İsmetin Tanımı

İsmetin Tanımı

Bu güne kadar ismet hakkında birçok tanımlar yapılmıştır. İsmet (ESM) kökünden olup, men etme, çekinme ve korunma anlamındadır. İsmet konusunda din âlimlerinin çeşitli tanımları vardır.

İSMETİN TANIMI            

Bu güne kadar ismet hakkında birçok tanımlar yapılmıştır. İsmet (ESM) kökünden olup, men etme, çekinme ve korunma anlamındadır. İsmet konusunda din âlimlerinin çeşitli tanımları vardır. Bunlardan birkaçını sizlere sunuyoruz;

Allame Meclisi (r.a) Hayat-ul kulub adlı eserinde ismeti şöyle tanımlıyor; “ismet Peygamber ve İmamların ömrünün başlangıcından sonuna kadar büyük, küçük tüm günahlardan korunmaları ve bu günahları yapmamalarıdır.

Üstad Cafer Sübhani İlahiyat adlı eserinde şöyle yazıyor; ismet nefsani bir sıfat ve insanın içine ait bir güçtür. Bu sıfat sahibini sadece günah işlemekten değil hatta günah işleme fikrinden bile uzak tutar.

Başka bir deyişle ismet batini olarak Allah’tan korkma haletidir ki şahsı günah işleme fikrinden bile korur.

Üstad Misbahi Yezdi Cafer Sübhani’nin yukarıdaki tanımını kabul ederek, sonunda şöyle bir ekleme yapmaktadır. “İsmetin sebebi Allah’ın temiz ve salih kullarına olan özel inayeti sonucu onların güçlü bir imana sahip olmaları ve varlıkların gerçek yüzünü tam olarak derk etmeleridir.”

Bir başka tanımda şöyle denilmiştir; “İsmet sahibini günah ve hataya düşmekten koruyan bir güçtür. Öyle ki, bir vacibi terketmeye veya bir günahı işlemeye kudreti olduğu halde bunları yapmamaktadır. Eğer bu kudret sözkonusu olmasaydı ismetin ne övülecek yönü olur nede sevaba layık olurdu.”

Bir başka tanımda ise şöyle denilmiştir; Masum takva açısından öyle bir hadde ulaşıyor ki, şehvet, heva ve heves ona galip gelmiyor. Şeriat ve İslami hükümlerde öyle bir ilmi düzeye ulaşır ki, kesinlikle hiçbir şekilde hata ve yanlışlığa düşmemektedir.

Şehit Üstad Mürteza Mutahhari (r.a) “vahy ve Nübüvvet” adlı eserinde şöyle diyor; “İsmet günah ve hatadan mahfuz kalmaktır. Yani, masum ne nefsanî isteklerinin arzusuna kapılır ne de kendi işlerinde hata ve yanlışlığa düşer. Onların bu şekilde günah karşısında mahfuz kalmaları onlarda tam bir güvenin doğmasına sebep olur.”

Üstad Muhammed Hüseyn Hüseyni Tehrani “İmam şinasi (c.1, s.79) adlı eserinde ismeti şöyle tanımlıyor; “İsmet gücü Allah’ın Peygamber ve imamlara olan bağışıdır. Diğer ilimlere benzemeyen bir nevi marifet, gönül ve kalp ile ilgili bir halettir. Hiçbir zaman şuur ve duygulara yenik düşmez. Hiçbir zaman, bir an bile olsa uykuda veya uyanıkken, zorluk ve kolaylıkta, sıkıntı ve rahatlıkta doğal sebeplere mağlup olmazlar. Bu tür bir ilim sadece şuur kuvvetine yenik düşmemekle kalmayıp bilakis onların hepsini ele alarak kendi direktifleri doğrultusunda kullanır. Onların (şuur vb. gibi güçlerin) hiçbir kaytarma güçleri yoktur. Bundan dolayı bu ilim ve nur sahibini devamlı olarak günah ve yanlış yapmaktan korur.”

Yapılan tanımlardan genel olarak şu tanımı çıkarmak mümkündür; İsmet, ilmi boyutta hata ve yanlışlıktan beri olmaya ve aynı şekilde ameli boyutta günah ve hatadan uzak durmaya denir.
İsmetin üç boyut ve derecesi vardır;

a) Vahyi alışta ismeti Peygamberler Allah tarafından kendisine verilen vahiy hükümlerini harfiyen almakta ve zapt etmektedir. Neticede, Peygamberler hakikatleri tanıtmakta âlimdir ve hata yapmazlar.

b) Vahyi tebliğ etmedeki ismet: Peygamberler ve ismet sıfatına sahip olanlar dinin hükümlerini tebliğ ettiğinde asla hata ve yanlışlık yapmaz, hakkı saklamaz, dinini satmaz ve Rabbinden ona vahyolan ilahi emir ve hükümleri harfiyen tebliğ ederler. Tek kelime ile vahyi açıklamada en ufak bir yanlışlık yapmazlar.

c) Amelde ismet; Peygamberler ve ismet sıfatına sahip olanlar Rabbi tarafından kendilerine vahyolunan emirlere yani farzlara, sünnetlere, haramlara ve mekruhlara eksiksiz olarak riayet ederler. Yani vazifelerine amel etmede en ufak bir yanlışlık yapmazlar.
İSMET İLE İLGİLİ AKLİ DELİLLER:

Yukarıdaki bölümde ismet ve masumluğun tanımını ve derecelerini açıklamıştık. Bir çok büyük ve gerçekten söz sahibi alimlerin ismeti nasıl tanımladıklarını ve ismet hakkında bahsederlerken az çok neyi kastettiklerini anlamış olduk. Şimdiki bölümde ise ismetin akli delillerini ele alacağız.

İnsan tabiatı gereği kendisiyle sonuçlanan konularda veya genel bir deyimle çevresinde olup biten konular hakkında akli tahliller yapmakta, gelişen olaylara akli deliller bulmaya çalışmaktadır. İnsan akli delillerle kabul ettiği konular hakkında kesinlikle şüphe ve tereddüde düşmemektedir. Basit bir örnek verecek olursak; iki çarpı ikinin dört (2x2=4) olduğunu gerçekten akılsal hesapla bulan bir şahıs bu işlemin sonucunun hiçbir zaman ve kesinlikle değişmeyeceğini bilir. İnsan dünya görüşünü şekillendirip biçime sokan inanç temelleri de aynı konuma sahiptir. Allah’ın varlık ve birliğini akli delillerle kendisi için ispatlayan birisi onun varlığı konusunda (ne kadar kötü bir ortamda dahi olsa) şüpheye düşmez. İnanç esasları ile ilgili olan diğer konularda aynı şekildedir. Öne sürülen her şüpheye ve soruya cevap verilebilir.

İnanç esasları ile ilgili bilgiler iki kısma ayrılmaktadır. Kulaktan duyma bilgiler: İnsan Allah’ın birliğini veya diğer inanç esaslarını oluşturan konuları akli yönden değilde, şundan bundan duyduğu sözlerle kabul eder, veya bir takım gerçekleri gönül gözüyle görüp yakin eder. Bu durum kendisi için yeterli olmasına rağmen başkaları için delil olma rolünü üstlenemez. Örneğin nefis tezkiyesi ile belli bir makama ulaşan bir arif bir takım ruhi haletlerle kıyamet gününün niteliğini ve niceliğini görebilir. Bu yola “keşf ve şühüd” denir. Bu yol bir arif için kıyamet gününün niceliği konusunda yeterli olmasına rağmen diğer insanlara aktarılma hususunda hiçbir değere sahip değildir. Sadece keşf sahibinin kendisi içindir. Diğerlerine aktarılma veya aktarılabilme özelliği ve kabiliyetine sahip değildir. İnanç esasları hakkında ikinci kısım bilgi ise, insanın bu konuları delil ve akli tahliller yoluyla bulması ve yakine ulaşmasıdır. Bu kısmın iki ayrı özelliği vardır:

a) İnsanın kendisi için ilahi gerçeklere ulaşmada en güvenilir yoldur. Esrar-ı ilahiye bu yolla ulaşan birisi kendisine hücum eden her türlü şüphe ve soru karşısında sarsılmaz bir dağ gibi ayakta durur. İşte bu yüzdendir ki Şia inancında “Usul-u Dinde” (inanç esasları) bir başkasından taklid etmek caiz değildir. Usulu din’de bir müçtehidden veya bir arif’den taklid eden birisinin inancı boştur. Kendisine yöneltilen küçük bir soruda şüpheye düşer. Dolayısıyla hiçbir değere sahip değildir.

b) Diğerlerine aktarılabilir, diğerlerine delil olarak getirilebilir. Bu yolla yakine varan birisi, yakine ulaşmasında çok büyük rol oynayan delilleri diğerlerine sunarak onlarında yakine ulaşmasında pay sahibi olabilir. Dikkat edilecek olunursa başkalarının bu delillerle yakine ulaşması taklid değildir. Zira bu delilleri olan birisi deliller üzerinde düşünmekte ve kendisinden önceki şahsın ulaştığı sonuca varmaktadır. Bu durum ilk durumla çok farklıdır. İlk kısım bir arif veya müçtehidin inançlarını kabul etmek veya taklid etmekti. Ancak bu bölümde ise onların delillerini almakta, bu deliller üzerinde tahliller yapıp aynı sonuca ulaşmaktadır. Bundan dolayı ismet –masumluk konusunda başkalarına taklit etmemek veya başkalarının görüşlerini körü körüne kabul etmemek için bu konuda oldukça fazla olan akli delillerden sadece bazılarını sunuyoruz.

Birinci Delil: Peygamberler ve imamların gönderilmelerinin sebebi halkın hataya düşmemeleri ve gönderilen şahsiyetinde bu hataları düzeltmeleri ve onları sırat-ı müstakime götürmeleridir. Buna göre, eğer İmam veya Peygamberde hata yapacak olursa bu şahsiyetin kendiside kendi hatalarını düzeltecek birisine muhtaç olacaktır. Bu durumun iki sonuca ulaşması mümkündür.

a) Bu durum sürekli olarak zincirleme şeklinde devam edecektir. (Teselsül) yani gelen her şahsın hatakâr olması durumunda, hatalarını düzeltecek bir başka şahısa muhtaç olacaktır. Bu durum (Teselsül) akli yönden batıldır. Çünkü neticede, bu durum bir yerlerde veya bir şahısta noktalanmalıdır.

b) Bu durum hataya düşmeyen, hata yapmayan bir şahsiyetle sonuçlanacaktır. Böyle bir durumda ise önceki şahıslar değil de bu şahıs Peygamber veya İmam olacaktır. (hataya düşmeyen şahıs)

İkinci delil: İmam getirilen din veya şeriatı korumakla görevlidir. Kur’anı kerimin zahirinden şeriatın hükümleri tam olarak anlaşılmamaktadır. Bilindiği üzere, Peygamber efendimiz yeri geldiği zaman veya bir olay olduğu zaman mezkur konu hakkında bilgi veriyordu. Böylece sünnet ve hadislerden bu konularla ilgili hükümler çıkarılabilir. Ama Kur’anın üstü kapalı olarak değindiği ve Peygamberinde yeri ve zamanı gelmediğinden dolayı değinmediği konularda ne yapmak gerekir.? Eğer icmaya başvuracak olursak, icmayı teşkil eden her bir şahsın hata yapmaları mümkün olacağından yüzde yüzlük tam bir güven doğmayacaktır. Eğer kıyas yoluyla meseleyi halletmeye kalkarsak kıyasında “Usul” ilminde ispatlandığı gibi batıl olduğunu görüyoruz. Peki ne yapılmalı? Tahmin veya inşallah böyledir görüşlerede amel edilemez. Zira eğer bunlar güvenilir bir yol olsaydı Peygamberlerin gönderilmesine gerek kalmazdı. Bütün bunlara dayanarak şöyle söylemek mümkündür: Şeriatın koruyucusu ve hafızı Peygamberden sonra İmam olmalıdır. Ayet ve hadisin incelik ve detayına inmediği konuları açıklamalı ve ümmete önderlik etmelidir. Eğer onunda hata yapması caiz olursa, onun ilahi görevlerde söylediği söze ve yapmış olduğu amele güven olmaz. Yani onunda bu gibi konularda hata yapmayacağı nereden malum olabilir? Dolayısıyla güven ve itminanın doğması için bu şahsiyetin masum olması gerekir.

Üçüncü delil: Eğer İmam veya Resul hata yapacak olursa halkın ona itiraz etmeleri ve şer’i görevlerini (emr-i bil maruf) yerine getirmeleri gerekir. Bu durum ise Allah’ın onlara itaat etmenin vacip olduğu konusundaki emri ile çelişmektedir. Zira Allahu Teala şöyle buyuruyor; “Allah’a Resulüne ve içinizdeki emir sahiplerine itaat ediniz”[43]

Aynı şekilde o masum olmaz ise ümmeti günaha yöneltmesi ve Allah’a itaatten alıkoyması mümkün olacaktır. Böyle bir durumda da yukarıdaki ayetin hükmü ile ümmetin ona itaat etmesi vacip olacaktır. O zamanda bir fiilin bir açıdan vacip olması diğer bir açıdan da haram olması ortaya çıkacaktır. (ayetin emri ile, emir sahibine itaat vacip, emir sahibinin direktifi ile günah işlemek ise haram olur) ki buda batıldır. yani bir fiilin hem haram hem de vacip olması batıldır.

Dördüncü delil: Peygamberin ve İmamın gönderilmesinin sebebinin ümmeti sırat-ı müstakime götürmeleri olduğunu söylemiştik. Bu doğrultuda insanların Peygamberlere ve vasilerine vahyin tebliğindeki itimat ve güvencesi ismete bağlıdır. Peygamberler Allahu Teala tarafından vahiy ve haber getirdiklerinden dolayı vahyin tebliğinde ancak insanların yüzde yüz itimat ve güvencesini celbederek ve kazanarak başarılı olabilirler. Bu güvence, itimat ve bu inanç ancak Peygamberlerin günahtan ve hatadan uzak olması ve masum olmasıyla gerçekleşir. Aksi taktirde her insanın yalan söylemesi ve yanlışlık yapmasına ihtimal vermesi doğaldır. Bu halde de Peygamberler hakkında tam bir güvence doğmaz. Bu güvencenin hâsıl olmaması da nübüvvetin felsefesi ile çelişmektedir. Örneğin nehirde boğulan birisini kurtarmak amacıyla suya giren can kurtaranın onu kurtarması yerine kendisinin boğulması veya onun boğazını sıkarak öldürmesi abes karşılanan bir iştir.

Beşinci delil: Peygamberlerin gönderilmesinin sebeplerinden biriside Allah’ın insanlara hücceti tamamlamak istemesidir. Nitekim Kur’anı Kerim şöyle buyuruyor; “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak Peygamberler gönderdik ki insanların Peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri kalmasın.”[44]

Bu ayet şuna açıkça gösteriyor ki, kıyamet günü Allah insanlara neden bu günahı işlediğini sorduğu zaman cevabında bahaneleri olmasın diye Peygamberleri gönderdik. Onlara iyiyi, kötüyü anlattılar. Buna göre kıyamet günü hiçbir kimsenin özür ve bahanesi olmayacaktır. Ama eğer Peygamberin kendiside amelinde, sözünde vb. gibi şeylerde hata yaparsa insanlar için Allah’ın hücceti tamamlanmamış olur. Zira kıyamet günü özür ve bahaneleri vardır. Neden yaptın sorusuna karşılık, göndermiş olduğun Peygamberinden böyle gördüm diyebileceklerdir. Buna göre onların bu özürleri ve bahanelerinin olmaması için Peygamberlerin masum olması gerekir.

Altıncı delil: Eğer Peygamber hata yapacak veya günah işleyecek olurlarsa aşağıdaki ayetin hükmü ile şahitlikleri kabul edilemez. Nitekim Kur’anı Kerim şöyle buyuruyor; “Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın.”[45]

Eğer Peygamberin borç, evliliğin ispatı vb. gibi güncel meselelerde şahitliği kabul edilmeyecek olursa kıyamet gününe kadar baki kalacak din ve ilahi konularda da daha şiddetli bir şekilde kabul edilmeyecektir. Zira fasık günah işleyen herkese denir. Yukarıda ki ayetin hükmü ilede Peygamberin şahitliği batıl olmuş olur. Buda gayri mümkün bir şeydir.

Yedinci delil: Kuvvetli bir iman ve akli kamilin oluşu; Her insanda üç boyut bulunmaktadır: Birincisi akıldır. Aklın hedefi gerçek ve hakikatleri, hayrı ve şerri derk etmektir. İkincisi şehvet boyutudur, Şehvetin hedefi bir takım şeylere meyletmektir ki, bu insan vücudu için zaruridir. Örneğin, yemek, içmek, giyinmek ve evliliğe rağbet etmek gibi olan şeyler. Üçüncüsü gazap boyutudur; Gazabın hedefi tehlike ve tatsızlıklar karşısında savunmaya geçmektir. Eğer bu iki kuvvet yani şehvet ve gazap kuvvesi beşerin aklının kontrolünde olursa insanın kurtuluş ve saadetine sebep olur. Ve eğer bu iki güç aklı kontrolü altına alırsa ve akla hakim olurlarsa insan bedbaht olur. Öyleyse her günah ve hata gazap ve şehvetten doğmaktadır. Her itaat ve doğrulukta akıl ve imandan doğmaktadır.

Peygamberlerde kamil bir akla ve güçlü bir imana sahip olduklarından dolayı asla günah işlemezler. Zira onların şehvet ve gazabı akıllarına mahkûmdu.

Sekizinci delil: Risalet ve nübüvvetin hedef ve gayesi hidayettir. Hidayet ise ismet ile gerçekleşir. Hidayetin iki aşaması vardır. Birincisi, dinin emirlerini, hükümlerini insanlara talim etmek. İkincisi ise nefisleri şeytani kötülük ve pisliklerden arındırmak ve tezkiye etmektir. Yani, öğretim ve talim dışında insanları irfani ve manevi boyutta eğitmek Peygamberin görevidir. İrfani ve manevi boyutta insanları yetiştirmede de fiil ve amelin etkisi sözden daha fazladır. Nitekim Hz. İmam Ali meşhur bir sözünde şöyle buyuruyor; “İnsanları dillerinizden başka şeylerle (amellerinizle) davet ediniz.” Öyleyse, eğer Peygamber masum olursa tebliğinde ve hidayette başarılı olur. Aksi taktirde risaletin hedefi iki delile göre gerçekleşmez.

a) Eğer Peygamber masum olmazsa asla hakiki bir eğitimci olamaz. Oysa nübüvvetin hedefi öğretim ve eğitimdir. Öyleyse, ismetin olmayışı risaletin hedefiyle çakışmaktadır.

b) Eğer Peygamber masum olmazsa onun ameli batıl ve yanlışlığa davet eder ve sözü de doğruya ve hakka davet eder. Bu surette ise tebliğinde tenakuz (çakışma) meydana gelir. Allah-u Teala Peygamberine çelişki ve tenakuzu emretmez. Zira bu hakkın hilafınadır. Allah-u Tela’da hak olduğu için onun emri de hak olmalıdır.

Dokuzuncu Delil: Allahu Tealanın sıfatlarından birisi hikmettir. Eğer Peygamber masum olmazda hatakar olursa Peygamberin ameli ve sözleri arasında çelişki meydana gelecektir. Hikmet sahibi Allahu Teala’da Peygamberini tebliğinde hataya ve çelişkiye düşmemesi için bir takım sıfatlarla vasıflandırır. Bu sıfatların başında da ismet sıfatı gelir. Aksi taktirde Allahu Tealanın hikmet sıfatında birçok şüpheler meydana gelecektir. Zira hikmet sahibi Allahu Tealanın Peygamberleri göndermekteki amacı insanların hidayet bulmasıdır. Buda ismet ile gerçekleşir. Eğer bu sıfat Peygamberde olmaz ise Allahu Tealanın hikmetinde itirazlar doğar.

Onuncu Delil: İnsanın yaptığı her fiilin ilim ve iradeden doğduğu görülür. İnsan önce düşünür sonra iradesi doğrultusunda haraket eder. Eğer zihinde tasavvur olunan hayır olursa, yani ilim hayır olursa dıştaki fiil de hayır olur ve eğer tasavvur şer olursa fiilde şer olur. Peygamberler inanç ve fiilde son hadde ulaştıkları için veya başka bir tabire göre ameldeki hakikatleri kalp gözüyle gördüklerinden günah, ruh için bir zehir olarak telakki ederler. Neticede Peygamberlerin batını ve zahiri ilminin zihindeki tasavvuru daima Rabbe itaattır. İşte bunun için hep itaatkârdırlar. Asla hiçbir günahı yapmaz ve hatta günaha bile tasavvur etmezler. Örneğin, zehirin hakikatini anlayan aklı selim bir insan onu içmeyi tasavvur eder mi? Veya kendi pisliğini yemeği düşünen bir insan bulunabilir mi? Hayır; çünkü insan zehir ve pisliğin hakikat ve batınını gördüğü için fiillerini zihninden geçirmez bile. Öyleyse ismet inanç ve şuhudi ilmin neticesidir.

On birinci Delil: Allahu Teala da latif sıfatı vardır. Latif sıfatından lütuf kaidesi doğmaktadır. Lütuf kaidesi şudur; İnsanı yaratan Allahu teala bu insanın başıboş kalmaması ve hidayete erişmesi için hidayetçileri göndermelidir. Aksi takdirde yolu bilmeyen yolcu kılavuzsuz kalır, buda Allah-u tealanın hikmetine ters düşmektedir. Gönderilen bu elçi ve kılavuzlarda vazifeleri olan hidayeti eksiksiz olarak yapmalıdırlar. Eğer onlarda hata veya günah olmuş olsa insanları tam manası ile hidayet etmiş olmazlar. Vazifesi Peygamberlere mutlak itaat olan insanda her alanda elçilere itaat emri gereğince bir takım fiillerde onların doğrularına bir takım fiillerde de onların yanlışlarına uyma neticesinde, kıyamette Allahu Teala beşeri o yanlışlıklarla hesaba çekemez. Aksine beşer Allah’ım biz senin gönderdiğin Peygambere uyduk ve vazifemize amel ettik. Neden bizi hesaba çekiyorsun derler. Eğer Allah-u Teala batılda hesaba çekmez ise Allah’ın adalet sıfatı şüphe altına girer ve eğer hesaba çekerse sebepsez bir hesap olmuş olur. Buda Allahu Tealanın fiilinde bir çelişki oluşturur. Allahu Tealanın fiilinde çelişkinin doğmaması için Peygamberin mutlak olarak masum olmaları gerekir. 
İSMET İLE İLGİLİ NAKLİ DELİLLER

Bu bölümde ise ismet hakkında oldukça fazla olan nakli delillerden sadece birkaçına değineceğiz.

1- Allahu Teala Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor; “bir zamanlar Rabbi İbrahim’i bir takım kelimelerle sınadı. Onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara İmam yapacağım demişti. Soyumdan da (İmam yap ya Rabbi) dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez buyurdu”.[46]

Ayeti Kerime’de görüldüğü gibi Allah Hz. İbrahim’i bir takım belalar ile imtihan ettikten sonra ömrünün sonlarına doğru bu sınavlardan başarı ile geçmesi sonucunda bir insanın ulaşabileceği en son nokta olan İmamet makamını ona vermiştir. Bu makam bir insanın ulaşabileceği en son noktadır diyoruz. Zira Allah-u Teâlâ imamet makamından ahdim diye söz etmiştir.

İkinci olarak Hz. İbrahim nebi ve resul olduktan sonra en son ve en zor sınavları kazandıktan (Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmesine değinilmektedir.) sonra imamet makamı ona verilmiştir.

Her şeyden önce ayette adı geçen imametin ne anlama geldiğine bakmak gerekir. Bazı tefsircilerin görüşüne göre İmametten maksat nübüvvettir. Çünkü onun ümmeti dininde ona uyar. Zira Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz her Peygamberi- Allah’ın izniyle – ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik.”[47] Ama bu görüş tam anlamıyla yanlıştır. Zira önceden de söylediğimiz gibi Hz. İbrahim’in ömrünün sonlarına doğru imamet meselesi meydana gelmiştir. Buna Hz. İbrahim İmam olmadan önce nebi idi. Öyleyse İmam nübüvvet anlamındadır demenin hiçbir anlamı yoktur. Ayette dikkati çeken ikinci nokta ise “Ahdim zalimlere ermez” bölümüdür. Burada her şeyden önce zulmün nedemek olduğunu, genel olarak kaç çeşit zulmün olduğunu ve son olarak ta akıl hesabına göre kaç kısım olduklarını bilmemiz gerekir.

Zülm (Z. L. M.) kökünden olup güncel hayatta her yönüyle oldukça fazla kullanılır. Her türlü haddi, sınırı aşan, insanların haklarına saygı göstermeyen kanunları ayaklar altına alan her şeye zülm adı verilir. Zulüm genel olarak üç ana bölüme ayrılır.

a) Allah’a Zulmetmek: Bu konuya şahit olarak aşağıdaki ayeti getirebiliriz. “ yavrucuğum! Allaha ortak koşma doğrusu şirk büyük bir zulümdür, demişti.”[48] Ayettende açıkçası anlaşılacağı üzere, Allahu Teala ona ortak koşmayı kendisine yapılan büyük bir zulüm olarak nitelemektedir. İşte bundan dolayı Kur’anı Kerim kafirleri, zalimler olarak isimlendirmiştir. “Gerçekleri inkar edenler elbette zalimlerdir.” [49]

b) Başkalarına Zülmetmek: Bu bölümün şahidi ise aşağıdaki ayettir: “ Ben istiyorum ki sen hem benim günahımı hemde kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın. Zalimlerin cezası işte budur.”[50]

Ayette sözü geçen olay Habil ile Kabil olayıdır. Kabil kardeşinin kurbanının kabul edilmesini kıskanarak onu öldüreceğini söylemiş, kardeşi Habil ise onun zalimlerdenolacağını belirtmiştir.

c) İnsanın Kendi Nefsine Zülmetmesi: üçüncü ana bölümde insanın kendi nefsine zülmetmesi sözkonusudur. Bu konuda Kur’anı Kerimin bir çok yerinde günah işleyenlerin, asilerin, Rabbe itaat etmeyenlerin zalim oldukları ve kendi nefslerine zülmettikleri: açıkça belirtilmiştir. Zulmün anlam ve kısımlarını kısaca öğrendikten sonra insanların akıl hesabıyla kaç kısıma ayrıldıklarına kısaca bir göz atalım. İnsanlar akıl hasebiyle dört kısıma ayrılırlar:
1- Tüm ömürleri boyunca zalim olanlar.
2- Tüm ömürleri boyunca zulmetmeyenler.
3- Ömrünün başlarında zulmedenler.

4- Ömrünün başlarında değil de sonlarında zulmedenler.

Hz. İbrahimin şanı imamet makamını, birinci ve dördüncü kısımdan olan soyu için istemekten oldukça yücedir. Geriye ikinci kısımla üçüncü kısım kalmaktadır. Üçüncü kısım ise Allah tarafından reddedilmiştir. Zira ayette sözü geçen “zalimlere” kelimesi kayıtsız ve şartsız olarak getirilmiş ve onların İmam olmayacakları belirtilmiştir. Geriye kalan kısım ise ikinci bölümdür. Yani İmam olacak şahıs ömrünün başından sonuna kadar bir an bile olsun zulmetmemelidir. Aksi taktirde İmam olabilme hakkını kaybedecektir. Zira böyle bir şahıs reddedilen üç kısımdan birisine girecektir.

Şimdiye kadar anlattıklarımızdan da anlaşılacağı gibi İmam kelimenin tam anlamıyla masum ve ismet sahibi olmalıdır.

2- “Ey İman edenler! Allah’a itaat edin Peygambere ve sizden olan ulülemre (idarecilere- emir sahiplerine) de itaat edin.”[51]

Ayette görüldüğü gibi Allah kayıtsız ve şartsız olarak kendisine itaat edilmesini emretmektedir. Bunun yanısıra hiçbir kayıt ve şart gösterilmeden Peygamberede itaat edilmesi istenmektedir. Gerçekte Peygambere olan itaat Allah’a olan itaatmiş gibidir. Hakikate göre de, Peygambere itaat etmek demek, Allah’a itaat etmek demektir. Ayetin son bölümünde ise yine kayıtsız ve şartsız olarak emir sahiplerine de itaat edilmesi isteniyor. Yani onların emir ve yasaklarına uymak aynen Peygamber ve Allah’ın emir ve yasaklarına uymak gibidir. Bildiğiniz gibi yüce İslam dininde anne ve babaya itaat farzdır. Ama bu farz kayıtlıdır. Anne ve baba islam doğrultusunda evlatları için emir ve yasakları uyguladıkları müddetçe itaat edilmelidirler. Ama anne ve babanın emirleri ilahi emirlerle çeliştiği zaman çocuk anne ve babasını değil de alemlerin yaratıcısının emir ve yasaklarına uymalıdır. Ama mevzu bahis olan konumuzda ise böyle bir durum söz konusu değildir. Ayetten anlaşılacağı gibi onların hiçbir zaman Allah’ın emirleri ile çelişecek direktifler vermesi düşünülemez. Aksine eğer böyle bir ihtimal olmuş olsaydı mezkur ayette kayıt ve şartın belirtilmesi gerekirdi. Oysa Allahu Teala onlara kayıtsız ve şartsız olarak uyulmasını ve itaat edilmesini istemektedir. Eğer onların ilahi emir ve yasaklara aykırı direktifler vermesi ihtimali bulunsaydı Allah onlara itaat edilmesi gerektiğini kendisine itaat edilmesi ile aynı sırada ve aynı mefhumda belirtmezdi. Ayetin hükmü gereğince Allah Resulünden sonra onun yerini alacak olan kimse aynen Peygamber gibi her türlü günah, yanlışlık ve hatadan uzak ve mahfuz kalmalıdır. Yani masum olmalıdır.

3- “Peygamber size neyi verirse alın onu ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan”[52]

“Biz sana zikri (Kur’an-ı) gönderdik; İnsanlara nazil olanı onlara beyan edesin”[53]

Peygamberin görevi Kur’an-ı Kerimi beyan etme ve açıklama olduğu için ilahi emir ve iradenin dışına çıkmamalıdır. Aksine bu beyan ve açıklamanın hiçbir faydası olmayacaktır.

4- “Yemin olsun sizin için Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenler ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Peygamberinde pek güzel bir örnek vardır.”[54] sözde ve fiilde Peygambere uymak ve insanın onu kendisine olgu kabüllenmesi risaletin eserlerindendir. Aksine risaletin hedefi tamamlanmış olmaz.

5- “O (Peygamber) hevadan söylemiyor. Söylediği her şey bildirilen vahiyden başka birşey değildir.”[55]

Bu ayeti kerimeye binaen Peygamber efendimizin sözlerinin tamamı daveti dahilinde genel olarak Allah-u Tealanın vahyidir. Bu yüzden mutlak olarak ona tabi olmak gerekir.

6- “Peygamberlerin aldıkları risaletleri tamamı ile tebliğ ettiklerini meydana çıkarsın diye O, Peygamberlerin yanındaki ilmi kuşatmış ve her şeyi sayıyla sıralamıştır.”[56] Bu ayetin mefhumu şöyledir; Vahiy Peygambere nazil olduğu andan, Peygamber vasıtası ile tebliğ olunana kadar Allah-u Teala onun (vahyin) koruyucusudur.

Bu ayet vahyi alış da ve tebliğ etmekteki ismetin ispatını sağlar. Ve aynı şekilde vahye amel edişteki ismeti de ispat etmektedir. Zira her Peygamberin fiili onun sözü gibi tebliğdir. Eğer Peygamber günah işlerse amliyle sözünün dolayısıyla vahyin zıddına amel etmiş olur ve hakikatte batıla tebliğ yapmış olur. Netice olarak da, hakka tebliğde yanlışlığa düşmüş olur. Oysa Kur’an’ı Kerim Peygamberin vahyi tebliğde masum olduğunu buyuruyor. Neticede bu açıklama ile Peygamberin amelde de masumluğu ispatlanmış olur.
 

Google+ WhatsApp