İslâm Öncesi Kadının Yeri

İslâm Öncesi Kadının Yeri

Arap toplumunda kadın; babanın, kocanın veya oğlun servetinden sayılan bir eşyaydı, miras bırakılabiliyor veya alınabiliyordu

Arap toplumunda kadın; babanın, kocanın veya oğlun servetinden sayılan bir eşyaydı, miras bırakılabiliyor veya alınabiliyordu.[1] Dünyaya gelen çocukların kız olması, utanç vesilesi kabul ediliyordu ve bundan ötürü de bazı kabileler bu lekeyi(!) kendi elleriyle temizliyor ve kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı.[2]

İran'da da, hüküm süren çirkin sınıfsal ayrışım düzeni, kadın için daha iyi bir konum ön germemişti.

Yunanistan'da kadın ebediyen alçak, şeytanın doğurduğu ve hayvan seviyesinde bir varlık olarak görülüyordu.

Hindistan'da ise kadın, ömrü boyunca babanın, kocanın veya oğlun gözetimi altındaydı; kocasına "tanrı, efendi ve han" diye hitap etmeliydi. Hindistan'da mülkiyet açısından kölelerle kadınlar aynı konumdaydı ve kocaları öldükten sonra yeniden evlenme hakkına sahip değillerdi. Kocaları ölmüş dul kadınların, kocalarının cesediyle birlikte yakılması da bu düzenin iğrenç ve yerleşik geleneklerinden biriydi.

Japonya'da kadınlar ömür boyunca baba, koca veya oğlun gözetiminde tutulurdu ve kızlara mirastan pay verilmezdi.

Çin'de ise ailenin babası kendi karısını ve çocuklarını cariye ve köle olarak satabiliyor ve hatta öldürebiliyordu.

Will Dourant, Çinli kadınların çile dolu hayatını çok eski bir Çin şairi dilinden şöyle anlatır:

"...Ne de kahredicidir kadın olmak! / Yerde bundan da değersiz bir şey var mı? Hiç sanmam.

...Bir kız dünyaya geldi mi, kimsenin / ne dudağında, ne de yüzünde neşe goncası açılmaz."[3]

Çin toplumunda, kız çocuğunun hiçbir değeri yoktu ve hatta kız çocuklarının yabanî domuzların önüne atıldığı da oluyordu.[4]

Rumların gözünde kadın, kötülük tanrısının ve kötü ruhların tam göstergesiydi ve bir çocuk gibi göz altında tutulurdu.

O günün bütün toplumları her yönlü bir karanlığa, fesada ve zulme gömülmüştü. Koskoca dünyada bir aydınlık ve ışık noktası göze çarpmıyordu. Bazı insanların fıtratında hâlen doğruluk ve iyiliğe az bir eğilim var idiyse de, hâlen bazı gönüllerde doğruluk ve iyilikten donuk ve mat bir renk kalmış idiyse de, bu da bir yandan kötülük, şehvet ve zulmün karanlığında, diğer yandan ise yoksulluk ve düşkünlüğün daha had bir safhaya çıkışıyla kaybolmuştu. Sonuç olarak aydınlık, temizlik ve saadet dileyen insanların yoluna ışık tutacak düzeyde değildi, bu donuk renkli doğruluk ve iyilik eğilimi. İstisnasız, dönemin bütün toplumlarının yaşam semasını zifiri karanlık ve simsiyah bir bulut kütlesi kaplamıştı. Ancak ışıl ışıl bir güneşin doğuşuyla bu karanlık yok olabilirdi.

Arabistan'da hüküm süren karanlıklar daha belirgindi; alçaklık ve fesadın derinliklerine kadar gömülmüşlerdi âdeta.

İnsanların en hayırlısı Ali (a.s) o günün durumunu şöyle tanımlamakta: "Siz Arap toplumu en kötü bir yol- yordam tutmuştunuz ve en kötü bir yeri yurt edinmiştiniz. Sarp taşlar, kayalar vardı yörenizde ve zehirli yılanlar vardı çevrenizde. Bulanık sular içmedeydiniz; kötü yemekler yemekteydiniz; birbirinizin kanını döküyordunuz; akrabalık ve yakınlık bile gözetmiyordunuz. Aranızda putlar dikilmişti, tapıyordunuz; suçlar işliyordunuz, çekinmiyordunuz." [5]

 

[1]- Uygarlık Tarihi, Will Dourant, c.11, s.8

[2]- Nahl, 59; Uygarlık Tarihi, Will Dourant, c.11, s.7

[3]- Uygarlık Tarihi, Will Dourant, c.3, s.1063-1068

[4]- Uygarlık Tarihi, Will Dourant, c.3, s.1063-1068

[5]- Nehc'ül-Belâğa, 26. hutbe

Google+ WhatsApp