Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Al-i İmran 111-120
 
 
Görüldüğü gibi, bu ayetler, Ehlikitabın özellikle Yahudilerin Allah’ın ayetlerini inkâr edişlerini, kendi nefislerine aldanışlarını ve müminleri Allah yolundan alıkoyuşlarını konu alan önceki ayetlerin akışına dönük bir eğilim içindedirler. Bundan önceki on ayet, söz içinde söz konumundaydılar.

30/03/2009

111- Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar, sonra onlara yardım da edilmez.
112- Nerede bulunurlarsa, onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur.
Meğerki Allah'ın ipine ve (inanan) insanların ipine (ahdine) sığınmış olsunlar. Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası) vuruldu. Böyle oldu, çünkü onlar Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır.
113- Onların hepsi bir değildir. Kitap ehlinden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
114- Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar ve hayırlarda yarışırlar. İşte onlar iyilerdendir.
115- Yapacakları hiçbir iyilikten yoksun bırakılmazlar. Allah muttakileri bilendir.
116- Gerçekten inkâr edenlerin ise, ne malları, ne çocukları onlara Allah'tan yana bir şey sağlayamaz. İşte onlar ateşin halkıdırlar, orada sürekli kalacaklardır.
117- Onların bu dünya hayatındaki harcamaları, kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgâra benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler.
118- Ey iman edenler, kendinizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin; onlar size kötülük vermekten geri durmazlar. Size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Onların ağızlarından öfke dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri (kin) ise, daha büyüktür.
Düşünürseniz, size ayetleri açıkladık.
119- Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler, ama kendi başlarına kaldıkları zaman, size karşı olan öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: "Öfkenizden ölün!" Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü bilir.
120- Size bir iyilik dokununca, tasalanırlar; size bir kötülük isabet ettiğindeyse, buna sevinirler. Eğer siz sabreder, sakınırsanız, onların tuzağı size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını kuşatmıştır.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Görüldüğü gibi, bu ayetler, Ehlikitabın özellikle Yahudilerin Allah’ın ayetlerini inkâr edişlerini, kendi nefislerine aldanışlarını ve müminleri Allah yolundan alıkoyuşlarını konu alan önceki ayetlerin akışına dönük bir eğilim içindedirler. Bundan önceki on ayet, söz içinde söz konumundaydılar. Dolayısıyla ayetlerin akışı bozulmadan devam ediyor.
(Al-i İmran / 111) "Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler..."
Ayetin orijinalinde geçen "eza=eziyet" Ragıb'ın belirttiğine göre, bir canlıya isabet eden zarar demektir. Zarar, beden ya da herhangi bir şeyle ilgili olabildiği gibi dünyevi ve uhrevi akıbetiyle de ilgili olabilir.
(Al-i İmran / 112) "Nerede bulunurlarsa, onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur.
Meğerki Allah'ın ipine ve (inanan) insanların ipine (ahdine) sığınmış olsunlar."
Ayetin orijinalinde geçen "zillet" kelimesi, "zill" kökünün değişik bir şeklidir. Ragıb'ın belirttiğine göre, "züll" zorla, baskıyla olan şey demektir. "Zill" ise, zorlukla ve dayatmayla olan şey anlamına gelir. Genel anlamı ise, yılgınlık ve eğilmedir. Bunun tam karşıtı izzet ve direnmedir. Yani karşı koyup kaçınmadır.
Ayetin orijinalinde geçen "sukifu" kelimesi, "bulunurlar" demektir.
"Habl" ise, birinin sarılması durumunda onu koruyacak sebep anlamında kullanılmıştır. Anlaşma, zimmet ve eman gibi bir tür güvenlik, dokunulmazlık ve korunma sağlayan şeyler anlamında da mecazen kullanılır. Amaç (Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.) şudur: Zil-let onların üzerine bir damga gibi vurulmuştur.
Maden filizine vurulan sikke gibi. Ya da insanların üzerine çadırın vurulup dikilmesi gibi. Şöyle ki, onların üzerine zillet yazılmıştır veya zillet onlara musallat kılınmıştır. Ancak Allah'tan veya insanlardan bir sebebe sarılmaları başka.
Ayette "habl" kelimesi, bir keresinde Allah'a, bir keresinde de insanlara izafe edilerek kullanılmıştır. Bunun nedeni izafe ile birlikte anlamı değişmesidir. Çünkü bu kelime Allah'a izafe edildiği zaman varoluşsal ya da yasal yargı ve hüküm ifade eder. İnsanlara izafe edildiğinde ise, bina etme ve amel anlamına gelir.
Üzerlerine zillet damgasının vurulması, yasal yargı yoluyla zilletlerine hükmedilmesi demektir. Bunun kanıtı da: "Nerede bulunurlarsa"
ifadesidir. Çünkü bu ifadeden anlaşılan, müminlerin onları her nerede bulmaları ve onlara musallat olmalarıdır. Bu ise, ancak sonuçlarından biri cizye olan yasal zilletle uyuşan bir durumdur.
Dolayısıyla ayetin anlamı şöyle tevil edilir: Onlar, İslam şeriatının hükmü gereğince zelildirler. Ancak zimmet akdinin kapsamına girmeleri veya bir şekilde insanlardan eman almaları başka.
Bazı tefsir bilginlerinin görüşleri şu yöndedir: "Onlara zillet damgası vurulmuştur. Ama bu, bir yasal hükmün bildirimi niteliğinde değildir. Bilakis, Allah'ın kaderi uyarınca başlarına gelecek olanlar haber veriliyor. Çünkü İslam geldiğinde, Yahudiler Mecusilere cizye veriyorlardı. Bazı grupları, Hıristiyanların egemenlikleri altındaydılar."
Aslında böyle bir yorumun herhangi bir sakıncası yoktur. Hatta ayetin sonuna doğru olan kısmı bunu destekler niteliktedir. Çünkü onların üzerine zillet ve miskinlik damgasının vurulmasının sebebi, kendi elleriyle işledikleri Allah'ın ayetlerini inkâr, peygamberleri öldürme ve sürekli düşmanlık gibi suçlardır. Ancak böyle bir anlam için, ayetin salt Yahudilere yönelik olması gerekir. Fakat böyle bir sonucu gerektirecek somut bir kanıt söz konusu değildir. "Onların arasına düşmanlık ve kin salıverdik." (Mâide, 64) ayetin tefsiri çerçevesinde bu konuda ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.
"Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma
(damgası) vuruldu." Ayetin orijinalinde geçen "bâu" kelimesi, bir ikametgâh, bir mekân edindiler veya döndüler demektir. Miskinlik ise, fakirliğin en şiddetli halidir. Anlaşıldığı kadarıyla, miskinlik; insanın fakirlik veya herhangi bir yoksunluk tehdidinden dolayı bir kurtuluş yolu bulamaması demektir. Bu durumda ayetin giriş kısmıyla sonuç kısmı arasında anlamsal uyum meydana gelmiş olur.
"Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır." Yâni, onlar isyan ettiler. Bundan önce de sürekli bir azgınlık haddi aşma içindeydiler.
(Al-i İmran / 113-114-115) "Onların hepsi bir değildir... Allah muttakileri bilendir." Ayetin orijinalinde geçen "seva=eşit" kelimesi, vasfetme amaçlı bir mastardır. Yahni onlar nitelik ve hüküm bakımından eşit değildirler. Çünkü onların içinde bir topluluk vardır ki, bunlar Allah'ın ayetlerini okurlar...
Buradan anlıyoruz ki: "Kitap ehlinden..." ifadesi, bir gerekçelendirme konumundadır. Onunla Ehlikitap gruplarının eşit olmayışlarının nedeni açıklanıyor.
Ayetin orijinalinde geçen "kaimetun" kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazılarına göre anlamı, "Allah'ın emri üzere sabittirler" şeklindedir. Bazılarına göre, "adildirler" demektir. Bazıları: "Onlar sağlam bir yola sahip bir ümmettirler" demişlerdir. Doğrusu kelime mutlaktır. Bu anlamların tümünü de ayrı ayrı içeriyor olabilir. Ancak kitabın ve onların iyi amellerinin zikredilmiş olması, anlamın; iman ve itaat üzere kâim olma olduğunu belirginleştiriyor.
Ayetin orijinalinde geçen "ânâ" kelimesi, "ina" veya "ena"nın çoğuludur. Bazıları "invun"un çoğuludur demişlerdir. Anlamı, "vakit"tir.
Ayetin orijinalinde geçen "Müsaraa" kelimesi, "sürat" kelimesinin
Mufaele kalıbına uyarlanmışşeklidir. Mecma-ul Beyan adlı eserde deniliyor ki: "Sürat ve acele arasındaki fark şudur: Sürat, öne geçmesi caiz olan bir hususta öne geçme demektir ve övgüne değerdir. Bunun karşıtı, ağır gitme (ibta)dır. Bu ise, yerilen bir davranıştır.
Acele ise, öne geçmenin caiz olmadığı bir şeyde öne geçme demektir. Bu, yerilmiştir. Bunun karşıtı teenniyle hareket etmedir.
Bu ise, övülen bir davranıştır. Öyle anlaşılıyor ki, sürat hareketin, acele ise, hareket edenin niteliğidir."
"Hayırlar"dan maksat, ibadet, infak, adalet veya ihtiyaçları giderme gibi salih amellerdir. Bu, kelime başına "el" takısı gelmiş bir çoğuldur. Bu durumda kapsayıcılık ifade eder. Daha çok mali hayırlar an-lamında kullanılır. Hayır kelimesinin mal anlamında kullanıldığı çokça görülmüştür.
Yüce Allah, bir grup önemli salih amelden söz ediyor: İman,
marufu emretme ve münkiri engelleme, hayırlarda yarışma gibi.
Sonra onları salihler olarak nitelendiriyor. Şu halde onlar dosdoğru yolun izleyicileridirler. Peygamberlerin, doğruların ve şehitlerin arkadaşlarıdırlar. Bu anlamı, şu ayetlerden algılıyoruz: "Bizi dosdoğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmış olanların yoluna değil." (Fatiha, 7) "İşte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular, şehitler ve salihlerle beraberdir." (Nisâ, 69) Bazılarına göre, burada kendilerinden övgüyle söz edilenler, Abdullah b. Selam ve arkadaşlarıdır.
"Yapacakları hiçbir iyilikten yoksun bırakılmazlar..." Küfran=nankörlük şükranın karşıtıdır. Yani, yüce Allah, onlara şükranla karşılık verir ve hiçbir ziyana uğratmadan yaptıkları hayrı onlara geri verir. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Kim gönülden bir hayır yaparsa, şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir." (Bakara, 158) Bir diğer ayette de şöyle buyurmuştur:
"Hayır olarak her ne infak ederseniz, kendiniz içindir...
Hayırdan her ne in-fak edersiniz haksızlığa uğratılmaksızın size eksiksizce ödenecektir." (Bakara, 272)
(Al-i İmran / 116) "Gerçekten inkâr edenlerin... onlara Allah'tan yana bir şey sağlayamaz." Ayetlerin akışının bütünlüğünün bozulmadan devam etmesi gösteriyor ki, bunlardan maksat, Ehlikitaptan küfre sapan bir diğer kâfir gruptur. Bunlar, Peygamber çağrısına olumlu karşılık vermemiş, İslam aleyhinde komplolar düzenlemiş ve sürekli olarak onun nurunu söndürmek için çaba sarf etmiş kimselerdir.
 
Bazıları demişlerdir ki: "Ayet, müşriklerin durumunu gözlemleyici bir mahiyete sahiptir. Dolayısıyla, daha sonra işaret edilecek Uhud savaşı kıssasına bir hazırlık niteliğindedir. Fakat bu değerlendirme, biraz sonra gelecek olan şu ifadeyle bağdaşmıyor: "Siz kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında: "i-nandık" derler..." Çünkü bu ifade, Yahudilerle Müslümanların ilişkisini yansıtmaktadır, müşriklerin değil. Bu da gösteriyor ki, ayetleri nakış bütünlüğü henüz devam ediyor.
Bazı tefsir bilginleri, bu ayeti müşriklere, diğerini de Yahudilere uyarlamak suretiyle bir orta yol tutmak istemişlerse de, bu bir yanılgıdır.
(Al-i İmran / 117) "Onların bu dünya hayatındaki harcamaları..." Ayetin orijinalinde geçen "sırr" kelimesi, şiddetli soğuk demektir. Burada örnek verilen şey, şu ifadeyle kayıtlandırılmıştır: "Dünya hayatında..." Bununla verilmek istenen mesaj, onların ahirette devamlılığının olmadığıdır.
Onların harcamaları sırf bu dünya hayatıyla ilgilidir. Bu insanların ekinleri: "Kendi nefislerine zulmetmiş." şeklinde kayıtlandırılıyor.
Bununla da: "Allah, onlara zulmetmedi." ifadesiyle bağlantı kuruluyor.
Bu açıklamalardan çıkan sonuç şudur: Onlar, bu dünya hayatında birtakım infaklarda bulunurlarken, amaçları kendi durumlarını ıslah etmek ve sırf bozguncu maksatlarına ulaşma olduğu için yalnızca mutsuzluğu ürün olarak elde ederler. Bu istedikleri ve onu kendileri için bir mutluluk gibi algıladıkları bozgunculuklar, zalimlerin ekinlerini kavurucu soğuk bir rüzgâra benzer. Bu kendilerinden kaynaklanan, yine kendilerine yönelik olan bir zulümden başka bir şey değildir. Çünkü bozguncu bir amel, bozguncu bir meyveden başka ürün vermez.
(Al-i İmran / 118) "Ey iman edenler, kendinizden başkasını kendinize sırdaş edinmeyin..."
Ayet, sırdaşlığı "bitane" diye isimlendiriyor. "Bitane" ise, iç çamaşır demektir. Bunun karşıtı "zihare=dış giysi"dir. Bu şekilde isimlendirilmesinin nedeni, insanın bedenine yapışması, onu içerip bürümesidir.
"Onlar, size kötülük vermekten geri durmazlar." Yâni, sizin hakkınızda her türlü kötülük için çabalıyorlar. Ayetin orijinalinde geçen "habal", kötülük ve fesat demektir. Nitekim cin çarpmış olanlar hakkında da "habl" kelimesi kullanılır. Çünkü onların aklî melekeleri ifsat olmuştur.
"Size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar." İfadenin orijinalindeki "ma" mastar edatıdır. Yâni, onlar sizin sıkıntıya düşmenizi ve ağır bir zarara uğramanızı isterler.
"Onların ağızlarından öfke dışa vurmuştur." Bu ifadeyle kin ve düşmanlığın sözlerle, dillerinin hareketleriyle açığa vurulması kastedilmiştir.
Dolayısıyla burada latif bir kinaye ve ince bir mecaz vardır. Bunun yanında, içlerinde sakladıkları kin ve düşmanlıktan söz edilmemiş, müphem bırakılmıştır.
"Göğüslerinde gizledikleri ise, daha büyüktür." Bununla, sinelerinin gizli tuttuğu kin ve düşmanlıkların çeşitlilik ve büyüklük bakımından vasfedilmeyecek boyutlarda oluğu ima ediliyor. Nitekim "daha büyüktür." nitelemesi de bu imayı pekiştirmeye yöneliktir.
(Al-i İmran / 119) "Sizler, işte öylesiniz; onları seversiniz..." Ayetin zahirinden anladığımız kadarıyla "ulai" işaret ismidir. "Ha" edatı da dikkat çekme amacına yöneliktir. "Entum=siz" sözcüğü, "ha" ve "ulai" sözcüklerinin arasına girmiştir. Bu durumda anlam: "Siz işte öylesiniz, onlarsınız." şeklindedir. Tıpkı Arapların "Zeyd şudur, şöyledir ve Hint şudur, şöyledir." demeleri gibi.
"Siz kitabın tümüne inanırsınız..." Kitabın başındaki "el" takısı, cins belirtir. Yâni, siz Allah katından inen bütün semavi kitaplara inanırsınız. Onların kitabına ve kendi kitabınıza... Ama onlar sizin kitabınıza inanmazlar. "Sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler."
Bu demektir ki, onlar münafıktırlar. "Ama kendi başlarına kaldıkları zaman, size karşı olan öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar." Ayetin orijinalinde geçen "addu" kelimesi, bir şeyi dişlerle sıkıca tutup ısırmak demektir. "Enamil", "nemle"nin çoğuludur ve parmak ucu anlamına gelir. "Gayz" kin, nefret demektir. Bir şeyden dolayı parmak uçlarını ısırmak, öfke ve kinle hayıflanma ve üzülme durumuna örnek olarak söylenen bir deyimdir.
"De ki: Öfkenizden ölün." Emir sigasıyla, onlara yöneltilen bir bedduadır. Böylece cümle: "Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü bilir." ifadesiyle irtibatlandırılıyor. Yani: Allah'ım, onları kinleriyle kahret. Çünkü sen, sinelerinin, yani kalplerinin, yani nefislerinin özünü bilensin.
(Al-i İmran / 120) "Size bir iyilik dokununca tasalanırlar." Tasalanmak sevinmenin karşıtı olan bir duygudur. Ayetten algıladığımız kadarıyla, bu, kindar kâfilerin tuzaklarından yana güvenlikte olmak, sabır ve takva sahibi olma koşuluna bağlıdır.
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

31/03/2009 - 11:23 Al-i İmran 81-85

n

31/03/2009 - 11:15 Al-i İmran 86-91

n

31/03/2009 - 10:09 Al-i İmran 92-95

n

31/03/2009 - 09:42 Al-i İmran 96-97

n

30/03/2009 - 13:47 Al-i İmran 98-101

n

30/03/2009 - 12:18 Al-i İmran 102-110

n

30/03/2009 - 11:47 Al-i İmran 111-120

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim