Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 
 
Batının Dinden Kaçış Sebepleri Nelerdir?
 
 

11/04/2009

BATIDA DİNDEN KAÇIŞIN SEBEPLERİ[1]
Bildiğiniz gibi Avrupa’da, özellikle 18. Asırdan bu yana, halkın büyük bir kısmı dinsizliğe yönelerek, çok az insan bir dini kabullenmeye yanaşmıştır. Batıda dinden kaçış ve dinsizlik, bir kısım etkenlerin sonucudur. Biz burada sadece bunlardan önemlilerine değineceğiz:
Batıda dini önderlerin, onların başında da kilisenin dini kavramlar konusunda yaptığı açıklamalar, zayıf ve yetersiz olup; aklın kabul edemeyeceği şeylerdir. İnsan herhangi bir düşünceyi kabul etmedikçe, aklının onu rahat bırakmayacağı açıktır. Her din ve düşüncenin başarısının ilk şartı, aklı selimle çelişmemesidir.
Örneğin kilise, Allah’tan insani bir görünüm ileri sürerek, insana benzer bir Allah’ı tanıtma telaşındadır. Vücudu, ayakları, gözleri, kulakları, insanların sahip olduğu gibi, ama daha büyük elleri olan Tanrı’ya inanmaktadırlar.
Eğer çocukluk yıllarında insana, daha sonraları büyüyüp, bilgi sahibi olduktan sonra, kabul edemeyeceği bir Allah’ı tanıtırlarsa, büyüdüğünde kendi düşüncelerini ıslah ederek, doğru şekilde Allah’ı tanıma yerine, Allah’ın varlığını inkâr etmesi uzak bir ihtimal değildir.
Flamaryun “Tabiatta Allah” adlı eserinde şöyle der:
Kilise, insanlara Allah’ın sağ gözüyle, sol gözü arasındaki uzaklığın 6 bin fersah olduğunu tanıttı”
Kilise, dini kavramlar konusundaki kendisine has yorumlarını kabullendirmek ve halkı bu görüşleri kabul etmeğe zorlamak için, hiçbir baskıdan kaçınmıyordu. Hatta kilisenin kabul ettiği, ama doğrudan dinle bağlantısı olmayan bazı ilmi konular bile, sırf kilise kabul ettiği için “Örneğin dünyanın sabit olması, hareket etmemesi, güneşin dünya çevresinde dönmesi gibi...” inkâr etmekölümle sonuçlanan bir suç sayılıyordu.
Kilisenin orta çağda “Engizisyon” veya “İnanç teftişi” adlı mahkemeleri vardı. Bu mahkemeler kiliseye karşı olan görüşleri bulup ortaya çıkararak cezalandırıyorlardı.
Will Dourant, bu mahkemeler tarafından yapılan işkenceler hakkında şöyle diyor:
“İşkence yöntemleri zaman ve mekanlara göre, değişiyordu. Bazen mahkumun ellerini arkadan bağlayıp, o şekilde asarlardı. Bazense hareket edemeyeceği şekilde bağlayıp boğazına boğulacağı şekilde su dökerlerdi. Veya kollarını ve ayaklarını, o kadar sıkı bir şekilde iple bağlarlardı ki, etine batıp kemiğine dayanırdı.”[2]
Yine kendisi şöyle diyor:
“1480 yılından 1488 yılına kadar, yani 8 yıl içerisinde 8800 kişi yakılarak öldürülürken, 96494 kişiyse çeşitli ağır cezalara çarptırıldılar. 1480 yılından, 1808 yılına kadar yaklaşık olarak 31912 kişinin yakıldığı ve 291450 kişininse son derece ağır cezalara çarptırıldığı tahmin ediliyor.”[3]
Mezhep liderleri diye tanınan bu şahıslar, tarafından yapılan bu dehşet verici hareketlere halkın tepkisinin; dini ve dinin esas inançlarını, sonuçta Allah’ı inkârdan başka bir şey olmayacağı da açıktır.
Bu etkeni açıklamadan önce, bir kısım dakik felsefi konuları açıklamamız gerekecektir. Buda bu kitabın sathında değildir. Ama şunu bilmek gerekir ki, Batı’da İlahiyat ve Kelâm ilmi çok önemli ve çeşitli sorunlarla yüz-yüze olduğundan, Allah’ın varlığı ve diğer dinsel olaylar konusunda, aklın beğenip kabul edeceği doğru bir açıklama getirememiştir.
Batıda felsefi, özelliklede İlahiyatla ilgili kavramların, ne kadar zayıf olduğunu biraz olsun açığa kavuşsun diye Russell’in[4] bu konudaki bazı sözlerini sizlere naklediyoruz. Russell’in Allah’ın varlığında şüphesi vardır. Ama amelen dinsizdir. Russell (Niçin Hıristiyan değilim) adlı kitabında şöyle yazıyor:
“Gençlik yıllarında bu delil hakkında iyice düşünüyordum. Bu delili uzun bir müddet kabul ettim. Ama 17 yaşlarında “Can İstivart’ın” yaşamını okurken, şu cümlesiyle karşılaştım: “Babam bana, beni kim yaratmıştır? Sorusunun cevabı yoktur, derdi. Zira arkasından hemen şu soru söz konusu edilir: “Allah’ı kim yaratmıştır?” Onun bu sade cümlesiyle “Sebeplerin sebebi” delilinin yalan olduğunu anladım. Şu anda da onu yalan biliyorum. Eğer, her şeyin bir sebebi olması gerekirse, Allah’ın da bir sebebi olmalıdır. Eğer sebepsiz bir şey oluşabilirse, bu Allah’ta olabilir, âlem de. Bu delilinin boş ve yalan olması bu yüzdendir.”[5]        
İslâm felsefesinin alfabesiyle tanışan biri, Russell’in sözlerinin, ne kadar değersiz ve yanlış olduğunu anlar. O, sebep kanununun “Her varlık bir sebebe muhtaçtır” olduğunu zannetmiştir. Oysa sebep kanunu şudur: “Her mümkün bir sebebe muhtaçtır” Kainatın ilk nedeni olan Allah baştan bu kanunun dışındadır. Örneğin “Her fasık yalan der” cümlesi ilk baştan, adil insanları kapsamaz.
Konuyu daha fazla aydınlatmak için, bazı felsefi kavramları açıklamak gerekir buda bu kitabın sathının dışındadır.
Batı’da, toplumda dinin hâkimiyeti kabul etmek demek yani, bireylerin hürriyetlerini tamamen yok etmek, sömürü sisteminin ve kendini Allah tarafından halkın hâkimi bilen fertlerin diktatör yönetimleri anlamına geldiği kabullendirilmiştir.
Halk Allah’ı kabul ettikleri taktirde, bireyin devlet üzerinde, hiçbir hakkı ve hâkiminde birey üzerinde hiçbir sorumluluğu olmayan diktatörlüğü kabul etmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Öyleyse, Allah’ı kabul etmek demek; boğucu, baskı dolu korkunç bir toplumu kabul etmek demektir. Halk toplumsal hürriyet istiyorsa, dini ve Allah’ı inkâr etmek zorundadır. Dolayısıyla özgürlükleri insanlardan alan bir Allah’ı inkâr ederek toplumsal özgürlüğü seçmişlerdir.
Asrımızın tahrif olmayan tek ilahi dini İslâm’da, dini önderler devamlı bu noktayı vurgulamışlardır. “Eğer onların halk üzerinde hakları varsa, halkında onlar üzerinde hakkı vardır.”
Örnek olarak Müminlerin Emiri İmam Ali’nin (a.s) şu sözlerini nakletmekle yetiniyoruz:
“Yüce Allah benim hilafetimle bana, sizin üzerinizde hak karar vermiştir. Sizinde aynı oranda benim üzerimde hakkınız vardır. Hak, her zaman iki taraflıdır. Birinin başkası üzerinde şu şekilde hakkı olur ki, onunda bunun üzerinde hakkı olsun. Başkalarının üzerinde hakkı olup ta başkalarının onun üzerinde hakkı olmayan sadece Allah’tır. Yaratıkların böyle özellikleri yoktur. Zira o kullarına kadir ve hâkimdir. Onun çeşitli kazası sadece hak üzere gerçekleşir.”[6]
Halkın genelinin bilip inanmaları gereken Allah’ı tanıma esası çok sade ve fıtrî olsa da İlahiyat kavramlarını dikkatli, derin ve kapsamlı bir şekilde anlayabilmek çok karışık ve zor bir konu olup, zahmet isteyen bir iştir. Yüce Allah’ın isimleri, sıfatları (öz nitelikleri), ilahi kaza-kader, cebir, ihtiyar ve diğer birçok konu hakkında bahsetmek, Emiru’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) tabiriyle: “Çok derin bir denizdir” herkes ona girip görüş belirtemez.
Maalesef hem batıda hem de doğuda herkes, kendine bu konuda görüş belirtme hakkı tanımıştır ve tanımaktadır. Bu da konuların yanlış bir şekilde halka aktarılarak, onların dinin hâkimiyeti konusunda şüpheye düşmelerine neden olmuştur. Üstat Mutahhari, bu konuda şu olayı nakleder:
“Birisi, Allah niçin güvercine kanat verip deveye vermedi? sorusu karşısında şöyle dedi: “Eğer devenin kanadı olsaydı, bizim yaşamımız mümkün olmazdı. Zira deve uçarken toprak ve çamurdan yapılan evlerimiz yerle bir olurdu”
 Başka birine; “Allah’ın varlığına ne delilimiz vardır? diye sorduklarında şöyle dedi: “Eğer bir şeyler olmasaydı, halk da bir şeyler söylemezdi”.[7]
Delilin batıl olması iddianın batıl olduğunu göstermez. Ama psikolojik açıdan, iddia için, ne zaman zayıf bir delil getirilirse; duyan onun doğruluğunda şüpheye düşer, hatta bazen onun batıl olduğuna da inanır.
Dini inançlarda ihtisası olmayan şahıslar tarafından kalıcı ve güçlü olmayan bir şekilde savunulması, dinsizliğe yönelişin asıl sebeplerinden biridir.
İnsan eğilim ve içgüdülere sahiptir ki, ilahi hikmet, yaşamı düzene sokmak, kendi yaratılışının metninde istenilen hedefe insanı yönlendirmek için, bu eğilim ve içgüdüleri onun vücudunda karar kılmıştır. Cinsel istek, çocuğa, ilim öğrenmeye, marifete ve güzelliklere yöneliş, bunlardan bazılarıdır.
İnsanın bu duygularına tamamen kapılmaması gerektiği gibi öte taraftan, onları yok ve önemsiz sayıp, göz ardı ederek, onlarla savaşamaz. İnsan, bu içgüdülerini ıslah etmeli, istenilen ve beğenilen bir düzeye getirerek onları yönetmelidir.
Şimdi eğer, Allah ve din adına bütün bu duygular inkâr edilir, kuru dindarlık ve soyutlanma kutsal, ama evlilik aşağılık bir hareket olarak algılanır; cehalet kurtuluşun, ilim sapıklığın sebebi; kudret ve servet bedbahtlığın fakirlik ise, saadetin kaynağı olarak tanıtılırsa, bunların şiddetli bir şekilde etkisinde olan insanın dini terk ederek Allah’ı inkâr etmesi doğaldır. İşte bu batıda gerçekleşen ve doğuda ise Müslümanlar arasında bazı cahillerin yaymaya çalıştıkları şeydir.
Russell şöyle der:
“Kilisenin, öğrettikleri insanı iki bedbahtlık ve ümitsizliğin arasında bırakıyor; ya dünya bedbahtlığı ve onun nimetlerinden ümidini kesmek ya da ahiret bedbahtlığı ve ümitsizliği... Kiliseye göre insan, bu iki şeyden birini seçmelidir. Ya dünyada bedbahtlığını kabul edip ahiretin lezzetini tatmalı, ya da dünyanın nimetlerinden faydalanmak istiyorsa ahiretin nimetlerinden mahrum olmayı kabul etmelidir.”
Ama bu düşünce temelden batıldır. Gerçek din, insanın hem dünya hem de ahiret saadetini birlikte temin edendir. Dinden kaçan ise, hem dünyada hem de ahirette bedbaht olup hüsrana uğrayacaktır.
Her akıl sahibi şu soruyu mutlaka sorar:
-Niçin Allah insanı bu iki bedbahtlıktan birini seçmeye mecbur etmiştir? Yoksa Allah cimri midir?
Oysa gerçek şudur ki; dini yükümlülükler, insanın dünya saadetini de temin eder, ahret saadetini de. Üstat Mutahhari bu konuda şöyle diyor:
“Bazı tebliğcilerin, hakikat dışı eğitimlerinin, halkın dinden kaçmasında büyük rolü vardır. Allah’ı kabullenmenin; mahrumiyeti kabullenmeği, bedbahtlığı tahammül ederek; bu dünyanın lezzetlerinden el çekmeği gerektirdiğine inanmalarına sebep oldu. [8]
7-AHLÂKÎ VE AMELİ FESATLAR
Dini kabul etmek insanın hareketlerine kayıt ve sınırlar getirir. Bu yüzden, maddi ve şehvetlere batmış, dini kendi hür hareketleri karşısında bir engel gören kimseler, dini inkâr ederek yollarını açarlar.
Kuran’ı Kerim, miadın gerçekleşmesi konusunda şüphesi olan kimseleri ilmi değil ameli şehvetleri yüzünden bu şüphe ve kararsızlığa düştüklerini bildirmektedir.
“Fakat insan önündekini (kıyameti) yalanlamak ister”[9]
Öbür taraftan günahlar ahlâkî ve ameli fesatlar, hakkı ve hakikati tanımaya engeldirler. Tevhid, temiz toprakta yeşeren bir tohumdur. Çorak ve kötü toprak, onu çürüterek yok eder.
“Eğer insan ameli olarak şehvetine düşkün olur, maddeye tapar ve şehvetlerinin esiri olursa, yavaş yavaş düşüncelerinde (çevreyle uyumlu olma) aslına dayanarak onun ahlâkî ve ruhsal ortamına göre kendisini uyumlu eder.”[10]
Bu yüzden Yüce Allah Kuran’ın hidayet ediciliğini sakınanlara[11] ve uyarıcı özelliğini de şehvete batarak boğulmayan kimselere özgü olduğunu bildirmektedir.[12]
Son iki asırda batıda ahlâkî ve toplumsal fesadın, doruk noktasına ulaşması o halkın manevîyata yönelme ortamını azaltmıştır. Buda dini öğretilerin, hatta inanç boyutunu dahi inkâr etmelerine neden olmuştur.
“Sonunda, Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu”[13]
İşte bu silahla Hıristiyan Batı, İspanya’yı Müslümanların kontrolünden çıkardılar. Onlar Müslümanlar arasında ayyaşlığı, fuhuşu, şehvetperestliği yayarak; Müslüman safları arasında çatlaklar oluşturdular ve sonra da çirkin düşüncelerini gerçekleştirdiler.


[1] -Bu bölümün konularını yazarken üstat Murtaza Mutahhari’nin “Materyalizme eğilim nedenleri” kitabından da faydalandım.
[2] -Will Dourant, Medeniyet tarihi, c.18, s.350
[3] -Aynı kaynak, s.360
[4] -Bertrant Russell, yirminci asrın en meşhur filozoflarından biridir. Eserleri birçok yabancı dillere çevrilmiştir.
[5] -Murtaza Mutahhari’nin, “Materyalizme eğilim nedenleri” adlı kitabından naklen, s.66, 67
[6] -Nahcu’l-Belaga, 207.Hutbe
[7] -Murtaza Mutahhari, Materyalizme eğilim nedenleri, s.108
[8] -Mürteza Mutahhari, “Materyalizme eğilim nedenleri”, s.112
[9] -Kıyamet/5
[10] -Murtaza Mutahhari, Materyalizme eğilim nedenleri, s.114
[11] -Bakara/2: “O kitap (Kuran); onda asla şüphe yoktur. O, müttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir”
[12] -Yasin/69, 70: “Onun söyledikleri, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kuran’dır. Diri olanları uyarsın ve kafirler cezayı hak etsinler diye”
[13] -Rum/10
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

n

11/04/2009 - 09:12 İslam Dininin Allah'a Bakışı Nasıldır?

n

11/04/2009 - 09:09 Allah Nedir, Kimdir?

n

11/04/2009 - 09:08 Batının Dinden Kaçış Sebepleri Nelerdir?

n

11/04/2009 - 09:06 İnsanlar Niçin Dine Yönelirler?

n

11/04/2009 - 09:02 Dinin İnsandan Beklentileri Nelerdir?

n

11/04/2009 - 09:00 İnsanın Dinden Beklentileri Nelerdir?

n

11/04/2009 - 08:59 Din Hakkında Niçin Araştırma Yapmalıyız?

n

11/04/2009 - 08:57 Dinin Çeşitli Boyutları Nelerdir?

n

11/04/2009 - 08:54 Din Nedir ve İslam'ın Dine Bakışı?

n

11/04/2009 - 08:52 Kelam İlmi Nasıl Bir İlimdir?

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

20 Ocak 2018
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 31

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim