hiç­bir can­lı yok­tur ki, gök­te ve yer­de bu­lu­nan se­bep­ler­le onun il­gi­si­ni ko­par­mış ol­ma­ya­yım. Ben­den is­te­se, ona ver­mem, Ba­na dua et­se du­a­sı­nı ka­bul et­mem. Ya­ra­tıl­mış­la­rı bir ya­na bı­ra­ka­rak Be­nim hi­ma­ye­me gi­ren hiç bir can­lı yok­tur ki, gök­le­ri ve ye­ri onun rız­kı­na uh­de­dar et­miş ol­ma­ya­yım. Ba­na dua et­ti­ği za­man du­a­sı­nı ka­bul ede­rim, Ben­den is­te­di­ği za­man ona ve­ri­rim, Ben­den ba­ğış­la­ma di­le­di­ği za­man onu ba­ğış­la­rım."[7]
Ben derim ki: Yu­ka­rı­da sun­du­ğu­muz iki ha­dis, du­a­da ih­la­sı, iç­ten­li­ği ön­gör­mek­te­dir­ler, var­lık bü­tü­nün­de iş­le­nen va­ro­luş­sal se­bep­le­rin iş­le­vi­ni ge­çer­siz kıl­ma­yı de­ğil. Bu se­bep­le­ri yü­ce Al­lah var­lık­lar ile on­la­rın va­ro­luş­sal ih­ti­yaç­la­rı ara­sın­da bi­rer ara­cı kıl­mış­tır. Ya­ni, bun­lar ba­şı­boş, yü­ce Al­lah'tan ba­ğım­sız ha­re­ket eden şey­ler de­ğil­dir. İn­sa­nın bu­na yö­ne­lik giz­li bir bi­lin­ci var­dır. İn­san öz­ ya­ra­tı­lı­şı ge­re­ği ih­ti­yaç­la­rı­nın bir se­be­be bağ­lı ol­du­ğu­nu bi­lir. Bu se­bep öy­le bir se­bep­tir ki ese­ri ve so­nu­cu hiç­bir za­man on­dan ay­rıl­maz. Yi­ne öz ­ya­ra­tı­lış­sal bir bi­linç ola­rak bi­lir ki, ih­ti­yaç­la­rı­nı gi­der­mek ama­cı ile yö­nel­di­ği tüm za­hi­ri se­bep­le­rin gö­rün­dü­ğü­nün ak­si­ne so­nuç ver­me­le­ri müm­kün­dür. Öy­ley­se in­san fıt­ra­ten bi­lir ki, her işin kay­na­ğı olan ilk kay­nak, her ih­ti­ya­cın da­yan­dı­ğı ilk da­ya­nak, ih­ti­yaç­la­rı­nın ger­çek­leş­me­si ve va­rol­ma­sı için ih­ti­yaç duy­du­ğu ilk mer­ci, bu gö­rü­nen se­bep­le­rin dı­şın­da bir var­lık­tır. Bun­dan do­la­yı, bir in­san, söz­ ko­nu­su se­bep­ler­den bi­ri­ne bü­tün ben­li­ğiy­le yö­nel­me­me­li­dir, ger­çek se­bep­le il­gi­si­ni ko­pa­rıp, gö­rü­nen se­be­be sa­rıl­ma­ma­lı­dır.
İn­sa­noğ­lu bu ger­çe­ği en kü­çük bir uya­rı­da far­k e­der, bam­te­li­ne do­ku­nan kü­çü­cük bir fis­ke­de bu fıtrî ger­çek­le yüz­ yü­ze ge­lir. Bir di­lek­te bu­lun­du­ğu, bir ih­ti­ya­cı­nın gi­de­ril­me­si­ni is­te­di­ği za­man, bu is­te­ği ger­çek­le­şir­se, bu in­sa­nın Rab­bin­den is­te­di­ği­ni ve iç­sel bi­linç ola­rak fark et­ti­ği ih­ti­ya­cı­nın za­hi­ri se­bep­ler ka­na­lıy­la Rab­bi­ne ulaş­tı­ğı­nı ve ih­ti­ya­cı­nı gi­der­di­ği­ni or­ta­ya çı­ka­rır. Ama bir ih­ti­ya­cı­nın gi­de­ril­me­si­ni her­han­gi bir se­bep­ten ta­lep eder­se, bu fıt­ra­tın­dan kay­nak­la­nan iç­sel bi­lin­cin so­nu­cu ol­ma­ya­cak­tır. Ol­sa ol­sa ha­ya­li­nin ken­di­si­ne ta­sav­vur et­tir­di­ği bir du­rum­dur. Kuş­ku yok ki, ha­ya­li de zor­la­yan bir il­le­tin var­lı­ğı söz ­ko­nu­su­dur. An­cak se­bep, in­sa­nın iç­sel bir bi­linç ola­rak böy­le bir ih­ti­ya­cı­nın ol­du­ğu­nu his­set­me­si de­ğil­dir. İş­te bu­ra­sı, iç­le dı­şın fark­lı­laş­tı­ğı alan­lar­dan bi­ri­dir.
Bu­nu şu şe­kil­de ör­nek­len­di­re­bi­li­riz: İn­san ço­ğu za­man bir şe­yi se­ver, ona önem ve­rir. Ama bu is­te­ği­ne ka­vuş­tu­ğu, sev­di­ği ve önem ver­di­ği şey­le kar­şı­laş­tı­ğı za­man onu za­rar­lı bu­lur. Da­ha önem­li ve da­ha se­vim­li gör­dü­ğü bir baş­ka şey­le kı­yas­la­dı­ğın­da böy­le bir so­nuç­la kar­şı­la­şır. Böy­le­ce ilk ter­ci­hi­ni bı­ra­kır, ikin­ci­si­ne sa­rı­lır. Ba­zen de bir şey­den ka­çın­dı­ğı olur. Fa­kat kaç­tı­ğı şey­le kar­şı­laş­tı­ğı za­man onu, sa­kın­dı­ğın­dan da­ha ya­rar­lı ve da­ha iyi bu­la­bi­lir. Böy­le olun­ca da ilk tu­tu­mun­dan vaz­ge­çe­rek ikin­ci­si­ni be­nim­ser. Ör­ne­ğin has­ta bir ço­cu­ğa acı ilaç içi­ril­mek is­ten­di­ği za­man ila­cı iç­mek­ten ka­çı­nır, ağ­la­ma­ya baş­lar. Oy­sa sağ­lı­ğı­na ka­vuş­ma­yı is­te­mek­te­dir. Has­ta ço­cuk öz­ ya­ra­tı­lı­şın­dan kay­nak­la­nan iç­sel bi­linç­le sağ­lı­ğı­na ka­vuş­ma­yı, do­la­yı­sıy­la ilaç iç­me­yi is­te­mek­te­dir. Ağ­zıy­la ve­ya fi­i­liy­le bu­nun ak­si­ni is­te­di­ği­ni ifa­de et­se de. Çün­kü in­san ha­ya­tı için fıtrî an­la­yış ve iç­sel bi­linç açı­sın­dan iş­le­yen bir dü­zen var­dır. Bu­nun ya­nın­da bir de dü­şün­me ye­te­ne­ği açı­sın­dan iş­le­yen bir dü­zen var­dır. Fıt­rî dü­zen­de ha­ta ol­maz, iş­le­yi­şin­de ka­rı­şık­lık ya­şan­maz. Dü­şün­sel dü­zen­de ise ya­nıl­ma ve yan­lış­lık çok olur. Bu yüz­den bir in­san dü­şün­sel bi­çi­mi­ni gö­z ö­nün­de bu­lun­du­ra­rak bir şey is­ter, ama as­lın­da is­te­di­ği­nin tam kar­şı­tı bir şey is­te­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la ha­dis­ler bu hu­su­su baz ala­rak de­ğer­len­di­ril­me­li­dir. Bu ger­çek, ile­ri­de ele ala­ca­ğı­mız Hz. Ali'nin (a.s) şu sö­zün­de iyi­ce be­lir­gin­dir: "Ba­ğış ni­yet­le­re gö­re ve­ri­lir."
Uddet'ud-Daî ad­lı eser­de Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) şöy­le bu­yur­du­ğu ri­va­yet edi­lir: "Ka­bul edi­le­ce­ği­ne ke­sin ola­rak inan­mış hâlde Al­lah'a dua edin."[8]
Bir kut­sî ha­diste yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­rur: "Ben ku­lu­mun Ba­na iliş­kin zan­nı­nın ya­nın­da­yım. Şu hâlde be­nim­le il­gi­li ola­rak ha­yır­dan baş­ka bir zan­da bu­lun­ma­sın."[9]
Ben derim ki: Yu­ka­rı­da da bir par­ça de­ğin­di­ği­miz gi­bi, ümit­siz­lik ya da te­red­düt­le ka­rı­şık dua, ger­çek an­lam­da bir is­te­ğin söz ko­nu­su ol­ma­dı­ğı­nı gös­te­rir. Ol­ma­ya­nı is­te­mek­le iliş­kin du­a­nın men edil­di­ği ile il­gi­li ri­va­yet­ler var­dır.
Uddet'ud-Daî'de Pey­gam­ber efen­di­mi­zin (s.a.a) şöy­le bu­yur­du­ğu ri­va­yet edi­lir: İh­ti­yaç­la­rı­nız için Al­lah'tan yar­dım is­te­yin. Ba­şı­nı­za ge­len mu­si­bet­ler­de Al­lah'a sı­ğı­nın, O'na yal­va­rın, ya­ka­ra­rak dua edin. Çün­kü dua iba­de­tin özü­dür. Al­lah'a dua eden hiç bir mümin yok­tur ki, du­a­sı ka­bul edil­me­miş ol­sun. An­cak Al­lah di­ler­se bu ka­bu­lü dün­ya­da ger­çek­leş­ti­rir, di­ler­se ahi­re­te er­te­ler. Ya da dua et­ti­ği öl­çü­de gü­nah­la­rı­nı si­ler. El­bet­te bun­la­rın hep­si, Al­lah'tan gü­na­hı ta­lepte bu­lun­ma­dı­ğı tak­dir­de­dir.[10]
Neh­c'ül-Be­lâğa'da Hz. Ali (a.s), oğ­lu Hü­seyin'e (a.s) va­si­yet eder­ken şöy­le der: "Son­ra se­nin eli­ne ha­zi­ne­le­rin anah­ta­rı­nı ver­miş­tir. Ki sa­na ken­di­sin­den is­te­me iz­ni­ni ver­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la is­te­di­ğin za­man dua ara­cı­lı­ğı ile O'nun ni­met­le­ri­nin ka­pı­la­rı­nı açar­sın, rah­me­ti­nin üze­ri­ne sağanak yağ­ma­sı­nı sağ­lar­sın. Du­a­na iliş­kin ce­va­bı­nın ge­cik­me­si, ol­ma­ya ki se­ni ümit­siz­li­ğe dü­şür­sün. Çün­kü ba­ğış ni­yet­le­re gö­re ve­ri­lir. Ba­zen, di­lek­te bu­lu­nan ki­şi­nin da­ha çok ecir ka­zan­ma­sı­na ve te­men­ni sa­hi­bi için da­ha ha­yır­lı bir so­nu­ca se­bep ol­du­ğu için du­a­nın ka­bu­lü ge­cik­ti­ri­le­bi­lir. Ba­zen bir şey is­ter­sin, ama o şey sa­na ve­ril­mez. On­dan da­ha ha­yır­lı­sı er ve­ya geç sa­na bah­şe­di­lir. Ya da is­te­di­ğin şey sa­na ve­ril­mez, çün­kü bir be­la­nın uzak­laş­tı­rıl­ma­sı ve sa­na da­ha ha­yır­lı olan şe­yin ve­ril­me­si is­te­nil­mek­te­dir. Ço­ğu za­man is­te­di­ğin şey, eğer ye­ri­ne ge­ti­ri­lir­se bu, se­nin di­ni­ni mah­ve­de­bi­lir. Bu yüz­den is­tek­te bu­lun­du­ğun za­man, gü­zel­li­ği se­nin açın­dan ka­lı­cı olan­la­rı, so­rum­lu­lu­ğu, ve­ba­li kal­ma­yan şey­le­ri ta­lep et. Ma­la ge­lin­ce, ne o sa­na ka­lır, ne de sen ona ka­lır­sın."[11]
Ben derim ki: Hz. Ali (a.s) "Çün­kü ba­ğış ni­yet­le­re gö­re ve­ri­lir." sö­zü ile şu­nu vur­gu­la­mak is­te­miş­tir: Du­a­nın ka­bu­lü, du­a­nın ma­hi­ye­ti­ne uy­gun olur. Kul Rab­bin­den bir is­tek­te bu­lun­du­ğu za­man, vic­da­nı­nın de­rin­lik­le­ri­ne sin­miş ni­yet ve kal­bi­nin kap­sa­dı­ğı dü­şün­ce ne­ye yö­ne­lik­se o ken­di­si­ne ve­ri­lir. Sö­zü ile dı­şa­rı­ya yan­sıt­tı­ğı, di­liy­le te­laf­fuz et­ti­ği şey de­ğil. Çün­kü la­fız, za­man olur, ma­na ile bü­tü­nüy­le ör­tüş­me­ye­bi­lir. Ni­te­kim da­ha ön­ce bu hu­su­sa de­ğin­miş­tik. Kuş­ku yok ki, Hz. Ali'nin (a.s) bu sö­zü, dua ile ica­bet iliş­ki­si­ni açık­la­yan en gü­zel ve en do­yu­ru­cu bir ifa­de­dir.
Bu açık­la­ma­sıy­la Hz. Ali (a.s) dış gö­rü­nüş iti­ba­riy­le dua ile iba­de­tin bir­lik­te­li­ği­nin ger­çek­leş­me­di­ği yer­ler­den bir ka­çı­nı ay­dın­lı­ğa ka­vuş­tur­muş­tur: Ka­bu­lün ge­cik­me­si. Dün­ya için is­te­nen şe­yin, yi­ne dün­ya için da­ha ha­yır­lı olan bir şey­le de­ğiş­ti­ril­me­si. Ya da ahi­ret açı­sın­dan da­ha ha­yır­lı olan bir şey­le de­ğiş­ti­ril­me­si. Ya­hut di­lek­te bu­lu­nan ki­şi­nin du­ru­mu­na da­ha uy­gun olan bir şe­ye dö­nüş­tü­rül­me­si gi­bi... Çün­kü di­lek­te bu­lu­nan ki­şi ki­mi za­man ken­di­si­ni se­vin­di­re­cek ve ya­rar­lı ola­cak bir ni­met is­ter. Oy­sa bu is­te­ği der­hal ye­ri­ne ge­ti­ri­le­cek olur­sa hiç de ya­rar­lı ol­ma­ya­cak­tır. Bu­na rağ­men du­a­sı­nın ka­bu­lü ge­cik­ti­ri­lir. Bu de­mek­tir ki, di­lek­te bu­lu­nan ki­şi ken­di­si­ne ya­rar sağ­la­ya­cak bir ni­me­ti, as­lın­da ge­cik­me­li ola­rak eli­ne geç­mek üze­re is­te­miş­tir. Ay­nı şe­kil­de di­ni­ne bü­yük önem ve­ren bir mümin, eğer bil­me­den ve ahi­ret mut­lu­lu­ğu el­de ede­ce­ği­ni sa­na­rak din­le il­gi­li bir is­tek­te bu­lu­nur­sa, o ger­çek­te dün­ya mut­lu­lu­ğu ye­ri­ne ahi­ret mut­lu­lu­ğu­nu is­te­di­ği için du­a­sı ahi­ret­le il­gi­li ola­rak ka­bul edi­lir, dün­ya ile il­gi­li ola­rak de­ğil.
Uddet'ud-Daî adlı eserde, İmam Muhammed Bakır'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Bir kul yü­ce Al­lah'a el aç­tı­ğı za­man, yü­ce Al­lah o eli boş çe­vir­mek­ten ha­ya eder. Bu yüz­den ken­di­si­ne açı­lan eli faz­lın­dan ve rah­me­tin­den di­le­di­ği ka­dar dol­du­rur. İçi­niz­den bi­ri dua et­ti­ği za­man el­le­ri ile ba­şı­nı ve yü­zü­nü mes­het­me­dik­çe -bir baş­ka ri­va­yet­te yü­zü­nü ve göğ­sü­nü mes­het­me­dik­çe- on­la­rı in­dir­me­sin."[12]
Ben derim ki: ed-Dür­r'ül-Men­sûr tefsirinde, Sel­man, Ca­bir, Ab­dul­lah b. Ömer, Enes b. Ma­lik ve İbn Ebu Mu­ğis ka­na­lıy­la ak­ta­rı­lan se­kiz adet ri­va­yet­te Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) dua eder­ken el­le­ri­ni gö­ğe kal­dır­mak­la il­gi­li söz­le­ri be­lir­ti­lir. Do­la­yı­sıy­la, ba­zı grup­la­rın, dua es­na­sın­da el­le­ri gö­ğe doğ­ru kal­dır­ma­nın te­ces­süm (Al­lah'a ci­sim is­nat et­me) an­la­mı­na ge­le­ce­ği­ni ile­ri sü­re­rek, bu­nu inkâr et­me­le­ri an­lam­sız­dır. Gü­ya in­san eli­ni gö­ğe kal­dır­mak­la yü­ce Al­lah'ın gök­te ol­du­ğu­nu ima edi­yor­muş! -Ulu Al­lah bu tür ya­kış­tır­ma­lar­dan mü­nez­zeh­tir-
El­le­ri gö­ğe kal­dır­ma­yı bu şe­kil­de de­ğer­len­dir­mek yan­lış­tır. Çün­kü bü­tün be­den­sel iba­det­le­rin ha­ki­ka­ti, kal­bin de­rin­lik­le­rin­de yer e­den an­la­mı, iç­sel yö­ne­li­şi bi­çim çer­çe­ve­si­ne in­dir­ge­mek­ten iba­ret­tir. Mad­de öte­si yü­ce ger­çek­le­ri ci­sim ka­lı­bı­na in­dir­ge­mek­ten iba­ret­tir. Mad­de öte­si yü­ce ger­çek­le­ri ci­sim ka­lı­bı­na sok­mak­tır. Na­maz, oruç ve hac gi­bi iba­det­ler, bun­la­rın par­ça­la­rı ve şart­la­rı bu­nun en so­mut ör­nek­le­ri­dir. Eğer öy­le ol­ma­say­dı, be­den­sel iba­de­tin bir da­ya­na­ğı ol­maz­dı. Bun­lar­dan bi­ri de du­a­dır. Dua, kal­bi yö­ne­li­şi ve iç­sel is­te­ği, bi­zim ken­di ara­mız­da, bir­bi­ri­miz­den bir şey is­ter­ken yap­tı­ğı­mız tür­den dav­ra­nış­la­ra, alt dü­zey­de­ki yok­su­lun üst dü­zey­de­ki zen­gin­den bir şey­ler is­ter­ken eli­ni aç­ma­sı­na ben­ze­te­rek so­mut­laş­tır­mak­tan iba­ret­tir. Bu iliş­ki­de yok­sul zen­gi­ne yal­va­rır, ih­ti­ya­cı­nı kar­şı­la­ma­sı için ya­ka­rır. eş-Şeyh, "Me­ca­lis" ve "el-Ah­bar" adlı eserde Ali b. Hü­seyin'in (a.s) oğul­la­rı Mu­ham­med ve Zeyd'e da­yan­dı­ra­rak, on­la­rın ba­ba­la­rın­dan, onun da ced­le­ri Hz. Hü­seyin'den (a.s), Re­su­lul­lah'ın -ay­rı­ca Uddet'ud-Daî'de mür­sel ola­rak- dua eder­ken el­le­ri­ni gö­ğe doğ­ru kal­dır­dı­ğı ve tıp­kı bi­rin­den yi­ye­cek is­te­yen bir di­len­ci gi­bi ya­kar­dı­ğı be­lir­ti­lir.[13]
Bi­har'ul-En­var ad­lı ese­rin bir ye­rin­de şöy­le ri­va­yet edi­lir: Bir gün Hz. Ali (a.s) bir ada­mın, "Al­lah'ım, fit­ne­den sa­na sı­ğı­nı­rım." di­ye dua et­ti­ği­ni du­yar. Ada­ma yak­la­şa­rak, "Gö­rü­yo­rum ki, ma­lın­dan ve ev­lâdın­dan Al­lah'a sı­ğı­nı­yor­sun. Al­lah-u Te­a­la bu­yu­ru­yor ki: 'Mal­la­rı­nız ve evlât­la­rı­nız an­cak bi­rer fit­ne­dir.'[14] Bu­nun ye­ri­ne, 'Al­lah'ım, sap­tı­rı­cı fit­ne­ler­den sa­na sı­ğı­nı­rım de.' di­ye tav­si­ye­de bu­lu­nur."[15]
Ben derim ki: Hz. Ali'nin (a.s) bu de­ğer­len­dir­me­si, laf­zın an­la­mı­nı so­mut­laş­tır­ma­ya iliş­kin bir baş­ka ko­nu­mun kap­sa­mı­na gi­rer. Ri­va­yet­ler için­de bu­nun ör­nek­le­ri çok­tur. Ri­va­yet­ler­de Al­lah-u Teâla'nın kelâmın­da ifa­de et­ti­ği an­la­mın o laf­zın ger­çek an­la­mı ol­du­ğu be­lir­til­miş­tir. "Cüz" ve "çok" gi­bi kav­ram­la­rın an­lam­la­rı­nı açık­la­ma­ya iliş­kin ri­va­yet­ler de bu ka­te­go­ri­ye gi­rer.
Uddet'ud-Daî'de, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Al­lah ga­fil bir kalp­le edi­len du­a­yı ka­bul et­mez."[16]
Yi­ne ay­nı eser­de Hz. Ali'nin (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Al­lah baş­ka şey­ler­le oya­la­nan kal­bin du­a­sı­nı ka­bul et­mez."[17]
Ben derim ki: Bu iki sö­zün içer­di­ği an­la­mı pe­kiş­ti­ren baş­ka ri­va­yet­ler de var­dır. Me­se­le­nin özü şu­dur; ga­fil ve baş­ka şey­ler­le oya­la­nan bir kalp ile di­lek­te bu­lu­nul­du­ğu za­man, du­a­nın ha­ki­ka­ti ger­çek­leş­mez.
Ra­ven­dî'nin Da­a­vat adlı eserinde şöy­le de­ni­yor: Tev­rat'­ta yü­ce Al­lah bir ku­lu­na şöy­le hi­tap eder: "Sen, kul­la­rım­dan bi­ri sa­na zul­met­ti­ği için ba­na dua eder­sen ve bir ku­lum da sen ona zul­met­ti­ğin için ba­na dua eder­se, eğer di­ler­sen se­nin de, onun da du­a­sı­nı ka­bul ede­rim. Eğer di­ler­sen, iki­ni­zin du­ru­mu­nu da kı­ya­met gü­nü­ne er­te­le­rim."
Ben derim ki: Bu­nun iza­hı şöy­le­dir: Bir in­san nef­si için bir şey is­te­di­ği za­man, bu onun is­te­di­ği şe­ye ve her açı­dan bu is­te­ği­nin ben­ze­ri olan şey­le­re rı­za gös­te­ril­me­si ge­rek­ti­ği­ni or­ta­ya ko­yar. Bir in­san, ken­di­si­ne zul­me­den bi­rin­den in­ti­kam al­mak ama­cı ile bed­du­a­da bu­lu­nur­sa, onun ken­di­si­ne zul­met­me­sin­den do­la­yı bu bed­du­a­da bu­lun­muş­tur. Bu de­mek­tir ki, bed­du­a­da bu­lu­nan ki­şi za­lim­den in­ti­kam al­mak ama­cı ile bed­dua et­me­ye ra­zı­dır. Du­rum böy­le olun­ca, ken­di­si de bir şe­kil­de bi­ri­ne zul­met­miş­se, ken­di­si­ne zul­me­den hak­kın­da yap­tı­ğı bed­dua, ken­di­si için de ge­çer­li olur. Eğer in­san, ken­di­sin­den in­ti­kam alın­ma­sı­na ra­zı olur­sa -ki as­la ra­zı ol­maz- baş­ka­sı için is­te­di­ği ce­za­ya çarp­tı­rı­lır. Ve eğer bu­na ra­zı ol­maz­sa o za­man da, ger­çek bir bed­du­a­da bu­lun­muş sa­yıl­maz. Ni­te­kim ulu Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "İn­san hay­ra dua et­ti­ği gi­bi şer­re de dua et­mek­te­dir. İn­san pek ace­le­ci­dir." (İsrâ, 11)
Uddet'ud-Daî adlı eserde, Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) Ebu­zer'e şöy­le de­di­ği be­lir­ti­lir: "Ey Ebu­zer, yü­ce Al­lah'ın se­ni on­lar ara­cı­lı­ğı ile ya­rar­lan­dı­ra­ca­ğı ba­zı söz­le­ri sa­na öğ­re­te­yim mi?" Ebu­zer di­yor ki: "Evet, ya Re­su­lal­lah." de­dim. Bu­yur­du ki: "Al­lah'ı gö­zet ki, O da se­ni gö­zet­sin, Al­lah'ı gö­ze­tir­sen O'nu kar­şın­da bu­lur­sun. Ra­ha­tın ye­rin­de ol­du­ğu za­man­lar­da Al­lah'ı ta­nır­san, O se­ni zor­lu za­man­lar­da ta­nır. Bir şe­yi is­te­di­ğin za­man Al­lah'tan is­te. Yar­dım di­le­di­ğin za­man Al­lah'tan di­le. Kuş­ku­suz kı­ya­me­te ka­dar ola­cak her şey üze­rin­den ka­lem geç­miş­tir. Bü­tün can­lı­lar, yü­ce Al­lah'ın se­nin için ön­gö­rüp yaz­ma­dı­ğı bir ya­ra­rı sa­na do­kun­dur­mak üze­re güç ­bir­li­ği et­se­ler bi­le, bu­na güç ye­ti­re­mez­ler."[18]
Ben derim ki: "Al­lah'ı ra­ha­tın ye­rin­de ol­du­ğu za­man­lar­da ta­nır­san, O se­ni zor­lu za­man­lar­da ta­nır." sö­zü­nün an­la­mı şu­dur: Ra­hat or­tam­da Allah'a dua et, O'nu unut­ma ki, zor­lu za­man­lar­da se­nin du­a­nı ka­bul et­sin, se­ni unut­ma­sın. Çün­kü, ra­hat or­tam­da Rab­bi­ni unu­tan bir kim­se, bi­linç al­tın­da se­bep­le­rin böy­le bir or­tam­da Al­lah'tan ba­ğım­sız ha­re­ket et­tik­le­ri­ne inan­mak­ta­dır. Son­ra bir zor­luk baş gös­ter­di­ğin­de, el açıp dua et­me­si, onun an­cak zor­lu za­man­lar­da Rab­bi­nin Ru­bu­bi­ye­ti­ni onay­la­dı­ğı an­la­mı­na ge­lir. Oy­sa yü­ce Al­lah bu tür ek­sik ve yan­lış ni­te­le­me­ler­den mü­nez­zeh­tir. O her za­man ve her ko­şul­da Rab­dır. Böy­le olun­ca, Ru­bu­bi­ye­tin et­kin­lik ala­nı­nı bu şe­kil­de bir bö­lün­me­ye tâbi tu­tan in­san, as­lın­da Rab­bi­ne hiç dua et­me­miş sa­yı­lır.
Ay­nı hu­sus, fark­lı ifa­de­ler­le baş­ka ri­va­yet­ler­de di­le ge­ti­ril­miş­tir. Ör­ne­ğin Me­ka­rim'ul-Ah­lâk adlı eserde İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: Da­ha ön­ce dua et­miş bu­lu­nan bir in­san, mu­si­bet anın­da dua et­ti­ği za­man, du­a­sı ka­bul edi­lir ve "bu, aşi­na bir ses­tir." de­nir. Bu se­se gök ka­pı­la­rı ka­pan­maz. Ama ön­ce­den dua et­me­miş bir in­san, fe­la­ket za­ma­nın­da dua et­ti­ğin­de me­lek­ler: "Biz da­ha ön­ce bu se­si hiç duy­ma­dık" der­ler... "
On­lar Al­lah'ı unut­tu­lar, O da on­la­rı unut­tu." (Tev­be, 67) aye­ti­nin ge­nel ifa­de­sin­den böy­le bir so­nuç el­de edi­le­bi­lir. Bu de­ğer­len­dir­me "bü­tün se­bep­ler­den tam ola­rak kop­ma es­na­sın­da du­a­nın ge­ri çev­ril­me­ye­ce­ği" hu­su­su içe­ren ri­va­yet­ler­le de çe­liş­mez. Çün­kü mut­lak ola­rak zor­luk, se­bep­ler­den tam ola­rak kop­muş ol­ma hu­su­suy­la fark­lı bir şey­dir. (Ri­va­yet­ler­den şu so­nuç alı­na­bi­lir: Ra­hat­lık an­la­rın­da Al­lah'ı unu­tan kim­se için, ge­nel­lik­le zor­luk an­la­rın­da bü­tün se­bep­ler­den tam ola­rak kop­mak imkân­sız­dır.)
"Bir şe­yi is­te­di­ğin za­man Al­lah'tan is­te. Yar­dım di­le­di­ğin za­man Al­lah'tan di­le." sö­zü­ne ge­lin­ce; bu­ra­da is­tek ve yar­dım di­le­me­de ger­çek an­lam­da bir iç­ten­lik­le Al­lah'a bağ­lan­ma­nın ge­re­ği­ne işa­ret edi­li­yor. Çün­kü bi­zim göz­lem­le­ye­bil­di­ği­miz âlem­de­ki nor­mal se­bep­le­rin ne­den­sel­lik­le­ri sı­nır­lı­dır. Al­lah'ın ken­di­le­ri için be­lir­le­di­ği sı­nır­lar için­de et­kin­lik gös­te­rir­ler. Yok­sa sa­nıl­dı­ğı gi­bi ve gö­ze yan­sı­dı­ğı şek­liy­le ken­di baş­la­rı­na ba­ğım­sız bir et­kin­lik­le­ri söz­ ko­nu­su de­ğil­dir. Da­ha doğ­ru­su, göz­lem­le­nen ev­ren­de iş­le­ri gö­ren se­bep­le­rin sa­de­ce, ama­ca ulaş­ma­da yol ve araç fonk­si­yo­nu­nu ye­ri­ne ge­tir­me­le­ri söz ­ko­nu­su­dur. Emir ve yet­ki Al­lah'ın elin­de­dir. Şu hâlde bir kul, ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­mak ama­cı ile üs­tün ira­de yö­nü­ne, ulu­luk ka­pı­sı­na yö­nel­me­li­dir. Se­bep­ler zin­ci­ri­ne da­ya­nıp gü­ven­me­meli­dir. Ger­çi yü­ce Al­lah, ge­liş­me­le­rin an­cak se­bep­ler sil­si­le­si için­de so­nuç­lan­ma­sı­nı ön­gör­müş­tür.
İmam'ın bu sö­zü se­bep­le­re da­yan­ma­ma­ya ve sa­de­ce Al­lah'a gü­ven­me­ye yö­ne­lik bir çağ­rı­dır. Çün­kü se­bep­le­re se­bep­lik ni­te­li­ği­ni ve­ren de O'dur. Fa­kat bu, se­bep­le­ri yok say­ma, se­be­bi­ne sa­rıl­ma­dan bir şe­yi el­de et­me­ye yön­len­dir­me an­la­mı­na gel­mez. Böy­le bir yak­la­şım ümit ver­me­ye­ni um­ma gi­bi bir şey­dir. Hem na­sıl ola­bi­lir ki, dua eden kim­se, kal­bi ara­cı­lı­ğı ile is­ter, is­te­di­ği­ni di­li ile ifa­de eder ve bu hu­sus­ta var olu­şu­nun te­mel ni­te­lik­le­ri­ne da­ya­nır. Bü­tün bun­lar se­bep­ler ka­te­go­ri­si­ne gir­mez mi?
Bu du­rum, bir in­sa­nın bir şey ya­par­ken be­den­sel or­gan­la­rıy­la yap­ma­sı ör­ne­ğin bir şey ve­rir­ken eliy­le ver­me­si, bir şey gö­rür­ken gö­züy­le gör­me­si ve bir şey işi­tir­ken ku­la­ğıy­la işit­me­si gi­bi de­ğer­len­di­ri­lir. Do­la­yı­sıy­la, se­bep­le­ri dev­re dı­şı bı­ra­ka­rak, on­la­rı yok sa­ya­rak Rab­bin­den is­tek­te bu­lu­nan kim­se­nin bu tu­tu­mu, tıp­kı bir in­san­dan bir şe­yi eli­ni kul­lan­ma­dan tut­ma­sı­nı ve­ya gö­zü­nü kul­lan­ma­dan gör­me­si­ni ya­hut ku­la­ğı­nı kul­lan­ma­dan işit­me­si­ni is­te­me­ye ben­zer. Be­ri ta­raf­ta yü­ce Al­lah'ı bir ya­na bı­ra­ka­rak bü­tü­nüy­le se­bep­le­ri ön p­lâ­na çı­ka­ran in­sa­nın tu­tu­mu da tıp­kı, kal­bi­ni, ver­me işin­de in­sa­nın kul­lan­dı­ğı ele, gö­rü­şün­de in­sa­nın gör­me or­ga­nı­na, işi­ti­şin­de in­sa­nın işit­me or­ga­nı­na bağ­la­yan, ama as­la fa­il ko­nu­mun­da­ki in­san­dan ha­ber­siz olan in­sa­nın du­ru­mu­na ben­zer. Böy­le yak­la­şım gaf­le­tin en onul­ma­zı­dır.
Hiç kuş­ku­suz bu, son­suz ilâhî kud­re­ti sı­nır­la­ma, va­cip ni­te­lik­li ira­de­si­ni yok say­ma an­la­mı­na gel­mez. Az ön­ce in­san­la il­gi­li ola­rak işa­ret et­ti­ği­miz, ba­zı olay­la­rı, ba­zı or­gan­la­ra öz­gü kıl­ma­nın, in­sa­nın gü­cü­nü ve ira­de­si­ni yok say­ma an­la­mı­na gel­me­ye­ce­ği gi­bi. Çün­kü söz konusu sı­nır­lan­dır­ma ger­çek­te fi­i­le dö­nük­tür, fa­i­le de­ğil. Şu bir ger­çek­tir ki; her kes zo­run­lu ola­rak ka­bul eder; in­san al­ma, gör­me ve işit­me gü­cü­ne sa­hip­tir. An­cak al­ma­yı an­cak eli ile ger­çek­leş­ti­rebi­lir. Gör­me ve işit­me iş­le­ri­ni de an­cak göz ve ku­lak yar­dı­mıy­la ya­pa­bi­lir, baş­ka şey­le de­ğil. Ay­nı şe­kil­de yü­ce Al­lah da mut­lak ola­rak ka­dir­dir, her şe­ye güç ye­ti­ren­dir. An­cak fi­i­lin özel­li­ği, se­bep­le­rin ara­cı­lık yap­ma­sı ile ör­tü­şen bir du­rum­dur. Ör­ne­ğin "Zeyd" Al­lah'ın fi­i­li­nin ürü­nü­dür. O bir in­san­dır. Fa­lan adam ve fa­lan ka­dın­dan ol­ma­dır. Fa­lan za­man­da, fa­lan yer­de, fa­lan şart­la­rın oluş­ma­sı ve fa­lan en­gel­le­rin or­ta­dan kalk­ma­sı ile dün­ya­ya gel­miş­tir. Bu se­bep­ler­den bi­ri ek­sik olur­sa, o ol­ma­ya­cak­tır. Do­la­yı­sıy­la onun, va­ro­lu­şu ve mey­da­na ge­li­şi, bu se­bep­le­rin tü­mü­nün ger­çek­leş­me­si­ne bağ­lı­dır. Se­bep­le­re bağ­lı olan­sa fi­il­dir, fa­il de­ğil. Ar­tık bu­nu iyi­ce dü­şü­nün.
"Kuş­ku­suz kı­ya­me­te ka­dar ola­cak her şey üze­rin­den ka­lem geç­miş­tir." sö­zü "Bir şe­yi is­te­di­ğin za­man Al­lah'tan is­te." sö­zü­ne iliş­kin bir ay­rın­tı ni­te­li­ğin­de­dir. Bu­ra­da malulün pe­şi­ce il­let ge­ti­ril­miş­tir. Şu hâlde "is­te­di­ğin za­man..." sö­zü­nün ge­rek­çe­si ve se­be­bi açık­lı­ğa ka­vuş­tu­ru­lu­yor. Bu iliş­ki­nin ışı­ğın­da ifa­de­yi aça­cak olur­sak: Olay­lar Al­lah ka­tın­da ya­zıl­mış ve ön­ce­den tak­dir edil­miş­tir. Hiç bir se­be­bin bun­lar üze­rin­de ger­çek an­lam­da bir et­kin­li­ği ol­maz. Do­la­yı­sıy­la Al­lah'tan baş­ka bi­rin­den bir şey is­te­me, baş­ka­sın­dan yar­dım bek­le­me. Çün­kü ulu Al­lah'ın oto­ri­te­si sü­rek­li­dir. Ege­men­li­ği hak­lı­dır. İra­de­si­nin hük­mü her yer­de ge­çer. O, her gün bir iş­te­dir. Bu ne­den­le ifa­de­nin so­nu­na şöy­le bir de­ğer­len­dir­me cüm­le­si ko­nul­muş­tur: "Bü­tün can­lı­lar güç ­bir­li­ği et­se­ler bi­le..."
Ra­vi­le­rin mus­ta­fiz ola­rak dua ile il­gi­li nak­let­tik­le­ri ha­dis­ler­den bir gru­bu da, "Dua ka­de­rin bir par­ça­sı­dır." içe­rik­li ha­dis­ler­dir.
Ben derim ki: Bu ay­nı za­man­da Ya­hu­di­le­re ve di­ğer ba­zı grup­la­ra ve­ri­len bir ce­vap­tır. Bun­la­ra gö­re du­a­ya ge­rek yok­tur. "Çün­kü dua ile ta­lep edi­len şey ya tak­dir edil­miş­tir, ön­ce­den ön­gö­rül­müş­tür ya da de­ğil. Bi­rin­ci du­rum­da o şe­yin ol­ma­sı zo­run­lu, ikin­ci du­rum­da da imkân­sız­dır. Her hâlükârda du­a­nın bu so­nuç üze­rin­de bir et­ki­si ol­maz."
Bu yak­la­şı­ma iliş­kin ce­va­bı­mız şu­dur: Bir şe­yin var­lı­ğı­nın tak­dir edil­di­ği­ni var­say­mak, onun, var olu­şu­nun se­bep­le­rin­den müs­tağ­ni ol­ma­sı­nı ge­rek­tir­mez. Dua da bir şe­yin var olu­şu se­bep­le­rin­den bi­ri­dir. Do­la­yı­sıy­la dua ile bir­lik­te va­ro­luş se­bep­le­rin­den bi­ri ger­çek­leş­miş olur. Ya­ni, mü­seb­bep se­be­bin­den ta­hak­kuk eder. "Dua ka­de­rin bir par­ça­sı­dır." sö­zü ile kas­te­di­len bu­dur. Bu an­la­mı pe­kiş­ti­ren baş­ka ri­va­yet­ler de var­dır.
Ör­ne­ğin Bi­har'ul-Envar adlı eserde Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) şöy­le bu­yur­du­ğu ri­va­yet edi­lir: "Dua dı­şın­da hiç bir şey ka­za­yı (ilâhî ön­ta­sa­rı­mı) ge­ri çe­vi­re­mez."[19]
İmam Cafer Sadık (a.s) der ki: "Dua, ke­sin­leş­tik­ten son­ra ka­za­yı ge­ri çe­vi­rir."[20]
İmam Ebu'l-Ha­san Mu­sa'nın (a.s) şöy­le de­di­ği ri­va­yet edi­lir: "Dua edin. Çün­kü yü­ce Al­lah'a dua et­me ve O'ndan ta­lep­te bu­lun­ma be­la­yı ge­ri çe­vi­rir. Mu­si­bet tak­dir edil­miş, ta­sar­lan­mış ve onay aşa­ma­sı­na gel­miş ol­sa bi­le. Bir in­san bu aşa­ma­da Al­lah'a dua edip, mu­si­be­tin kal­dı­rıl­ma­sı­nı, ge­ri çe­vril­me­si­ni is­ter­se Al­lah be­la­yı bil­di­ği bir şe­kil­de ge­ri çe­vi­rir."[21]
İmam Cafer Sadık (a.s) der ki: "Dua ka­ra­ra bağ­lan­mış ve ke­sin ola­rak yü­rür­lü­ğe ko­nu­la­cak ka­za­yı ge­ri çe­vi­rir. Öy­ley­se çok dua edin. Çün­kü dua, her rah­me­tin anah­ta­rı ve her ih­ti­ya­cın gi­de­ril­me ka­pı­sı­dır. Al­lah ka­tın­da­ki şey­ler an­cak dua ile el­de edi­le­bi­lir. Çün­kü ça­lı­nıp du­ru­lan hiç bir ka­pı yok­tur ki, bir gün ça­la­na açıl­ma­sın."[22]
Ben derim ki: Bu ri­va­yet­ler­de dua ve is­tek­te ıs­rar­cı ol­ma­ya yö­ne­lik işa­ret­ler var­dır. Is­rar, du­a­nın ger­çek­leş­me­si üze­rin­de olum­lu rol oy­nar. Çün­kü bir ni­ye­ti sık sık için­de ge­çir­mek, so­nun­da o ni­ye­tin olum­suz­luk­lar­dan arın­ma­sı­nı sağ­lar.
İs­ma­il b. Ha­mam ka­na­lıy­la Ebu'l-Ha­san'ın (a.s) şöy­le de­di­ği bil­di­ril­miş­tir: "Ku­lun giz­li­ce yap­tı­ğı tek bir dua, açık­tan ya­pı­lan yet­miş du­a­ya be­del­dir."
Ben derim ki: Bu ri­va­yet­te giz­li­ce dua et­me­ye, iç­ten içe ya­kar­ma­ya yö­ne­lik bir işa­ret var­dır. Çün­kü ta­lep­te ih­las­lı ol­ma­nın en ga­ran­ti­li yo­lu bu­dur.
Me­ka­rim'ul-Ahlâk adlı eserde İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöy­le bu­yur­duğu ri­va­yet edi­lir: "Mu­ham­med ve so­yu­na sa­la­vat ge­ti­ril­me­dik­çe dua ka­bul olun­maz."
Yi­ne mez­kur ki­tap­ta İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöy­le bir açık­la­ma ri­va­yet edi­lir: "Kim, ken­di­sin­den ön­ce kırk mü­min hak­kın­da dua eder son­ra ken­di­si hak­kın­da dua eder­se, du­a­sı ka­bul olur."[23]
Bir baş­ka yer­de de şöy­le bir olay ak­ta­rı­lır: İmam Cafer Sadık'ın as­ha­bın­dan bi­ri, İmam'a şöy­le de­di: "Al­lah'ın ki­ta­bın­da iki ayet var­dır. Ge­rek­le­ri­ni ya­pı­yo­rum; ama kar­şı­lı­ğı­nı ala­mı­yo­rum." İmam: "Bun­lar han­gi ayet­ler­dir?" de­di. Adam de­di ki, "Ba­na dua edin, si­ze ica­bet ede­yim. aye­ti. Dua edi­yo­ruz, ama ce­va­bı­nı gö­re­mi­yo­ruz." İmam bu­yur­du ki: "Al­lah'ın sö­zün­den dön­dü­ğü­nü mü sa­nı­yor­sun?" Adam, "Ha­yır." de­di. İmam: "Öy­ley­se ne­dir?" de­di Adam, "Bil­mi­yo­rum." de­di. Bu­nun üze­ri­ne İmam: "Fa­kat ben sa­na ger­çe­ği bil­di­re­ce­ğim. Kim Al­lah'ın em­ret­ti­ği şey­ler­de O'na ita­at eder, ar­dın­dan usu­lü­ne uy­gun ola­rak dua eder­se, Al­lah du­a­sı­nı ka­bul eder." de­di. Adam, "Du­a­nın usu­lü na­sıl­dır?" di­ye sor­du. İmam bu­yur­du ki: "Baş­lan­gıç­ta Al­lah'a hamd eder­sin, O'nun ulu­lu­ğu­nu di­le ge­ti­rir­sin, sa­na yö­ne­lik ni­met­le­ri­ni anar, O'na şük­re­der­sin, son­ra Hz. Mu­ham­med'e (s.a.a) ve so­yu­na sa­lat ge­ti­rir­sin. Son­ra gü­nah­la­rı­nı anar, bun­la­rı iti­raf eder­sin. Son­ra gü­nah­la­rı­nın af­fe­dil­me­si­ni is­ter­sin. İş­te du­a­nın usu­lü bu­dur."
Ar­dın­dan şöy­le de­di: "Di­ğer ayet han­gi­si­dir?" Adam, "Her ne­yi in­fak eder­se­niz, O, ye­ri­ne bir baş­ka­sı­nı ve­rir.[24] aye­ti." de­di. İn­fak edi­yo­rum ama ye­ri­ne bir baş­ka mal ve­ril­mi­yor. İmam de­di ki: "Al­lah'ın ver­di­ği söz­den dön­dü­ğü­nü mü sa­nı­yor­sun?" Adam, "Ha­yır." de­di. İmam: "Öy­ley­se ne­dir?" de­di. Adam, "Bil­mi­yo­rum." de­di. İmam şöy­le de­di: "İçi­niz­den bi­ri helâl yol­dan bir mal ka­za­nır­sa, son­ra bu ma­lı ge­rek­ti­ği yer­de har­car­sa, ke­sin ola­rak har­ca­dı­ğı her bir dir­he­min ye­ri­ne Al­lah ona baş­ka bir mal ve­rir."[25]
Ben derim ki: Du­a­nın usu­lü ve ada­bı­na iliş­kin bu tür ri­va­yet­le­rin ver­dik­le­ri me­saj ga­yet açık­tır. Bu yön­tem, ku­lu du­a­nın ve di­le­me­nin ha­ki­ka­ti­ne yak­laş­tı­rır.
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde İbn Ömer ka­na­lıy­la Re­su­lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) şöy­le bu­yur­du­ğu ri­va­yet edi­lir: "Yü­ce Al­lah bir ku­la kar­şı­lık ver­mek, ica­bet et­mek is­te­di­ği za­man, o ku­lun dua et­me­si­ne izin ve­rir."
Yi­ne İbn Ömer ka­na­lıy­la ri­va­yet edi­len bir ha­dis­te Re­su­lul­lah efen­di­miz (s.a.a) şöy­le bu­yu­rur: "İçi­niz­den ki­min için dua ka­pı­sı açıl­mış­sa, onun için rah­met ka­pı­la­rı da açıl­mış­tır." Bir di­ğer ri­va­yet­te: "Siz­den ki­min için dua ka­pı­sı açıl­mış­sa, cen­ne­tin ka­pı­la­rı da onun için açıl­mış­tır." bu­yu­ru­lur.[26]
Ben derim ki: Ay­nı an­la­mı içe­ren söz­ler, çe­şit­li ka­nal­lar­dan Ehlibeyt İmamları'n­dan da ak­ta­rıl­mış­tır: "Ki­me dua bah­şe­dil­miş­se, ona ica­bet de bah­şe­dil­miş­tir." Bu söz­ler­le ve­ril­mek is­te­nen me­saj ön­ce­ki açık­la­ma­la­rı­mız­dan ay­dın­lı­ğa ka­vuş­muş­tur.
Yi­ne ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Mu­az b. Ce­bel ka­na­lıy­la Re­su-lul­lah efen­di­mi­zin (s.a.a) şöy­le bu­yur­du­ğu ri­va­yet edi­lir: "Eğer siz Al­lah'ı ge­rek­ti­ği gi­bi ta­nı­say­dı­nız, dua et­ti­ği­niz za­man dağ­lar un u­fak olur­du."[27]
Ben derim ki: Hak­kın yü­ce ma­ka­mı­nı, tek ve or­tak­sız Ru­bu­bi­yetin oto­ri­te­si­nin bo­yut­la­rı­nı bil­me­me, do­la­yısıy­la se­bep­le­re da­yan­ma, se­bep­le­rin ger­çek bir et­kin­li­ğe sa­hip ol­duk­la­rı­na inan­ma­yı ge­rek­ti­rir. Malulü, alı­şı­la­ge­len il­let­le­ri­ne ve nor­mal se­bep­le­ri­ne has­ret­me­yi ka­çı­nıl­maz ola­rak do­ğu­rur. Hat­ta ba­zı za­man in­san se­bep­le­rin ger­çek ma­na­da bir et­kin­lik­le­ri­nin ol­du­ğu şe­kil­de bir ka­bu­lü zih­nin­den atar ama ara­cı ko­nu­mun­da­ki se­bep­le­rin ara­cı­lık­la­rı­nın ve de­ği­şik yol­la­rı ön­görmek şek­lin­de­ki bir ka­bul yi­ne de var­lı­ğı­nı sür­dü­rür. Ör­ne­ğin, biz ha­re­ket et­me ve yü­rü­me ol­gu­la­rı­nın ama­ca ulaş­tı­rı­cı bir rol oy­na­dık­la­rı­nı görü­yo­ruz, da­ha son­ra mak­sa­da ulaş­ma açı­sın­dan yü­rü­me­nin ger­çek ve be­lir­le­yi­ci bir et­kin­li­ği­nin ol­du­ğu şek­lin­de­ki an­la­yı­şı zih­ni­miz­den at­tı­ğı­mız­da, yü­rü­me­nin ara­cı, asıl be­lir­le­yi­ci et­ke­nin­se, yü­ce Al­lah ol­du­ğu­nu ka­bul et­miş olu­ruz. Ne var ki, ara­cı­nın var olu­şu­na iliş­kin inanç da be­lir­gin­lik ka­zan­mış olur. Bu­na gö­re, şa­yet yü­rü­me ol­ma­say-dı ne yak­laş­ma, ne de ya­kın­lık olur­du?
Kı­sa­ca­sı se­bep­ler bi­rer ara­cı­dan öte bir şey ola­ma­sa­lar, be­lir­le­yi­ci et­kin­li­ğe sa­hip ola­ma­sa­lar bi­le, mü­seb­bep­le­rin var­lı­ğı on­lar­sız ta­sav­vur edi­le­mez. Bu inanç yü­ce Al­lah'ın ma­ka­mı­nı bil­me­nin du­yar­lı­lı­ğı­na sığ­maz, nok­san­sız ilâhî oto­ri­te ile bağ­daş­maz. Ay­nı za­man­da bu ku­run­tu mü­seb­bep­ler­le nor­mal se­bep­le­ri­nin, ör­ne­ğin; ağır­lık ve yer­çe­ki­mi­nin ci­sim­den, yak­laş­ma­nın ha­re­ket et­mek­ten, doy­ma­nın ye­mek­ten, su­suz­lu­ğu gi­der­me­nin iç­mek­ten vb. şey­le­rin ay­rıl­maz­lı­ğı­na iliş­kin inan­cı ka­bul­len­me­mi­ze ne­den ol­muş­tur. Mu­ci­ze ko­nu­su­nu iş­ler­ken, ne­den ve ne­den­sel­lik ya­sa­sı­nın, di­ğer bir ifa­dey­le "se­bep­le­rin yü­ce Al­lah ile mü­seb­bep­ler ara­sın­da ara­cı ol­duk­la­rı, ka­çı­nıl­maz, gö­z ar­dı edil­mez ger­çe­ğin ta ken­di­si­dir," de­miş­tik. An­cak bu ger­çek­lik, olay­la­rı, nor­mal se­bep­le­ri­ne has­ret­me­yi ge­rek­tir­mez. Tam ter­si­ne te­o­rik ve ak­lî araş­tır­ma­lar ay­rı­ca ki­tap ve sün­net, se­bep­le­rin ara­cı­lık­la­rı­nı onay­lar, ama et­kin­li­ği be­lir­le­yi­ci­li­ği on­la­ra öz­gü kıl­ma­yı red­de­der. Evet, ak­len im­kân­sız olan şey­ler ba­his ko­nu­su de­ğil­dir. (Ve Al­lah'ın kud­re­ti böy­le şey­le­re ta­al­luk et­mez.)
Bu ger­çek, zih­nin­de açı­ğa ka­vuş­tu­ğu­na gö­re, şu­nu bil­miş ol­ma­lı­sın: Al­lah'ı bil­mek, za­ti iti­ba­riy­le mu­hal ni­te­lik­li ol­ma­yıp da ola­ğan dı­şı sa­yı­lan şey­ler hu­su­sun­da du­a­nın ger­çek­le­şe­ce­ği­ni ve ica­be­te eri­şe­ce­ği­ni ka­bul et­me­yi ge­rek­ti­rir. Ni­te­kim, pey­gam­ber­le­rin gös­ter­dik­le­ri mu­-ci­ze­le­rin bü­yük kıs­mı du­a­nın ka­bu­lü­ne dö­nük­tür.
Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Cafer Sadık'ın (a.s) "Öy­ley­se on­lar da be­nim çağ­rı­ma ce­vap ver­sin­ler ve ba­na iman et­sin­ler." ifa­de­si ile il­gi­li ola­rak: "İs­te­dik­le­ri şe­yi ken­di­le­ri­ne bah­şet­me gü­cü­ne sa­hip ol­du­ğu­nu bil­sin­ler, de­mek­tir." bu­yur­du­ğu ri­va­yet edi­lir.[28]
Mec­ma'ul-Beyan tefsirinde İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şu ayet­le il­gi­li ola­rak şöy­le de­di­ği ak­ta­rı­lır: "Ve Ba­na iman et­sin­ler" ke­sin bir ger­çek ola­rak bil­sin­ler ki, Ben is­te­dik­le­ri şe­yi ver­me gü­cü­ne sa­hi­bim. "Umu­lur ki doğ­ru yo­lu bu­lur­lar." hak­ka eri­şir­ler ya­ni, ona ula­şır­lar.


[1]- [Se­fi­net'ul-Bi­har, Ka­de­re mad­de­si]
[2]- [Usûl-i Kâfi, c.2, s.468]
[3]- [Ud­det'ud-Daî, s.123]
[4]- [Fur­kan, 77]
[5]- [Me­ka­rim'ul-Ahlâk, s.389]
[6]- [Uddet'ud-Daî, s.123-124]
[7]- [Uddet'ud-Daî, s.123-124]
[8]- [Uddet'ud-Daî, s.103]
[9]- [Uddet'ud-Daî, s.132]
[10]- [Uddet'ud-Daî, s.25; Bi­har'ul-En­var, c.93, s.302]
[11]- [Neh­c'ül-Be­lâ­ğa, 31. hut­be]
[12]- [Uddet'ud-Daî, s.139; Bi­ha­r'ul-Envar, c.93, s.37]
[13]- [Uddet'ud-Daî, s.139; Bihar'ul-En­var, c.93, s.306]
[14]- [Te­ğa­bun, 15]
[15]- [Ve­sa­il'uş-Şia'da da c.4, Dua bö­lü­mü, 59. bapta ri­va­yet edil­miş­tir.]
[16]- [Bi­har'ul-En­var, c.93, s.314]
[17]- [Uddet'ud-Daî, s.97; Bi­har'ul-En­var, c.93, s.314]
[18]- [Uddet'ud-Daî, s.97; Bi­har'ul-En­var, c.13, s.314]
[19]- [Bi­har'ul-Envar, c.93, s.296]
[20]- [Bi­har'ul-En­var, c.93, s.295]
[21]- age.
[22]- age.
[23]- [Me­ka­rim'ul-Ah­lâk, s.274]
[24]- [Se­be, 39]
[25]- [Bi­har'ul-En­var, c.93, s.316]
[26]- [Bi­har'ul-En­var, c.69, s.409, h: 114]
[27]- [Bi­har'ul-En­var, c.69, s.409]
[28]- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.83]
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

30/03/2009 - 11:40 Bakara 183-185

n

30/03/2009 - 11:38 Bakara 186

n

30/03/2009 - 11:28 Bakara 187

n

30/03/2009 - 11:23 Bakara 188

n

30/03/2009 - 11:19 Bakara 189

n

30/03/2009 - 11:13 Bakara 190-195

n

30/03/2009 - 11:11 Bakara 196-203

n

30/03/2009 - 11:05 Bakara 204-207

n

30/03/2009 - 11:02 Bakara 208-210

n

30/03/2009 - 10:59 Bakara 211-212

n

30/03/2009 - 10:54 Bakara 213

n

30/03/2009 - 10:52 Bakara 214

n

30/03/2009 - 10:47 Bakara 215

n

30/03/2009 - 10:36 Bakara 216-218

n

30/03/2009 - 10:32 Bakara 219-220

n

30/03/2009 - 10:29 Bakara 221

n

30/03/2009 - 10:25 Bakara 222-223

n

30/03/2009 - 10:22 Bakara 224-227

n

30/03/2009 - 10:14 Bakara 228-242

n

30/03/2009 - 10:12 Bakara 243

n

30/03/2009 - 10:08 Bakara 244-252

n

30/03/2009 - 10:04 Bakara 253-254

n

30/03/2009 - 10:00 Bakara 255

n

30/03/2009 - 09:56 Bakara 256-257

n

27/03/2009 - 13:41 Bakara 258-260

n

27/03/2009 - 13:24 Bakara 261-274

n

27/03/2009 - 13:20 Bakara 275-281

n

27/03/2009 - 13:15 Bakara 282-283

n

27/03/2009 - 13:12 Bakara 284

n

27/03/2009 - 13:04 Bakara 285-286

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim