Siz Aleviler İmam Ali Hareminin (Türbesinin) Güvercinleri idiniz
Uçurdular Sizi Buralardan
Artık Geri Dönme Vaktiniz Gelmedi mi?
Ayetullah Sistani:

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Al-i İmran 81-85
 
 
Resulullah'ın (s.a.a) peygamberliğine işaret eden ayetleri inkâr ettiklerini açıkladıktan ve bu arada Hıristiyanların açıkça, Yahudilerin de üstü kapalı bir şekilde iddia ettikleri gibi- Musa ve İsa (a.s) gibi bir peygamberin Allah'ı bırakıp kendisinin veya peygamberlerden ve meleklerden birinin

31/03/2009

 

AYETLERİN MEALİ

81- Hani Allah peygamberlerin misakını almıştı: "Size kitap ve hikmet verirsem, sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi gelirse, kesin olarak ona iman edeceksiniz ve ona yardımcı olacaksınız." Demişti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu hususta ahdimi aldınız mı?" Onlar; "İkrar ettik." demişlerdi de; "Öyleyse şahit olun, ben de sizinle birlikte şahit olanlardanım." demişti.

82- Artık kim bundan sonra yüz çevirirse, işte onlar fasıklardır.
83- Peki onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her kim varsa, istese de, istemese de, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürüleceklerdir.
84- De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlara indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız."
85- Kim İslam'dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.
 
AYETLERİN AÇIKLAMASI
Bu ayetler, önceki ayetlerden bağımsız, bağlantısız değildir. Ayetlerin akışı bir ve süreklidir, birliğini koruyarak akmaktadır. Sanki yüce Allah, Ehl-i Kitabın, din ve kitapla ilgili olarak sahip oldukları bilgiye rağmen azdıklarını, kelimeleri konuldukları anlamların dışına çekip yorumladıklarını, insanların kafasını karıştırarak hakkı görmelerine engel olduklarını, peygamberler arasında ayırım yaptıklarını, Resulullah'ın (s.a.a) peygamberliğine işaret eden ayetleri inkâr ettiklerini açıkladıktan ve bu arada Hıristiyanların açıkça, Yahudilerin de üstü kapalı bir şekilde iddia ettikleri gibi- Musa ve İsa (a.s) gibi bir peygamberin Allah'ı bırakıp kendisinin veya peygamberlerden ve meleklerden birinin Rab edinilmesini emretmiş olmasını olumsuzladıktan sonra, olumsuzluğu daha da pekiştirici bir unsur olarak onlara şöyle bir soru yöneltmektedir:
Böyle bir şey nasıl olabilir? Oysa Allah peygamberlerden misak almıştır. Bu misakın gereği olarak onlar, kendilerinden önce ve sonra gelen her peygambere inanıp ona yardım etmek zorundadırlar.
Kendilerinden önceki tüm peygamberleri tasdik etmeli, kendilerinden sonra gelecek olan peygamberleri de müjdelemelidirler. Hz. İsa'nın Hz. Musa'yı ve şeraitini tasdik etmesi ve Hz.
Muhammed-'in (s.a.a) gelişini müjdelemesi gibi. Ayrıca yüce Allah, bu konuda ümmetlerinden söz almaları ve onlar üzerinde şahitlik etmeleri hususunda da peygamberlerden misak almıştır.
Bu soruyu yönelttikten sonra da bunun, egemenliği gökleri ve yeri kaplayan "İslam" olduğunu açıklamıştır.
Sonra da elçisinden, gönülden itaat ederek bu misaka uymasını istemiştir. Allah'a inanmasını, hiçbir ayırım yapmaksızın kendisinden önce gelen tüm peygamberlere indirilenlere iman etmesini, yüce Allah'a teslim olmasını, bunu kendisi ve ümmeti adına yapmasını emretmiştir. Bu, aracısız olarak ondan ve dolaylı olarak da ümmetinden misak almaktır. Bu hususu ileride açıklayacağız.
 
(Al-i İmran / 81) "Hani Allah peygamberlerin misakını almıştı: "Size kitap ve hikmet verirsem, sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi gelirse, kesin olarak ona iman edeceksiniz ve ona yardımcı olacaksınız." Ayet, yüce Allah tarafından alınan kesin bir sözden, misaktan bahsediyor.
Allah bu misakı, peygamberler için almıştır. "Size bir elçi gelirse..." sözü buna işaret etmektedir. Nitekim bu misakı peygamberlerden almıştır. "Bunu ikrar ettiniz ve bu hususta ahdimi aldınız mı?..." ifadesi ile daha sonra yer alan, "De ki: Biz Allah'a... iman ettik..." ifadesi de buna işaret etmektedir. Dolayısıyla bu misak, bu söz, peygamberler için peygamberlerden alınmış bir misak, bir sözdür. Onların dışındaki insanlardan da onların aracılığı ile alınmıştır.
Buna göre, ayette geçen "peygamberlerin misakı" ile onlardan alınan veya onlar için alınan misakın kastedilmiş olması mümkündür. Çünkü her iki durumda da tek bir misak söz konusudur.
Diğer bir ifadeyle, ayette geçen "peygamberler"den maksat, hem kendilerinden mi-sak alınanlar, hem de kendileri için misak alınanlar olabilir. Fakat, "Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik versin de..." diye başlayan iki ayet, bu ayetle bağlantılı olarak ele alındığında, "peygamberler"den maksadın, kendilerinden misak alınanlar olduğunu desteklemektedir.
Çünkü ayetlerin akış birliği gösteriyor ki, maksat şudur: Peygamberlere Allah kitap, hikmet ve peygamberlik verdikten sonra, insanları Allah'a ortak koşmaya davet etmeleri olacak iş değildir.
Nasıl olabilir ki? Oysa Allah onlardan, iman etmek ve kendilerinin dışında insanları Allah'ı birlemeye davet eden peygamberlere yardımcı olmak hususunda kesin söz almıştır. Dolayısıyla, yüce Allah'ın peygamberlerden aldığı misaktan söz ederek konuya başlaması daha münasip olur.
"Size kitap ve hikmet verirsem..." ifadesinin orijinali, "Lema ateytukum min kitabin ve hikmetin" şeklinde okunmuştur. Meşhur kıraat budur. Hamza dışındaki kıraat bilginleri böyle okumuşlardır.
İfade orijinalinin başındaki "Lema" harfinin "lamı" fetha, "mim"i de muhaf-fef, yâni şeddesiz telaffuz edilmiştir. Buna göre "ma" mevsuledir. "A-teytukum" (Bazıları "ateynakum" şeklinde okumuşlardır.) kelimesi de onun "sılası"dır. Zamir hazfedilmiştir.
"Min kitabin ve hikmetin" sözü buna delalet etmektedir. Mevsul kelime müptedadır, haberi de "letu'minunne..." diye başlayan ifadedir. "Lema"nın başındaki "lam" harf-i ibtidaiye=başlangıç harfidir
ve "letu'minunne..." kelimesinin başında-ki "lam" ise "kasem" edatıdır. Tümü de, alınan misakı açıklamaya dönüktür. Buna göre şöyle bir anlam elde etmiş oluyoruz: "Size verdiğim kitap ve hikmetten sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir peygamber geldiğinde, kesin olarak ona iman edeceksiniz ve ona yardımcı olacaksınız."
"Ma" harfinin şart edatı olması da mümkündür. Cezası da "letu'mi-nunne bihi" olur. Böylece şu anlamı elde etmiş oluruz:
"Size kitap ve hikmet verirsem, sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir peygamber gelirse, kesin olarak ona iman edeceksiniz ve ona yardımcı olacaksınız." Bu anlamlandırma daha güzeldir.
Çünkü kasemi mahzuf olan "lam"ın ceza cümlesinin başına gelmesi daha yaygın bir uygulamadır. Buna dayalı olarak elde edilen anlam da daha akıcı ve daha açık olur. Ayrıca misaklarla ilgili ifadelerde şart cümlesi, daha sık başvurulan ve daha çok bilinen bir uygulamadır. "Lema" kelimesinin "lima" şeklinde okunmasına gelince; bu 'lam'ın "gerekçelendirme" amacına yönelik olduğunu, "ma" harfinin de mev-sule konumunda algılandığını gösterir. Ancak tercih, "lam"ın fetha, yani "lema" şeklinde okunması yönündedir.
"Size verirsem" ve "size gelirse" ifadeleri gösteriyor ki, hitap, başlangıç itibariyle peygamberlere yöneliktir. Ancak, "Bunu ikrar ettiniz ve bu hususta ahdimi aldınız mı?" ifadesi, hitabın hem peygamberlere, hem de onların ümmetlerine yönelik olduğuna ilişkin bir karine konumundadır. Daha doğrusu, hitap peygamberlere özgüdür, ancak hitabın hükmü hem onları, hem de onların ümmetlerini kapsamaktadır. Dolayısıyla peygamberler iman etmek ve yardımcı olmak zorunda oldukları gibi, ümmetleri de iman etmek ve yardımcı olmak zorundadırlar.
"...sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi gelirse..." ifadesinin zahiri, zaman açısından "sonradan gelme" durumunu göstermektedir. Buna göre, daha önce gelmiş olan peygamber, iman etmek ve arkasından gelen peygambere yardımcı olmakla yükümlüdür. Fakat, "De ki: "Biz Allah'a... iman ettik..." ifadesinden anlaşıldığı kadarıyla misak, önce gelen ve sonra gelen tüm peygamberlerden alınmıştır. Dolayısıyla sonra gelen peygamberin de, iman etmesi ve önce gelen peygambere yardımcı olması bir zorunluluktur. Kuşkusuz biz bunu, ayetin lafzından değil, hitabın özünden algılıyoruz. Ulu Allah dilerse, bu hususla ilgili ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.
"...kesin olarak ona iman edeceksiniz ve ona yardımcı olacaksınız." Birinci zamirin de, tıpkı ikinci zamir gibi "peygamber"e döndürülmesi caizdir. Çünkü bir peygamberin başka bir peygambere inanmasının sakıncası yoktur. Nitekim yüce Allah bu hususa şu ayette işaret etmiştir: "Peygamber, kendisine
Rabbinden indirilene iman etti, müminler de. Tümü, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandı." (Bakara, 285) Ancak, "De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e... indirilene iman ettik..." ayetinin zahiri, ilk zamirin kendilerine verilen kitap ve hikmete, ikinci zamirin de "peygamber"e döndüğünü göstermektedir. Buna göre şöyle bir anlam elde etmiş oluyoruz:
"Size verdiğim kitap ve hikmete iman edeceksiniz ve sizin yanınızdakini tasdik etmek üzere gelen peygambere yardımcı olacak "Demiş"ti ki: "Bunu ikrar ettiniz ve bu hususta ahdimi aldınız mı?"
Onlar; "İkrar ettik." demişlerdi." Soru, onaylatma amacına yöneliktir. "İkrar" bilindiği gibi, kabul etme, onaylama anlamını ifade eder. Ayetin orijinalinde geçen "ısr" ise, "ahit" demektir ve cümle içinde
"almak" fiilinin mefulu konumundadır. Ahit almak, "alan"dan ayrı olarak, "kendisinden ahit alınan" birini gerektirir. Burada kendilerinden ahit alınanlar ise, ancak peygamberlerin ümmetleri olabilir.
Buna göre ayetin anlamı şöyle olur: "Demişti ki: "Siz misakı ikrar ettiniz mi ve bu hususta ümmetlerinizden ahdimi aldınız mı?" Onlar; "İkrar ettik." demişlerdi."
"Ahit almaktan maksat, peygamberlerin bunu kendi adlarına kabul etmeleridir." diyen de olmuştur. Bu durumda "ve bu hususta ahdimi aldınız mı?" ifadesi, "ikrar ettiniz mi?" sözü için atf-ı beyan
(açıklayıcı bağlaç) olur. Cevap olarak; "İkrar ettik." demeleri ve "ahit almak"tan söz etmemeleri de, bu görüşü destekliyor. Bu durumda, söz konusu misak sırf peygamberlere özgü olur ve ümmetleri kapsamına almaz. Ancak, "Öyleyse şahit olun... demişti." ifadesi, bu çıkarsamayı geçersiz kılıyor. Çünkü şahitliğin, peygamberlerin dışındakiler için söz konusu olduğu açıktır. Ayrıca, daha sonra gelen,
"De ki: "Biz Allah'a... iman ettik..." ifadesi de bunu destekliyor. Aksi takdirde, "Ben iman ettim." denilirdi. Bu da gösteriyor ki, burada Peygamberimizin (s.a.a) kendisinin ve ümmetinin imanı ifade edilmektedir. Ancak denebilir ki: "Ümmetlerin bu hususta peygamberlere ortak oldukları, "Öyleyse şahit olun." ve "De ki: "Biz Allah'a... iman ettik." ifadelerinden algılanmaktadır.
Dolayısıyla, "ahdimi aldınız mı?" sözü, bununla ilgili bir anlam, bir işaret içermiyor."
"Öyleyse şahit olun, ben de sizinle birlikte şahit olanlardanım" demişti." Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, şahitlik genellikle başkalarıyla ilgili olur. Şu halde, burada peygamberlerden ve ümmetlerinden sadır olan bir şahitlik söz konusudur. Daha önce de vurguladığımız gibi, "De ki: "Biz Allah'a... iman ettik." diye başlayan ifade ve ayrıca ayetlerin akışı bunun tanığıdır. Çünkü ayetlerin akışı, Ehl-i Kitabın, Resulullah Efendimizin (s.a.a) davetine olumlu karşılık vermekten kaçınmalarını protesto etmeye, bu tutumlarını eleştirmeye yöneliktir. Aynı şekilde, bu ayetlerde onların Hz. İsa ve Hz. Musa'ya ilişkin asılsız yakıştırmaları da reddediliyor. Nitekim, "Peki onlar, Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?" ifadesi ve diğer ifadeler de bu çıkarsamayı desteklemektedir.
Denebilir ki: "Öyleyse şahit olun." sözünden maksat, bazı peygamberlerin diğer bazısına şahitlik etmesidir. Yine denebilir ki: "Öyleyse şahit olun." hitabının muhatapları peygamberler değil, meleklerdir.
Her iki yaklaşım da özleri itibariyle mümkün olmakla beraber, ayetin lafzı, somut bir karine olmadıkça, buna ilişkin bir ipucu vermemektedir. Üstelik karinenin bunun aksine işaret ettiğini de vurgulamıştık.
Ayette dikkat çeken bir husus da, "Hani Allah peygamberlerin (nebilerin) misakını almıştı: ...size bir elçi (resul) gelirse..." ifadesinde misakın nebilerden, resuller için alınmış olduğuna yönelik ince bir işarete yer verilmiş olmasıdır. "İnsanlar tek bir ümmetti..." (Bakara, 213) ayetine ilişkin açıklamamızın akışı içinde "nebilik" ile "resullük" arasındaki farkı açıklamış, resulün nebiden daha özel bir konumda olduğunu belirtmiştik.
Ayetin lafzından anlaşıldığı kadarıyla misak, "nübüvvet" makamından "risalet" makamı için alınmıştır. Bunun aksini gösteren bir işaret yoktur.
Buna dayalı olarak bazı tefsir bilginlerinin, ayetin anlamıyla ilgili olarak söyledikleri şu sözleri tartışabiliriz: "Her biri diğerini tasdik etmek ve birbirlerine iman etmeyi emretmek üzere bütün peygamberlerden misak alınmıştır. Yani, din birdir ve bütün peygamberler insanları bu dine davet etmişlerdir." Kuşkusuz, bu değerlendirme açık gerçeğin ifadesidir.
Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalara göre ayetin anlamı şu şekilde belirginleşmektedir: Yüce Allah peygamberlerden ve onların ümmetlerinden kesin misak almıştır. Buna göre, şayet yüce Allah kendilerine kitap ve hikmet verirse, sonra beraberlerinde olanı tasdik eden bir elçi gelirse, Allah'ın kendilerine verdiği kitap ve hikmete iman edecek, resule de yardımcı olacaklardır. Peygamberlerden sonra gelen, önce geleni ve kendi çağdaşı olanı tasdik edecek, önce gelen de, sonra geleni müjdeleyip ümmetine tavsiye edecektir. Ümmet de onlara verilene iman edecek, söz konusu peygamberi tasdik edip ona yardımcı olacaktır. Bu da, dinin birliğini gerektirmektedir.
Bazı tefsir bilginlerinin ayetin maksadıyla ilgili olarak; "Allah, peygamberlerden Hz. Muhammed'i (s.a.a) tasdik etmeleri, onun peygamber olarak gönderilişini ümmetlerine müjdelemeleri yönünde kesin söz almıştır." şeklindeki değerlendirmelerine gelince; bu değerlendirme, özü itibariyle doğru olmakla beraber, daha önce işaret ettiğimiz gibi, buna ayetlerin genel akışı delalet ediyor, özel olarak bu ayet değil. Çünkü ayetin lafzı geneldir. Ayrıca ayet, Ehl-i Kitaba ilişkin eleştirinin akışı içinde yer almaktadır. Amaç, kitaplarını tahrif ettikleri, Peygamberimize ilişkin ayetleri gizledikleri, apaçık gerçeğe karşı inat ettikleri, dik başlılık ettikleri için Ehli Kitabı kınamak, onları azarlamaktır.
(Al-i İmran / 82) "Artık kim bundan sonra yüz çevirirse..." ifadesi, yukarıda sözü edilen misakı pekiştirme amacına yöneliktir. Anlamı da son derece açıktır. (Al-i İmran / 83) "Peki onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?... O'na teslim olmuştur." Bu ayet peygamberlerden alınan misakla ilgili anlatımı içeren önceki ayetin bir ayrıntısı konumundadır. Dolayısıyla ayeti şu şekilde yorumlamak gerekir: "Mademki Allah'ın dini birdir, mademki yüce Allah bu tek dine dayalı olarak peygamberlerden ve ümmetlerinden kesin söz almıştır, mademki önce gelen peygamberler ve ümmetleri sonra gelen resulü müjdelemekle, onun getirdiği mesaja inanmakla, onu tasdik etmekle yükümlüdürler, şu Ehl-i Kitap toplulukları seni inkâr etmekle neyi amaçlıyorlar? Durumlarına bakılırsa, dini arıyor görüyorlar. Peki, onlar, Allah'ın biricik dini olan İslam'dan başkasını mı arıyorlar? Bu nedenle mi seni tasdik etmiyorlar, İslam dinine bağlanmıyorlar? Oysa İslam'a sarılmaları gerekirdi. Çünkü İslam, insanın fıtratına, öz doğasına dayalı olarak şekillenen dindir. Zaten dinin böyle olması gerekir. Bunun kanıtı şudur: Göklerde ve yerde bulunan akıl ve bilinç sahibi varlıklar, varoluş bağlamında Allah'a teslim olmuşlardır. Dolayısıyla yasama bağlamında da O'na teslim olmaları bir zorunluluktur.
"Oysa göklerde ve yerde her kim varsa, istese de, istemese de, O'na teslim olmuştur." Göklerde ve yerde bulunan herkesi, bu arada Müslüman olmadıkları belirtilen Ehl-i Kitabı kapsayan bu İslam,
"teslim olmuştur" fiilinin geçmişte gerçekleşmiş bir anlamı ifade eden mazi bir fiil olması dolayısıyla, Allah'ın emrine yönelik varoluşsal teslim oluşu ifade etmektedir, kulluk kasti taşıyan boyun eğiş anlamındaki İslam'ı değil. Bu anlamı, "istese de, istemese de." sözü desteklemekte ya da kanıtlamaktadır.
Buna göre, "O'na teslim olmuştur." ifadesi, medlul ve müsebbep adına delil ve sebebin zikredilişiyle yetinilmesine ilişkin bir örnektir. Bu durumda ifadenin anlamsal açılımı şöyle olur:
Yoksa onlar İslam'dan başka bir din mi arıyorlar? Oysa İslam Allah'ın dinidir. Çünkü göklerde ve yerde bulunan herkes O'na teslim olmuştur, O'nun emrine boyun eğmiştir. Eğer buna razı olurlarsa, boyun eğmeleri gönüllü olarak gerçekleşmiş olur. Eğer Allah'ın dilediğini istemezlerse, başkasını talep ederlerse, yine de onların hakkında O'nun emri geçerli olacak, O'nun dediği gerçekleşecektir; hem de istemedikleri halde.
Buradan anlaşılıyor ki, "istese de, istemese de." ifadesinin orijinalindeki "vav" bağlacı, iki durumu bir birinden ayırma amacına yöneliktir. Dolayısıyla "istemek"ten maksat, onların yüce Allah'ın kendileriyle ilgili olarak irade ettiği sevdikleri şeylere rıza göstermeleri durumu, "istememek"ten de maksat, ölüm, yoksulluk ve hastalık gibi yüce Allah'ın kendileriyle ilgili olarak irade ettiği sevmedikleri şeylerden hoşnut olmamaları durumudur.
"Ve O'na döndürüleceklerdir." Bu da, İslam'ın din olarak benimsenmesinin bir diğer gerektirici nedenidir. Çünkü onlar, geçek Mevlaları olan Allah'a döndürüleceklerdir, küfürlerinin ve şirklerinin kendilerini sürüklediği şeylere değil.
(Al-i İmran / 84) "De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene... iman ettik." ayeti, peygamberimizden ve diğer peygamberlerden alınan misaka dayalı olarak ona yöneltilen bir emri ifade etmektedir. Ondan, kendisi ve ümmetinden inanlar adına; "Biz Allah'a, bize indirilene... iman ettik." demesi istenmektedir.
Az önce işaret ettiğimiz gibi, bu da söz konusu misakın hem peygamberlerden, hem de onların ümmetlerinden alındığına ilişkin bir kanıt niteliğindedir. "...İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlara indirilene..." Burada isimleri zikredilenler, İbrahim soyundan gelen peygamberlerdir.
Ayetten, "torunlar"la kastedilenlerin, Yakub'un soyundan gelen peygamberler veya Davud, Süleyman, Yunus, Eyub ve diğerleri gibi İsrailoğulları kabilelerinden olan peygamberler olduğuna ilişkin bir dolaylı işaret algılamak mümkündür.
"Ve peygamberlere Rablerinden verilenlere..." ifadesi, cümle içinde açıklamayı genelleştirmek amacıyla yer almaktadır. Amaç, Âdem ve Nuh gibi diğer peygamberleri de kapsam içine almaktır.
Sonra da; "Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız." ifadesiyle tümü bir değerlendirme altına toplanıyor.
"Kim İslam'dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez." ifadesi, alınan misakın kapsam alanının dışında kalan yaklaşımın olumsuzlanmasını amaçlamaktadır. Dolayısıyla misakın gereklerini yerine getirmenin zorunluluğu vurgulanmaktadır.
AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI
Mecma-ul Beyan adlı eserde, Emir-ül Mü'minin'den (a.s) şöyle rivayet edilir: "Yüce Allah, bizim Peygamberimizden önce, bütün peygamberlerden kesin söz aldı ki, onun gelişini ve özelliklerini ümmetlerine haber versinler, onu müjdelesinler, onu tasdik etmelerini emretsinler." (c.1, s.468, Tahran baskısı) ed-Dürr-ül Mensûr adlı eserde, İbn-i Cerir, Ali b. Ebi Talib'ten (r.a) rivayet eder: "Yüce Allah Adem'den şimdiye kadar gönderdiği bütün peygamberlerden Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında kesin söz almıştır. Şayet onun gönderilişi sırasında yaşıyorlarsa, kesinlikle ona inanacaklar, ona yardım edeceklerdir, ona inanmayı emredecek ve kavimlerinden bu hususta söz alacaklardır." Hz. Ali bunları söyledikten sonra şu ayeti okudu: "Hani Allah peygamberlerin misakını almıştı: "Size kitap ve hikmet verirsem..." (c.2, s.47, Beyrut baskısı)
Yukarıda yer verdiğimiz iki rivayet, daha önce de işaret edildiği gibi, ayetin lafzının ve akışının delalet ettiği hususu genel olarak açıklamaktadırlar.
Mecma-ul Beyan ve el-Cevami adlı eserlerde İmam Cafer Sadık'ın (a.s) ayetin anlamıyla ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Hani Allah, peygamberlerin ümmetlerinden misak almıştı.
Her ümmetten peygamberini tasdik etmek, onun getirdiği dine göre amel etmek üzere söz almıştı. Ancak onlar verdikleri sözlerini tutmadılar; peygamberlerinin şeriatlarının birçoğunu terk ettiler, birçoğunu da tahrif ettiler." (Mecma-ul Beyan, c.2, s.468, Tahran baskısı)
Rivayette sözü edilen husus, ayetin uyarlanabileceği konulardan birine temas etme şeklindedir. Dolayısıyla, ayetin hem peygamberleri, hem de ümmetlerini kuşatan genellikte olmasıyla çelişmez.
Yine Mecma-ul Beyan adlı eserde, Emirü’l Müminin'in, "Bunu ikrar ettiniz ve bu hususta ahdimi aldınız mı?" ifadesiyle ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Yani, "Bunu ikrar ettiniz mi?
Ve buna ilişkin olarak ümmetlerinizden söz aldınız mı?" Peygamberler ve ümmetleri dediler ki: "İkrar etmemizi emrettiğin şeyi ikrar ettik." Allah buyurdu ki: "Bu hususta ümmetleriniz üzerinde şahit olun. Ben de sizinle beraber, sizin ve ümmetlerinizin üzerinde şahidim." (c.2, s.468) ed-Dürr-ül Mensûr adlı eserde, İbn-i Cerir, Ali b. Ebu Talib'in, "Öyleyse şahit olun..." diye başlayan ifadeyle ilgili olarak şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Yüce Allah buyuruyor ki: "Bu hususta ümmetleriniz üzerinde şahit olun. Ben de sizinle beraber sizin ve onların üzerinde şahidim. Ey Muhammed, bütün ümmetler içinde,
bu ahitten sonra, kim senden yüz çevirirse, işte onlar fasıklardır, küfür içinde hakka baş kaldıranlardır." (c.2, s.48, Beyrut baskısı)
Biz, daha önce, rivayetin anlamının hangi hususa yönelik olduğunu belirttik. Tefsir-ul Kummî'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Yüce Allah, zerr âleminde onlara şöyle demişti: "Bunu ikrar ettiniz ve bu hususta ahdimi aldınız mı?" Onlar da; "İkrar ettik." demişlerdi. Bunun üzerine Allah meleklere; "Şahit olun." demişti." (c.2, s.107, Kum baskısı)
Ben derim ki: Böyle bir sonuç, daha önce de işaret edildiği gibi, ayetin zahirinden ilk etapta algılanmasa da ayet büsbütün böyle bir yoruma kapalı değildir.
ed-Dürr-ül Mensûr adlı eserde, "Kim İslam'dan başka bir din ararsa..." ayetiyle ilgili olarak Ahmed ve Taberani'nin (el-Evsat'ta)
Ebu Hureyr'den şöyle rivayet ettikleri kaydedilir: "Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Kıyamet günü ameller bir bir gelir. Namaz gelir der ki: "Ya Rabbi, ben namazım." Allah der ki: "Sen hayır üzeresin." Sadaka gelir ve der ki: "Ya Rabbi, ben sadakayım." Allah; "Sen hayır üzeresin." der. Sonra oruç gelir ve der ki: "Ben orucum." Allah; "Sen hayır üzeresin." der. Sonra bütün ameller gelir ve Allah her birine; "Sen hayır üzeresin." der. Sonunda İslam gelir ve der ki: "Rabbim, sen Selam'sın, ben de İslam'ım." Bunun üzerine Allah der ki: "Sen hayır üzeresin. Bugün seninle alır ve seninle veririm."
Allah kitabında şöyle buyurmuştur: "Kim İslam'dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır." (c.2, s.48, Beyrut baskısı)
et-Tevhid adlı eserde (s.46, h:7) ve Tefsir-ul Ayyaşî'de (c.1, s.182, h:78), ayetle ilgili olarak İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Burada kastedilen, onların yüce Allah'ı birlemeleri, tekliğini ikrar etmeleridir."
Ben derim ki: Allah'ı birleme (tevhit), Allah'ın kullarından istediği her şeyde O'na teslim olmayı gerektirir. Dolayısıyla ayetle ilgili bu anlamlandırma da, açıklama bölümünde zikrettiğimiz anlama dönmüş oluyor. Eğer bununla sırf şirkin olumsuzlanması kastedilmişse, o zaman ayette geçen "isteme" ve "istememe", ihtiyari ve zorunlu yol göstericiliği ifade etmiş olurlar.
Bil ki: Ayyaşî (c.1, s.181, h:76) ve Kummî (c.1, s.106) tefsirlerinde ve başka yerlerde aktarılan diğer bazı rivayetlerde, "Hani Allah peygamberlerin misakını almıştı..." ayetiyle ilgili olarak deniliyor ki: "Kesinlikle Resulullah'a iman edeceksiniz ve Emir-ül
Müminin'e yardım edeceksiniz."
Anlaşıldığı kadarıyla bu rivayetlerde, "ona iman edeceksiniz" ifadesindeki zamir Resulullah'a, "ona yardımcı olacaksınız" ifadesindeki zamir de Emir-ül Mü'minin'e döndürülerek ayet tefsir edilmiştir. Fakat ayetin lafzından buna ilişkin bir kanıt algılamak mümkün değildir.
Ancak bu çerçevede Ayyaşî, Selam b. Müstenir'den şöyle rivayet eder: "İmam Sadık (a.s) buyurdu ki: "Onlar kendilerini, öyle bir isimle isimlendirmişler ki, yüce Allah Ali b. Ebi Talib'den başkasını onunla isimlendirmemiştir ve onun tevilinin zamanı da gelmemiştir."
Dedim ki: "Sana feda olayım, tevilinin vakti ne zamandır?"
Buyurdu ki: "Onun tevilinin zamanı gelince, Allah bütün peygamberleri ve mü'minleri onun önünde toplayacak ve onlar ona yardım edecekler. Bu, şu ayetten çıkan bir sonuçtur: "Hani Allah peygamberlerin misakını almıştı: "Size kitap ve hikmet verirsem... ben de sizinler birlikte şahit olanlardanım." (c.1, s.181, h:77, Tahran baskısı)
Bu rivayet göz önünde bulundurulursa, yukarıda işaret ettiğimiz problemin çözümü kolaylaşır. Çünkü bu problem, ancak söz konusu rivayetlerin tefsir şeklinde algılanması durumunda ortaya çıkar. Tevil şeklinde algılanması durumunda söz konusu olmaz.
Çünkü tevil, daha önce "Sana kitabı indiren O'dur..." (Âl-i İmrân, 7) ayetini tefsir ederken belirttiğimiz gibi, anlam türünden olmayıp lafızla bağlantılı değildir.
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

31/03/2009 - 11:23 Al-i İmran 81-85

n

31/03/2009 - 11:15 Al-i İmran 86-91

n

31/03/2009 - 10:09 Al-i İmran 92-95

n

31/03/2009 - 09:42 Al-i İmran 96-97

n

30/03/2009 - 13:47 Al-i İmran 98-101

n

30/03/2009 - 12:18 Al-i İmran 102-110

n

30/03/2009 - 11:47 Al-i İmran 111-120

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim