Hak Batıl Kavgası

Hak Batıl Kavgası


Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla

Kerbela olayı tek kelimeyle hak ve batılın somutlaşmış halidir. Tüm peygamberler ve semavi dinler aslında hakkın tanımını yapmak ve insanları hakka sevketmek için gönderilmişlerdir.

Hakkın tanımı çok basittir ancak onu yaşamak oldukça zordur. Allah haktır, O’ndan gayri ne varsa batıldır. Yani felsefi bir bakışla hak-batıl kavramı ele alındığında “batıl”ın mutlak yokluktan ibaret olduğu görülür. Zira varlık âleminde Allah’ın bulunmadığı tek bir zerre dahi yoktur. Var olan her şey Allah’ı ispat eden bir nişanedir.

Dolayısıyla batıl aslında Allah’tan uzaklaşmanın doğal sonucuna verilen addır. Yeryüzünün kuruluşundan bugüne kadar hep bir hak-batıl kavgası olmuştur. Bunu kimse inkâr edemez. Demek ki izafi de olsa “batıl” diye nitelendirebileceğimiz bir olgu var ve bu olgu hep hakkın karşısında durmuştur.

Konuyu biraz açacak olursak şöyle söylemek gerekir: Kavramlara ilahi zaviyeden yüklenmiş olan anlamlar hakkı yansıtır. Kişisel tercihlere ve nefsani arzulara dayanan manalar ise batılı temsil eder. Dolayısıyla salt batıl diye bir şey yoktur. Ancak hakla karışmış batıl vardır. Yani ilahi çizgiden uzaklaşıldığı ölçüde batıla yaklaşılmış olunur. Batıl seraba benzer, sadece insanı belli bir süre için aldatır. Kurân-ı Kerim hak ve batıl konusunu çok güzel bir örnekleme ile beyan etmiştir. Hakkı hayat kaynağı olan suya, batılı ise suyun çalkantısı ile oluşan köpüğe benzetmiştir. Yani batıl yok olup gitmeye mahkûmdur, baki ve kalıcı olansa haktır.

Bu manada her konuyu hak ve batıl, yani gerçek ve gerçek dışı olmak üzere iki ana bölüme ayırmak mümkündür; hak din-batıl din, hak-yol-batıl yol, hak görüş-batıl görüş, hak söz-batıl söz, hak sevgisi-batıl sevgisi ve ….

Kerbela olayı hak ve batıl kavgasının en bariz şekilde sahneye konulduğu bir gerçektir. Hak tarafında İmam Hüseyin (a.s) ve yarenleri, batıl tarafında ise Yezid ordusu.

İmam Hüseyin’in (a.s) bu olayın gerçekleştiği ana kadarki tüm duruş ve tutumları hep haktan yana olmuştur. O da aynen babası İmam Ali (a.s) ve dedesi Resulullah (s.a.a) gibi takip ettiği hedefin tahakkuku için hiçbir zaman batıla tevessül etmemiştir. O, Allah’ın yeryüzündeki hücceti idi ve insanları hakka hidayet etmekle görevlendirilmişti. Batıldan medet alarak hakkı doğrultmak ancak vahye ve nübüvvete inanmayan hümanist Emevi zihniyetinin siyaset anlayışında vardır. Bu siyaset anlayışında hakkı doğrultmak istemenin bile arka planında nefsani hesap ve çıkarlar vardır. Bu tür siyaset anlayışında değerleri topluma hâkim kılmaktan ziyade kendi adamlarını kayırma ve daha fazla çıkar devşirme düşüncesi vardır. Muaviye’nin siyasetinde bunu net olarak görmekteyiz. Bu siyaset anlayışında din sadece insanları yönetmek için kullanılan bir araçtır. Dolayısıyla din etken rolünü yitirmiş, edilgen bir pozisyona düşmüştür. Hal böyle olunca da siyasi otorite kendisine uygun bir din kültürü oluşturur. Kendisi dine uymadığı için dini kendisine uydurur. Çarşamba günü Cuma namazı kılmaya kalkışır!

Resulullah’tan (s.a.a) sonra ümmetin örnek alacağı ve rehber edineceği canlı Kurân, hiç kuşkusuz İmam Ali (a.s) ve onun soyundan gelen Ehlibeyt imamlarıydı. Peygamberimiz (s.a.a) sakaleyn hadisinde açıkça şöyle buyurmuştur: “Aranızda benden sonra sarıldığınız takdirde asla sapkınlığa düşmeyeceğiniz iki emanet bırakıyorum: Kurân ve Ehlibeytim. Bu ikisi havuzun başında bana kavuşuncaya kadar asla birbirinden ayrılmayacaktır.” 

Peygamberimiz (s.a.a) sakaleyn hadisinde “Kurân ve Ehlibeytin kıyamete kadar birbirinden ayrılmayacağını” ifade etmekle iki önemli hususu ortaya koymuştur: 1- Kıyamete kadar her dönemde ümmetimin başında Ehlibeytimden bir imam olacaktır. 2- Bu imam masum olacaktır. Çünkü Kurân masumdur. 

Fakat maalesef ümmet rahmet Peygamberinin (s.a.a) bu emrini görmezden gelince uyulması gereken din, uydurmalarla dolu bir dine dönüştürüldü. Bunun üzerine Peygamberimizin (s.a.a) vefatından daha yarım asırlık bir süre geçmemiş ve henüz o hazretin sohbetlerinden şereflenmiş olan birçok sahabe hayatta iken Resulullah’ın (s.a.a) hakkında “cennet gençlerinin efendisidir” diye buyurduğu İmam Hüseyin (a.s) Kerbela çölünde kuşatıldı. Kendisi de dâhil aile efradından ve ashabından birçok kişi susuz bırakılarak şehit edildi. Şehitlerin başları gövdelerinden ayrıldı… Hz. Hüseyin’in altı aylık yavrusuna bile acımadılar ve çocuk babasının kucağında iken atılan üç burçlu bir okla şehit edildi… Sonra şehitlerin cenazelerini yağmaladılar ve üzerlerindeki elbiseleri çıkardılar…. Bununla da yetinmeyip şehitlerin naaşları üzerinde at koşturdular… Şehitlerin yakınlarını esir ettiler ve şehir - şehir dolaştırdılar… Her şehre girmeden önce haber gönderip kutlama töreni tertiplenmesini sağladılar…

Sonunda ne mi oldu? İmam Hüseyin (a.s) kazandı ve Yezit kaybetti. Zaten olması gereken de buydu. Sonuç ne olursa olsun hak daima galiptir ve yine sonuç ne olursa olsun batıl mağluptur. Zira hakkın savunucusu Yüce Allah’tır ve O, mutlak galiptir.

Tarih boyunca bu vakayı örtbas edip unutturmak isteyenler ve Aşura’yı “aş gününe” dönüştürmeye çalışanların çabaları sonuç vermemiş ve bugün dünyanın dört bir yanından yükselen “Lebbeyk Ya Hüseyn!” sesleri Hüseyni çağrının sadece Hicri 61’in Muharreminde Kerbela’da kalmadığını, çağları aşarak tüm özgür insanların gönüllerinde karşılık bulduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Muharrem geldi eza geldi

Yere göklerden seda geldi

Kurân’a hayat vermek için

Ser veren server-i şüheda geldi…

Selam ve dua ile…

Google+ WhatsApp