HANGİ DİNDENİZ!?

HANGİ DİNDENİZ!?


İnsanın gerçek dini, değer yargılarıdır; öncelikleri ve uğruna her türlü fedakârlığı sergilediği konulardır. Bir Müslüman olarak şu mübarek Ramazan ayında şu soruyu samimi olarak kendimize sormalıyız: Acaba benim için en fazla değer taşıyan şey nedir? Önceliğim nedir ve ötelediğim şey nedir? Bu soruya samimi olarak vereceğimiz cevapta kendi dinimizi bulmuş olacağız.

Bu soruya verilecek cevaplar aynı zamanda bizim değerimizi de ortaya koyacaktır. Zira insanın gerçek değeri, değer verdiği hususlarda gizlidir.

Birçoğunun en fazla değer verdiği şey kendi şahsı ve dünyevi mevkisidir. Onu korumak için her türlü mücadeleyi verir. Hep üste çıkmak ve her platformda kendisinden söz ettirmek ister; kazara önemli bir platformda kendisinden söz edilmezse, yaptıkları övülmezse içine büyük bir dert olur, o gece uyuyamaz. Kendisinden söz edilmediği için, yapılmış olan etkinlik her ne kadar güzel ve isabetli olsa da ona kusurlar bulur, eksik olduğundan, yersiz ve gereksizliğinden vs… bahseder. Ancak kendisinin övüldüğü çok mütevazı ve sıradan bir etkinliği de yerlere göklere sığdıramaz. Burada söz konusu kişinin bu iki farklı tutumundan onun için değerli olan tek şeyin “sadece kendi şahsı” olduğunu anlamak pek de zor değildir.

Birçoğunun değer verdiği şey Kuran’da “dünya metası” diye nitelendirilen maddiyattır. Böyle biri sahip olduğu dünyevi mal ölçüsünde kendisini sosyal hayatta söz sahibi olarak görür. Maddi anlamda kendisinden alt derecede olanlara tepeden bakar, onları küçümser. Maddi yönden kendisi ile aynı seviyede bulunanlara haset eder ve onlardan öne geçme telaşı içine girer. Maddi açıdan kendisinden üstün olan karşısında da eziklik ve küçüklük kompleksine kapılır.

Bazılarının değer verdiği şey herhangi bir “dünya metası”dır. Evi veya arabası, yüzük  veya tesbihi, gömlek veya takım elbisesi vb…. Eğer bunları korumak için zahmetlere katlanıyorsa veya kaybettiğinde keder ve yasa boğuluyorsa, sahip olmadığında da bir tarafının eksik olduğu hissine kapılıyorsa demek ki bu metalar onun değer yargıları ve öncelikleridir, neticede onun dinidir.

Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’de Allah katında geçerli dinin “İslam/Allah’a teslimiyet” olduğu ifade edilmiştir.[1] “ Başka bir ayette ise şöyle buyurmuştur: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, arayıp bulduğu din ondan asla kabul edilmeyecektir.”[2]

Ayetten de anlaşılıyor ki insanların kendi arayışları sonucunda kendileri için buldukları yaşam tarzı, onların dinini oluşturmaktadır. Bu makam olabilir, mal olabilir, şöhrete ulaşma sevdası olabilir; özetle kişisel tercih ve isteklerin her biri olabilir.

Kuran- Kerim’de ancak “halis dinin” Allah’a ait olduğu, Allah tarafından kabul göreceği ifade edilmiştir.[3] Bu ifadeden “halis olmayan” bir dinin var olduğu da açıkça anlaşılmaktadır. Yani içerisine Allah’ın rızasının dışındaki çeşitli mülahazaların karıştığı bir yaşam tarzı da bir dindir. Ancak Allah’ın sahiplenmediği ve kabul etmediği bir dindir.

“Sizin dininiz size, benim dinim de bana!”[4] ayeti kerimesinde hak ve batıl mihverine dayalı iki zıt anlayış hakkında “din” ifadesi kullanılmıştır. Demek ki müşriklerin de bir dini vardı. Esasen şirke dayalı yaşam tarzı müşriklerin dinidir.

“Öyle bir mabuttur o ki Peygamberini, doğru yolu göstermek üzere “gerçek dinle, bütün dinlere” üstün olmak için göndermiştir ve Allah'ın tanıklığı yeter.”[5]

Hz. Mehdi’nin (a.s) zuhur edeceği dönemin müjdesini veren yukarıdaki ayette de onun getireceği “hak dinin” “bütün dinlere” galip geleceğinden söz etmekle birlikte buraya kadar anlatmaya çalıştıklarımızı özetlemiştir. Yani insanların kendi anlayışlarına dayandırdıkları yaşam biçimleri onların dinlerini oluşturmaktadır.

İslam dini, Yüce Allah’ın kemale erdirip razı olduğu eksiksiz tek dindir.[6] Eğer bu dinin öğretilerini hakkıyla ve teslimiyetle hayata geçirecek olursak o zaman kendimize “Müslüman” diyebiliriz.

İslam’ın en önemli öğretilerinden biri başkalarının dertleriyle ilgilenmektir. Resulullah (s.a.a), “Her kim bir Müslümanın “Müslümanlar neredesiniz?!” diye bağırdığını duyar da yardımına koşmazsa Müslüman değildir”[7] diye buyurmuştur. İletişim araçlarının gelişmesi sonucu artık dünya küçük bir köy haline gelmiştir ve coğrafyamıza en uzak olan ülkelerdeki insanlar bile artık kapı komşumuz sayılmaktadır. Zira feryat ettiklerinde seslerini duymaktayız. Çektikleri acı ve ıstırapları görmekteyiz. Resulullah’ın (s.a.a) komşuluk hakları konusundaki nasihatleri hepimizin malumudur. Eğer “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” buyuran Peygamberimize, “Komşusu açlıktan ölürken tok yatanın” durumu sorulsa ne cevap verirdi?!! İyi düşünmemiz lazım! Eğer Somali’de bir annenin kucağında ve gözleri önünde yavrusu açlık ve susuzluktan çığlıklar atarak ölüyorsa ve bizler buna kılımızı bile kıpırdatmıyorsak acaba kendimize “Müslüman” diyebilir miyiz?!! Cevabı olumlu olanlar lütfen beni ikna edecek delili e-mail adresime göndersinler. Artık boğazım düğümlendi. Kalemim durdu.. Hani derler ya: sözün bittiği yer… Hepinizi Allah’ın selamıyla selamlıyorum.



[1] - Ali İmran 19.

[2] - Ali İmran 85.

[3] - Zümer 3.

[4] - Kafirun 6.

[5] - Fetih 28.

[6] - Maide 3.

[7] - Bihar’ul-Envar c.71, s.339, h.120.

Google+ WhatsApp