Peygamberlerin Masumiyeti

Peygamberlerin Masumiyeti

Peygamberlerin masum olup olmadıkları ve masumiyetin sınırları konusunda İslam ümmeti arasında çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır.

Peygamberlerin Masumiyeti
Peygamberlerin en önemli sıfatlarından bir diğeri de masumiyet sıfatıdır. Peygamberlerin masum olup olmadıkları ve masumiyetin sınırları konusunda İslam ümmeti arasında çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Biz Ehl-i Beyt dostlarının Ehl-i Beyt öğretilerinden elde ettiğimiz inancımız şudur ki; peygamberler hayatlarının başlangıcından sonuna kadar her türlü günah ve hata işlemekten masumdurlar. Biz burada konuyu tafsilatlı olarak ele alıp inceleme imkânına sahip değiliz. Ancak özet niteliğinde de olsa bu hususa işaret etmeden de geçemeyiz.
Masumiyet konusunda iki alanda ihtilaf olmuştur:
1- Masumiyet kapsamına girmesi gereken konular hususunda
2- Masumiyetin şart olduğu zaman hususunda
Masumiyetin kapsamına girmesi gereken konular kendi aralarında dört bölüme ayrılmaktadırlar:
1- İnanca ait konular; Havariç'ten bir fırka olan Ezarika grubu hariç, bütün İslam ümmeti peygamberlerin inanç bakımından, hem peygamberliğe seçilmelerinden önce, hem de sonra masum olmaları gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir.
Ancak Havaric'in Ezarika grubu peygamberlerin günah işlemelerini tecviz ediyorlar. Onlara göre, günah işlemek kâfirlik sayıldığından, onların peygamberlerin kafir olmalarına cevaz vermeleri gerekir. Hatta onların; "Allah Teala'nın, peygamber olduktan sonra kafir olacağını bildiği bir kimseyi peygamber kılması caizdir" dedikleri nakledilmektedir.
2- Tebliğ konusu; bütün İslam ümmeti, hatta bütün diğer din mensupları bile, peygamberlerin tebliğ etmekle mükellef oldukları konularda, kasten veya sehven yalan konuşmak veya aldıkları mesajı tahrif etmekten masum olduklarında ittifak etmişlerdir. Bu konuda farklı görüş ortaya koyan sadece Kadı Ebu Bekir'dir. O, peygamberlerin sehven veya dil sürçmesi sonucu bu konuda hataya düşebileceklerini ileri sürmüştür.
3- Hüküm ve fetva vermek konusu; Ehl-i Sünnet'ten azınlık bir grup hariç, bütün İslam ümmeti peygamberlerin bu konuda da, ister kasten, ister sehven olsun masum oldukları görüşünü benimsemişlerdir.
4- Peygamberlerin fiil ve davranışları konusu; İslam ümmeti bu konuda muhtelif görüşler ortaya atmışlardır:
a) Biz Ehl-i Beyt dostlarının görüşü: Biz Ehl-i Beyt dostları, ister büyük, ister küçük peygamberlerin, her türlü günahtan masum olduklarına inanıyoruz. Biz Ehl-i Beyt dostları, peygamberlerin ne kasten, ne de sehven, ne unutkanlık, ne de te'vilde hata etme veya Allah Teala'nın te'vilde yanıltması sonucu küçük veya büyük bir günah işleyeceğine inanmıyoruz. Bütün Ehl-i Beyt uleması bu konuda ittifak etmişlerdir. Sadece Şeyh Saduk ve hocası Muhammed bin Hasan bin Velid peygamberlerin sehven değil de, Allah'ın yanıltması sonucu hata yapmalarını caiz görmüşlerdir.
b) Ehl-i Sünnet'ten Mutezile mezhebine ait görüş: Bu görüşe göre, peygamberler büyük günah işlemekten masumdurlar. Küçük günahlara gelince, bir lokma ekmek veya bir buğday tanesi çalmak gibi, aşağılık karakteri ifade edip, halkın nefretine beis olan günahlar dışındaki küçük günahları kasten işleyebilirler. Mutezile mezhebinin genelinde bu görüş hâkimdir.
c) Peygamberler kasten ne büyük ne de küçük günahlar işlemezler. Ancak sehven veya te'vil hatası olarak her iki çeşit günahı da işleyebilirler. Bu görüş Ebu Ali Cübai'nin görüşüdür.
d) Peygamberler kasten veya te'vil hatası olarak ne büyük ne de küçük günah işlemezler. Ancak onlar sehven veya unutkanlık eseri her iki türden günaha da düşebilirler. Fakat peygamberler kendi ümmetlerinin muaf olduğu bu tür günahlardan muaf olmayıp sorumludurlar. Zira, onların ilim ve marifeti kamil, dereceleri yüksek ve korunma güçleri daha fazladır. Dolayısıyla daha fazla dikkatli olmaları gerekirdi. Bunu yapmadıkları için, bu gibi günahlardan bile sorumlu olup ceza görürler. Bu görüşü Nezzam ve Cafer bin Mübeşşir ile onlara tabi olanlar ortaya atmışlardır.
e) Peygamberlerin kasten ve sehven büyük ve küçük günah işlemeleri mümkündür. Bu görüşü Haşviye mezhebine mensup kişilerle Ehl-i Sünnet'ten Ehl-i Hadis olanlarının çoğunluğu benimsemiştir.
f) Peygamberler te'vilde hata etmek suretiyle günah işleyebilirler. Bu görüşü Hanbeli mezhebi savunmaktadır.
g) Ehl-i Sünnet'in çoğunluğunu teşkil eden Eşaire mezhebinin görüşü; bu görüşe göre, peygamberler kasten ne büyük, ne de küçük günah işlemezler. Ancak sehven işleyebilirler. ("Erbain" kitabında yazılı olduğuna göre) Veya peygamberler büyük günahları, ne kasten, ne de sehven işlemezler, ama küçük günahları sehven işleyebilirler [1]
İkinci konu olan masumiyetin gerektiği zaman hususuna gelince; İslam ümmeti içerisinde üç görüş ortaya çıkmıştır:
a) Biz Ehl-i Beyt dostlarının görüşü; bu görüşe göre peygamberler, doğuştan vefat edinceye kadar her türlü günah ve hatadan masumdurlar.
b) Mutezile mezhebi mensuplarının görüşü; bu görüşe göre peygamberler, buluğ çağına erdikten sonra peygamber olmasalar bile, inanç ve büyük günah işlemek açısından masumdurlar.
c) Ehl-i Sünnet'in Eşaire mezhebine mensup olanlarının çoğunluğunun görüşü; bu görüşe göre peygamberler, peygamber olduktan sonra günah işlemekten masumdurlar. Fakat peygamber olmadan önce günah işleyebilirler. Fahri Razı, Ebu Hüzeyl ve Mutezile mezhebinden Ebu Ali Cübai de bu görüşü savunanlar arasındadır. [2]
Görüldüğü üzere, biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı, peygamberlerin her dört alanda ve ömürlerinin başından sonuna kadar masum olduklarıdır. Bize göre, hak görüş budur. Peygamberlerin masumiyetini savunanlar, hem akli, hem de nakli delillerle bu görüşlerini ispatlamışlardır. Şimdi bu delillere kısaca bir göz atalım:
Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Akli Deliller
a) Allah Teala, peygamberleri kullarını kendi doğru yoluna hidayet etmek, onlara dünya ve ahiretteki saadetlerini doğrudan etkileyen doğru inanç ve amelleri göstermek ve onları kötü şeylerden sakındırmak için göndermiştir. Onlar gerçekte yeryüzünde Allah Teala'nın insanlar arasında olan temsilcileridirler. İnsanlara, her şeyin gerçeğini ve doğrusunu öğretmekle mükelleftirler. Bu durumda eğer, onların kendileri getirdikleri şeylere riayet etmez ve kendi öğretilerine aykırı hareket ederlerse, insanlar onların eylemleriyle sözleri arasında çelişki olduğunu görüp, onlara karşı olan itimat ve güvenleri sarsılır. Neticede, onların sözlerine itimat etmezler. Bu ise, onların gönderilme ve görevlendirilme hedefinin tahakkuk etmemesine yol açar ve gönderilmeleri gereksiz ve abes olur. Böyle bir şey ilahi lütuf ve hikmete aykırıdır. Dolayısıyla sonsuz ilahi hikmet ve lütuf onların masum olmalarını gerektirir ki, onların gönderilmesinden amaçlanan hedef gerçekleşebilsin.
Bu gerekçe, peygamberlerin hayatlarının başından sonuna kadar masum olup, hatta sehven bile bir hata ve günah yapmamalarını gerektirir. Zira ancak bu taktirde, halkın tam güvenine mazhar olup, amaçlanan hedefe ulaşabilirler. Eğer onların sehven bile hata ve günah yapmaları mümkün olursa, birileri; onların "sehven günah işledik ve sehven hata ettik" gibi sözlerinin bir bahane olduğunu zanneder ve onlara olan güven ve itimatları sarsılabilir. Sonuçta risalet hedefi gerçekleşmez. O halde peygamberler her yönden ve her zaman için tam anlamıyla masum olmalıdırlar ki, kimse onlar hakkında herhangi bir şüpheye kapılmasın.
b) Peygamberlerin görevi sadece ilahi mesajı insanlara ulaştırmakla sınırlı değildir. Onlar, bununla birlikte insanları tezkiye ve terbiye etmekle görevlidir. Peygamberlerin başta gelen görevlerinden biri de, insanları terbiye ederek kemalin en duruk noktasına ulaştırmak ve liyakati olan kimselere önderlik yaparak onları en güzel sıfatlarla donatmaktır. Ayrı bir deyimle onlar, talim ve öğretim görevlerinin yanı sıra, eğitim ve terbiye görevine de sahiptirler. Peygamberlerin, topluma önderlik edecekleri bu yönleri, toplumdaki en istidatlı kişileri de kapsamı altına almaktadır. Açıktır ki, bu görevle mükellef olan kimsenin kendisi, insani kemal ve karakter açısından en üstün derecede olup, en üstün nefsi olgunluğa sahip olması gerekir. Zira kendinde kemal olmayan bir kimse, diğerlerine kemal yolunda örnek ve önder olamaz.
Bu konuda üstün bilgiye sahip olmak, tek başına yeterli değildir. İnsanın kendisinin bizzat bu sıfatlarla donanmış olması gerekir. Bir önder ve terbiyecinin sözlerinden ve öğretilerinden daha çok, onun hareket, davranış, ahlak ve sıfatları terbiyesi altında olan kimselerde etkin olur. Çünkü mürebbi, terbiyesi altında olan kimselerin kalbinde ve ruhlarının derinliğinde kendine yer bulmalıdır. Bu konuda sadece bilimsel öğretiler ve mantıksal deliller yeterli değildir. Terbiyenin temel ilkesi, mürebbinin hareket, davranış, ahlak ve karakter yapısıdır, onun konuşma yeteneği değil. Gerçi bu da kendi yerinde önemlidir. Ama terbiyede asıl önemli olan ameldir, söz değil. Hareket, davranış, ahlak ve karakter açısından eksikliği olan bir kimsenin sözleri de etkili olamaz. O halde risaletin hedefine ulaşılması için, peygamberin iman ve amel açısından hiçbir eksikliği olmaması, yaşantısında hiçbir kör nokta bulunmaması şarttır. Onun öğretilerinin; amel, davranış ve sıfatlarında tam anlamıyla tecelli edip kendini göstermesi gerekir. Aksi taktirde o, topluma önder ve örnek olmaz. Onları kurtuluş sahiline götüremez. Demek ki, peygamberlerin her yönden ve hayatlarının bütün dönemlerinde masum olmaları gerekir ki, bu görevlerini de başarıyla ifa edebilsinler. Peygamberlerin gönderilmesini gerekli kılan ilahi hikmet, onların bu sıfatlara haiz olmalarını da gerekli kılıyor. Evet "Sizden Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allah'ı çokça ananlar için Allah'ın Resulü'nde uyulacak pek güzel bir örnek vardır."[3] Açıktır ki, takva sahiplerine, ahiret gününü düşünenlere ancak gerçek anlamda günahtan masum olan bir şahsiyet örnek olabilir.
c) İnsanı günaha götüren başlıca sebepler dört şeydir:
1- Hırs (dünya düşkünlüğü); insanları birçok günahlara sevk eden bu duygudur. Peygamberin dünyaya düşkün olmaları mümkün değildir. Çünkü her şey onun emrine verilmiştir.
2-Kıskançlık; insanları birçok iğrenç işlere iten sebeplerin başında kıskançlık duygusu gelir. Peygamberin makamı makamların en üstünü olduğu için, kıskanç olmaları olanaksızdır. Çünkü kıskançlık genelde kendinden üstün olan birine karşı olabilir. Onların üstünde olan bir makam yok ki, onlar kıskançlık duygusuna kapılsın.        
3- Gazap; insanları yanlış hareket ve akıl dışı davranışlara zorlayan sebeplerden bir diğeri de, gazap duygusudur. İnsanlar ancak akıl ve iman sayesinde bu duygunun kontrolünü ele alabilirler. Peygamberler akıl ve iman açısından en doruk noktada olan insanlar olduğundan, onların bu duyguya yenilmeleri imkânsızdır. Dolayısıyla onlar dünya işlerinde gazaba gelmez ve sadece ilahi kanunların icrası gibi hususlarda öfkelenebilirler ki, bu da günah değildir.       
4- Nefsanî istekler; peygamberlerin ahiret ve dünyaya bakışları, bizimle mukayese olunmayacak kadar farklıdır. Onların, günahın bütün tesirlerine derin ve tam bilgileri olduğundan ve günahın ahiret âleminde doğuracağı eserleri batini müşahedeleriyle gördüklerinden, kendilerini nefsanî isteklere teslim ederek, günaha bulaşmalarının imkânsızlığı bir yana, onu kalplerinden bile geçirmezler. Onlar günahın insanın saadetini yok etmekte zehirden daha etkin olduğunu görmekteler. Nitekim, hiçbirimiz hayatımıza kıymak istemediğimiz taktirde, asla zehir içmeye heves etmeyiz. Onlar da günaha karşı aynı durmadalar. Onların nezdinde günah, zehirden daha tehlikeli ve pislikten daha iğrençtir. Biz insanların bu gibi şeylere karşı masumiyetimiz olduğu gibi, onların da günaha karşı böyle bir masumiyeti vardır. Nitekim bizim bu gibi şeylere karşı masumiyetimiz, kendi bilinç ve irademizden kaynaklanmaktadır. Onların da günahlara karşı olan masumiyeti kendi üstün bilinç, iman ve iradelerinden kaynaklanmaktadır. Yani, peygamberlerde olan masumiyet onların günah işlemek hususunda irade ve ihtiyarları olmadığını göstermiyor. Onlar kendi irade ve ihtiyarlarıyla masumdurlar. Hz. Yusuf peygamber ile Mısır hükümdarının karısı olan Züleyha arasında geçen olay, bunun en bariz örneklerindendir. Bakınız; Hz. Yusuf, onların gayrı meşru ilişki ve günaha çağrıları ve hatta zorlayıp tehdit etmeleri karşısında; "Ey Rabbim! Benim için hapis, onların beni çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Eğer onların tuzağını benden alıkoymazsan, ben onlara meyleder ve cahillerden olurum"[4] diyerek, günah işlemektense, ölüm ve işkence de içinde olan hapsi seçiyor. Veya onu elde etmek için her türlü hile ve tuzakları Kur'an, yeni olgunluk çağına yetişmiş bir genci cezp edecek her şeyi hazırlamış ve kapıları kapatarak ona kendini sunarak "Haydi gel" diyen bir kadına; "Ben Allah'a sığınırım... zulmeden kimseler iflah bulmaz" cevabını veriyor.
Evet, o da gençti. O da, ergin bir gencin sahip olduğu bütün duygulara sahipti. İşte bunun için, onun da kadına karşı isteği vardı, kadının da ona karşı aşırı isteği söz konusuydu. Fakat Yusuf'un bir özeliği vardı ki, bu özellik o kadında yoktu. Bu özellik, Rabbinin burhanını görmek, O'nun eğitim ve öğretisini almaktı. "Yusuf, erginlik çağına erişince, ona hüküm ve ilim verdik. Biz ihsan edenleri böyle mükâfatlandırırız."[5] İşte bu özellik, Yusuf'u günah işlemekten alıkoyuyordu. Çünkü o, günahın ne demek olduğunu, ne kadar tehlikeli bir zehir olduğunu, insanın ebedi saadetini yok edecek en tehlikeli şey olduğunu biliyordu. Onun için, bu günaha düşmek, ebedi saadetini yok edecek, ebedi hayatına son verecek bir zehri içmek demekti. Bu yüzden içinde olan nefsi isteğine rağmen, onu yapmaya meyletmiyordu. Ama böyle bir ilme sahip olmayan Züleyha için, o anki isteği söz konusuydu. Onun karşısında durabilecek bir gücü yoktu. Evet peygamberler, sahip oldukları ilahi burhan, ilim ve hikmet sayesinde kendi irade ve ihtiyarlarıyla masum insanlardır.
Peygamberlerin Masumiyetini İspatlayan Nakli Deliller
Peygamberlerin masumiyetini savunan kimseler, bu konuda birçok ayetleri de delil olarak zikretmişlerdir. Biz onlardan bir kaçına kısaca değineceğiz.
1- Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de bazı insanların Muhles (Allah için halis kılınan) olduğunu belirtmiştir. Öyle ki, şeytanın bile onları saptırmaktan meyus olduğunu açıklamıştır.
Nitekim; Cenab-ı Hak Sâd Sûresi'nde şöyle buyuruyor: "İblis: "İzzetin hakkı için onlardan (insanlardan) muhles (ihlasa muvaffak olmuş) kulların müstesna, hepsini saptıracağım" dedi."[6]
Görüldüğü üzere; bu ayette şeytan muhles kullar dışında herkesi saptıracağına yemin ediyor. Muhles kulları ise istisna ediyor. Açıktır ki, şeytanın onları istisna etmesi, onları saptırma imkanı olmadığından ve başka bir deyimle de, onların masum olduklarından kaynaklanmaktadır. Yoksa, şeytanın düşmanlığı, onları da kapsamakta ve hatta onlara olan düşmanlığı diğer insanlardan daha fazladır. Eğer onları da saptırma imkânı olsaydı, asla bunu ihmal etmezdi. O halde muhles kavramı masum kavramıyla eş anlamlıdır ve Kur'an-ı Kerim'in bu ayeti gereğince, Allah'ın bir grup kulları muhles ve masumdurlar.
Gerçi, muhles kavramının sadece peygamberleri içerdiğine dair delilimiz yoktur. Ama; şu kesindir ki, peygamberler muhles kulların başında gelenlerdendir. Zira Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de peygamberlerin muhles kullar olduğunu açıkça belirtmiştir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kuvvet ve murakabe imkanlarına sahip kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub'u da an! Onları, ahireti sürekli hatırlama özelliğiyle, samimi halis kullar yaptık."[7]
Yine, Hz. Musa hakkında şöyle buyuruyor: "Kitapta Musa'yı da an. O, muhles (halis kılınmış), peygamber ve resul idi."[8]
Yine, Hz. Yusuf'un o zor imtihandan çıkışını onun muhles oluşuna bağlayarak şöyle buyuruyor: ".... Biz böylece ondan kötülük ve pisliği caydırdık. Şüphesiz o, muhles(halis kılınmış) kullarımızdandı."[9]
Evet, Allah'ın halis kılınmış kulları olan peygamberler, her türlü kötülük ve pislikten (günahtan) uzak kalıyorlar ve hatta şeytan bile onları saptırma hevesine kapılamıyor. Bizim, peygamberler hakkındaki inancımız, işte budur. Onlar, ilahi teyit ve öğreti sayesinde, her türlü kötülük ve çirkinliklerden uzak olup, aralarındaki fazilet farklılığıyla birlikte, en yüce kemal ve üstünlük sahibidirler.
2- Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde kendi itaatiyle Resulü'ne itaati aynı konumda kabul ederek kendisine mutlak itaati farz kıldığı gibi, Resulü'ne itaati de mutlak olarak farz kılmış, Resul'e itaat etmeyi kendine itaat saymıştır.
Nitekim Nisa Sûresi'nde şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'a, elçisine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah'a ve elçisine götürün; eğer Allah'a ve ahiret gününe imanınız varsa..."[10]
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "De ki: "Allah'a ve elçisine itaat edin. Eğer sırt çevirirlerse, bilin ki, Allah kâfirleri sevmez" [11]
Yine şöyle buyuruyor: "Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. Çekişmeyin, zayıflar kaybolup gidersiniz. Ve sabredin, Allah sabredenleri sever."[12]
Yine şöyle buyuruyor: "Kim, Resul'e itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiştir. Kim, sırt çevirirse, biz seni insanlar için koruyucu olarak göndermedik."[13]
Ehl-i Sünnet âlimlerinin önde gelenlerinden olan Fahri Razi kendi tefsirinde şöyle diyor: "Adı geçen ayet, Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) masumluğuna en kuvvetli delildir. Çünkü Allah Teala, ona olunan itaati, kayıtsız şartsız olarak kendisine itaat olarak vacip kılmıştır. Kayıtsız şartsız itaat ise, ancak peygamberin her hususta masumiyeti ile mümkün olabilir."[14]
 Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Biz gönderdiğimiz her peygamberi Allah'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik..."[15]
Görüldüğü üzere; bu ayetler ve benzeri bir çok ayetlerde Allah Teala, kendisine mutlak itaati farz kıldığı gibi, elçisine de mutlak itaati farz kılmış ve elçisine olan itaati kendisine itaat etmek kabul etmiştir. Bu durumda eğer, mutlak itaat edilmesi gereken kişi masum olmazsa, pekala bir takım konularda Allah'ın emir ve isteklerine aykırı emir ve isteklerinin olması mümkündür. Bu durumda, hem Allah'a hem de elçisine mutlak itaat etmek farz olduğundan, Allah'ın insana, çelişkiye düşmeyi emretmesi gibi, mantıksız bir sonuç ortaya çıkar. Çünkü bir taraftan, Allah Teala'nın mutlak olarak itaati farz olduğundan, kulun Allah'ın bütün emirlerini yerine getirmesi ve hiçbir konuda ona isyan etmemesi gerekir. Diğer taraftan da, Allah Teala'nın resulünün itaatini de mutlak olarak farz kıldığından, aynı şekilde ona da itaat edip, hiçbir konuda ona isyan etmemesi gerekir. Bu durumda eğer, peygamber masum olmaz ve bir konuda Allah'ın emrinin tersine emir verirse, hem Allah'a, hem de resule mutlak itaat etmek farz olduğundan kul, bu gibi yerlerde çelişkiye düşecektir. Allah'a itaat etse, peygamberin emrine muhalefet etmiş olacak, resulün emrine itaat etse, Allah'ın emrine isyan etmiş olacaktır. Sonsuz hikmet sahibi Cenab-ı Hakk'ın böyle bir çelişkiyi emretmesi muhaldir. O halde peygamberler masumdurlar.
Nitekim Fahri Razi Nisa Sûresi'nin 59. ayetini tefsir ederken bu ayetin peygamberlerin ve hatta İslam yöneticilerinin masum olması gerektiğine delalet ettiğini belirtmiştir. Biz Ehl-i Beyt dostlarının inancı da bu doğrultudadır. Biz, imamların da masum olduğuna ve Allah Teala tarafından tayin edilmesi gerektiğine inanmaktayız. Çünkü kimin masum olduğunu ancak Allah Teala bilebilir. Dolayısıyla, nasıl ki, ilahi elçileri ancak Cenab-ı Hak tayin edebilir; öylece, ilahi toplum önderlerini de ancak O belirleyebilir. "Onlara bir ayet geldiği zaman, "Allah'ın peygamberlerine verilen şeylerin aynısı bize de verilmedikçe inanmayız" derler. Allah elçiliğini kime vereceğini çok daha iyi bilir. Yakında suç işleyenlere yaptıkları hilelerden dolayı Allah katından son derece aşağılanma ve şiddetli bir azap isabet edecektir."[16]
3- Kur'an-ı Kerim, ilahi makamların, zulme bulaşmamış kimselere mahsus olduğunu belirterek, hayatlarında zulme bulaşmış kişilerin böyle makamlara ulaşamayacağını belirtmiştir.
Nitekim Cenab-ı Hak, imamet makamına seçtiği Hz. İbrahim, aynı makamı kendi zürriyeti için de isteyince, ona: "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" cevabını vererek, Hazret'in neslinden ancak hiç zulüm işlememiş olanların böyle bir makama gelebileceğini belirtmiştir.
Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Rabbi İbrahim'i bir takım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, "seni insanlara önder kılacağım" demişti. O "soyumdan da" deyince, "zalim¬ler benim ahdime erişemez" buyurmuştu."[17]
Görüldüğü üzere; Cenab-ı Hak, zalim olan kimsenin böyle bir makama liyakati olmadığını belirtmektedir. Her günah işleyen kimse de, Kur'an'ın nazarında zalim sayıldığından, ilahi makamlar olan peygamberlik ve imamlık makamına, ancak hayatında hiç zulüm işlemeyen kimse gelebilir.
Öte yandan; Hz. İbrahim'in (s.a), bil fiil (o an için) zalim ve günahkar olan zürriyeti için Allah'tan imamet makamı temenni etmesi uygun ve mümkün değildir. Dolayısıyla, ayet-i kerimede sözü geçen imamet makamına erişemeyecek olanlar, geçmişinde ve ömrünün bir kısmında zulüm ve günaha duçar olanlardır. Demek ki, ilahi bir makam olan risalet ve imamet makamına, ancak her halükârda günahtan uzak olanlar erişebilirler. O halde peygamberler ve imamlar masumdurlar.
İmam Rıza (a.s) Abbasi halifesi Me'mun'a hitaben şöyle buyurdular: "Şia'nın inancı şudur ki, Allah inkarcıları, günahtan uzak olmayanları ve şeytana dost olanları kendi nübüvveti ve risaletine seçmediği gibi, halkı dalalete (sapıklığa) götürenlerin itaatini de vacip kılmamıştır."[18]
Peygamberlerin masumluluklarını ispatlayan birçok diğer akli ve nakli deliller de vardır. Ancak biz, bu kadarıyla yetiniyor ve bu hususta daha geniş bilgi edinmek isteyenlerin ilgili geniş kitaplara müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.
Masumlukla İlgili Şüpheler
Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyenler, masumluk konusunda bir takım şüpheler ortaya atmışlardır. Şimdi bu şüphelerden bazılarına kısaca bir göz atalım:
1- Siz peygamberlerin ilahi inayet sayesinde masum olduklarını savunuyorsunuz. Bu, onlar için bir imtiyaz, bir üstünlük ve fazilet sayılmaz. Allah kime böyle bir imtiyaz ve ayrıcalık verirse, o muhakkak böyle olur.
Sonra; onlar, ilahi inayet sayesinde günahlardan sakındıkları ve devamlı hayır işler yaptıkları için bir mükâfat da hak edemezler. Çünkü mükâfat ve ceza insanın kendi çaba ve iradesiyle gerçekleştirdiği işler içindir. Sizin dediğinize göre peygamberler bu konumda değillerdir.
Cevap: Bu itirazda bulunanlar, peygamberlerin masumiyetinin gayri iradi veya bir hastalığa karşı yapılan aşı sonucu insanda meydana gelen bağışlılık hali gibi, ister istesin, ister istemesin günaha karşı bir çeşit bağışlılık hali olduğunu sanmaktalar. Oysa yukarıdaki açıklamalarımızdan anlaşıldığı üzere, peygamberlerin masumiyeti onların kendi irade ve ihtiyarlarına dayanmaktadır. Yani, peygamberler kendi irade ve ihtiyarlarıyla her türlü günahtan sakınır ve her türlü görevlerini de ihmal göstermeden yerine getirirler. Dolayısıyla onların bu hali, onlar için en üstün bir fazilet sayıldığı gibi, en üstün mükâfata da müstahak olurlar. Allah'ın onlara olan özel inayeti, onların bu yönüne hiçbir halel getirmez. Aksine, her özel imkân ve şartlara haiz olan kimselerde olduğu gibi, onların sorumluluğunu daha da arttırır ve onların mükâfat ve cezalarını kat-kat çoğaltır. Böylece de mükâfat ve ceza arasındaki denge sağlanır.
Nitekim; Cenab-ı Hak, özel imkan ve şartlara haiz olan Hz. Resulullah'ın hanımlarına hitaben: "Ey Peygamber'in hanımları! Siz, eğer sakınırsanız, başka kadınlardan herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Öyleyse, ince yumuşak konuşmayın ki, kalbinde hastalık olan biri kötü ümide kapılsın. Siz örfe uygun bir şekilde konuşun"[19] buyuruyor.
 Yine Cenab-ı Hak Hazret'in hanımları hakkında şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber'in hanımları! Sizden kim, apaçık fahiş bir suç işlerse, ona iki kat fazla azap verilecektir. Bu Allah'a çok kolaydır. Ve sizden kim, Allah ve Resulüne boyun eğerse, salih amel yaparsa, ona iki kat fazla mükâfat veririz. Ona güzel bir rızk da hazırlamışız."[20]
Bu ayrıcalık ve fark onların sahip olduğu özel imkan ve şartlardan kaynaklanmaktadır. Bu özel imkan ve şart onların şahit olduğu ilahi öğretinin fazlalığıdır. İşte bunun için onlara; "Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve ilmi hatırlayın. Şüphesiz Allah latiftir, her şeyden haberdardır" buyuruyor.
Diğer Müslümanlar bu imkâna daha az sahip oldukları için, onların sorumluğu da Peygamber hanımlarının sorumluluğu kadar olmuyor. Onların mükâfatları da cezaları da sahip oldukları imkan oranında azalıyor.
Yine, âlimler için de aynı şey söz konusudur. Âlimler ilahi öğretiden daha fazla pay aldıkları için, onların sorumluluğu daha ağır oluyor. Onların mükâfat ve cezaları da aynı oranda fazlalaşıyor.
Nitekim bir hadiste şöyle geçmektedir: "Âlimin bir günahı bağışlanmadan önce cahilin yetmiş günahı bağışlanır."[21] Âlimlerin mükâfatları da aynı konuma sahiptir. Bütün bunlar onların sahip olduğu özel imkan ve şarttan dolayıdır.
Peygamberlere gelince; bu farklılık ve imtiyaz daha da fazlalaştığı için, onların sorumlulukları da aynı oranda artmaktadır. Hatta diğer insanlar için günah sayılmayan ve hatta hayır sayılan bir iş peygamber için günah sayılabilir. İşte "Ebrarın hayır amelleri mukarrep insanların kötü amelleridir" şeklindeki sözün anlamı budur.
Evet, peygamberlerin sorumluluğu ve imtihanları daha ağırdır. Onları diğer insanlarla mukayese etmek doğru değildir. Peygamberler, sahip oldukları özel ilahi eğitim ve öğretim sayesinde şeriatta günah sayılan şeylerin tamamına karşı masumdurlar. Onların imtihanı ve yarışı hayır ameller üzerinde olur. Her biri hayırda daha ileri giderse, onun makamı ve derecesi daha üstün olur. İşte bunun içindir ki, Cenab-ı Hak:"Rabbin göklerde ve yerde olanları en iyi bilendir. Ve muhakkak ki, biz peygamberlerin bazısını (faziletçe) bazısına üstün kıldık..."[22] buyurmaktadır.
2- Peygamberlerden ve diğer masumlardan nakledilen dua ve münacatlarda onların günahkar olduklarını itiraf ettiklerini ve günahlarından tevbe edip, Allah'tan af dilediklerini görmekteyiz. Bu durumda, siz nasıl onların masum olduklarını iddia edebilirsiniz?
Cevap: Akli ve nakli deliller, peygamberlerin masum olduklarını gerektirdiğine göre, bu gibi yerlerde geçen günah ve tevbe kavramlarının bizlerin anladığımız şeriat ve fıkıh açısından günahlar ve onlardan tevbe etmek anlamını ifade etmediği anlaşılmaktadır. Zaten bizler peygamberler masumdur derken, sadece şeriat ve fıkıh açısından günah sayılan konulara karşı masum olduklarını kastetmekteyiz. Yoksa, onların terk-i evla da yapmayacaklarını iddia etmiyoruz.
İşte bunun içindir ki; peygamberler, aralarında derece farkı olmasıyla birlikte, en yüksek kemal sahibi olup, kurb-i ilahiye en yakın insanlar olduklarından, kendilerini daha sorumlu hissediyor ve görevlerinin diğer insanlardan daha ağır olduğunu biliyorlar. Dolayısıyla şeriat açısından günah sayılmasa bile, beşer olmaları gereği Cenab-ı Hak'tan gayrisine olan en ufak bir teveccühlerini kendileri için tevbe ve istiğfarı gerektiren en büyük bir günah sayıyorlar.
Keza; kendilerinden bir terk-i evla vuku bulsa, bunu da kendileri için yakarış ve tevbeyi gerektiren bir günah kabul ediyorlar. İşte peygamberlerin bu tür yakarışları ve günah itirafları bu anlamı ifade etmektedir.
Kısacası, peygamberler sahip oldukları ulvi makamdan dolayı kendilerini, hatta muhalefeti günah sayılmayan müstehap ibadetler ve şeriatta mekruh sayılan işler karşısında da sorumlu hissediyorlar. Dolayısıyla bu konuda kendilerinde bir kusur gördükleri zaman, Allah'a yakarmak ve bu kusurlarından dolayı tevbe etmek ihtiyacını duyuyorlar.
Yoksa; yukarıda işaret ettiğimiz deliller gereğince peygamberlerin, bütün haramlara karşı masum olduklarından, şeriatta farz kabul edilen vazifeler karşısında ihmalkarlık göstermeleri, yahut şeriatta haram kılınan bir günahı işlemeleri asla mümkün değildir. Zaten bizler, peygamberlerin masumiyetinin bu anlama geldiğini daha önce belirtmiştik.
3- Siz, peygamberlerin masumiyetine getirdiğiniz birinci delilinizde, Kur'an-ı Kerim ayetlerine dayanarak peygamberlerin muhles (halis kılınmış) insanlar olduğunu ve bu yüzden şeytanın bile onları saptırma ümidi olmadığını belirttiniz. Oysa, Kur'an-ı Kerim'in kendisi; bazı ayetlerinde şeytanın peygamberler üzerinde bir takım etki ve tasarrufları olduğunu belirtmektedir. Bu ikisi nasıl birbirleriyle bağdaşır? Örneğin, Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey Adem oğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı, babanızı cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız." [23]
Görüldüğü üzere, bu ayette şeytanın Adem babamız ve Havva annemizi aldatarak cennetten çıkardığından söz edilmektedir. Oysa siz, şeytanın peygamberi saptıramayacağını söylemiştiniz.
Yine, Cenab-ı Hak Eyüp Peygamber'in dilinden şöyle nakleder: "Kulumuz Eyüb'ü de hatırla! "Şeytan bana zorluk ve azap bulaştırdı" dedi."[24]
Yine Cenab-ı Hak, şeytanın bütün peygamberler üzerinde bir çeşit tasarrufu olduğunu şöyle açıklamaktadır: "Senden önce gönderdiğimiz hiçbir elçi ve peygamber yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun."[25]
Görüldüğü üzere; bu ayetlerde şeytanın peygamberler üzerinde olan tasarruflarından söz edilmektedir. O halde peygamberlerin masumiyeti doğru değildir.
Cevap: Bu ayetlerde şeytana nispet verilen peygamberlere ait tasarruflarında, bu tasarrufların peygamberlerin zorunlu bir ilahi teklife muhalefet etmelerine yol açtığından söz edilmemektedir. A'râf Sûresi'ndeki ayette şeytanın yasaklanan ağaç konusunda Adem ve Havva'yı vesvese ederek aldattığından söz edilmektedir. Açıktır ki, mezkur ağaç konusundaki yasaklama, şeriatta haram olarak nitelenen bir yasaklama değildi. Allah Teala'nın, Adem ve Havva'ya yönelik olan "bu ağaca yaklaşmayın" şeklindeki emri, sadece o ağaçtan yemelerinin, cennet denilen o mekanda kalmalarının kesilmesine ve zorluklarla dolu dünya yaşantısının başlamasına sebebiyet vereceğine dair irşat niteliğinde olan bir emirdi.
Aslında o mekan, şeriat ve ilzami emir ve nehiy yeri değildi. Yani, o alem teklif alemi değildi ki, peygamber için o alemde bir teklif ve görev söz konusu olsun ve peygamber de bu teklif karşısında sorumlu tutulsun. Dolayısıyla orada olan bütün emir ve nehiyler irşat niteliğini taşırlar. Biz, peygamberlerin ilzami emir ve nehiyler karşısında masum olduklarını söylüyoruz. İrşadi nitelikteki emir ve nehiylere karşı da masum olduklarını iddia etmiyoruz.
4- Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamberlere zahirde masumluk sıfatıyla bağdaşmayacak şeyler isnat edilmiştir. Örneğin, Tâhâ Sûresi'nin 121. ayetinde Hz. Adem (a.s)'a isyan ve 115. ayetinde de unutmak nispeti verilmiştir. Yine, A'raf Sûresi'nin 19. ayetinde Hz. Adem ve zevcesinin nehiy olunmuş ağaca yaklaştıkları taktirde zalimlerden sayılacakları belirtilmiştir. Bu gibi isnatlar nasıl masumlukla bağdaşabilir?
Cevap: Üçüncü şüpheye verilen cevap, aynen bu şüphenin de cevabıdır. Kısacası, cennet alemi teklif alemi olmadığından, Hz. Adem'in ilzami olan ilahi bir teklif ve vazifeye aykırı davrandığı iddia edilemez. O halde Hz. Adem'e isnat edilen isyan ve günah eylemi şer'i anlamda bir günah ve isyan olmayıp, evla olanı (iyi olanı) terk etmedir. Ayrı bir tabirle, Allah Teala Hz. Adem ve Hz. Havva'yı o ağaca yaklaştıklarında zahmete düşecekleri konusunda ikaz etmişti. Onlar da irşadi olan bu emre uymamakla cennetin nimetlerini kaybettiler. Bu husus, Allah Teala'nın Tâhâ Sûresi'nin yüz on sekizinci ayetindeki "Senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak cennettedir" buyurduğundan anlaşılmaktadır. Daha açıkçası, Cenab-ı Hak Hz. Adem ve Hz. Havva'ya yasaklanan ağaçtan yemeksizin cennete kaldıkları sürece hiçbir zorlukla karşılaşmayacaklarını, yasaklanan ağaçtan yedikleri taktirde ise, cennetten ayrılıp dünya hayatına başlayacaklarını, dünya hayatının da zorluklarla dolu olacağını bildirmişti. Hz. Adem ve Hz. Havva irşadi olan bu emre muhalefet ederek kendilerinin zahmete düşmelerine sebebiyet verdiler. Yoksa, orada ilzami türden ne bir emir, ne de bir yasak söz konusu değildi. Zaten biz, peygamberlerin irşadi olan bir emre de muhalefet etmeyeceklerini iddia etmiyoruz.
Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyenler, bu hususta bazı diğer ayetlerle de istidlal etmişlerdir. Bizim bu beyanla onların da cevabı malum olmakla birlikte, ilgili geniş kitaplarda bu gibi şüphelerin tamamı cevaplandırılmıştır. İsteyenler ilgili geniş kitaplara müracaat edebilirler.
 Biz bu konudaki sözümüzü Hz. İmam Rıza (a.s)'dan konu hakkında nakledilen bir hadisle bitirmek istiyoruz.
Ebu Salt Harevi dedi ki: "Halife Me'mun İslam, Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, Sabii ve diğer mekteplere ait görüş sahibi alimleri Hz. Ali bin Musa el-Rıza (a.s) ile tartışmak için topladığında, Hazret onların her biriyle konuşup, teker-teker hepsini, ağızlarına taş tıkamışçasına susturdu.
 Bu arada Ali bin Muhammed bin Cahm ayağa kalkarak; "Ey Resulullah'ın oğlu! Peygamberlerin masum olduklarını mı savunuyorsun?" dedi.
Hazret: "Evet" buyurdu.
Ali bin Muhammed bin Cahm: "Öyleyse, Allah Azze ve Celle'nin "... Adem Rabbine isyan etti de yanlış bir işe düştü"[26], "Zünnun'u (Yunus'u) da an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı..."[27], Yusuf hakkındaki "Andolsun o kadın onu kastetti, o da onu kastetti..." [28], "... Davut, kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş Allah'a yönelmişti."[29] ve Peygamberi Muhammed hakkındaki "...Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu." [38] ayetleri hakkında ne diyorsun?" dedi.
Bunun üzerine, İmam (a.s) ona: "Ey Ali! Yazıklar olsun sana! Allah'tan sakın, Allah'ın peygamberlerine çirkin işleri nispet verme. Allah'ın kitabını kendi görüşüne göre te'vil etme. Çünkü Allah Azze ve Celle "... Onun te'vilini ancak Allah ve ilimde kök salmış kimseler bilir..."[30] buyurmaktadır.
Allah Azze ve Celle'nin "Adem Rabbine isyan etti de yanlış bir işe düştü" ayetine gelince; Allah Azze ve Celle Adem'i cennet için değil, yer yüzündeki hücceti ve beldelerdeki halifesi olarak yaratmıştı. Adem'in isyanı ise, Allah'ın taktiri yerine gelmesi için cennete vuku bulmuştur, yeryüzünde değil. Allah onu yeryüzüne indirip hüccet ve halife kılınca; "Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini, İmran ailesini birbirinin soyundan olarak alemlere tercih etti. Allah işitendir, bilendir."[31] ayeti gereği onu masum kılmıştır.
Allah Azze ve Celle'nin "Zünnun'u (Yunus'u) da an. O, öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı..." ayetine gelince; Hz. Yunus, Allah Azze ve Celle'nin ona rızkını daraltmayacağını sanmıştı. Allah Azze ve Celle'nin "Ama onu imtihan etmek için rızkını daraltınca: "Rabbim beni alçalttı" der."[32] ayetini duymamış mısın? Eğer Allah'ın ona kudreti olmayacağını sansaydı, kafir olurdu. Peygambe
0r böyle şeyden münezzehtir.
Allah Azze ve Celle'nin Yusuf peygamber hakkındaki "Andolsun o kadın onu kastetti, o da onu kastetti...." ayetine gelince; o kadın günah işlemeyi kastetmiş, Hz. Yusuf ise, kadının onu günah yapmaya mecbur kıldığı taktirde onu öldürmeyi kastetmişti. Allah Teala ise ondan hem katletmeyi, hem de çirkin günah işlemeyi defetti. İşte Allah Azze ve Celle'nin "... Böylece biz ondan kötülük ve çirkin işi defedelim diye onu koruduk. Şüphesiz o halis kılınmış kullarımızdandı"[33] ayetinin anlamı budur. Kötülükten maksat, katletmek ve çirkin işten maksat da zina yapmaktır.
Davut peygambere gelince; sizin bu konudaki sözünüz nedir?"
O: "Bizimkiler diyorlar ki, Davut mihrabında namaz kıldığı esnada İblis en güzel bir kuş şeklinde ona göründü. Bunu gören Davut, namazını keserek, o kuşun peşine düştü. Kuş evden dışarı kaçtı, Davut onun peşinden gitti. Kuş uçarak evin çatısına kondu. Davut onun peşinden çatıya çıktı. Kuş Urya bin Hannan'ın evine düştü. Davut kuşun peşinden eve girdi ve yıkanmakta olan Urya'nın karısını görüp ona aşık oldu. Urya'yı savaşa göndermişti. Davut arkadaşına mektup yazarak Urya'yı cephenin ön safına göndermesini emretti. O da gereğini yaptı ama Urya müşriklere karşı zafer kazandı. Davut buna üzüldü ve ikinci bir ferman yazarak onu Tabut'un (ordunun) önüne göndermesini emretti. Bu defasında Urya şehid düştü. Davut ise onun karısıyla evlendi" dedi.
Hz. İmam Rıza bunları duyunca, eliyle anlına vurarak Terci ayetini okudu ve ekledi: "Siz nasıl Allah'ın peygamberlerinden birine, namazını hafife alarak kuş peşine düşmesini, sonra çirkin günah işlemesini, sonra da bir insanı katletmesini isnat edebilirsiniz?"
O: "Ey Resulullah'ın oğlu! Peki, Davud'un hatası neydi?" dedi.
 Hazret cevaben şöyle buyurdu: "Yazıklar olsun size, Hz. Davut Allah Teala'nın ondan daha bilgili bir yaratık yaratmadığını sanmıştı. Bunun üzerine; Allah, ona iki melek göndererek mihraba çıkıp münakaşa etmelerini istedi. Onlar: "...Korkma, biz birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar" dediler. Sonra onlardan biri: "Bu kardeşimdir; onun doksan dokuz koyunu, benim de bir tek koyunum vardır; O'nu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi"[34] diyerek kardeşinden davacı oldu.
Bunun üzerine; Davut, davalı kişi hakkında acele ederek, davacıdan bir beyyine istemeden ve davalı kimsenin sözlerini dinlemeden: "O, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. Ortakların çoğu birbirlerine zulmeder..."[35] dedi.
İşte Davud'un hatası bu idi, sizin dedikleriniz değil. Allah Teala'nın "Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife kıldık. Sen insanlar arasında hak ve adalet ile hükmet, arzuna uyma!..." ayetini duymamış mısın?
O, Hazret'e: "Ey Resulullah'ın oğlu! öyleyse, Urya'nın kıssası nedir?" dedi.
Hazret: "Davut (a.s)'ın zamanında bir kadının kocası ölür veya öldürülürdüyse, artık hiç evlenmezdi. İşte Allah Teala ilk olarak kocası öldürülen kadınla evlenmeyi Hz. Davud'a mubah kıldı. Böyle Hz. Davut, Urya savaşta şehid edilince, onun karısıyla iddet süresinden sonra evlendi. İşte insanlara ağır gelen bu oldu." buyurdu.
Sonra İmam (a.s) şöyle devam etti: "Allah Azze ve Celle'nin Hz. Muhammed hakkındaki "...Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun; oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu" ayetine gelince; Allah Teala, Peygamberi'ne dünya ve ahiretteki bütün hanımlarının isimlerini ve onların mü'minlerin anneleri olduğunu bildirmişti. Peygamber'in zevceleri arasında Zeynep binti Cahş'in de ismi vardı. Fakat o sırda o, Zeyd bin Haris'in karısıydı. Bunun üzerine; Hazret, onların isimlerini kendi nefsinde gizledi ve münafıklardan birinin: "Başka bir kişinin karısını da kendi hanımı ve mü'minlerin annesi olarak sunuyor" demesinden çekinerek, onu izhar etmedi. Bunun üzerine; Allah Azze ve Celle: "Allah'tan sakınman daha uygundur" buyurdu. Allah Teala, Havva'nın Ademle, Zeyneb'in Muhammed (a.s) ile ve Fatime'nin Hz. Ali ile evlenmesi dışında hiçbir yaratığın evlenmesinde bizzat müdahale etmemiştir."
Ravi diyor; bu arada Ali bin Muhammed bin Cahm ağlamaya başladı ve: "Ey Resulullah'ın oğlu! Allah'a tevbe ediyorum. Artık bundan sonra Allah'ın peygamberleri hakkında senin sözlerinden gayrisini demeyeceğim" dedi."[36]
 


[1] - Bkz. Bihar-ül Envar: c. 11 s. 89 ve Şerh-ül Makasid c. 5 s. 49/50
[2] - Aynı kaynak
[3] - Ahzab: 21
[4] - Yûsuf: 33
[5] - Yûsuf: 22
[6] - Sâd: 82, 83
[7] - Sâd: 45, 46
[8] - Meryem: 51
[9] - Yûsuf: 24
[10] - Nisa: 59
[11] - Al-i İmran: 32
[12] - Enfâl: 46
[13] - Nisa: 80
[14] - Tefsir-i Kebir c.10, s.193
[15] - Nisa: 63
[16] - En'âm: 124
[17] - Bakara: 124
[18] - Bihar-ül Envar c. 11 s. 76 İsmet bölümü
[19] - Ahzab: 32
[20] - Ahzab: 30, 31
[21] - Usul-u Kafi c.1 s. 47
[22] - El İsra: 55
[23] - A'râf: 27
[24] - Sâd: 41
[25] - Hac: 52
[26] - Tâhâ: 121
[27] - Enbiya: 87
[28] - Yûsuf: 24
[29] - Sâd: 24
[30] - Ahzab: 37
[31] - Al-i İmran: 33
[32] - Fecr: 16
[33] - Yusuf: 24
[34] - Sâd: 22, 23
[35] - Sâd: 24
[36] - Uyun-u Ahbar-ı Rıza s. 192

Google+ WhatsApp