Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Al-i İmran 92-95
 
 
Bu ayetler grubunda yer alan ilk ayetin önceki ayetlerle bağlantısı açık değildir. Bu ayetin, kendisinden sonra yer alan ve birbirleriyle bağlantılı oluşları hususunda en ufak bir pürüz bulunmayan diğer ayetler kapsamında inmemiş olma ihtimali de vardır.

31/03/2009

 AYETLERİN MEALİ
92- Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz.
Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
93- Tevrat indirilmeden evvel, İsrail'in (Hz. Yakub'un) kendine haram kıldığından başka, İsrailoğulları'na bütün yiyecekler helal idi. De ki: "Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat'ı getirin de onu okuyun."
94- Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzerse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
95- De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O müşriklerden değildi."
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Bu ayetler grubunda yer alan ilk ayetin önceki ayetlerle bağlantısı açık değildir. Bu ayetin, kendisinden sonra yer alan ve birbirleriyle bağlantılı oluşları hususunda en ufak bir pürüz bulunmayan diğer ayetler kapsamında inmemiş olma ihtimali de vardır.
Benzeri bir probleme: "De ki: "Ey kitap ehli, gelin..." (Âl-i İmrân, 64) ayetiyle ilgili olarak iniş tarihi bağlamında tanık olduk.
Denebilir ki: Ayette hitap, İsrailoğulları'na yöneliktir. Tıpkı önceki ve sonraki ayetlerde olduğu gibi. Buna göre, dünyaya yönelik sevgilerinden, mal ve serveti Allah'ın dinine tercih edişlerinden dolayı kınandıktan sonra bu ifadenin yer almış olması şu anlama gelir: Siz, Allah'a ve elçilerine kendinizi nispet etmekle, iyilik ve takva ehli olduğunuzu söylemekle yalan bir iddiada bulunuyorsunuz. Çünkü siz mallarınızın birikimlerini seviyor, hayır amaçlı harcamalar hususunda cimrilik ediyorsunuz. Sadece kimsenin ilgisini çekmeyen, yok olması kimseye ağır gelmeyen değersiz şeyler infak ediyorsunuz. Oysa iyiliğe erişmek de ancak, kişinin malından sevdiği, değerli şeyleri infak etmesi ile mümkündür. Allah bunları korur, karşılığını eksiksiz verir. Bazı tefsir bilginlerinin bağlantı kurmak bağlamında yaptıkları değerlendirmelerinin özeti bundan ibaretti. Ancak bu tür şeyler boş yere çaba harcamaktır.
Geri kalan ayetlerin önceki ayetlerle irtibatlı olduğu açıktır. Bu konuda herhangi belirsizlik söz konusu değildir.
(Al-i İmran / 92) "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz."
Ayetin orijinalinde geçen "tenalû" fiili "en-neyl" kökünden "ulaşmak" demektir. "el-Birr" ise hayır amaçlı fiillerde genişleme, yoğunlaşma anlamına gelir. Rağıp der ki: "el-Berr=kara", "elbahr=deniz"in karşıtıdır. Karadan ilk akla gelen genişlik ve uçsuz bucaksız oluşudur. Bundan da hayır amaçlı fiillerde genişlik" anlamında "el-birr" kelimesi türetilmiştir."
"Hayır amaçlı fiil" derken, hakka inanmak ve temiz niyet beslemek gibi kalbî fiillerden veya Allah'a ibadet etmek ve O'nun yolunda infakta bulunmak gibi bedensel organların fiillerinden daha geniş, daha genel bir anlamı kastediyor. Aşağıdaki ayet, bu anlamın her iki kısmını da kapsıyor: "Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik (birr) değildir. Ama iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygambere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip dilenene ve kölelere veren; namazı doğru kılan, zekâtı veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır." (Bakara, 177)
Yukarıdaki ayeti: "Sevdiğiniz şeylerden... iyiliğe (birre) eremezsiniz." ayetiyle birlikte değerlendirdiğimiz zaman kastedilenin şu olduğu anlaşılıyor: Mal sevgisine rağmen onu Allah yolunda harcamak "birr"-in temel koşullarından biridir; ancak "birr"in gerçekleşmesi, bu koşulların tümünün bir arada olmasına bağlıdır.
Hiç kuşkusuz "birr"e ulaşmanın gayesi olarak "infak"ın altının çizilmesi bu kısmın özellikle önemli olduğu, gereken önemin verilmesinin zorunluluğunu gösterir. Çünkü insanın öz doğasında biriktirilen mala yönelik güçlü bir eğilim ve tutku vardır. İnsan onu kendi nefsinin bir parçası sayar. Malını yitirdiğinde, kendi yaşamının bir parçasını yitirmiş gibi etkilenir. Diğer ibadet ve amellerde ise meydana gelen kayıp ve tükenişler "infak" kadar göze gelmez.
Buradan hareketle, bazılarının: "Birr=iyilik" insanın sevdiği şeylerden infak etmesidir." Demelerinin tutarsızlığı anlaşılmış oldu.
Anlaşıldığı kadarıyla onlar şu ayeti bu ifadeye benzetmişlerdir:
"Yemediğin sürece açlığın acısından kurtulamazsın." Ancak bu yaklaşım, Bakara suresinin ilgili ayetiyle bağdaşmamaktadır.
Yukarıda yer verdiğimiz Bakara suresi ilgili ayetinden anlaşıldığına göre, "birr"den maksat, lugavi anlamının zahiridir. Hayırda genişlik ve hayır işlerde yoğunlaşma yani. Çünkü ayet, "birr" kavramını inançsal ve ameli, teorik ve pratik hayırlar toplamı şeklinde açıklıyor. Buradan hareketle, bazılarının: "Birr"den maksat Allah'ın ihsanı ve nimet bahşedişidir." ve diğer bazılarının: "Ondan maksat cennettir." şeklindeki sözlerinin yanlış olduğunu anlıyoruz.
"Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." Bu ifade, infak edenlerin gönüllerini hoş tutmaya, endişelerini gidermeye yöneliktir. Verilmek istenen mesaj şudur: Sizin sevdiğiniz halde hayır amacıyla harcadığınız mallar, karşılıksız olarak boşa gitmiş değildir.
Çünkü sevdiğiniz mallardan infak etmenizi emreden Allah, infak edişinizi ve infak ettiğiniz şeyleri bilir.
(Al-i İmran / 93) "Tevrat indirilmeden evvel, İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka, İsrailoğullarına bütün yiyecekler helal idi." Yiyecek anlamında kullandığımız "taam" kelimesi, yenilen ve besin maddesi olan her şeyi ifade eder. Hicazlılar bu kelimeyi sadece "buğday" anlamında kullanırlardı. Mutlak olarak kullanıldığı zaman onlara göre "buğday" anlamını ifade ederdi. Helal deme olan "hill" kelimesi, haramın karşıtıdır. Düğümleme (akd) ve bağlama (akl) anlamlarının karşıtı olan hall=çözme kökünden türemiş olabilir. Dolayısıyla serbestlik anlamını ifade eder.
İsrail, Hz. Yakup'tur. Allah yolunda cihad ettiği ve Allah'ın yardımıyla zafere ulaştığı için bu adı almıştır. Ehl-i Kitaba göre, İsrail kelimesinin anlamı, Allah'ı yenilgiye uğratan muzafferdir. Çünkü o, (Tevrat'ta iddia edildiğine göre) "Fonuil" denilen bir yerde Allah'la
Güreşmiş (!) ve O'nu yenmiştir(!) Kur'an böyle bir iddiayı yalanlamakta, ayrıca akıl da böyle bir şeyi imkânsız görmektedir.
"İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka." Bu cümle az önce işaret ettiğimiz "taam"dan (yiyecekten) istisnadır. "Tevrat indirilmeden evvel..." ifadesi ise ilk cümledeki "kane=idi" fiiliyle ilintilidir. Buna göre şöyle bir anlam elde ediyoruz: Tevrat inmeden önce İsrail'in kendine haram kıldıklarından başka, Allah İsrailoğulları'na hiçbir yiyeceği haram kılmamıştı.
"De ki: "Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat'ı getirin de onu okuyun." ifadesi, onların Tevrat'tan önce bütün yiyeceklerin kendilerine helal olduğunu inkâr ettiklerini gösteriyor. Ayrıca: "Hiçbir ayeti neshetmez ve unutturmayız." (Bakara, 106) ayetinin tefsiri çerçevesinde vurguladığımız gibi, ilahi şeriatlarda nesh olayını inkâr edişleri, bunu imkânsız görmeleri de buna ilişkin bir kanıttır. Doğal olarak: "Yahudilerin yaptıkları zulüm... dolayısıyla kendilerine helal kılınmış güzel şeyleri onlara haram kıldık." (Nisâ, 160) ayetinin işaret ettiği durumu da inkâr ediyorlardı.
Bir sonraki ayette yer alan: "De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyanlar olarak İbrahim'in dinine uyun." ifadesi gösteriyor ki, onlar bu inkârcı tutumlarını -bütün yiyeceklerin Tevrat'tan önce kendilerine helal oluşunu, haram kılınmanın onlar tarafından işlenen zulüm dolayısıyla haramın helâlı neshedişi şeklinde gerçekleştiğini inkâr edişlerini- Müslümanların içlerine kuşku atma vesilesi olarak kullanıyorlardı. Resulullah'ın (s.a.a) Allah'ın haber vermesi üzerine kendi dininin İbrahim'in hanif dini olduğunu söylemesini reddediyorlardı. İbrahim'in pozitif ve negatif aşırılıklara (ifrat ve tefrite) yer vermeyen fıtratla barışık dini yani.
Bu nasıl düşünülebilir? Oysa onlar, "İbrahim Tevrat şeriatına bağlı bir Yahudi'ydi." diyorlardı. Şu halde, Peygamberin dini İbrahim'in diniyse, Tevrat'ın haram saydığı bir şeyin helalliğini içermesi nasıl mümkün olabilir? Oysa nesh caiz değildir.
Bundan da anlaşılıyor ki, ayetin hedefi Yahudilerin yaydıkları kuşkuları bertaraf etmektir: "Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır." dediler."
(Mâide, 64) "Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir." (Bakara, 80) "Dediler ki: "Bizim kalplerimiz örtülüdür." (Bakara, 88) ayetlerinde olduğu gibi, burada Kur'an'ın öteden beri uyguladığı bir yöntemi dışında, ayetin onların dilinden şüphelerini zikretmemesi; yine, bir kaç ayet sonra: "De ki: "Ey kitap ehli... ne diye iman edenleri Allah yolundan alıkoyuyorsunuz?... Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler." (Âl-i İmrân, 99-100) ayetlerindeki gibi genel bir değerlendirmenin yapılması; bütün bunlar açıkça gösteriyor ki söz konusu şüpheyi, Yahudiler, Resulullah'a (s.a.a) karşı değil, karşılaştıkları, konuştukları müminlere karşı dile getiriyorlardı.
Yahudilerin zihinleri bulandırma amaçlı kuşkuları özetle şöyleydi:
Doğru sözlü bir Peygamber nasıl nesihten söz edebilir? Yüce Allah'ın işledikleri zulümden dolayı İsrailoğulları'na güzel şeyleri haram kıldığını söyleyebilir? Bu ise, önceden helal olan bir şeye ilişkin hükmün neshedilmesidir. Allah açısından böyle bir şey caiz değildir. Haram olan daima haramdır. Allah'ın hükmünün değişmesine imkân yoktur.
Allah'ın yol göstericiliği ile Peygamberimizin (s.a.a) buna verdiği cevap şu olmuştur: Tevrat, inişinden önce bütün yiyeceklerin helal olduğunu belirtiyor. Eğer söylediklerinizde samimi iseniz Tevrat'ı getirin de okuyun. Konuyla ilgili ayetin ifadesidir bu: "...İsrailoğullarına bü-tün yiyecekler helaldi... eğer doğruysanız."
Şayet Tevrat'ı getirip okumaktan kaçınırsanız, şu halde Allah adına yalan söyleyen iftiracılar olduğunuzu, zalimler olduğunuzu kabul ediniz. Şu ifade de buna işaret ediyor: "Kim... iftira düzerse... zalim olanlardır."
Bundan da anlaşılıyor ki, benim sunduğum mesaj, yaptığım çağrı doğrudur. Öyleyse benim dinime uyun. O, İbrahim'in hanif tek ilaha kulluk sunmayı esas alan dinidir. Şu ifadede de buna işaret ediliyor: "Artık İbrahim'in dinine uyun..."
Ayetin anlamı ile ilgili olarak tefsir bilginleri farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. Fakat hepsi, ayetin, Yahudiler tarafından daha önce işaret ettiğimiz gibi nesh konusuyla ilgili olarak ortaya atılan hususlara cevap niteliğinde olduğunu belirtmişlerdir.
Konuyla ilgili olarak ortaya atılan en ilginç görüşse şudur: "Ayet, Yahudiler tarafından nesih konusuyla ilgili olarak ortaya atılan şüphelere cevap niteliğindedir. Şüphenin mahiyeti şuydu: Yahudiler diyorlardı ki: Ey Muhammed, eğer sen iddia ettiğin gibi, İbrahim'in ve ondan sonraki peygamberlerin dini üzereysen, nasıl oluyor da ona ve ondan sonraki peygamberlere haram kılınan deve eti gibi şeyleri helal sayabiliyorsun? Fakat sen onlara haram olan bir şeyi mubah saydın. Dolaysıyla onları tasdik ettiğini, din noktasında onlarla uyuştuğunu iddia edemezsin. İbrahim'e kendini nispet ederek "Ben, ona sizden daha yakınım" diyemezsin.
Yüce Allah'ın buna ilişkin verdiği cevabın özü şudur: Bütün yiyecekler bütün insanlara, bu arada İsrailoğulları'na helaldi. Ancak İsrail-oğulları işledikleri bazı günahlardan ve kötülüklerden dolayı bazı şeyleri kendilerine haram kıldılar. Yüce Allah bu hususa şöyle işaret ediyor: "Yahudilerin yaptıkları zulüm nedeniyle... önceleri kendilerine helal kılınmış güzel şeyleri onlara haram kıldık." (Nisâ, 160)
Şu halde, tefsirini sunduğumuz ayette geçen "İsrail" kelimesiyle kastedilenler "İsrail halkı"dır. Nitekim Yahudiler kendilerine "İsrail" derler. Dolayısıyla sadece Yakub kastedilmemiştir. Onların bazı şeyleri kendilerine haram kılmalarının anlamı da şudur: Onlar zulüm işlediler, kötülük yaptılar, bu da bazı güzel şeylerin kendilerine haram kılınmasına neden oldu.
 
"Tevrat indirilmeden evvel." ifadesi "İsrail'in kendine haram kıldıkları..." ifadesiyle ilintilidir. Eğer "İsrail"den maksat Yakup olsaydı, "Tevrat indirilmeden evvel..." ifadesi yersiz, anlamsız ve amaçsız olarak cümle içinde yer almış olacaktı. Çünkü Yakub'un Tevrat'ın inişinden uzun zaman önce yaşadığı apaçık bir gerçektir.
Dolayısıyla böyle bir bağlamda ondan söz etmenin anlamı yoktur." Yukarıda görüşlerine yer verdiğimiz tefsir bilginin değerlendirmelerinin özü budur. Bir başkası da benzeri şeyler söylemiştir. Şu farkla ki, İsrailoğulları'nın bazı şeyleri kendilerine haram kılmalarının anlamı, onların bunu kendiliklerinden ve Allah tarafından bazı peygamberlere indirilen herhangi bir vahye dayanmaksızın yasal olarak yasaklamış olmalarıdır. Nitekim yüce Allah'ın kitabında belirttiği gibi cahiliye Arapları da böyle yapıyorlardı.
Bu tefsircilerin tamamı, uzmanlarca hoş karşılanmayan bir takım zorlamalar içine girmişler ve sözü, doğal akışından saptırmışlardır.
Aslında onları bu sonuca götüren şey, "Tevrat indirilmeden evvel" ifadesini: "İsrail'in kendine haram kıldıkları" ifadesiyle ilintili görmeleridir. Oysa ifade, ayetin başında yer alan: "helal idi" ifadesiyle ilintilidir. "Haram kıldıklarından başka..." ifadesi ise istisnai mu'tarıza (ayraç açma nitelikli istisna) konumundadır.
Buradan da anlaşılıyor ki, "İsrail" kelimesini "İsrailoğulları" anlamına almak gereksizdir. Söz konusu iki müfessirse, ancak bu anlamda kullanılması durumunda ayetin anlamının netlik kazanacağını vehmetmişlerdir.
Ayrıca, gerçi "İsrail"in mutlak olarak kullanılması durumunda "İsrailoğulları" şeklinde algılanması normaldir. Çünkü Araplar Bekr, Tağlib, Nizar ve Adnan derlerdi ve bununla, Bekroğullarını, Tağliboğullarını, Nizaroğullarını ve Adnan oğullarını kastederlerdi.
Ancak "İsrail-oğulları" ile ilgili olarak, Kur'an'ın indiği süreçte Araplar arasında böyle bir kullanım alışkanlığı yoktu. Ayrıca, Kur'an da bu kelimeyle ilgili olarak böyle bir kullanıma (söz konusu iki tefsircinin bu ayetle ilgili iddialarını bir yana bırakırsak) hiçbir yerde başvurmuş değildir.
Kaldı ki, Kur'an-ı Kerim'de "İsrailoğulları" deyimi yaklaşık olarak kırk yerde geçmektedir. Bunlardan biri de tefsirini sunduğumuz şu ayettir: "İsrail'in kendilerine haram kıldıklarından başka, İsrailoğulları'na bütün yiyecekler helaldi." Ayetteki bu iki yer arasında ne fark var? Çünkü başlangıçta Yahudilerden "İsrailoğulları" diye söz ediliyor, ardından iddialarına göre- "İsrail" diye söz ediliyor.
Kaldı ki, böyle bir kullanımın karıştırılmaya uygun bir yerde söz konusu olduğu da gayet açıktır. Bunun yanında, sayıları büyük bir yekunu tutan müfessirler, bundan Yakub'u anlamışlar, oğullarını değil...
Bu ifadeyle "Yakub"un kastedildiğinin en güzel şahidi, "ela nefsi-hi=kendine" ifadesidir. Burada tekil eril zamiri "İsrail"e döndürülmüştür. Eğer maksat İsrailoğulları olsaydı, Arap edebiyatı kurallarına göre dişil-tekil (ela nefsiha) ya da çoğuleril zamirinin (ela nefsihim) kullanılması gerekirdi.
"De ki: "Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat'ı getirin de onu okuyun." Tâ ki, iki gruptan hangisinin hak üzere olduğu ortaya çıksın. Ben mi, siz mi?... Bu, yüce Allah tarafından Peygamberine telkin edilen bir cevaptır.
(Al-i İmran / 94) "Artık bundan sonra kim Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzerse, işte onlar, zalim olanlardır." İfadenin akışından anlaşıldığı kadarıyla bu, yüce Allah'ın Peygamberine hitaben söylediği bir sözdür. Bu durumda, Peygamberimizin gönlünün hoş tutulmasının amaçlandığı anlaşılıyor. Deniliyor ki: Senin düşmanların olan Yahudiler, bu açıklamadan sonra zalimlerdirler. Çünkü Allah'a karşı yalan iftirada bulunuyorlar. Ayrıca, dolaylı olarak Yahudilere de bir itiraz yöneltiliyor. Bu bakımdan ifadenin bir kinaye niteliğinde olduğunu da söyleyebiliriz.
İfadenin, Peygamberimizin (s.a.a) sözlerinin devamı olması ihtimalini ise, "min be'di zalike=bundan sonra" sözündeki işaret zamirinin tekil olması dolayısıyla ayetin zahiri desteklenmemektedir.
Bu açıdan da cümlenin kinaye özelliği belirginleşiyor ve yenik hasım görmezlikten geliniyor. Ki söz, onun nezdinde de bir tür kabul görsün. Yüce Allah'ın şu sözü buna ilişkin bir örnektir: "Gerçekten ya biz, ya da siz herhalde bir hidayet üzereyiz veya apaçık bir sapıklıkta." (Sebe', 24) Dolayısıyla "zalike=bu" zamiri ile açıklama ve kanıta işaret ediliyor.
İftira eden kimse, her halükarda zalim olmasına karşın "bundan sonra" denilmesinin sebebine gelince; bunun nedeni, söylendiği gibi, zulmün ancak somut bir açıklamadan sonra gerçekleşmesidir. "İşte onlar, zalim olanlardır." ifadesindeki sınırlandırma, her durumda (ister bu Allah'ın sözü olsun, ister peygamberin sözünün devamı olsun) kalb sanatı çerçevesinden bir münhasır kılma örneğidir. [Onların yaptıklarını sadece zulüm olarak niteleme yerine, mübalağa sanatına uygun olarak zulüm onların yaptıklarına sınırlı kılınmış ve zalimler onlarla sınır-lı olarak gösterilmiş ve: "İşte onlar, zalim olanlardır." denilmiştir.]
(Al-i İmran / 95) "De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyanlar olarak İbrahim'in dinine uyun..." Size haber verdiğim ve sizi çağırdığım hususla ilgili olarak hak benden yana olduğuna göre, benim dinime uyun. Deve eti gibi Allah'ın helal kıldığı güzel şeyleri helal kılışımı onaylayın. Onların size haram kılınmış olması, Allah'ın haber verdiği gibi zulmünüzden ve haksızlığınızdan dolayı verilmiş bir cezaydı.
Şu halde: "uyun..." şeklindeki ifade, kendi dinine uyulmasına ilişkin bir kinayedir. Onun bizzat zikredilmemesinin nedeni, onların İbrahim'in dinini kabul ediyor olmalarıdır. Bununla, çağırdığı dinin Allah'ın birliğini esas alan fıtri bir din olduğuna işaret ediliyor.
Çünkü fıtrat, insanın et ve diğer rızklar açısından güzel ve temiz şeyleri yemesine engel oluşturmaz.
AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI
 
el-Kâfi'de ve Tefsirul -Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "İsrail [Yakup] deve eti yediği zaman rahatsız olur ve böğrü ağrırdı. Bunun üzerine deve etini kendine haram kıldı. Bu durum Tevrat'ın inişinden önceydi. Tevrat indikten sonra (Musa) deve etini haram kılmadı, ama yemedi de." (el-Kâfi, c.5, s.306, h:9; Tefsiru’l-Ayyâ-şî, c.1, s.184, Tahran baskısı.)
Ben derim ki: Buna yakın bir rivayet de Ehlisünnet kanallarınca aktarılmıştır. Rivayette geçen "deve etini haram kılmadı, ama yemedi de" sözündeki iki zamir Musa'ya dönüktür. Çünkü konum bunu gerektiriyor. [İsrail o zaman yaşamıyordu.] Dolaysıyla kastedilen anlam şöyle olur: "Musa onu haram kılmadı, ama yemedi de." "Yemedi" anlamına gelen "lem ye'kul" kelimesinin tef'il kalıbından türemiş olması da (lem yuekkil) mümkündür. Dolayısıyla
"Yemedi, diğerine de yedirtmedi." anlamına gelir. Çünkü et-Tac adlı eserde, bu kelimenin "Tef'il" kalıbıyla birlikteliği ifade eden "Mufaele" kalıbının aynı anlamı ifade et-tikleri belirtiliyor (yani kendisi başkasıyla birlikte onu yemedi).
 
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

31/03/2009 - 11:23 Al-i İmran 81-85

n

31/03/2009 - 11:15 Al-i İmran 86-91

n

31/03/2009 - 10:09 Al-i İmran 92-95

n

31/03/2009 - 09:42 Al-i İmran 96-97

n

30/03/2009 - 13:47 Al-i İmran 98-101

n

30/03/2009 - 12:18 Al-i İmran 102-110

n

30/03/2009 - 11:47 Al-i İmran 111-120

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim