Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Al-i İmran 102-110
 
 
Bu ayetler grubu, müminlerin Ehlikitaptan ve onların dinden döndürme amaçlı baskılarından sakındırıldığı, kendi yanlarında sarılıp korunabilecekleri bir merciinin bulunduğu,

30/03/2009

102- Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün.
103- Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.
Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz, O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, hidayete eresiniz.
104- Sizden; hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
105- Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.
106- Bazı yüzlerin ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün...
Yüzleri kararanlara: "İmanınızdan sonra inkâr ettiniz öyle mi?
Öyleyse inkâr etmenize karşılık olarak azabı tadın!" (denilir).
107- Yüzleri ağaranlar ise, artık onlar Allah'ın rahmeti içindedirler, orada sürekli kalacaklardır.
108- Bunlar sana hak olarak okumakta olduğumuz Allah'ın ayetleridir. Allah âlemlere zulüm isteyen değildir.
109- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır ve bütün işler
Allah'a döndürülür.
110- Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden inananlar da vardır, ama çokları yoldan çıkmışlardır.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
 
Bu ayetler grubu, müminlerin Ehlikitaptan ve onların dinden döndürme amaçlı baskılarından sakındırıldığı, kendi yanlarında sarılıp korunabilecekleri bir merciinin bulunduğu, buna sarılmaları durumunda sapmayacakları, ölümcül, helak edici uçurumlara düşmeyecekleri uyarısının yapıldığı bölümün bütünleyicisi konumundadır. Bununla beraber, bu grubu bir konuşmayı izleyen bir konuşma gibi görebiliriz. Yoksa önceki ayetlerin akışı değişmiş değildir. Demek istiyorum ki, Ehlikitabın durumunu sergilemeye dönük anlatım henüz tamamlanmamıştır. Bunun kanıtı da, bu ayetler grubundan sonra yer alan şu ifadedir: "Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler."
(Al-i İmran / 102) "Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınılması gerekiyorsa öylece korkup sakının." Daha önce çeşitli münasebetlerle "takva"nın bir tür sakınma oluğunu ve Allah'tan korkup-sakınma anlamındaki "takva"nın da O'nun azabından sakınma anlamını ifade ettiğini vurgulamıştık. Buna kanıt olarak da şu ayeti göstermiştik:
"Yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının." (Bakara, 24) Bu ise, ancak Allah'ın iradesi ve hoşnutluğu doğrultusunda hareket etmekle, yani emirlerini tutup yasaklarını çiğnemekten kaçınmakla, bahşettiği nimetlere şükretmekle, musibetlere karşı sabretmekle gerçekleşebilir. Son bu iki olgu sonuçta gelip şükre dayanıyorlar.
Şükür ise her şeyi ait olduğu yere koymak demektir. Özetle: Allah'tan korkup sakınmak (takva); O'na itaat etmek, O'na baş kaldırmamak, verdiği veya vermediği şeyler hususunda O'na boyun eğmek demektir.
Fakat kendi cinsinden fasit ve batılın hiçbir şekilde ona bulaşmadığı anlamında olan "takva", Allah'a yaraşır bir şekilde takva olarak nitelenirse, benlik ve gafletten uzak salt kulluğu ifade eder. Yani baş kaldırma ve isyan unsurlarından berî itaati, nankörlükten soyutlanmış şükrü, unutmanın bulaşmadığı zikri, anmayı çağrıştırır. Bu, gerçek İslam'dır; İslam'ın açıkladığı derecelerin en üst derecesidir. "Ve ancak Müslümanlar olarak ölün." sözü, bu anlamı vurgulamaya yöneliktir. Tıpkı: "Ölünceye kadar, bu hal (gerçek ve yaraşır takva) üzere olmaya devam edin" demek gibi.
Bu ayette vurgulanan anlam: "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar
Allah'tan korkup, sakının." (Teğabun, 16) ayetinin ifade ettiği anlamdan farklıdır. Bu ayette vurgulanan anlam şudur: Güç yetirebildiğiniz hususlarda takvayı elden bırakmayın. Ancak "güç yetirebilme" olgusu da kişilerin güçlerinin, anlayışlarının ve ilgilerinin farklılığı oranında farklılık arz eder. Hiç kuşkusuz, bizim uyguladığımız anlamıyla gerçek takva, çoğu insanın gücünün yapabilirliğinin kapsamında değildir. Çünkü bu içsel yolculuğun (batini seyrin) kendine özgü durakları, aşamaları ve tehlikeleri vardır. Bunları da ancak âlimler bilebilirler.
Ayrıca, melekut seyrinin sırları, incelikleri ve nükteleri, ayrıntıları vardır ki bunların da farkına ancak her türlü olumsuzluktan soyutlanmış, kulluk aşamasına erişmiş muhlis insanlar varabilirler.
Çünkü takvanın öyle aşamaları vardır ki, sıradan bir insanın (avam) anlayışı, bunun insan nefsinin kaldırabileceği, üstesinden gelebileceği bir olgu olduğunu algılayamaz. Dolayısıyla, kesin olarak onun güç yetirilemez bir şey olduğunu söyler. Oysa nice gerçek takva sahipleri bu aşamayı çoktan geride bırakmışlar ve kendi çabaları sonucu çok daha zor, çok daha meşakkatli bir aşamaya yönelmişlerdir.
Bu nedenle: "...güç yetirebildiğiniz kadar..." sözünü, farklı zihinler, farklı şekillerde algılamış, her kişi onu kendi yapabilirliği düzeyinde içselleştirmiştir. Dolayısıyla bu ayet, tefsirini sunduğumuz:
"Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının." ayetinden anlaşılan hususa erişmenin bir araç niteliğindedir.
Şöyle ki, şu ayetten, gerçek takva yoluna girmek, bu makama kavuşmak, orada bulunmak, onun canlı bir örneği olmak kastediliyor. Bu, dosdoğru yola (sırat-ı mustakime) erişmeye benzer. Bilindiği gibi, bu düzeye ancak eşleri az bulunur insanlar erişebilirler. Buna rağmen bütün insanlar bu düzeye davet edilirler.
Buna göre: "Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa..." ayeti ile "Güç yetirebildiğiniz kadar..." ayetinden çıkan sonuç; bütün insanların gerçek takvaya teşvik edilmeleri, onu elde etmeye çağrılmaları, ardından her birinin güçleri ve kapasiteleri oranında bu hedefe doğru ilerlemelerinin emredilmesidir. Bundan çıkan sonuç şudur: Herkes takva yolunda olur, ama her birinin bulunduğu aşama bir diğerine göre farklılık arz eder. Her kesin derecesi, anlayışına ve gayretine paralel olarak belirginlik kazanır. Bir de yüce Allah'ın başarılı kılması, desteği ve doğrultması belirleyici rol oynar. İki ayeti birlikte düşündüğümüz zaman bunları algılıyoruz.
Buradan hareketle şunu anlıyoruz: İki ayet, içerikleri itibariyle birbirinden farklı değildir. Ancak: "Allah'tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa öylece kokup sakının." ayetinin ifade ettiği anlam: "Güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan kokup-sakının." Ayetinin ifade ettiği anlamın aynısı değildir. Aksine ilk ayet hedefe çağırıyor, ikincisi ise yolu izlemenin niteliğine işaret ediyor.
"Ancak Müslümanlar olarak ölün." Ölüm, evrensel bir olgudur ve bizim irademizin, seçme yeteneğimizin kapsam alanının dışındadır.
Bu yüzden ölüm ve benzeri olgularla ilintili emir ve nehiyler, tekvinî=evrensel, var oluşsal nitelikli emir ve nehiylerdir. Şu ayetlerde oluğu gibi: "Allah onlara: "Ölün" dedi." (Bakara, 243)
"...yalnızca "ol" demesidir; o da hemen oluverir." (Yasin, 82) Fakat bazı durumlarda seçime bağlı olmayan bir iş, seçime bağlı bir işe izafe edilebilir. Böylece aralarında uygun bir bileşim gerçekleştirilir.
Sonra da bu bileşim, seçime bağlı olan bir işe nispet edilir ve böylece itibarî emir ve nehiyler, bu bileşimin göz önünde bulundurulması sonucu, insanlara yöneltilir. Şu ayetlerde olduğu gibi: "Sakın kuşkuya kapılanlardan olma." (Bakara, 147) "Kâfirlerle birlikte olma." (Hûd, 42) "Doğrularla birlikte olun." (Tevbe, 119) Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterilebilir.
"Olma"nın aslı, insana ilişkin varoluşsal, evrensel bir gereklilik olmasıdır. İnsanın seçme yeteneğinin bunda herhangi bir etkinliği yoktur. Ancak "olma"nın "kuşku duymak", "kâfirlerle birlikte olmak" ve "doğrularla beraber olmak" gibi insan ihtiyarına bağlı olgularla irtibatlandırılması, onu isteğe bağlı bir olgu konumuna getirmiştir. Dolayısıyla onunla ilintili olarak insanlar arasında teşri nitelikli emir ve yasaklama yöneltilebilir.
Özetleyecek olursak: İslam'la birlikte olmayan ölüme ilişkin bu nehiy, ölümün bu bağlamda ihtiyari bir olgu olarak değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Sonuç itibariyle, her durumda İslam olmanın gerekliliğine yönelik bir kinayedir bu. Demek isteniyor ki: Her halükârda bu hallerden biri üzere ölüm gelip çatana kadar Müslüman olun. Böylece İslam üzere ölmüş olursunuz.
(Al-i İmran / 103) "Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın." Yüce Allah: "Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da inkâr ediyorsunuz?" (Âl-i İmrân, 101) ayetinde, Allah'ın ayetlerine ve Resulüne (kitap ve sünnete) sarılmanın, Allah'a sarılmak olduğunu, bunu yapan kişinin sapmaktan korunacağını, hidayete kavuşmasının garantili olduğunu vurgulamıştır.
Aslında Resule sımsıkı sarılmak, kitaba sımsıkı sarılmak demektir.
Çünkü Resule sarılmayı, bağlanmayı emreden kitaptır: "Resul size ne verirse, artık onu alın, sizi neden sakındırırsa, artık ondan sakının." (Haşr, 7)
Önceki ayette teşvik edilen "Allah'a sarılma" ifadesi, bu ayette "Allah'ın ipine sarılma" ifadesiyle değiştirilmiştir. Buna göre, Allah'ın ipi, Allah katından inen kitaptır. Kitap, Allah ile kulu birbirine bağlar, gökle yeri buluşturur. Dilersen şöyle de diyebilirsin: "Allah'ın ipi, Kur'an ve peygamberdir." Her ikisinin de aynı işlevi gördüklerini daha önce vurgulamıştık. Her ikisi de aynı amaca yöneliktir.
Gerçi Kur'an gerçek takvadan ve değişmez, hakçı İslam'dan başkasına davet etmez, ancak bu ayetle güdülen amaç, gerçek takvayı ve İslam üzere ölmeyi emreden önceki ayetle güdülen amaçtan farklıdır. Çünkü ayet, bireysel bir hükmü ifade ediyor, bu ayet ise, toplumsal bir hükmü. Bunun kanıtı da ayette geçen: "Hepiniz..." ve "Dağılıp ayrılmayın." ifadeleridir. Dolayısıyla ayetler, Müslüman birey gibi Müslüman topluma da kitap ve sünnete sarılmayı emretmektedir.
"Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerimizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz." "Hani siz... idiniz." ifadesi, zikredilen nimetlere ilişkin bir açıklamadır. "...tam ateş çukurunun kenarındayken, oradan sizi kurtardı." ifadesi de buna atfedilir.
Söz konusu nimetleri hatırlamanın emredilişi, Kur'an'ın öğretilerini illet ve sebeplerini açıklanışına dayandırması geleneğinden kaynaklanan bir durumdur. Kur'an insanları hayra ve hidayete bu şekilde çağırır, avam kesiminin körü körüne taklit edişi gibi değil.
Hâşâ, ilahî bir öğretinin, inananlara yararlı bilgi ve yapıcı amel demek olan mutluluğa çağırması, sonra da onlara taklit çukuruna, cehalet karanlığına girmeyi emretmesi olacak iş değildir.
Fakat işi birbirine karıştırmamak gerekir. Bir araştırmacının, incelikleri ayırt etmesi zorunludur. Şöyle ki: Yüce Allah insanlara gerçek mutluluklarını öğretiyor, bundaki sebepleri de gösteriyor. Ki insanlar gerçekleri nasıl birbirleriyle irtibatlandıracaklarını, bütün bu gerçeklerin tevhit kaynağından fışkırdığını bilip, Allah'a tam olarak teslim olmalarının gerekliliğini kavrasınlar. Çünkü sadece Allah, âlemlerin Rabbidir. Onlar Kur'an'a sarılmakla da yükümlüdürler.
Çünkü Kur'an âlemlerin Rabbi olan Allah'ın ipidir. Ayetler grubunun sonlarındaki şu ifadeler de, dolaylı olarak buna işaret etmektedir: "Bunlar sana hak olarak okumakta olduğunuz Allah'ın ayetleridir..." Ve: "Bütün işler Allah'a döndürülür."
Kısacası, yüce Allah aslını, amacını, gerekçesini ve nedenlerini bilmedikçe bir sözü kabul etmemelerini, bir emre itaat etmemelerini emrediyor. Sonra kendisine mutlak olarak teslim olmalarını emrediyor ve bunun gerekçesini de, kendilerine mutlak olarak egemen olan Allah olması şeklinde açıklıyor. Şu halde, O'nun kendileri hakkında irade ettiği ve üzerlerinde tasarrufta bulunduğu şeyden başka, bir etkinlikler söz konusu değildir. Ardından, Resulünün tebliğ ettiği mesaja mutlak surette itaat etmelerini emrediyor ve bunun gerekçesini de şu şekilde açıklıyor: O, bir elçidir, mesajı tebliğ etmekten başka bir misyonu yoktur.
Sonra onlara, ilim ve maarife ilişkin gerçeklerden ve mutluluk yollarından söz ediyor. Bu hususlarla ilgili olarak genel bir gerekçeye dikkat çekiyor. Ki bilgilerin ve maarifin bağlamları ile mutluluk yollarını kavrayabilsinler, böylece tevhidin özüne nüfuz ederek bu ilahî terbiye ile kendilerini eğitebilsinler, ta ki sahih düşünme yöntemine egemen olsunlar ve gerçek konuşmanın yolunu öğrensinler. İşte o zaman artık ilim sayesinde her türlü taklit bağlarından kurtulmuş dirilerden olurlar. Bundan çıkan sonuç şudur: Eğer onlar dinsel bir öğretinin ve ona bağlı bir olgunun amacını, gerekçesini, nedenlerini bilirlerse, onu benimserler. Şayet bilmiyorlarsa, onu reddetmekte acele etmeyip araştırmaya ve düşünmeye yönelirler.
Bir şeyi ret veya bir şeye itiraz etmeden önce onun hakkında araştırma yaparlar.
Bizim söylediğimiz, şu tür bir değerlendirmeden farklıdır: "Din,
Allah'tan ve Resulünden bile olsa, bir şeyin ancak kanıtını gösterilmesi durumunda kabul edilmesini esas alır." Böyle bir şey, ileri sürülebilecek en ahmakça görüştür, söylenebilecek en saçma sözdür. Çünkü buna göre, yüce Allah kanıt var olduğu halde yine de kullarından kanıt arayıp bulmalarını istiyor. Hâlbuki O'nun Rabliği ve egemenliği her türlü kanıtın aslıdır. Teslim olmanın ve hükmünü geçerli kılmanın zorunluluğunun somut ifadesidir. Resulünün sunduğu mesaj ise, yerine getirdiği misyonun Allah katından olduğunun kanıtıdır. Buna dikkat edip anlayınız.
Ayrıca, bu değerlendirme halinde, yüce Allah'ın Rabliğinin tasarruf alanı içinde Rabliğini geçersiz kılma gibi bir durum meydana gelir ki bu, bir çelişkiden başka bir şey değildir. Kısacası; İslami çizgi ve Nebevi yöntem, bilgiye yönelik bir çağrıdır. Kendini eleştirmen diye adlandıran bazı mukallitlerin sandığı gibi taklitçiliğe çağrı yapmaz.
"Allah'ın üzerinizdeki nimeti..." ifadesi ile sözü edilen bu hususun
(Allah'ın ipine sarılmanın) nimet olduğunun vurgulanışının gerekçesi, belki de bizim yukarıda üzerinde durduğumuz noktaya yönelik bir işarettir. Demek isteniyor ki: Sizi teşvik ettiğimiz birliğin ve topluca hareket etmenin kanıtı, sizin bizzat gözlemediğiniz düşmanlığın acısı, sevginin, kaynaşmanın ve kardeşliğin tadı, bir ateş çukurunun kenarında bulunma ve ondan kurtulmadır. Size bu kanıtı hatırlatmamızın nedeni, sözümüzü, olmaması durumunda hak niteliğini kazanamayacağı bir olguyla pekiştirmek değildir.
Bizim sözümüz her zaman haktır, ona kanıt göstersek de göstermesek de. Bizim bu kanıta işaret etmemizin nedeni, bunun bizden size yönelik bir nimet olduğunu bilmeniz, tıpkı sizi teşvik ettiğimiz diğer hususlar gibi bu farz bir birlikteliğin de sizin için mutluluk, rahat etme ve kurtuluş kaynağı olduğunu anlamanızdır.
Yüce Allah'ın sunduğu kanıtlardan biri: "Hani siz düşmanlar idiniz..." ifadesidir ve deneysel bir temele dayanmaktadır. Öbürü ise: "Siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken." ifadesidir ve o da görüldüğü gibi, aklın esas aldığı açıklama yöntemine dayanmaktadır.
"O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz." ifadesi: "Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın." ifadesinin işaret ettiği iyiliğin, minnetin tekrarından ibarettir. Dolayısıyla nimetten maksat, kalplerin uzlaştırılıp ısındırılması, bu nimetin meydana getirdiği ve oluşturduğu kardeşlikten maksat yine de, kalplerin ısınması, kaynaştırılmasıdır.
Şu halde, burada sözü edilen kardeşlik, ya bir anne-babadan olan insanların kardeşliğiymiş gibi nitelenmiştir. Ya da "Müminler ancak kardeştirler." (Hücürat, 10) ayetinin kapsamında vurgulanan ve müminler arasında kardeşliğin yasalaşmasını öngören itibarî bir kardeşliktir. Çünkü müminler arasında önemli hakları doğuran bir kardeşlik yasası yürürlüğe konmuştur.
"Siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı." Çukurun kıyısı, üzerinde bulunan kimsenin aşağı yuvarlanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu tarafıdır.
Ayette geçen "ateş"ten maksat eğer ahiret ateşiyse, ahiret ateşinin kıyısında duruyor olmalarıyla kastedilen, onların kâfir olmalarıdır.
Ki onlarla ateşe düşmeleri arasında bir tek engel ölüm kalmıştır. Ölümse insana göz bebeğinin beyazına yakın olduğundan daha fazla yakındır. Fakat Allah onları iman aracılığıyla bu ateşe düşmekten kurtardı.
Şayet "ateş"ten maksat, iman etmelerinden ve kalplerinin uzlaştırılıp ısındırılmalarından önce, içinde yaşadıkları bozgun toplum içindeki hallerinin açıklaması ise, bu durumda "ateş"le kastedilen, yaşadıkları savaşlar ve iç çekişmelerdir. Nitekim bu tür kullanımlar, anlatım tarzları yaygındır. Buna binaen demek isteniyor ki: Paramparça kalplere, farklı amaçlara ve değişik beklentilere dayalı olarak kurulan bir toplum, bir rehberin önderliğinde tek bir hedefe yönelen bir toplumun hareket düzenliliğine ve istikrarına sahip olmaz. Bu tür bir topluma birçok rehber yol göstericilik yapmaya kalkışır. Bunların da doğal olarak kişisel eğilimleri farklı olur. Bireysel tahakkümler yıkıcı etkisini gösterir ve toplum en şiddetli ihtilaflara, çekişmelere duçar olur. Kendilerini en küçük düşürücü sürtüşmelerin girdabında bulurlar. Daima başlarında savaş ve çatışma tehdidi sallanır. Yok, oluş ve tükeniş korkusu sürekli olarak onları izler. İşte bu öyle bir ateştir ki, insanı cehalet çukurunun kıyısında bırakmaz, içine düşürür ve içine düşenin kurtuluşu imkânsızdır.
Bir grup Müslüman olan bu insanlar, küfrü yaşadıklarından sonra, inen bu ayetten önce inanmışlardı. Bu ayetlerin en yakın muhatapları olan bu insanlar, İslam öncesi hayatları boyunca, anbean savaş ve vuruşma tehdidi altında yaşamışlardı. Onlar için güvenlik, rahat ve huzurlu bir dinlenme anı yoktu. Bunun yanında, bir toplumu, makam, mal, can ve namus gibi tüm alanlarda kuşatan genel güvenlik gerçekliğini kavramaktan da çok uzaktılar.
Daha sonra, Allah'ın ipine sıkıca sarıldıkları, mutluluk ayetleri somut olarak gözlemledikleri, nimetlerin tadına bir parça vardıkları için, yüce Allah'ın nimetlerin hoşluğuna ve mutluluğun lezzetine ilişkin olarak verdiği bilgilerin doğruluğunu reel olarak görmüş oldular. Dolayısıyla bu hitap hem onların, hem de başkalarının üzerinde çok daha etkili olmuştur.
Bu nedenledir ki konuşma ve çağrı, somut gözlem ve buluş esasına dayandırılmıştır. Soyut değerlendirmelere ve varsayımlara değil. Hiç kuşkusuz çıplak gözle görme, salt açıklama gibi değildir.
Ve deney de varsayım ve değerlendirmeye benzemez. Biraz sonra yer vereceğimiz sakındırma amaçlı ifadede de bu hususa işaret edilmiştir: "Parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın..."
Bu ifadede, ayetin muhatabı konumundaki insanlardan önceki toplulukların durumuna dikkat çekilmiştir. Çünkü onların akıbetleri ve durumları müminlerin gözleri önünde ve duyabilecekleri bir konumdaydı. Şu halde müminlerin onların akıbetlerinden ibret almaları, onların izledikleri yolu izlememeleri, hayat tarzlarını benimsememeleri gerekmektedir.
Ardından yüce Allah, bu açıklamanın özelliğine dikkat çekiyor:
"Allah, size ayetlerini böyle açıklıyor ki, hidayete eresiniz."
(Al-i İmran / 104) "Sizden; hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk olsun..." Pratik deneyler şunu kesin olarak ortaya koymuştur ki: İnsan, hayatı boyunca kendisi için birtakım bilgiler hazırlar, edinir. -Ki sadece yararlandığı bilgileri hazırlar ve depolar.- Bunları hangi yoldan ve hangi şekilde edinirse edinsin, pratikte devamlı tekrarlamadığı, fiilen hatırlamaya çalışmadığı sürece bu bilgiler kaybolur, zihninden silinir. Pratik amellerin her alanda bilgi ekseninde döndüğünü, onunla güç kazandığını, onun zayıflamasıyla zayıfladığını, onun ıslahıyla ıslah olduğunu, onun bozulmasıyla bozulduğunu kuşku götürmez bir gerçek olarak biliyoruz. Yüce Allah amel-bilgi ilişkisini şu örnekle somutlaştırmıştır: "Güzel şehrin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar, kötü olandan ise, kavruktan başkası çıkmaz." (A'râf, 58)
Hiç kuşkusuz, amel ve bilgi karşılıklı etkileşim içindedirler. Bilgi, amele yönelten en etkileyici, en güçlü çağrıdır. Pratik ve gözlemlenen amel de insanı eğiten en güçlü öğretmendir.
Burada sözü edilen şey, yararlı bilgiye ve yapıcı pratiğe sahip normal, salih bir topluluğu, bilgi birikimlerini ve kültürel miraslarını korumaya yönelten bir etkendir. Böyle bir toplum, hayır ve maruf olarak niteledikleri yollarından sapan bireylerini bu yola döndürmek, kendilerince hayır ve maruf olarak kabul edilen yoldan sapma eğilimini gösterenleri, kötülüğün ölümcül girdabına düşmeye yüz tutanları önlemek durumundadır.
Bunun adı, eğitime çağrıdır, marufu emretme, münkiri engellemedir.
Şu ayette yüce Allah'ın işaret buyurduğu da budur: "...hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran..."
Böylece yüce Allah'ın iyilik ve kötülüğü, maruf ve münkir olarak ifade etmesinin sırrını da anlıyoruz. Çünkü ifadeler, önceki ayete dayalı olarak gelişiyor. Orada şu buyruğa yer verilmişti: "Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın." Bilindiği gibi, bu özelliğe sahip olan, yani Allah'ın ipine sımsıkı sarılan bir topluluk açısından maruf olan iyiliktir, münkir olan da kötülüktür.
Eğer bu nokta göz önünde bulundurulmazsa, iyilik ve kötülüğün
maruf ve münker olarak isimlendirilmesinin gerekçesi, iyilik ve kötülüğün dinin nazarında maruf ve münker olması olurdu, pratik hayattaki amel açısından değil.
"Sizden... bir topluluk olsun." Bazılarına göre, ifadenin orijinalinde
geçen "min" edatı bütünün içinden bir parçayı ifade eden "tab'iz= bölmek" niteliklidir. Buna göre marufu emretme, münkeri engelleme ve hayra davet etme belli bir grubun yerine getirmesiyle, diğer insanların üzerinden kalkan lokal bir sorumluluktur, farz-i kifayedir.
Bazılarına göre de "min" edatı, açıklama amacına yöneliktir, yâni beyaniye'dir. Bununla kastedilen anlam da şudur: "Bunun sayesinde salih, yapıcı topluluk hayra davet eden bir ümmet olsun." Bu durumda ifadeyi şu tarz bir ifadeye benzetebiliriz: "Senden benim için bir arkadaş olsun" yâni: "Benim arkadaşım ol."
Ancak, anlaşıldığı kadarıyla "min" edatının beyaniye olması, onun işin menşeini ve başlangıcını ifade etmesi demektir.
Burada söylenmesi gereken şudur: "Min edatının "tabi'iziye" veya "beyaniye" oluşuna yönelik bir araştırma bir semere vermeyecektir.
Çünkü hayra davet etme, marufu emretme ve münkeri engelleme gibi olgular, eğer zorunlu olurlarsa, doğaları gereği, farz-ı kifaye olurlar. Çünkü amaca ulaşıldıktan sonra, söz konusu davetin, emir ve yasağın bir anlamı olmaz. Şayet ümmet topyekûn hayra davet edenler, marufu emredenler ve münkere engel olanlar olarak tasavvur edilse, bu ümmetin içinde söz konusu görevi yerine getiren kimseler vardır, demektir.
Şu halde görev, her durumda bütünün içindeki bazı kimselere dayalıdır. Eğer hitap bu bazılarına yönelikse, mesele yoktur. Ancak, bütüne yönelikse, yine de bu bazıları esas alınmış demektir.
Diğer bir ifadeyle; herkes sorumludur, fakat sevabı alan bazılarıdır.
Bu yüzden ifadenin ardında şöyle bir değerlendirme cümlesine yer verilmiştir: "İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir." Şu halde ifadenin orijinalinde geçen "min" edatı "tab'iziye"dir. Bu tür bileşimlere günlük konuşmalarda da rastlamak mümkündür. Bunun başka bir anlama yorumlanması, ancak somut bir kanıtla mümkün olabilir.
Biliniz ki, bu üç konu, yâni hayra davet, marufu emretme ve mümkeri engelleme konuları, uzun ve derin açıklamaları bulunan konulardır. İnşallah, başka bir bölümde bunları uygun bir şekilde açıklayacağız. Bu konuların bilimsel, psikolojik ve sosyolojik boyutlarını detaylı olarak sunacağız.
 
(Al-i İmran / 105) "Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın." "Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra..." ifadesinin yalnızca "anlaşmazlığa düşenler" ifadesiyle ilintili olması uzak bir ihtimal değildir. Bu durumda "anlaşmazlığa düşmek=ihtilaf etmek"ten maksat, inanç ayrılıkları olur. İtikadi ihtilafların, ayrılıklara ve fiziki bölünmelere yol açması yâni.
İhtilaf (anlaşmazlık)tan önce "ayrılık"a yer verilmesinin nedeni, ayrılığın "ihtilafa" yol açan bir öncül konumunda olmasıdır. Çünkü bir topluluk oluşturan bireylerin bütünleşmiş olmaları, inançlarının bütünlük arz etmesini, ilişki ve etkileşim yoluyla birlik halinde olmalarını gerektirir ve dolayısıyla da bu, onları ihtilaftan korur. Ancak ayrılığa düşmeleri, bireylerin bir birinden kopması, düşünce ve gidişat farklılıkların baş göstermesine neden olur. Çok geçmeden düşünce ve görüş planında bireyler birbirlerinden bağımsız hale gelirler. Birlik dağılır. Sanki yüce Allah, burada şunu demek istiyor:
"Önce beden olarak ayrılan ve cemaatin dışına çıkanlar gibi olmayın.
Onların bu ayrılıkları, sonunda, inanç ve görüş ayrılıklarına yol açtı."
Yüce Allah, bazı yerlerde, sözünü ettiğimiz bu anlaşmazlığı haddi aşmağa, zulme bağlar: "Kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgınlık ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler..." (Bakara, 213) Ne var ki, bireylerin inanç ve görüşlerinin farklılık arz etmesi bir zorunluluktur. Bunun nedeni herkesin anlayışının farklı olmasıdır. Fakat bireysel planda bu farklılığın zorunlu olması gibi, toplumun buna karşı çıkması ve ihtilaf edenleri birliğe, bütünlüğe yöneltmesi de bir zorunluluktur.
Şu halde, anlaşmazlığın bir aracı vasıtasıyla kaldırılması mümkündür, güç yetirilebilir bir olgudur. Toplumun bundan kaçınması haksızlıktır, haddi aşmadır. Kendini anlaşmazlık tehlikesine atmaktır.
Kur'an, birlik çağrısını sık sık yeniler ve anlaşmazlığa düşmeyi, ihtilaf etmeyi ısrarlı bir şekilde yasaklar. Bunun, şu ümmetin gelecekteki durumunu, işinin iç yüzünü tam biliyor olmasından başka bir nedeni yoktur. Evet, İslam ümmetini oluşturan bireylerin, geçmişteki ümmetler gibi, hatta onlardan daha yoğun ve şiddetli bir oranda ihtilaf edecekleri, Kur'an tarafından bu şekilde haber verilmiştir.
Daha önce şu hususu defalarca vurguladık: Kur'an'ın ifade tarzının belirgin bir özelliği, bir şeyden ısrarla sakındırıyorsa, ona yaklaşmayı kesin ifadelerle yasaklıyorsa, bunun o şeyin meydana geleceğini, bu yasağın çiğneneceğini göstermesidir. Ümmetin yoğun bir ihtilafın girdabına düşeceği, Kur'an tarafından bu şekilde bir gerçek olarak haber verildiği gibi, Peygamberimiz (s.a.a) de bununla ilgili açıklamalarda bulunmuştur. İhtilaf ve anlaşmazlık onun ümmetinin bünyesini kemirecek, bu durum değişik fırkaların ortaya çıkışı şeklinde kendini gösterecektir. Daha önce Yahudiler ve Hıristiyanlarda olduğu gibi ümmetinin de ihtilafa düşeceği Peygamberimiz (s.a.a) tarafından bildirilmiştir. Konuyla ilgili rivayeti, rivayetler bölümünde ele alacağız.
Olayların akışı, Kur'an'ın bu gaybî haberini doğrulamıştır. Resulullah'ın (s.a.a) vefatının üzerinden çok kısa bir zaman geçmeden ümmetin birliği darmadağın olmuş, anlaşmazlıklar yüzünden her biri bir yana savrulmuştur. Değişik mezheplere bölünerek, her bir mezhep diğerini tekfir etmiştir, kâfirlikle suçlamıştır. Bu durum sahabe çağından günümüze kadar sürüp gelmiştir. Ne zaman ki, birileri iki grubu uzlaştırmak için yola çıkmışsa, bu çıkışı bir üçüncü mezhebin ortaya çıkışına neden oluşturmuştur.
Tahlil ve analizlerle gerçekleştirdiğimiz araştırmalar, bizi şu sonuca götürmüştür: İslam ümmetinin bünyesindeki ihtilafların ve anlaşmazlıkların aslı, münafıklara gelip dayanmaktadır. Ki Kur'an onlar hakkında, onların aleyhinde sert ifadeler kullanmış, hileli düzenlerinin, komplolarının büyüklüğüne dikkat çekmiştir. Yüce Allah'ın Bakara, Tevbe, Ahzab ve Münafikun gibi surelerde onlar hakkında kullandığı ifadeler üzerinde düşünürsen, dehşet verici bir manzarayla karşılaşırsın. Bu, onların Resulullah (s.a.a) zamanında ve henüz vahyin kesilmediği dönemlerdeki halleriydi. Yüce Allah Resulünü katına alınca, birdenbire onlardan söz edilmez oldu. Bir kerede çanlarının sesi kesildi. Sanki hiç yokmuşlar gibi davranıldı.
"Sanki Hucun ile Safa arasında hiç olmadı bir arkadaş ve Mekke'de yâreniyle sohbet etmedi bir akşamcı..."
Çok geçmeden insanlar kendilerini yaman bir ihtilafın içinde buldular. Çeşitli mezheplerin peşinden giderek birbirlerinden uzaklaştılar.
Tahakküm, zorbalık ve baskıyı esas alan yönetimler, halkı kendilerine kul-köle yaptı. Mutluluk esaslı bir hayatı sapıklık ve çirkeflikle değiştirdiler. Fakat yine de her durumda yardımcı olan Allah'tır. Yüce Allah'ın lütfundan beklentimiz, Tevbe suresinin tefsiri çerçevesinde bu konuyu etraflıca ele almamıza bizi muvaffak kılmasıdır, inşallah.
 
(Al-i İmran / 106-107) "Bazı yüzlerin ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün...""Yüzleri ağaranlar ise, artık onlar..." Ayetlerin akışı, nimete karşı nankörlük üzerinde duran bir çerçevede gelişiyor. Bu da bir bakıma utanç verici, yüz kızartıcı ihanete benzer.
Bundan dolayı yüce Allah, ahiret azabı kapsamında bu suça uygun bir hususa dikkat çekiyor. Örneklendirme yoluyla yüzün kararmasından söz ediyor. Dünyada, utanma ve mahcup olmadan kinaye olarak yüz kararması ifadesi kullanılır. Şu ifadeden buna ilişkin bir kanıt veya işaret algılayabiliriz: "Yüzleri kapkara kesilecek olanlara: "İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi?" denilir."
Söz konusu nimete karşılık şükredenlerin ödülü olarak da buna uygun bir tepkimeden söz ediliyor: "Yüzün ağarması..." Dünyada bu ifade memnuniyetten ve hoşnutluktan kinaye olarak kullanılır.
(Al-i İmran / 108) "Bunlar sana hak olarak okumakta olduğumuz Allah'ın ayetleridir." Gramatik olarak cümle içindeki zarf, yani "bilhakkı", "okumakta olduğumuz" sözüyle ilintilidir. Maksat, okumanın hak esaslı olması, şeytani ve batıl amaçlı olmamasıdır. Bu zarfın "ayetler" kelimesiyle ilintili olması da ihtimal dâhilindedir. Ancak bu durumda "ayetler" kelimesinin tavsif anlamını da bir ölçüde içeriyor olması gerekir. Bir diğer ihtimal de, adı geçen zarfın takdir edilmiş bir ifadeyle ilintili olmasıdır. Bu durumda, söz konusu ayetler; yüce Allah'ın iki gruba, nankörler ve şükredenler grubuna ne yapacağının tanıklarıdır, şeklinde bir anlam elde etmiş oluruz. Allah onlara karşı, muamelesinde hakka göre davranır, kesinlikle zulüm veya batıl esaslı bir yola başvurmaz. Bu değerlendirme cümlenin sonundaki: "Allah âlemlere zulüm isteyen değildir." ifadesiyle daha çok örtüşmektedir.
"Allah âlemlere zulüm isteyen değildir." Olumsuzlama amaçlı bir
İfadenin akışı içinde "zulm"ün nekre, yâni belirsiz olması, kuşatıcılığı, kapsayıcılığı ifade eder. "Âlemler..." sözü, çoğuldur. Başındaki
"el" takısı da kapsayıcılık bildirir. Buna göre, şöyle bir anlam elde ediyoruz: Allah, bütün âlemler, tüm topluluklar için akla gelebilecek hiçbir zulmü istemez. Nitekim öyledir de. Hiç kuşkusuz insanlar arasında tefrikanın oluşması, olumsuz sonuçları tüm âlemleri, bütün toplulukları ilgilendiren uğursuz bir davranıştır.
(Al-i İmran / 109) "Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır ve bütün işler Allah'a döndürülür." Yüce Allah'ın hiçbir zulmü istemediği belirtilince, bu olgu zulmün sadır olacağına ilişkin vehimleri gideren bir hususla illetlendirilmiş oldu. Dolayısıyla denildi ki: Yüce Allah her şeye her açıdan hâkimdir, sahiptir. O, dilediği gibi, bunlar üzerinde tasarruf edebilir. O'nun sahip olmadığı bir şey üzerinde tasarruf etmesi tasavvur edilemez ki, bu tür bir tasarruf zulüm ve haksızlık olarak nitelendirilsin.
Ayrıca, bir insanın zulme yeltenmesi, ancak gideremediği bir ihtiyacını sahip olmadığı başkasının malına tecavüz ederek ele geçirme durumunda gerçekleşir. Oysa yüce Allah zengindir; göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. Bazı tefsir bilginlerinin ayete getirdikleri yorum böyledir. Ancak bu yorum, ayetin zahiriyle bağdaşmıyor. Çünkü bu cevap, gerçekte yüce Allah'ın zenginliğini esas alıyor, mülk sahibi oluşunu değil. Ayette ise, mülkten söz ediliyor, zenginlikten değil. Her halükarda O'nun malik olması, zalim olmadığının kanıtıdır.
Bir diğer kanıt da şudur: Ne olursa olsun her işin sonu, her varlığın dönüşü O'nadır. Allah'tan başka kimse herhangi bir şeye sahip değildir ki, yüce Allah'ın onu ondan alması veya elinden çekip çıkarması, onun hakkında kendi iradesini kullanması zulüm olsun.
"Bütün işler Allah'a döndürülür." ifadesiyle kastedilen de budur.
Görüldüğü gibi, her iki yaklaşım bir diğerinin kaçınılmaz sonudur.
Biri, her şeyin Allah'a ait olması, diğeri ise, eşyanın O'ndan başkasına ait olmaması esasına dayanıyor.
(Al-i İmran / 110) "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz..."
Ümmetin insanlar için çıkarılmasından maksat (Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir) ümmetin insanlara gösterilmesidir. "Çıkarma" kelimesinin ayrıcalığı, oluş ve meydana geliş anlamını çağrıştırıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Yemyeşil otlağı çıkardı." (A'la, 4)
Tefsirini sunduğumuz ayette hitap, müminlere yöneliktir. Bu da, "İnsanlar"la kastedilenin bütün insanlık olduğuna ilişkin bir ipucu konumundadır. Fiil, yâni: "kuntum=idiniz" kelimesi -bir görüşe göre- zaman olgusundan soyutlanmıştır. Ümmet kelimesi, hem toplum, hem de birey için kullanılır. Çünkü emrettikleri ve yöneldikleri ortak bir hedefleri vardır. Allah'a imanın, marufu emretme ve münkiri engellemeden sonra zikredilmesi, bütünselin cüzi olandan veya temel olanın ayrıntı olandan sonra zikredilmesine ilişkin bir örnektir.
Bu durumda ayetin anlamı şöyle belirginleşiyor: Siz, Müslümanlar topluluğu, hayırlı bir ümmetsiniz. Allah sizi, insanlara yol gösteresiniz diye ortaya çıkardı. Çünkü siz cemaat üzeresiniz, bir topluluksunuz. Allah'a iman ediyorsunuz, marufu emretme ve münkeri engelleme görevini yerine getiriyorsunuz. Bilindiği gibi, bu onurun tüm ümmeti kapsayacak şekilde genelleştirilmesi, ümmetin içindeki bazı kimselerin gerçek imana sahip olmaları, marufu emretme ve münkeri yasaklama görevini hakkıyla yerine getirmeleri dolayısıyladır. Bu, konuyla ilgili olarak bazı tefsir bilginlerinin değerlendirmelerinden çıkan sonuçtur.
Anlaşıldığı kadarıyla (Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir):
"kuntum=idiniz" fiili zaman olgusundan soyutlanmamıştır. Ayetin amacı, İslam'ın ilk ortaya çıktığı dönemlerdeki muhacir ve ensardan oluşan öncüleri övmektir. Ayette geçen imandan maksat, Allah'ın ipi etrafında toplanmaya ilişkin çağrıya inanmaktır; ayrılığa düşmemektir. Böylece iman, söz konusu çağrıya yönelik küfrün karşılığında karar almış olur. Nitekim önceki ayette yer alan şu ifade buna delalet etmektedir: "İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi?" Yine Ehlikitabın imanından maksat da budur.
Dolayısıyla, ayette esas alınan anlam şudur: Siz, İslam ümmeti topluluğu, ilk oluşumunuzda, insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmettiniz. Çünkü siz marufu emrediyor, münkeri engelliyordunuz. Allah'ın ipine sıkıca sarılıyordunuz. İttifak halinde, tek bir nefis gibi bir birlik oluşturuyordunuz. Eğer Ehlikitap da bu vasıf üzere olsaydı, elbette onlar için de daha hayırlı olurdu. Fakat onlar ihtilaf ettiler. Anlaşmazlığa düştüler. İçlerinde inanan bir topluluk vardır, fakat onların çoğu fasıktır.
Biliniz ki, incelediğimiz ayetler grubunda değişik iltifat sanatı örneklerine başvurulmuştur. Gayıp sigasından muhatap sigasına, muhatap çoğuldan muhatap tekile veya aksi yönde geçişler gerçekleştirilmiştir.
Bazı yerlerde açık isim, zamir yerine konulmuştur.
Sözgelimi "Allah" kelimesi birkaç yerde tekrarlanmıştır. Bunlar üzerinde düşünen kimse, bunların altındaki nükteyi kavrar.
AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI
el-Maani adlı eserde ve Tefsir-ul Ayyâşî'de Ebu Basir'in şöyle dediği rivayet edilir: "İmam Sadık'tan (a.s): "Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının..." ayetinin anlamını sordum." Buyurdu ki: "O'na itaat edilir, isyan edilmez. O, sürekli hatırlanır, unutulmaz. O'na şükredilir, nankörlük edilmez." demektir." (el-Maani, s.240, h:1, Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.194, h: 120)
ed-Dürr-ül Mensûr adlı eserde Hakim ve İbn-i Mürdeveyh başka
bir açıdan İbn-i Mes'ud'un şöyle dediğini rivayet ederler:
"Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Allah'tan nasıl korkup-sakınması gerekiyorsa öylece korkup sakının." Yâni, O'na itaat edin, isyan etmeyin. O'nu sürekli anın ve unutmayın." (c.2, s.59)
Aynı eserde Hatîb, Enes'ten şöyle rivayet eder: "Resulullah
(s.a.a) buyurdu ki: "Kişi, kendisine isabet edenin, isabet etmemesinin ve kendisine isabet etmeyenin, isabet etmesinin mümkün olmadığını kesin olarak bilmedikçe, Allah'tan gereği gibi korkup sakınmamıştır." (c.2, s.60)
Önceki açıklamalarımızda, ilk iki hadisin anlamının ayetten nasıl çıkar sanacağına işaret ettik. Üçüncü hadis ise açıkça görüldüğü
gibi anlamın gerektirdiği bir tefsir konumundadır.
Tefsir-ul Burhan'da İbn-i Şehraşub'tan, Tefsir-ul Vekî'den, Abd-i
Hayr'dan şöyle rivayet eder: "Ali b. Ebu Talib'ten: "Ey iman edenler,
Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının." ayetinin anlamını sordum." Buyurdu ki: "Allah'a andolsun ki, Resulullah'ın evinden başka kimse bu ayetin emrini eksiksiz olarak yerine getiremedi. Biz O'nu hep hatırladık, hiç unutmadık.
Hep şükrettik, hiç nankörlük etmedik. Hep itaat ettik, hiç isyan etmedik. Bu ayet indiği zaman sahabeler dediler ki: "Biz buna güç yetiremiyoruz." Bunun üzerine yüce Allah: "Güç yetirebildiğiniz kadarıyla Allah'tan korkup sakının." ayetini indirdi." Vekî der ki: "Gücünüzün elverdiği oranda..." (c.1, s.304, h:3)
Tefsir-ul Ayyâşî'de Ebu Basir'in şöyle dediği rivayet edilir: "İmam
Cafer Sadık'tan (a.s): "Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup sakının..." ayetini sordum." Buyurdu ki: "Bu ayet neshedilmiştir." Dedim ki: "Onu nesheden ayet hangisidir?"
Buyurdu ki: "Güç yetirebildiğiniz kadarıyla Allah'tan korkup sakının." ayeti." (c.1, s.194)
Ben derim ki: Vekî'nin rivayetinden anladığımız kadarıyla,
Ayya-şî'nin rivayetinde geçen nesh ifadesinden maksat, takvanın derecelerinin açıklanmasıdır. Bazı tefsir bilginlerinin aktardıkları görüşlerde esas alınan terminolojik anlamıyla neshe gelince, kitabın zahiri bunu reddetmektedir.
Mecma-ul Beyan adlı eserde, İmam Sadık'ın (a.s) ayette geçen
"müslimun" kelimesini "müsellimun" şeklinde okuduğu rivayet edilir. (c.2, s.482)
ed-Dürr-ül Mensûr'da: "Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın." ayetiyle ilgili olarak yer alan bir rivayet şöyledir: "İbn-i Ebi
Şeybe ve İbn-i Cerir, Ebu Said el-Hudri'den şöyle rivayet ederler:
"Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Allah'ın kitabı, Allah'ın gökten yere uzanan ipidir." (c.2, s.60)
Aynı eserde İbn-i Ebi Şeybe, Ebu Şurayh el-Huzai'den şöyle rivayet
eder: "Resulullah buyurdu ki: "Hiç kuşkusuz bu Kur'an bir sebep, bir aracıdır. Bir tarafı Allah'ın elinde, bir tarafı da sizin elinizdedir.
Ona sımsıkı sarılın. Ondan sonra hiçbir zaman ayağınız kaymaz, hiçbir zaman sapmazsınız." (c.2, s.60)
el-Maani adlı eserde İmam Seccad'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Allah'ın ipi Kur'an'dır." (s.132, h:1)
Bu anlamı içeren birçok rivayet, gerek Sünni, gerekse Şii kaynaklarda yer almıştır.
Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilir:
"Hz. Muhammed'in (s.a.a) Ehlibeyt'i, Allah'ın sımsıkı sarılmasına emrettiği ipidir. Nitekim buyurmuştur: "Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın." (c.1, s.194, h:122)
Bu anlamı vurgulayan başka rivayetler de vardır. Önceki açıklamalarda bu anlamı destekleyen verilere yer verdik. Bundan sonra sunacağımız rivayetler de bu anlamı desteklemektedirler.
ed-Dürr-ül Mensûr'da Taberani Zeyd b. Erkam'dan şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Ben sizden önce bu dünyadan ayrılacağım. Ve siz Havuz başında bana geleceksiniz. Benden sonra iki değerli (sekaleyn) hakkında nasıl davrandığınıza bakın."
Orada bulunanlar dediler ki: "İki değerli (sekaleyn) nedir ya
Resulallah?" Buyurdu ki: "En büyüğü Allah'ın kitabıdır. O, bir sebeptir, bir araçtır. Bir tarafı Allah'ın elinde, bir tarafı sizin elinizdedir. Ona sımsıkı sarılın. Onun sayesinde ayağınız kaymaz ve asla sapmazsınız. En küçüğü ise Ehlibeytim'dir. Havuzun başında bana gelinceye kadar bu ikisi birbirlerinden ayrılamazlar. Ben onlar için bunu Rabbimden diledim. Sakın bu ikisini kulak ardı etmeyin, yoksa helak olursunuz. O ikisine öğretmeye kalkışmayın; onlar size öğretirler ve sizden daha bilgilidirler." (c.2, s.60)
Ben derim ki: Sekaleyn hadisi, Sünnilerin ve Şiilerin üzerinde birleştikleri mütevatir (doğruluğu tartışmasız) bir hadistir. Surenin giriş bölümünde, bazı hadis bilginlerinin bu hadisi kadınlı erkekli otuz beş kadar sahabeye dayandırdıklarını belirtmiştik. Büyük bir ravi ve ehli hadis topluluğu bu hadisi söz konusu sahabelerden rivayet etmişlerdir.
ed-Dürr-ül Mensûr adlı eserde, ibn-i Mace, İbn-i Cerir ve İbn-i
Ebu Hatem, Enes'ten şöyle rivayet ederler: "Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Benim ümmetimse yetmiş iki fırkaya ayrılacak, biri hariç bunların tümü ateşe girecektir."
Orada bulunanlar dediler ki: "Ya Resulallah, o biri hangisidir?"
Buyurdu ki: "Cemaat." Sonra şöyle dedi: "Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın." (c.2, s.60-61)
Ben derim ki: Bu rivayet de meşhurdur. Ancak Şia, bunu değişik bir şekilde rivayet etmiştir. el-Hisal, el-Maani (s.323, h:1), elİhticac
(c.1, s.391-392), el-Emali, Kitab-u Selim b. Kays (s.214) ve Tefsir-
ul Ayya-şî'de (c.1, s.331, Tahran baskısı) yer alan bu rivayetin el-
Hisal'daki lafzı Süleyman b. Mehran kanalıyla şöyeldir: Süleyman b. Mehran, İmam Cafer-i Sadık'tan (a.s), o da atalarından, Emir-ul
Müminin Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet eder: "Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "Musa'nın ümmeti ondan sonra yetmiş bir fırkaya bölündü. Bunların biri kurtulmuş fırka, yetmişi ateştedir.
İsa'nın ümmeti ondan sonra yetmiş iki fırkaya bölündü. Bunlardan biri kurtulmuş fırka, yetmiş biri ateştedir. Benim ümmetim de benden sonra yetmiş üç fırkaya bölünecek, bunlardan bir tanesi kurtulmuş fırka, diğer yetmiş iki fırka ateştedir." (s.585, h:11)
Ben derim ki: bu rivayetle, bundan sonraki rivayet birbirine uygundur.
ed-Dürr-ül Mendsûr'da, Ebu Davud, Tirmizi, İbn-i Mace ve Hakim
-sahih olduğunu belirterek- Ebu Hureyre'den şöyle rivayet derler:
"Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Yahudiler yetmiş bir fırkaya,
Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya bölündüler. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya bölünecektir." (c.2, s.62)
Bu anlamı içeren hadisler, çeşitli kanallarla Muaviye ve başka şahıslardan da rivayet edilmiştir.
Aynı eserde Hakim, Abdullah b. Ömer'den şöyle riayet eder:
"Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "İsrailoğulları'nın başına ne geldiyse, benim ümmetimin de başına o gelecektir; onların yaşadıklarını tıpatıp yaşayacaklardır. Hatta eğer İsrailoğulları'ndan bir kimse annesiyle alenen nikâhlanmışsa, benim ümmetimde de benzer biri çıkacaktır. İsrailoğulları yetmiş bir topluluğa bölündüler. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunların tümü ateştedir. Sadece bir tanesi kurtulacaktır." Orada hazır bulunanlar dediler ki: "O bir tanesi kimlerdir?" Buyurdu ki: "Bugün benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yoldur." (c.2, s.62)
Ben derim ki: İbn-i Esir Cami-ul Usul adlı eserde Tirmizi'den,
İbn-i Amr b. As'tan Resulullah'a (s.a.a) dayandırarak benzeri bir hadisi rivayet eder. (c.10, s.408, h:7470)
Kemal-ud Din adlı eserde, müellif kendi isnadıyla Gıyas b. İbrahim'den, o da İmam Sadık'tan (a.s), o da atalarından Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Önceki ümmetlerde olan her şey, bu ümmette de tıpatıp olacaktır." (s.576)
Tefsir-ul Kummî'de Peygamberimizden (s.a.a) şöyle rivayet edilir:
"Sizler, sizden önceki ümmetlerin yaşam tarzlarını, geleneklerini adım adım, tıpatıp izleyeceksiniz. Onların adımlarını izlemekten sapmayacaksınız. Karış, karış; zira (parmak uçlarıyla dirsek arası mesafe); kulaç, kulaç onları takip edeceksiniz. Hatta sizden öncekiler keler yuvasına girmişlerse siz de gireceksiniz."
Orada bulunanlar dediler ki: "Yahudi ve Hıristiyanları mı kastediyorsun ya Resulallah?" Buyurdu ki: "Ya kimi kastedeceğim? İslam dininin halkalarını birer birer koparacaksınız. İlk koparacağınız halka, emanet ve son koparacağınız halka da namaz olacaktır." (c.2, s.413)
Cami-ul Usul adlı eserde Sihah-ı Sitte'den yapılan bir rivayette,
Tirmizi sahihinden Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu bildiriliyor:
"Benim nefsimi elinde tutan Allah'a andolsun ki, sizler sizden öncekilerin hayat tarzlarını -rivayeti eden Rezi'nin eklemesiyle adım adım, tıpatıp- izleyeceksiniz. Öyle ki, onlardan biri annesiyle zina yapmışsa, sizden de yapan olacaktır. Buzağıya da tapıp tapmayacağınızı bilmiyorum?" (c.10, s.408)
Ben derim ki: Bu rivayet de meşhurdur. Ehlisünnet sahih kaynaklarında ve diğer eserlerde rivayet etmiş, Şiiler de hadis kaynaklı mecmualarında yer vermişlerdir.
Sahih-i Buharî ve Müslim'de Enes'ten şöyle rivayet edilir:
"Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Havuz başına, bana arkadaşlık eden bazı adamlar getirilecektir. Sonra hemen benden uzaklaştırılacaklardır.
Ben diyeceğim ki: "Bunlar benim ashabımdır." Denilecek ki: "Sen bunların senden sonra neler yaptığını bilmezsin." (Sahih-i Buharî, c.8,
s.149, Sahih-i Müslim, Nevevî'nin Şerhiyle, c.15, s.64)
Yine Buharî ve Müslim'de Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilir.
"Resulullah buyurdu ki: "Kıyamet günü ashabımdan (veya ümmetimden buyurmuştur) bir grup yanıma getirilecektir. Bunların Havuza yaklaşmaları önlenecektir. Ben diyeceğim ki: Bunlar benim ashabımdır." Denilecek ki: "Senden sonra ne yaptıkları hakkında bilgin yok. Onlar topukları üzerinde gerisin geri döndüler. Bu yüzden
Havuzdan uzaklaştırılıyorlar." (Sahih-i Buharî, c.9, s.58, Sahih-i Müslim, Nevevî'nin Şerhiyle, c.3, s.136)
Ben derim ki: Bu hadis de meşhurdur. Sünniler ve Şiiler, bir grup sahabiye dayanarak sihah kitaplarında ve hadis kaynaklı mecmualarında rivayet etmişlerdir. Bu sahabiler arasında İbn-i
Mes'ud, Enes, Sehl b. Said, Ebu Hureyre, Ebu Said el-Hudri, Aişe,
Ümm-ü Seleme, Esma bint-i Ebubekir gibi isimler yer alır. Yine bazı
Ehlibeyt İmamlarından (a.s) da rivayet edilmiştir. Bu rivayetler olanca çoklukları ve çeşitlilikleriyle, bizim ayetin zahirinden çıkarsadığımız sonucu desteklemektedir. Olayların ve fitnelerin peş peşe sökün edişi rivayetleri doğrulamaktadır.
ed-Dürr-ül Mensûr adlı eserde, Hakim -sahih olduğunu belirterek-
İbn-i Ömer'den şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) buyurdu
ki: "Kim bir karış kadar cemaat dışına çıkarsa, o geri dönünceye kadar İslam bağı onun boynundan çözülür. Kim cemaatin imamına biat etmeden ölürse, o bir tür cahiliye ölümüyle ölmüştür." (c.2,
s.61)
Ben derim ki: Bu rivayetin de içeriği meşhurdur. Gerek Şiiler ve gerekse Sünniler Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Kim, zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye ölümü üzere ölür." (Dolayısıyla cemaatin imamından maksat, zamanın ve İslam ümmetinin gerçek imamıdır.)
Cami-ul Usul adlı eserde Tirmizi'den ve Sünen-i Ebu Davud'dan naklen Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir:
"Her zaman, ümmetimden bir grup hak üzere olacaktır." (c.10, s. 410, h:7475)
Mecma-ul Beyan adlı eserde: "İmanınızdan sonra inkâr ettiniz,
öyle mi?..." ayetiyle ilgili olarak Emir-ul Müminin Hz. Ali'nin
(a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Bunlardan, bu ümmetin içindeki
bid'atçılar, hevaperestler, batıl görüş sahibi kimseler kastedilmiştir."
(c.2, s.485)
Yine aynı eserde (Bakara, 143. ayetle Âl-i İmrân 11. ayetin tefsirinde)
ve Tefsir-ul Ayyâşî'de (c.1, s.195, h:135): "Siz, insanlar için çıkarılmış
hayırlı bir ümmetsiniz." ayetiyle ilgili olarak Ebu Amr-i Zübeyri İmam
Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Burada, İbrahim'in kendileri hakkında dua ettiği ümmet kastediliyor. Bu öyle bir ümmettir ki, yüce Allah onların içinde ondan kendilerine peygamber göndermiştir.
O, orta ve vasat ümmettir. O, insanlar için ortaya çıkarılmış hayırlı ümmettir."
Ben derim ki: Daha önce, "Soyumuzdan, sana teslim olmuş bir ümmet ver." (Bakara, 127) ayetinin tefsiri çerçevesinde bu rivayetin anlamını açıklayıcı bilgiler sunmuştuk.
ed-Dürr-ül Mensûr'da İbn-i Ebu Hatem, İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Ayetteki: "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz."den maksat, Resulullah'ın Ehlibeyti'dir." (c.2, s.64)
Yine aynı eserde, Ahmed b. Hanbel, hasen bir senetle Hz. Ali'den
(a.s) şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Bana verilenler hiçbir peygambere verilmemiştir. Ben, düşmanlarımın canına korku salınarak yardım edildim. Yeryüzünün anahtarları bana verildi. Ahmed adıyla adlandırıldım. Toprak benim için temizleyici kılındı. Benim ümmetim en hayırlı ümmet yapıldı." (c.2, s.64)
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

31/03/2009 - 11:23 Al-i İmran 81-85

n

31/03/2009 - 11:15 Al-i İmran 86-91

n

31/03/2009 - 10:09 Al-i İmran 92-95

n

31/03/2009 - 09:42 Al-i İmran 96-97

n

30/03/2009 - 13:47 Al-i İmran 98-101

n

30/03/2009 - 12:18 Al-i İmran 102-110

n

30/03/2009 - 11:47 Al-i İmran 111-120

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim