Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Al-i İmran 96-97
 
 
Tefsirini sunmak üzere olduğumuz bu iki ayet, Yahudilerin "nesh" konusuyla ilgili olarak müminlerin zihinlerini bulandırmak için yaydıkları bir diğer kuşkuya cevap niteliğindedir.

31/03/2009

AYETLERİN MEALİ

96-Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan ev, Bekke (Mekke)de, o, bereket ve bütün âlemler için hidayet kaynağı olan Kâbe'dir.
97- Orada apaçık ayetler, İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse, o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi
Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de küfre saparsa, şüphesiz, Allah âlemlerden müstağnidir.
 
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Tefsirini sunmak üzere olduğumuz bu iki ayet, Yahudilerin "nesh" konusuyla ilgili olarak müminlerin zihinlerini bulandırmak için yaydıkları bir diğer kuşkuya cevap niteliğindedir. Mesele, kıblenin Mescidi Aksa yerine Kâbe olarak öngörülmesiydi. Daha önce:
"Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir." (Bakara, 144) ayetini tefsir ederken, kıble değişikliğinin Ehlikitabın özellikle Yahudilerin hayatında maddi ve manevi açıdan derin etkileri olan önemli bir gelişme olduğunu, bunun yanında Yahudilerin "nesh" konusuna ilişkin dinsel yaklaşımlarıyla da bağdaşmadığını belirtmiştik. Bu yüzdendir ki, kıbleyle ilgili hükmü içeren ayet inince, onlarla Müslümanlar arasında konuyla ilgili tartışmalar, sözlü kavgalar uzun süre devam etti.
Dolayısıyla: "Gerçek şu ki, insanlar için kurulan ilk ev..." diye başlayan ayetten şunu algılıyoruz: Onlar, zihin bulandırma amaçlı kuşkular kapsamında "nesh"le ilgili kuşkuyla İbrahim dinine mensup olma iddiasıyla ilgili kuşkuyu birlikte ortaya sürüyorlardı ve diyorlardı ki: "Kâbe, İbrahim’i bir dinin kıblesi olabilir mi? Allah Mescid-i Aksa'yı kıble yapmıştır. Böyle bir iddia, İbrahim'in hak dininde nesh olduğunu söylemekle eş anlamlıdır. Oysa nesh imkânsızdır, batıldır."
Buna ilişkin cevap şudur: Kâbe, aynı amaçla inşa edilen Mescid-i Aksa gibi başka mekânlardan çok aha önce, ibadet için kurulmuştur. Kâbe'yi Hz. İbrahim'in inşa ettiği, ibadet mekânı olarak kurduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Buna işaret eden apaçık alametler vardır orada, Makam İbrahim örneğin. Kudüs'teki Mescid-i Aksa'yı ise Hz. Süleyman inşa etmiştir. Onun da Hz. İbrahim'den (a.s) asırlar sonra yaşadığı bilinmektedir.
(Al-i İmran / 96) "Gerçek şu ki, insanlar için kurulan ilk ev Bekke (Mekke)de, o, bereket ve bütün âlemler için hidayet kaynağı Kâbe'dir." Ayetin orijinalinde geçen "el-beyt" ev demektir. Evin insanlar için kurulması ile ibadet amacıyla kurulması kastedilmiştir. Evin Allah'a ibadet etmeye aracı olacak bir neden şeklinde algılanması, içinde Allah'a ibadet etmek için ondan yararlanılması, ona yönelinmesi ve ona varmak için yolculuk yapılması gibi hususları ifade eder. Bunun kanıtı da ayetin akışı içinde onun mübarek oluşundan, insanlar için hidayet oluşundan söz edilmesidir.
Kâbe'nin "Bekke'de" şeklinde tanımlanması da bu anlamı çağrıştırıyor. Çünkü bu ifade, insanların onun yanında tavaf, namaz, hac menasiki gibi ibadetler gerçekleştirmek üzere sıklaşarak toplandıklarını ima etmektedir. Onun yeryüzünde insanlar yararlansınlar diye kurulan ilk ev olduğu hususuna gelince; ayetin lafzından hareketle buna ilişkin bir kanıt bulmak mümkün değildir.
Ayette geçen "Bekke" kelimesiyle Kâbe'nin bulunduğu yer kastedilmiştir. İnsanların orada sıkışarak toplanmalarından dolayı Bekke diye adlandırılmıştır. Bazılarına göre, Bekke, Mekke'dir. Dolayısıyla Mekke'nin başındaki "mim" "ba" ile yer değiştirmiştir. Tıpkı Arapların "lazım-lazıb, ratim-ratıb" demeleri gibi. Bazıları, Harem bölgesinin a-dı olduğunu, bazıları mescit demek olduğunu, bazıları ise tavaf yeri anlamına geldiğini söylemişlerdir.
"Mübarek" bereket kökünün "Mufaele" kalıbına uyarlanmış türevidir.  Çok hayır anlamına gelir. Dolayısıyla, mübarek kelimesiyle üzerine çok hayrın akıtılması, onun hayırlar içinde olması kastedilmiştir. Gerçi bu kelime, dünyevi ve uhrevi bereketleri birden kapsar, ancak: "bütün âlemler için hidayet..." ifadesiyle karşılık verilmesi, bununla dünyevi bereketlerin akıtılışının kastedildiğini gösterir. Ana unsurlar olarak da rızkların bolluğu, insanları ona hac ziyaretinde bulunmaya, yanında olmaya, ona saygı göstermeye, onun onurunu gözetmeye yönelik ilginin çokluğu, gerekçelerin bolluğudur. Dolayısıyla bu anlam, Hz. İbrahim'in yüce Allah'ın bize bildirdiği şu duasına dayanmaktadır: "Rabbimiz, gerçekten ben çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim, Rabbimiz dosdoğru namazı kılsınlar diye, böylelikle sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları bir takım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (İbrahim, 37)
Kâbe'nin hidayet olması, insanlara ahiret mutluğunu göstermesi, onları saygınlığa, yakınlığa ve gözdeliğe ulaştırması demektir. Çünkü Allah onu ibadet amacıyla kurdurtmuş, birçok ibadet ve menasikin onun yanında yerine getirilmesini şer'i bir hüküm olarak emretmiştir. O, Hz. İbrahim tarafından inşa edildiği günden beri, yönelenlerin amacı, ibadet edenlerin mabedi özelliğini koruyor.
Kur'an-ı Kerim, Hz. İbrahim'in Kâbe'nin inşasını tamamladıktan sonra, ilk olarak onun zamanında hac ibadetinin yapıldığına delalet ediyor. Konuyla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyuruyor:
"İbrahim ve İsmail'e, evimi, tavaf edenler, itikâfa çekilenler ve rükû ve secde edenler için temizleyin." diye ahit verdik." (Bakara, 125) Bir ayette de İbrahim'e hitaben şöyle buyuruyor: "İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya gerekse uzak yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (Hacc, 27) Görüldüğü gibi ayet, bu duyuruya uzak, yakın bütün insanların, kabilelerin, aşiretlerin karşılık vereceklerini, "buyur" diyerek koşacaklarını gösteriyor.
Bu ilahi şiarın Hz. Şuayb zamanında da yerinde durduğu ve insanlarca bilindiği, Allah tarafından bize aktarılan ve onun Musa'ya söylediği şu sözlerden anlaşılıyor: "Doğrusu ben, sekiz yıl (hac) bana hizmet etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum, şayet on yıla tamamlayacak olursan artık o da senden." (Kasas, 27) Bu ayetin orijinalinde "yıl" kelimesi "Hac" ile ifade edilmiştir. Bunun nedeni yılın hac mevsimiyle birlikte devretmesidir. Hac mevsiminin gelişiyle birlikte bir yılın da tamamlanmış olmasıdır.
Aynı şekilde, Hz. İbrahim'in duası, Kâbe'nin sürekli ibadet amacıyla kullanıldığına, bir hidayet kaynağı olduğuna ilişkin unsurlar içermektedir. (Daha geniş bilgi için İbrahim suresine bakınız.)
Cahiliye Arapları Kâbe'ye büyük saygı gösteriyorlardı. Hz. İbrahim peygamberin (a.s) şeriatının bir emridir diye Kâbe'ye hac ziyaretinde bulunuyorlardı. Tarih, diğer toplumların da Kâbe'ye saygı gösterdiklerine ilişkin kanıtlar sunuyor. Bu olay bile, başlı başına bir hidayettir, bir yol göstericiliktir. Çünkü bunda insanları Allah'a, O'nu anmaya yöneltme söz konusudur. İslam'dan sonra Kâbe'nin bu özelliği daha da belirginleşmiştir. Yeryüzünün doğusundan ve batısından ondan söz edilir olmuştur. O, varlığı ve anılışıyla kendini insanların zihinlerine ve kalplerine sunuyor. Müslümanların ibadetlerinde, itaatlerinde, kıyamlarında, oturuş (kuud)larında, kurbanlarında hep o göz önünde bulundurulur.
Dolayısıyla o, hidayet kavramının tüm mertebeleri açısından bir hidayettir, bir yol göstericidir. İnsan zihnine gelebilecek en ufak bir düşünceden tutun, ta kendini bütün yönleriyle ibadete verme,
Allah'tan başka bütün her şeyden kopma düzeyine kadar bir hidayet rehberidir. Elbette bu son mertebeye ancak Allah'ın muhles=halis kıldığı tertemiz kullarından başkası erişemez.
Kaldı ki, Kâbe İslam dünyasını dünyevi mutluluğa da yöneltiyor. Bununla söylem birliğini, toplumsal kaynaşmayı, ortak çıkarları kastediyoruz. Dünyanın geri kalan kısmına da yol göstericilik yapar. Onları uyarır, ikaz eder. Değişik ve farklı güçlerin kaynaşmasının, birlikteliğinin yararlarını somut olarak gösterir.
Buradan öncelikle şu husus ortaya çıkıyor: Kâbe, kelimenin tüm anlamlarıyla dünya ve ahiret mutluluğuna ilişkin olarak yol göstericilik yapar. Hidayetin tüm mertebeleri açısından geçerlidir bu yol göstericilik. O, mutlak anlamda hidayet kaynağıdır.
İkincisi, o, bütün âlemler için yol göstericidir. Sadece İbrahim oğulları ve Araplar ya da Müslümanlar gibi belli bir topluluk için değil. Onun yol göstericiliğinin kapsamı geniştir.
(Al-i İmran / 97) "Orada apaçık ayetler, İbrahim'in makamı vardır."
Gerçi "ayetler" kelimesi "apaçık" olarak nitelendirilmiş ve bu niteleme nitelenene belli bir özellik kazandırmaktadır, ancak yine de kelimenin müphemlikten kurtulmadığını görüyoruz. Ayetin akışı Kâbe'nin meziyetlerini, üstün niteliklerini, başka mekânlardan şeref bakımından önce oluşunu açıklamaya dönüktür. Bu amaca ise, ancak net bir açıklamayla, müphemlikten ve mücmel anlatımdan uzak bir nitelemeyle varılabilir. Bu da gösteriyor ki: "...İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup..." şeklinde devam eden ifade "apaçık ayetler" sözüne ilişkin bir açıklama konumundadır. Şu halde "ayetler"den maksat, İbrahim'in makamı, güvenli kılınışı, güç yetiren insanların oraya haccetmelerinin gerekmesidir.
Ancak, bazı tefsirlerde görüldüğü gibi, bu üç cümle "ayetler" sözünden bedel veya atf-ı beyan değildir. Çünkü böyle olması durumunda, takdir icabı sözün şu tür ifadelere dönük olması gerekir:
"O, İbrahim'in makamıdır. Oraya giren için güvenliktir. Yol bulabilenler için orayı haccetmeleridir." Bu durumda: "men dahelehu=kim oraya girerse" sözü ister inşaî, ister ihbarî olarak başında "en" edatı takdir edilerek müfrede indirgenmiş olur. "lillahi elen-nas=Allah'ın insanlar üzerindeki" sözü de inşaî bir cümle olduğu halde haber cümlesine dönüştürülmüş olur. Ardından önceki cümleye atfedilerek müfrede tevil edilir ve-ya onun başında da "en" edatı takdir edilir. Ancak ayetin ifadesi, bunca yorum ve değerlendirmeye müsait değildir.
Oysa bu üç cümle, yani; "İbrahim'in makamı..." diye başlayan ifadeler, bir hükmün haber verilmesi veya ilk defa inşa edilmesi şeklinde özel amaçları vurgulamaya dönüktürler. Bu şekilde, "ayetler" de açıklığa kavuşmuş olur. Dolayısıyla aşağıdaki cümleye benzer bir açıklama getirmiş olur: Falan kişi şerefli bir adamdır. O falanın oğludur. Misafirperverdir. Ona tâbi olmamız gerekir." [Birinci cümlenin dışındaki cümleler, ilk cümleden bedel veya atf-beyan olmadıkları halde, ilk cümleyi açıklar niteliğe sahiptir.]
"Makam-u İbrahim=İbrahim'in makamı" mahzuf haberin mübtedasıdır. Dolayısıyla ifadenin açılımı: "Fihî makam-u İbrahim=orada İbrahim'in makamı vardır." şeklindedir. Bununla da kastedilen, üzerinde İbrahim'in (a.s) ayak izi bulunan taştır. Birçok rivayette, taşın bugün İbrahim makamı denilen yerde, tavaf yerinin kenarına yapışık mültezem yerinin (Kâbe'nin kapısıyla Hacer-ül Esved'in bulunduğu rüknün arasındaki mesafe) karşısında gömülü olduğu aktarılmıştır. Nitekim Peygamberimizin (s.a.a) amcası Ebutalib, "Lamiyye" isimli kasidesinde buna şöyle işaret ediyor:
"İbrahim'in ayak bastığı yer kayada yumuşaktır.
Ayakları nalınsız yalınayak batmıştır kayaya."
"İbrahim'in makamı" sözünden, Kâbe'nin kendisinin veya Kâbe'nin içinde bir yerin İbrahim'in makamı olduğu ve orada Allah'a ibadet ettiği anlaşılabilir.
İfadeyi şu şekilde açmak da mümkündür: "Hiye makam-u İbrahim...=Onlar (yâni ayetler); İbrahim'in makamı, güvenlik ve hac-dır." Ardından: "kim oraya girerse..." ve "Allah'ın insanlar üzerindeki..." ifadelerine yer verilmiştir. Ki bu iki cümle, iki haber olarak kullanılırken bir de inşaî bir hüküm kapsıyorlar. Bu, Kur'an'ın enteresan üslûbunun dikkate değer özelliklerinden biridir. Bu üslûbun bir gereği olarak kimi zaman, bir amacı vurgulamaya dönük bir ifade, başka bir amaca aracı olarak kullanılır. Böylece bu amaç öncekinin yerine konulmuş olur. Ondan ona geçiş yapılır ki, iki yarar birden elde edilsin, iki yön de korunmuş olsun. Birisinden haber verirken onun sözünün aynen hikâye edilmesi ve aktarılması gibi.
Bu uygulamaya şu ayetleri örnek gösterebiliriz: "Tümü, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandı. O'nun elçileri arasında hiçbirini ayrıt etmeyiz." (Bakara, 285) "Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi?..." (Bakara, 258) "Ya da... bir şehre uğrayan gibisini?" (Bakara, 259) Bu ayetlerin ikincisini tefsir ederken, bu tarz kullanımdaki inceliğe işaret etmiştik. Şu ayetleri de aynı kategoride inceleyebiliriz: "Malın da, çocukların da bir yarar sağlayamadığı günde." Ancak Allah'a selim bir kalp ile gelenler başka." (Şu’ra, 89) "Ama iyilik, Allah'a... iman edendir." (Bakara, 177) Bu son ayette, iyilik, iyilik yapanın yerine konulmuştur. Yine şu ayet de buna bir örnek oluşturmaktadır: "İnkâr edenleri (çağıranı)n örneği tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen haykıran kimsenin örneği gibidir." (Bakara, 171) Kur'an-Kerim'de yer alan birçok örnek de aynı özelliğe sahiptir.
Dolayısıyla: "Orada apaçık ayetler ve İbrahim'in makamı vardır... alemlere karşı..." ayetinin ahengi, aşağıdaki ayetin ahengini, tarzını çağrıştırmaktadır: "Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o:
"Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azap dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti. Ayağını
depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk su, diye vahyettik. Katımızdan ona bir rahmet ve temiz akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir benzerini de bağışladık. Ve eline bir deste al, böylece onunla vur ve andını bozma. Gerçekten, biz onu sabredici bulduk. O, daime Allah'a yönelip dönen biriydi." (Sâd, 41-43)
Bu söylediklerimiz, bazılarının cümlenin bedel olmasını esas alan değerlendirmelerinden farklıdır. Eğer mutlaka bedel olacaksa, bu durumda en uygun olanı: "İbrahim'in makamı" ifadesinin bedel, sonraki iki cümlenin de mahzuf iki bedele delalet eden yeniden başlamış cümle olmasıdır. Dolaysıyla ayetin takdiri açıklaması şöyle olur: "Orada apaçık ayetler vardır, İbrahim makamı, girenlerin güvenlikte oluşları ve güç yetirenlerin Kâbe'yi haccetmeleri."
Bu olguların her birinin, gerçekleşmeleri durumunda yüce Allah'a delalet eden, O'nun ulu makamını hatırlatan ayetler olduğunda kuşku yoktur. Çünkü ayet; herhangi bir şeye bir şekilde delalet eden bir alametten başka bir şey değildir. Acaba dünya ehlinin gözünde, hangi ala-met yüce Allah'a delalet etmek ve O'nun ulu makamını hatırlatma bakımından Hz. İbrahim'in konumundan, her girenin güvenlikte olduğu Harem'den, milyonlarca insanın her yıl tekrarlanan, gece ve gündüzün geçmesiyle geçmeyen, silinmeyen bir mevsimde yerine getirdiği ibadetlerden ve menasikten daha açık ve daha büyüktür.
Her ayetin, olağan üstü olması, doğa yasalarına uymaması hususuna gelince; böyle bir zorunluluk yoktur. Ayetin lafzı da anlamı itibariyle böyle bir çıkarsamaya delalet etmez. Kur'an'da geçen
"ayet" kavramları da bu anlamla sınırlı değildir. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "...hiçbir ayeti neshetmeyiz veya unutturmayız ki..." (Bakara, 106) Bu ayet kesin olarak, şeriat kapsamında yürürlükten kaldırılan hükümleri kastetmektedir. Bir diğer ayette şöyle buyruluyor: "Siz, her yüksekçe yere bir (ayet) anıt inşa edip oyalanıp eğleniyor musunuz?" (Şuarâ, 128) Bunun gibi birçok ayette
"ayet" kavramı, mucize ve olağan üstü işaret gibi anlamların dışında kullanıldığına tanık oluyoruz.
Bundan, bazı müfessirlerin "makam"ın bir mucize oluşunu vurgulamada ısrar etmelerinin ve "güvenlik" olgusuyla "hac" olgusunu, "ayet" kavramının dışında gösterme çabalarının tutarsızlığı da açıklığa kavuşmuş olur.
Yine diğer bazıları da "apaçık ayetler"le Kâbe'ye özgü başka olguların kastedildiğini söylemişlerdir. (Biz bu olguları bilinçli bir tercih olarak burada sıralamadık. Dileyen uzun tefsir kitaplarından zikredilen bu olguları öğrenebilir.) Bu yaklaşımın temelinde "ayet" kavramını, mucize ve olağanüstü şey şeklinde algılamak yatıyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi buna ilişkin kesin bir kanıt yoktur.
Doğrusu: "Kim oraya girerse güvenliktedir." ifadesi, yasal bir hükmü açıklamaya yöneliktir, varoluşsal bir özelliği değil. Ancak şurası açıktır ki, haber verme nitelikli bu cümle ile güvenliğe ilişkin geçmiş bir yasamadan haber veriliyor. Bunu Hz. İbrahim'in, İbrahim ve Bakara surelerinde yer verilen duasından da algılayabiliriz. Nitekim bu, cahiliye Arapları arasında Peygamberimizin (s.a.a) gönderilişinden önce, Hz. İbrahim'in dönemine kadar dayanan bir hak olarak Kâbe'ye tanınmış ve gözetilirdi. "Güvenlik"le kastedilen hususun, fitnelerin ve büyük olayların Harem'de meydana gelmedikleri, Kâbe'yi etkilemedikleridir, şeklindeki iddiaya gelince; Harem'de birçok savaşların, mukatelelerin, güvenliği ihlal edici gelişmelerin meydana gelmiş olması bu iddiayı çürütmektedir. Özellikle bu ayetin inişinden önce bölgede yaşananlar bu gerçeği ortaya koymaktadır. Yüce Allah'ın: "Görmediler mi ki, çevrelerinde insanlar kaçırılırken biz Harem'i güvenilir kıldık?" (Ankebut, 67) şeklindeki buyruğu, en fazla Harem'de güvenliğin kalıcılığına ve sürekliliğine işaret eder. Bunun nedeni de insanların Kâbe'ye gösterdikleri saygı, İbrahim'in şeriatta geçerli olan dokunulmazlığıdır. Sonuçta insanların bu tavrı, yüce Allah'ın koyduğu, yasalaştırdığı hükümden kaynaklanmaktadır.
Aynı şekilde, Hz. İbrahim'in lisanıyla aktarılan, "Rabbim, bu şehri güvenli kıl." (İbrahim, 35) "Rabbim, bunu bir güvenli şehir kıl." (Bakara, 126) şeklindeki duada görüldüğü gibi, o Mekke'nin güvenli bir yer kılınmasını istemektedir. Yüce Allah da onun duasını kabul ederek, orada güvenliğe ilişkin bir hüküm koymuş, insanların gönüllü olarak oraya yönelmelerini sağlamıştır. Böylece insanlar bu beldenin güvenliliğini kabullenmektedirler. "Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır." "Hicc" (Hacc şeklinde de okunmuştur.); yönelmek, kastetmek demektir. Daha sonra, özel olarak şeriatın belirlediği ölçüler dâhilinde Kâbe'ye varma, yönelme anlamında kullanılmıştır. "Sebilen=bir yol" sözü "istetaa=güç yetirme" sözünden temyiz konumundadır.
Ayet, hac hükmünün Hz. İbrahim (a.s) zamanında yürürlüğe konan hükmün sürdürüldüğünü, yürürlülüğünün geçerli olduğunu ifade etmektedir. Hz. İbrahim'e yönelik hitabı içeren şu ayet de bunu desteklemektedir: "İnsanlar içinde haccı duyur." (Hac, 27)
Buradan hareketle anlıyoruz ki: "Allah'ın insanlar üzerindeki hakkı" diye başlayan ifade: "Kim oraya girerse güvenliktedir." ifadesiyle aynı ahenge sahiptir. Dolayısıyla bu ifade de geçmiş bir yasal hükmü haber vermektedir. Gerçi yeniden yürürlüğe koymak şeklinde bir yeni hüküm de olabilir; ancak önceki değerlendirmenin daha yerinde olduğu ayetin akışından daha açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu gizliliği bulunmayan belirgin bir husustur.
"Kim küfre saparsa, şüphesiz, Allah âlemlerden müstağnidir." Ayette geçen "küfür"den maksat, ayrıntılara, furua ilişkin küfürdür. Namazı terk etmek ve zekâtı vermemek şeklindeki küfür yâni.
Dolayısıyla "küfür" bu ayette "terk" anlamında kullanılmıştır. Bu ifade, müsebbebin veya eserin sebep veya menşe yerine konuluşuna örnek oluşturmaktadır. Nitekim: "Allah... müstağnidir" sözü de illetin malul yerine konuluşuna ilişkin bir örnektir. Dolayısıyla ayetin anlamsal açılımı şöyledir: "Kim hac ibadetini terk ederse, o, Allah'a herhangi bir zarar veremez. Çünkü Allah âlemlerden müstağnidir, onlara ihtiyacı yoktur."
AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI
İbn-i Şehraşub Emir-ul Mü'minin'in (a.s): "İnsanlar için ilk kurulan ev" ayetiyle ilgili olarak şöyle bir değerlendirmede bulunduğunu rivayet eder: "Adamın biri ona: "Kâbe dünyada kurulan ilk ev midir? diye sordu. O, şöyle buyurdu: "Hayır, ondan önce de evler vardı. Ancak Kâbe insanlar için kurulan bereketli, ilk kutsal evdir. Onda hidayet, rahmet ve bereket vardır. Onu ilk kez İbrahim inşa etti. Sonra Curhum kabilesine mensup bir Arap boyu inşa etti. Sonra yıkıldı. Bu sefer Amalikler inşa ettiler. Sonra tekrar yıkıldı. Bu kez Kureyş Kâbe'yi o-nardı." (Tefsir-ul Burhan, c.1, s.301)
ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Munzir ve İbn-i Ebu Hatem, Şa'bi kanalıyla Ali b. Ebu Talip'ten şöyle rivayet ederler: "Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan ev, Bekke'de..." ayeti hakkında şöyle buyurdu: "Ondan öncede evler vardı. Fakat Kâbe, Allah'a ibadet amacıyla kurulan ilk evdir." (c.2, s.52)
Yine şu rivayeti, Matar kanalıyla İbn-i Cerir'den de rivayet etmiştir. Bu anlamı destekleyen rivayetler çoktur. İlel-üşŞerayi' adlı eserde, İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Evin bulunduğu yerin adı Bekke, beldenin adı da Mekke-'dir." (s.398, bap:137)
Yine aynı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "O yere Bekke denilmesinin sebebi, insanların orada toplanmalarıdır." (s.398, bap: 137)
Ben derim ki: Yani büyük bir kalabalık halinde toplanıp sıkışmalarıdır. Aynı eserde İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Mekke'ye Bekke denilmesinin sebebi, orada erkeklerin ve kadınların bir araya toplanmalarıdır. Orada kadınlar senin önünde, sağında, solunda ve seninle beraber namaz kılar ve bunun hiçbir sakıncası olmaz. Ama başka yerlerde bu uygulama uygun değildir, mekruhtur."
(s.397, bab:137)
Söz konusu eserde İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Allah yeryüzünü yaratmak istediğinde rüzgârlara emretti. Onlar suya vurdular. Bunun üzerine sular dalgalandı. Sonra köpürmeye başladı. Böylece üzerlerinde (bir kaymak gibi) köpük tabakası oluştu. Yüce Allah bunu Kâbe'nin bulunduğu yerde topladı. Onu bir köpük dağı haline getirdi. Yeri onun altına yaydı. "İnsanlar için ilk kurulan ev, Bekke'de o, bereket..." ayetiyle kastedilen budur. Dolayısıyla yeryüzünün ilk yaratılan parçası Kâbe'dir. Yeryüzünün geri kalan kısmı, ondan uzatılıp, yayıldı." (s.397, bab:137)
Ben derim ki: Yeryüzünün Kâbe'nin altından yayıldığına ilişkin rivayetler çoktur ve bu rivayetlerin içeriği kitaba ters düşmemektedir. Bunu reddedecek güçlü bir kanıt da yoktur. Ancak, eski doğa bilimcileri yeryüzünün yalın ve kadim bir unsur olduğuna inanırlardı. Bugün bu teorinin yanlış olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştır.
Ayrıca açıklamaya gerek yoktur. Bu, rivayetlerde Kâbe'nin yeryüzünün ilk yaratılan parçası olduğuna ilişkin olarak ileri sürülen tefsirdir. Ancak ayetin zahiri, ilk iki rivayetin içeriğini kapsar niteliktedir.
el-Kâfi'de ve Tefsiru’l- Ayyâşî'de İmam Sadık'tan (a.s): "Orada apaçık ayetler vardır." ifadesiyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir: "Bu apaçık ayetler nelerdir?" diye soruldu. Buyurdu ki: "İbrahim'in makamı. O, taşın üzerine çıkmış ve taşta ayak izi çıkmıştı. Bir diğeri Hacer-ül Esved'dir. Biri de İsmail'in konakladığı yerdir." (Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.187, el-Kâfi, c.4, s.223, h:1)
Ben derim ki: Bu anlamı destekleyen başka rivayetler de vardır. İmamın ayetin bunların bir kısmını içermemesiyle birlikte bu olgulardan söz etmesi, sayma ve örneklerini açıklama niyetiyle olabilir.
Tefsiru’l- Ayyâşî'de Abdussamed'den şöyle rivayet edilir: "Ebu Cafer (Halife Mansur Devaniki) mescidi genişletmek için Mekkelilerin evlerini satın almak istedi. Fakat Mekkeliler evlerini satmadılar.
Çeşitli şekillerde onları teşvik etmek istediyse de buna yanaşmadılar. Bunun üzerine Mansur'un canı sıkıldı ve İmam Sadık'a (a.s) geldi, dedi ki: "Şunların evlerinin ve bahçelerinin bir kısmını mescidi genişletmek amacıyla istedim, ama vermediler. Bu yüzden şiddetli bir üzüntü duymaktayım." İmam Sadık (a.s) buyurdu ki: "Üzülmene gerek yok. Senin elinde onları ikna edecek güçlü bir kanıtın var." Mansur dedi ki: "Onlara karşı kullanacağım kanıt nedir?"
İmam: "Kanıtın Allah'ın kitabıdır." buyurdu. Mansur: "Neresinde bu kanıt?" diye sordu. İmam şöyle buyurdu: "İnsanlar için ilk kurulan ev Bekke'de..." Burada yüce Allah sana şunu haber veriyor:
İnsanlar için ilk kurulan ev Bekke'dekidir. Eğer onlar, Kâbe'den önce evlerini yapmışlarsa, evleri ve bahçeleri onlarındır. Eğer Kâbe hepsinden daha eskiyse, onların sahip oldukları yerler de ona aittir. Bunun üzerine Mansur Mekkelileri çağırdı ve onların karşısına bu kanıtı sürdü. Mekkeliler dediler ki: "Ne istersen onu yap." (c.1, s.185)
Aynı eserde Hasan b. Ali b. Numan'dan şöyle rivayet edilir:
"Halife el-Mehdi Kâbe'nin etrafında onarım amaçlı bir takım düzenlemeler yaparken, bir ev Kâbe'nin dörtgen şeklindeki çevresi ortasında kaldı. Bu evi sahiplerinden istedi, ama onlar evlerini vermediler. Bunun çözümü için fakihlere başvurdu.
Dediler ki: "Gasp ederek bir yeri Kâbe'nin kapsamına katamazsın." Ali b. Yaktin el-Mehdiye dedi ki: "Ey müminlerin emiri, bir çözüm bulması için, ben Musa b. Cafer'e (a.s) yazarım ve çıkış yolunu sana haber veririm." Bunu üzerine Ali b. Yaktin Medine valisine, Mescidül Haram'a katmak istediğimiz ve sahibinin karşı çıktığı bir evin durumunu İmam Musa b. Cafer'den (a.s) sor. Bu işin içinden nasıl çıkacağımızı öğren diye emir verdi."
Vali bunu Ebu'l Hasan'dan (Musa Kâzım'dan -a.s-) sordu. Ebu'l Hasan buyurdu ki: "Buna cevap vermek bir zorunluluk mudur?"
Dedi ki: "Zorunludur." Bunun üzerine İmam şöyle buyurdu: "Yaz: Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Eğer Kâbe, insanların evlerinin bulunduğu yerde yapılmışsa, insanlar Kâbe'ye göre daha fazla hak sahibidirler. Şayet insanlar Kâbe'nin etrafına gelip yerleşmişlerse, Kâbe yerler üzerinde, onlardan daha çok hak sahibidir."
Bu yazı el-Mehdi'ye geldiğinde, onu alıp öptü, sonra söz konusu evin yıkılmasını emretti. Bunun üzerine evin sahipleri Ebu'l Hasan'a gelerek, el-Mehdi'ye, evin bedelini ödemesi için bir yazı yazmasını istediler. İmam el-Mehdi'ye "Onlara bir şeyler ver, rızalarını al." diye yazdı." (c.1, s.186)
Ben derim ki: İki rivayette de, tarihsel bir olaya yönelik latif bir kanıtsallık söz konusudur. Kâbe'yi genişletme faaliyetleri Mansur zamanında başlamış el-Mehdi zamanında tamamlanmıştır.
el-Kâfi'de İmam Sadık'ın (a.s): "...Evi haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Burada hac ve umre birlikte kastedilmiştir. Çünkü her ikisi de farzdır."
Bunu Ayyâşî de kendi tefsirinde rivayet etmiştir. Bu açıklamada haccın lügat anlamı olan yönelme, kastetme esas alınmıştır.
Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s): "Kim küfre saparsa" sözünü: "Kim terk ederse" şeklinde açıkladığı belirtilir." (c.1, s.192)
Ben derim ki: Bu rivayeti Şeyh Tusi "et-Tehzib" adlı eserinde aktarmıştır (c.5, s.18, h:4). Küfrün tıpkı iman gibi bir takım mertebelerinin olduğunu biliyorsun. Dolayısıyla ayette, teferruata yönelik küfür kastedilmiştir. (Usul-i dine yönelik değil.) el-Kâfi'de Ali b. Cafer'den, o da kardeşi İmam Musa Kâzım'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Dedim ki: "Bizden hacca gitmeyen kimse küfre mi girmiş olur? "dedi ki: "Hayır. Fakat bu böyle değildir, derse küfre girer." (Furu-u Kâfi, c.4, s.265)
Ben derim ki: Bu anlamda birçok rivayet vardır. Rivayette geçen küfürden "reddetme" kastedilmiştir. Ayette bu anlamın da kastedilmiş olması muhtemeldir. Dolayısıyla ayette küfür, sözlükteki anlamıyla kullanılmıştır. Hakkın üzerinin örtülmesi yani. Bu kavramın karşılığı, kullanıldığı yere göre belirginlik kazanır.
MESELEYE TARİHSEL BAKIŞ
Kâbe'yi ilk kez inşa eden kişinin Hz. İbrahim (a.s) olduğu tevatür düzeyinde kesin bir tarihsel olgudur. O dönemde bölgede İbrahim'in oğlu İsmail ile Yemen'den gelen kabilelerden olan Curhum kabilesi yaşıyordu. İbrahim Kâbe'yi yaklaşık olarak dörtgen şeklinde inşa etmişti. Dört yöne bakan köşeleri, esen şiddetli rüzgârların etkisini kırıyor, zarar vermesini engelliyordu.
Kâbe, Amaliklerin yeniledikleri güne kadar İbrahim'in inşa ettiği şekilde kaldı. Sonra Curhum kabilesi (veya tam tersine önce Curhum ve daha sonra Amalikler) Emirü’l-Müminin'den gelen rivayette belirtildiği gibi yeniden onu inşa ettiler.
 
Kâbe'nin yönetimi, hicretten önce ikinci yüzyılda Peygamberimizin atalarından biri olan Kusay b. Kilab'ın eline geçince, onu yıkıp yeniden sağlam bir şekilde inşa etti. Devm (bir çeşit hurma ağacına benzer) ve hurma ağacı kerestesinden bir tavan yaptı. Yanına da Darun Nedve'yi inşa etti. Yönetim işlerini ve ileri gelenlerle istişare etmeyi burada yürütüyordu. Sonra Kâbe duvarlarının baktığı yönleri Kureyş oymakları arasında bölüştürdü. Onlar da evlerini Kâbe'nin etrafındaki tavaf alanının çevresinde yaptılar. Evlerinin kapılarını Kâbe'ye açılacak şeklide planladılar. Peygamberimizin peygamber olarak gönderilişinden beş yıl önce bir sel sonucu Kâbe yıkıldı. Kabileler Kâbe'yi yeniden inşa etmek için iş bölümü yaptılar. Duvarlarını yapan usta Yunanlı (Rum) Yakum'du. Mısırlı bir marangoz da ona yardım ediyordu. Sıra Hacerü’l Esved'in yerleştirilmesine gelince, onu yerine koyma onuruna kimin erişeceği hususunda aralarında tartışma çıktı. Sonunda Hz. Muhammed'in (s.a.a) hakemliğine başvurmaya karar verdiler. Peygamberimiz (s.a.a) o sırada otuz beş yaşındaydı.
Kureyşliler onu akıllı, ileri görüşlü, doğru biri olarak biliyorlardı. Hz. Muhammed bir aba istedi. Hacer-ül Esved'i örtünün üzerine koydu. Sonra her kabilenin temsilcisinin örtünün bir ta-rafından tutup kaldırmasını istedi. Taşın konulacağı doğu tarafındaki yere kadar yükselttiklerinde, Hz. Muhammed (s.a.a) taşı tutup yerine yerleştirdi.
Yapılan harcamalar onlara ağır gelmeye başladığında, yapıyı bugünkü hali üzere bıraktılar. Böylece Kâbe'nin bazı bölümleri yapı dışında kaldı. Binayı küçülttüklerinden Hacerü’l- Esved tarafındaki Hicr-i İsmail dışarıda bırakılmış oldu. Kâbe, Yezid b. Muaviye döneminde Abdullah b. Zübeyr'in Hicaz'a egemen olduğu zamana kadar bu şekilde kaldı. Yezid'in Mekke'deki kumandanlarından Husayn, İbn-i Zübeyr'le savaştı. Kâbe mancınık atı-şından isabet aldı. Daha sonra yıkıldı, örtüsü ve bazı ahşap bölmeleri yandı. Sonra Yezid ölünce kuşatma kaldırıldı. İbn-i Zübeyr Kâbe'yi yıkıp yeniden inşa etmek istedi. Bu amaçla Yemen'den arıtılmış kireç getirildi. Duvarları onunla yapıldı. Hicr-i İsmail Kâbe'nin içine dâhil edildi. Kapının yere bitişik olması sağlandı. Karşı duvarda bir kapı daha açıldı. İnsanlar birinden girip diğerinden çıksınlar diye. Yüksekliği yirmi yedi zira (yaklaşık on üç buçuk metre) olarak öngörüldü. Bina tamamlanınca, Kâbe'nin içine ve dışına misk ve esans sürüldü. Üzeri halis ipek kumaşla örtüldü. Kâbe'nin onarımı Hicri 64 yılının recep ayının 17'sinde tamamlandı.
Sonra Abdulmelik b. Mervan halife oldu. Komutanlarından Hac-cac b. Yusuf'u İbn-i Zübeyr'le savaşmak üzere görevlendirdi. Nihayet İbn-i Zübeyr yenildi ve öldürüldü. Haccac Kâbe'ye girdi ve İbn-i Zü-beyr'in yaptığı değişiklikleri Mervan'a duyurdu. Mervan Kâbe'yi eski haline döndürmesini emretti. Bunun üzerine Haccac Kâbe'nin kuzey tarafını altı zira ve bir karış kadar yıktı.
Bu duvarı Kureyş'in attığı temel üzerinde yeniden inşa etti. Doğuya bakan kapıyı yerden biraz yüksekçe olmasını sağladı, ötekini kapat-tı sonra kalan diğer taşları yerlere döşedi.
960 tarihinde Osmanlı Sultanlarından Sultan Süleyman tahta gelince, Kâbe'nin çatısını değiştirdi. 1021 tarihinde tahta geçen Sultan Ahmet, 1039 Tarihinde meydana gelen büyük selin yıktığı kuzey, doğu ve batı duvarlarını onardı. Sonra Osmanlı Sultanlarından . Murad zamanında bir kez daha onarıldı. Kâbe o günden günümüze, yani hicri-kameri bin üç yüz yetmiş beş veya Hicri Şemsi bin üç yüz otuz sekiz tarihine kadar herhangi bir onarım geçirmemiştir. Kâbe'nin Şekli:
Kâbe yaklaşık olarak dörtgen şeklindedir. Sert mavi taştan yapılmıştır. Yüksekliği on altı metredir. Peygamberimiz (s.a.a) zamanında yüksekliğinin bundan daha az olduğunu Fetih günü Peygamberimiz (s.a.a) Ali'yi omuzlarına çıkarıp Ali'nin de Kâbe'nin üzerindeki putları aşağı indirip kırdığına dair rivayet edilen hadisten anlıyoruz.
İçinde su oluğu bulunan ve tam karşısında yer alan kenarın uzunluğu on metre ve on cm.'dir. Kapının yer aldığı ve karşısında bulunan kenarın uzunluğu ise on iki metredir. Kapı yerden iki metre yüksekliktedir. İçeriye giren için kapının solunda yer alan rükünde Hacerü’l-Esved yer alır. Onun tavaf yerinden yüksekliği bir buçuk metredir. Hacerü’l-Esved ağır, düzgün olmayan yumurta şeklinde bir taştır. Rengi kırmızıya çalan siyahtır. Üzerinde kızıl noktalar, sarı kıvrımlar yer alır. Bunlar taşta meydana gelen çatlamaların sonradan kaynaması sonucu oluşmuşlardır. Çapı yaklaşık olarak otuz santimetredir. Kâbe köşeleri, eski zamanlardan beri "rükün" olarak adlandırılır.
Örneğin kuzey köşesine "Rükn-ül Iraki", batı köşesine "Rükn-üş Şami", güney köşesine "Rükn-ül Yemani", Hacerü’l Esved'in bulunduğu doğu köşesine de "Rükn-ül Esved" denir. Kapı ile Rüknü’l-Esved arasındaki mesafeye "mültezem" denir. Bu adı almasının nedeni tavaf e-den kimsenin devamlı burada dua ve dilekte bulunmasındandır. Kuzey taraftaki duvarın üzerideki su oluğuna Mizab-ur Rahmet (rahmet oluğu) denir. Bu oluğu Haccac b. Yusuf yapmıştır. 954 tarihinde sultan Süleyman gümüş bir olukla değiştirmiş, 1021 tarihinde sultan Ahmet mavi çini nakışlı ve altın yaldızlı bir gümüş olukla değiştirmiştir. Sonra Osmanoğullarından sultan Abdulmecid 1273 tarihinde altın bir oluk göndermiştir. Yerine konulan bu oluk hala orada bulunmaktadır.
Oluğun tam karşısında yay şeklinde "Hatim" adı verilen bir duvar yer alır. Bu yay şeklinde bir yapıdır. İki ucu Kâbe'nin kuzey ve batı köşelerine bakar. Onlardan uzaklıkları 203 cm. kadardır. Bu yapının yüksekliği bir metredir. Kalınlığı bir buçuk metredir. İç tarafından nakışlı mermer kullanılmıştır. İçeriden bu yay şeklindeki duvarın ortasında Kâbe'nin bir tarafının ortasına kadarki mesafe 844 cm.'dir.
Bu "Hatim" adlı duvarla Kâbe'nin duvarının arasındaki boşluğa Hicr-i İsmail denir. İbrahim'in ilk kez inşa ettiği zamanlarda bunun yaklaşık olarak üç metrelik kısmı Kâbe'nin içindeydi. Geri kalan kısmı ise, Hâcer ve oğlunun koyunlarının barınağıydı. Denilir ki, Hâcer ve İsmail burada gömülüdürler.
Kâbe'nin içinde yapılan değişiklikler, onarımlar, Kâbe'ye ilişkin kurallar ve protokoller bizi pek ilgilendirmemektedir. Dolayısıyla bunların detayına girme gereğini duymuyoruz.
Kâbe'nin Örtüsü:
Daha önce Bakara suresinin tefsiri çerçevesinde, Hacer ve İsmail'in kıssası ve Mekke toprağına konaklamaları ile ilgili olarak aktardığımız rivayetlerde, Kâbe'nin inşasının tamamlanışından sonra Hâcer'in Kâbe'nin kapısına bir perde astığı ifade edilmişti. Kâbe'nin tümünü örten perdeye gelince, söylendiğine göre: İlk kez Kâbe'ye örtü giydiren kişi, Yemen Tubbalarından Ebu Bekir Es'ad'dır. Bu zat Kâbe'yi gümüş sırmalı bir perdeyle örtmüştü. Ondan sonra yönetime gelenler onun bu uygulamasını sürdürdüler. Daha sonra insanlar değişik kumaşlardan üretilmiş perdelerle örtmeye devam ettiler. Böylece üzeri kat kat perdelerle örtülür oldu. Bu perdelerden biri çürüdüğünde hemen üzerine yenisi konulurdu. Bu durum Kusay zamanına kadar sürdü. Kusay Kâbe'nin örtüsü için Araplardan yılda bir kez olmak üzere yardım topladı. Bu gelenek onun oğulları tarafından da sürdürüldü. Ebu Rebia b. Muğire bir yıl, diğer Kureyş kabileleri de bir yıl örtüyü değiştirirlerdi. Peygamber Efendimiz (s.a.a) Kâbe'yi Yemen kumaşıyla örtmüştü. Abbasi Halifelerinden el-Mehdi'nin zamanına kadar bu şekilde kaldı. Halife Hac için Mekke'ye geldiğinde, Kâbe bakıcıları perdelerin Kâbe'nin yüzünde birikmiş olmasından şikâyet ettiler. Bunların ağırlık yapıp Kâbe'yi yıkmasından korktuklarını belirttiler.
Bunun üzerine Halife bu örtülerin kaldırılmasını, yerine her yıl bir tek örtü serilmesini emretti. Bu gelenek günümüze kadar devam etti. Kâbe'nin bir de iç örtüsü vardır. İlk kez Kâbe'ye içeriden perde örten kişi Abbas b. Abdulmuttalib'in annesidir. Oğlu Abbas ile ilgili olarak bir adakta bulunduğu için bu perdeyi Kâbe'nin iç duvarlarına örtmüştü.
Kâbe'nin Konumu:
Kâbe toplumlarca kutsal ve saygın olarak bilinirdi. Hintliler Kâbe'ye saygı gösterirlerdi ve kendilerince üçüncü uknum olarak kabul edilen "sifa"nın ruhunun, eşiyle birlikte Hicazı ziyaret ettiği sırada Hacerü’l-Esved'e hulul ettiğini söylerlerdi. Fars ve Keldani Sabiileri onu yedi büyük evden biri kabul ederlerdi.53 Bir de, eski ve uzun süre ayakta kalmış olması dolayısıyla Zühal'in evi olduğuna inanılırdı. Farslar da Kâbe'ye saygı gösterirlerdi. Hürmüz'ün ruhunun ona hulul ettiğine inanırlardı. Bazen Hac için gittikleri de olurdu. Yahudiler ona saygı gösterir, İbrahim'in dini üzere orada Allah'a ibadet ederlerdi. İçinde resimler ve heykeller bulunurdu. Bunlar arasında ellerinde fal okları bulunan İbrahim ve İsmail'in resimleri de yer alırdı. Bakire Meryem'in ve Mesih'in resmi de yapılmıştı. Bu da Yahudiler gibi Hıristiyanların da ona saygı gösterdiklerinin tanığıdır.
Araplar da Kâbe'ye büyük bir saygı gösterirlerdi. Onu Allah'ın evi kabul ederlerdi. Her taraftan gelip ona hac ziyaretinde bulunur
53- Büyük evler şunlardır:
1- Kâbe,
2- İsfahan'daki bir dağın tepesindeki Mars,
3- Hindistan'daki Mendusan,
4- Belh kentindeki Nevbahar,
5- San'a'daki Gamadan,
6- Horasan'ın Ferğane kentindeki Kelusan,
7- Çin'in yüksek yerlerindeki bir ev.
Kâbe'nin İbrahim tarafından yapıldığını söylüyorlardı. Hac, İbrahim'in Araplar arasında tevarüs eden dininin bir kuralıydı.
 
Kâbe'nin Yönetimi:
Kâbe'nin yönetimi İsmail'in elindeydi. Ondan sonra bu görev oğullarına geçti. Sonra Curhum kabilesi onlara karşı üstünlük sağlayıp Kâbe'nin yönetimini ele geçirdiler. Ardından Kerker oğullarından bir taife olan Amalikler, Curhum kabilesiyle bir dizi savaşa girişip Kâbe'ye sahip oldular. Amalikler Mekke'nin aşağı kısmına konaklamışlardı. Curhumlular da yukarı kısmına yerleşmişlerdi.
İçlerinde melikleri de vardı. Sonra talih Curhumlulardan yana döndü; Amalikleri yenilgiye uğratıp Kâbe'nin yönetimini ele geçirdiler. Böylece yaklaşık olarak üç yüz yıl yönetim onların elinde kaldı. Hz. İbrahim'in yapısına eklemede bulundular, duvarlarını yükselttiler.
İsmail oğulları güçlenip çoğalınca, artık belli bir caydırıcı kuvvete kavuşunca, Mekke onlara dar gelmeye başladı. Bunun üzerine Curhumlularla savaştılar, onları yenilgiye uğratıp Mekke'den çıkardılar. O sırada İsmail oğullarının başında Amr b. Luhay bulunuyordu.
Kendisi Huzaa kabilesinin büyüğüydü. Mekke'nin yönetimini ele geçirip Kâbe'nin işlerini kendi uhdesinde topladı. Kâbe'nin üzerine putları koyup insanları onlara tapmaya çağıran ilk kişi odur. Kâbe'nin üzerine koyduğu ilk put "Hubel"dir. Onu Şam'dan getirmiş, Kâbe'nin damına koy-muştu. Ardından başka putlar da getirmişti. Böylece putların sayısı artmış ve Araplar arasında puta tapıcılık yayılmış ve tek ilaha kulluğu esas alan Hanif dini yok olmuştu.
Curhum kabilesinden Şahne b. Halef konuyla ilgili olarak Amr b. Luhay'a hitaben şöyle der:
"Ey Amr, ilahlar icad ettin sen.
Çeşit çeşit Mekke'de, evin çevresine putlar diktin.  Oysa Kâbe'nin bir tane Rabbi vardı, ebedi...
Ama sen, insanlar içinde, onun birçok Rabbinin olmasını sağladın.
Yakında bileceksiniz ki, Allah kısa süre sonra, sizin dışınızda evi için bir koruyucu seçecektir."
Kâbe'nin yönetimi Halil el-Huzai zamanına kadar Huzaa oğullarının elindeydi. Halil kendisinden sonra yönetimi kızına verdi. Kızı da Kusay b. Kilab'ın karısıydı. Kâbe kapısını açıp kapatmayı Huza oğullarından Ebu Gabşan el-Huzai adlı birine verdi. Ebu Gabşan bu görevi, bir deve ve bir fıçı şarap karşılığında Kusay b. Kilab'a sattı.
Bu olay Araplar arasında bir darbı mesel olmuştur: "Ebu Gabşan'ın alış verişinden daha zararlı..." diye.
Böylece yönetim Kureyş'e geçti. Kusay Kâbe'nin yapısını yeniledi. Daha önce buna değinmiştik. Durum, Peygamberimizin (s.a.a) Mekke-'yi fethetmesine kadar bu şekilde devam etti. Resulullah (s.a.a) Kâbe'ye girdi, duvarlardaki resim ve kabartmaların silinmesini, içindeki putların kırılmasını emretti. Üzerinde İbrahim'in iki ayağının izi bulunan taş, yani Makam İbrahim, o sırada Kâbe'nin yakınlarındaki koruma altında bir şeyin içindeydi. Sonra bugün bilinen yere gömüldü. Burası dört sütun üzerinde duran bir kubbedir. Tavaf edenler namaz kılmak amacıyla buraya yönelirler.
Kâbe'yle ilgili haberler ve onunla bağlantılı dinsel uygulamalar çok ve uzundur. Biz hac ve Kâbe ayetleri üzerinde düşünen bir araştırmacı için yeterli olan bu kısmını sunmakla yetindik.
Yüce Allah'ın bereketli kıldığı ve hidayet olarak öngördüğü Kâbe'nin bir özelliği de, hiçbir İslami grubun onun konumunu tartışma konusu yapmamış olmasıdır.
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

31/03/2009 - 11:23 Al-i İmran 81-85

n

31/03/2009 - 11:15 Al-i İmran 86-91

n

31/03/2009 - 10:09 Al-i İmran 92-95

n

31/03/2009 - 09:42 Al-i İmran 96-97

n

30/03/2009 - 13:47 Al-i İmran 98-101

n

30/03/2009 - 12:18 Al-i İmran 102-110

n

30/03/2009 - 11:47 Al-i İmran 111-120

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim