Kavram Kargaşası

Kavram Kargaşası


Bismillahirrahmanirrahim   
 
Toplumsal ve bireysel sorun ve açmazların büyük bir kısmını kavramların doğru anlaşılmaması oluşturmaktadır. Hatta dikkatli bir analiz yapıldığında tüm kavga ve nizaların aslında kavramların doğru anlaşılmadığından ortaya çıktığı görülmektedir.
 
Bütün kavramlar “insan” etrafında dönüp durduğuna göre öncelikle “insan” kavramı doğru şekilde anlaşılmalıdır. Çünkü kavramları doğru veya eğri anlayan, bunun sonucunda da dünyayı gülistana veya kabristana dönüştüren hiç şüphesiz “insan”dır. Dolayısıyla önce “insan” kavramı anlaşılmalıdır.
 
Peki, “insan”ı kimden öğreneceğiz? Tabi ki onu yaratandan öğreneceğiz.O, yarattığını bilmez mi? [ Mülk 14.] O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı [ Alak 2]. Onu topraktan yarattı. [ Ali İmran 59] İnsanı en güzel şekilde yarattı [ Tin 4]. Ona kendi ruhundan üfledi. [ Secde 9] Ona şahdamarından daha yakındır.
 
İnsanı yaratmış olan yüce Rab onun tanımını da en güzel şekilde yapmıştır. Onu, yeryüzündeki temsilcisi [ Kaf 16] olarak sunmakla aslında kendisinde bulunan cemal ve celal sıfatlarının sunuculuğu misyonunu yüklemiştir ona…
 
Öyleyse Kurâni bakışla insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir ve O’nun yüce sıfatlarının mazharıdır. İnsanın insaniyeti, bu ilahi sıfatları kendisinde yansıttığı ölçüdedir. Başka bir ifadeyle her insan, “Allah’ın ahlakı ile ahlaklandığı” kadar insandır.
 
Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış olan bir insan, her şeyin üstündedir. Olaylara Allah’ın baktığı yerden bakar. Bakışı kapsayıcı ve kuşatıcı olur; böyle bir insan, kavramlara doğru tanımı getirir ancak…
 
Peygamberler ve imamlar Allah’ın cemal ve celal sıfatlarının yansıtıcıları olarak yeryüzünde “insan” kavramının kâmil örnekleridir. Onlar, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış en seçkin varlıklar olup Allah ile kulları arasındaki feyiz vasıtalarıdır. İnsanlar peygamberler ve imamlara yaklaşıp onların yönlendirmeleri doğrultusunda hareket ettikleri ölçüde “insaniyet” kavramının anlamına yaklaşmış olurlar.
 
Kurân-ı Kerim’de insan, beşeri ve mülki boyutuyla et ve kemikten müteşekkil bir varlıktır; bu boyutunu devam ettirebilmesi için diğer canlılar gibi yiyip-içmeli ve diğer maddi gereksinimlerini sağlamalıdır. Ancak diğer canlılardan farklı olarak bu alandaki ihtiyaçlarını “fıkıh” ilminin belirlediği çerçevede gerçekleştirmelidir. Yani her istediğini yiyemez, her istediğini içemez, her istediğini giyemez, her istediği yeri mesken edinemez vb… Eğer “insan” olarak kalmak istiyorsa maddi ihtiyaçlarını temin ederken “fıkıh” sınırları çerçevesinde hareket etmelidir. Yani helal ve harama riayet etmelidir.
 
Kurân’a göre insanın bir de insani ve melekûtî boyutu vardır ki onu diğer canlılardan ayırt eder; insanın bu boyutunu devam ettirebilmesi için de birtakım gereksinimleri vardır. Eğer bu boyutunu beslemezse ve ihtiyaçlarından mahrum bırakırsa, onu katletmiş olur. İnsanın bu boyutunu besleyen ilim “ahlak” ilmidir.
 
Fıkhi olarak beşeri boyutunun gereksinimlerini karşılayan; ahlaki manada da insani boyutunun ihtiyaçlarını temin eden bir insan gerçek manada insaniyetle tanışmış olur. İşte böyle bir insan, kavramlara Allah’ın baktığı yerden bakar ve doğru tespitler ortaya koyar. Zira o, sahip olduğu takvanın doğal sonucu olarak hak ile batılı birbirinden ayırt etme yetisine [Furkan’a] kavuşmuştur.[1][8]
 
Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığımız “insan” profili maalesef “kibrit-i ahmer” gibi çok az ve nadir bulunur. Zaten bugün mevcut olan kavga ve kargaşaların sebebi de budur. Kavramları tanımlayanlar, bu manadaki insan profilinden fersahlarca uzak oldukları için, kargaşalar çıkmaktadır. Yani ortada bir kavram kargaşası vardır. Herkes kendi psikolojisiyle kavramlara mana yüklemektedir. Hal böyle olunca da herkesin kendisine özgü bir “doğru”su ortaya çıkmaktadır. Aslında “doğru” kavramı da bu kavram kargaşasından fazlasıyla nasibini almaktadır.
 
Böyle bir dünyada konjonktürel doğrular ortaya çıkmakta; kavramlara, sığ düşüncelerin tasavvur ettiği çıkarlar ekseninde manalar yüklenmektedir. İnsanların çoğu gerçekleri kendi heveslerine göre uyarlamaya çalıştıkları için sarf edilen her doğru sözden ders alıp kendilerini düzeltmeleri yerine bu sözün hedefinden kendilerini uzaklaştırma refleksi ile hareket ederler. Mesela diyelim ki herkes için uyulmasında dünya ve ahiret hayrı olan bir ayet veya rivayetten söz ettiniz; herkesin kendisini bu ilahi terazi ile ölçüp eksiğini gidermesi gerekirken birçok kişi yüksünür, “burada kastedilen benim” ve bana saldırılmıştır diyerek savunma pozisyonu alır.
 
Dikkat edildiğinde bu tepkinin, “hayır” ve “izzet” kavramının doğru anlaşılmadığı için ortaya konulduğu gözlemlenir. Hayır da izzet de Allah’ın elindedir. Ancak birçok kişi pratikte bundan gafildir; hayrı ve izzeti insanların sahte gülücükleri ve iltifatlarında aramaktadır. Oysaki helalinde hesap, haramında ise azap olan şu geçici dünya çıkarlarında hiçbir “hayır” olmadığı gibi birilerinin de böyle bir “hayrı” elde etmek veya kaybetmemek mülahazasıyla tuttukları alkışlar “izzet” vesilesi değildir. Kurân’a göre gerçek manada “hayır”, Allah’tır[2][9] ve ahirettir[3][10]. “İzzet” ise tümüyle Allah’a aittir.[4][11] Aziz kılan da zelil eden de O’dur.[5][12] Dolayısıyla Allah’ın dininden uzakta “izzet” arayanlar tarih boyunca hep ebedi bir zilletin kucağına düşmüşlerdir.
 
Aslında yersiz yüksünme şeklinde tezahür eden bu davranış bozukluğu söz konusu ayet veya rivayet karşısındaki sorumsuzluktan doğan vicdani azabı bastırmak içindir. Fakat “bahaneler sayıp dökse de insan, kendisini çok iyi bilir”[6][13]. Bu davranış tarzıyla gerçekleri değiştirmek mümkün değildir. Gerçekleri kendisine uyarlamaya çalışan kimse beyhude bir çaba içine girmiştir ve bu tutumuyla asla gerçekleri değiştiremeyecek, sadece geçici bir süre için kendisini aldatmış olacaktır.
 
Hz. Ali (a.s), ne güzel buyurmuştur: “Söyleyene değil, söylenen söze bak!” Akıllı insan yaratılış âlemindeki her şeyden ders alır, dersler çıkarır ve bu derslerle hayatına yön verir; gerçeğe teslim olur ve gerçekçi olur. Cahil ve basit bir insan ise kavramlara kendi heva-hevesiyle aldatıcı manalar yüklemekle kendisini rahatlatmaya çalışır; lakin gerçeklerle yüzleştiğinde pişmanlığı asla ona fayda vermeyecektir.
Hiç kimse gerçeğin üstünde değildir. Hatta masum din önderleri bile gerçeğin karşısında mütevazı ve tam manasıyla büyük bir teslimiyet içinde olmuşlardır. Zaten onları yücelten, onları kâmil insanlar konumuna getiren de bu özellikleridir.
 
Temennim odur ki Rabbim ufkumuzu açsın, hakkı hak olarak görüp ona sarılmayı; batılı da batıl görüp ondan kaçınmayı cümlemize nasip etsin…
Selam ve dua ile…

Google+ WhatsApp