Resulullah'ın (s.a.a) Bi'seti

Resulullah'ın (s.a.a) Bi'seti

Allah Teala, O’nun kalbini herkesin kalbinden daha yumuşak, daha huşulu, daha itaatli ve daha büyük gördü.

Resulullah (s.a.a), Hz. Adem’in yeryüzüne indiğinden 6203 yıl geçtikten sonra, 40 yaşında iken Nevruz bayramına denk gelen Receb’in 27. günü yani M. 610’da peygamberliğe seçildi.[1]

Hz. İmam Hasan Askeri’den nakledilen rivayete göre, Hz. Peygamber’in ömründen 40 yıl geçtiğinde Allah Teala, O’nun kalbini herkesin kalbinden daha yumuşak, daha huşulu, daha itaatli ve daha büyük gördü. Bundan dolayı O’nun gözlerine diğer bir nur verdi, gökyüzünün kapılarının açılmasını emretti, melekler bölük bölük yeryüzüne geldiler. Hz. Peygamber (s.a.a) onlara bakıyor ve onları görüyordu.

Allah Teala kendi rahmetini arşından Hz. Peygamber’in başına kadar yaydı. Cebrail, aşağı inerek, yerle göklerin arasını kapladı. Hz. Peygamber’in mübarek omzundan tutarak şöyle dedi: “Ya Muhammed, oku!”

Peygamber (s.a.a); “Ne okuyayım?” dedi.

Cebrail şöyle dedi: “اقرء باسم ربک الذی خلق ؛ خلق الانسان من علق

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.”[2]

Ondan sonra Cebrail ilahi vahiyleri Hz. Peygamber’e ulaştırdı...

Melekler gökyüzüne yükseldiklerinde, Peygamber (s.a.a) Mekke’yle üç mil mesafesi olan Hıra dağından aşağı indi. Yücelik nurları O’nu sarmıştı, kimsenin O’na bakmaya gücü yoktu. Her ağaç, ot ve taşın yanından geçtiğinde O’na secde ediyor ve fasih bir dille şöyle diyorlardı: “Selam olsun sana ey Allah’ın peygamberi! Selam olsun sana ey Allah’ın elçisi!”

Peygamber (s.a.a) Hatice-i Kubra’nın evine girdiğinde ev, yüzünün nurundan aydınlandı. Hatice; “Ya Muhammed! Sende gördüğüm bu nur nedir?” diye sordu.

Peygamber (s.a.a) cevabında şöyle buyurdular: “Bu peygamberlik nurudur; lâ ilâhe illellah Muhammde’un Resulullah söyle.”

Hatice; “Ben, senin peygamberliğini yıllardır biliyorum” dedi.

Hatice hemen Allah’ın birliğine ve Peygamber’in Allah’ın elçisi olduğuna ikrar ederek O’na iman etti.

Resulullah (s.a.a) Hatice’ye şöyle buyurdular: “Ben kendimde bir soğukluk hissediyorum, üzerimi ört.”

Peygamber (s.a.a) yatar yatmaz, Müddessir suresinin şu ayetleri O’na nazil oldu: "یا ایهاالمدثر قم فانذرو ربک فکبر"

“Ey bürünüp sarınan (Resulüm)! Kalk ve insanları uyar. Sadece Rabbini büyük tanı.”[3]

Bu emir üzerine Resulullah (s.a.a) kalktı. Ellerini kulağına koyarak iki defa “Allah-u ekber, Allah-u ekber” dedi. Resulullah’ın sesi her yaratığa yetişti ve herkes O’nunla muvafakat etti.

Bi’setin üçüncü yılında Resulullah (s.a.a), "و انذر عشیرتک الاقربین (En yakın akrabanı uyar)[4] ayetinin nazil olmasıyla halkı açıkça İslam’a davet etmeye emr olundu. Bu emir gereği önce kendi yakınlarını misafirliğe davet ederek onlara şöyle buyurdu:

“Allah-u Teala beni, sizi O’na davet etmeye emretmiştir. İçinizden kim beni tasdik edip bu işte bana yardımcı olursa, sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifem olacaktır.”[5]

Teberi’nin yazdığına göre Ebu Talib oğlu Ali, Peygamber’e yardımcı olacağını ilan eden tek şahıs idi. Peygamber (s.a.a) de oradakilere şöyle buyurdu:

“Bilin ki, bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; onun sözlerini dinleyin ve emirlerine itaat edin.”[6]

Resulullah (s.a.a) akrabalarını İslam’a davet ettikten sonra, halktan da putlarını bırakıp sadece Allah’a ibadet etmelerini istedi. Bu söz onlara çok ağır geldi; az bir grup hariç hepsi Hz. Peygamber’e düşman kesilmeye başladı. O kritik anda, Mekke’nin büyüğü ve Peygamber’in amcası olan Ebu Talib, kardeşi oğlunun yardımına koştu ve onu yalnız bırakmayacağına dair yemin etti.[7] Gerçekten öyle de yaptı. Ebu Talib, hayatta olduğu sürece Kureyş Hz. Peygamber’i fazla incitemiyordu.

Kureyş büyükleri, Ebu Talib’in koruması altındaki Hz. Peygamber’i tam baskı altına alamadıklarını görünce, yeni müslüman olanları eziyet ve işkence etmeye başladılar. Peygamber (s.a.a), Müslümanların Kureyş’in zulüm ve eziyetinden kurtulmaları için onlara Habeşistan'a hicret etmeleri için izin verdi.

Hicretin 6. yılında, Mekke müşrikleri, Peygamber (s.a.a)’i öldürme kararı aldılar. Bu yüzden Muhammed (s.a.a)’i kendilerine teslim etmedikçe Beni Haşim’le muamele yapmayacaklarına ve onlardan evlenmeyeceklerine dair kendi aralarında bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşmayı bir deri sayfasına yazarak Ka’be’nin duvarına astılar. Beni Haşim de canlarını korumak için Peygamber (s.a.a) ile “Şi’b-i Ebi Talib” deresine sığındılar; üç yıl boyunca orada kaldılar. Üç yıl sonra Allah-u Teala Peygamberine, antlaşmayı “Allah” lafzı hariç karıncaların yediğini haber verdi. Ebu Talib bu haberi Kureyişlilere iletti ve onlara; “Eğer Muhammed’in söyledikleri doğru çıkarsa ne yaparsınız?” diye sordu. Onlar da: “Artık el çekeriz” dediler. Kureyşliler Ka’be’ye gidip oraya astıkları antlaşmanın “Allah” lafzı hariç karıncalar tarafından yenildiğini görünce kendi antlaşmalarından vazgeçtiler. Bi’setin onuncu yılında vuku bulan bu olay neticesinde Mekke halkından birçok kimseler İslamiyeti kabul ettiler. Böylece Beni Haşim Şi’b-i Ebi Talib’den dışarı çıkabildi…[8]

Peygamber (s.a.a), bi’setin onuncu yılında iki büyük yardımcısı olan Hz. Ebu Talib ve Hz. Hatice’yi kaybetti.[9] bu iki büyük şahsiyetin ölümü Hazrete çok ağır geldi, bundan dolayı o yılın ismini “Hüzün Yılı” koydu.[10]

İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Resulullah (s.a.a), Ebu Talib ve Hatice’yi kaybettiğinde artık Mekke’de kalması güçleşmişti... Allah-u Teala bundan dolayı Hz. Peygamber’in, Mekke’de yardımcısı olmadığından orayı terk edip Medine’ye doğru hareket etmesini emretti.”[11]

Ebu Talib merhum olduktan sonra Kureyş’in Hz. Peygamber’e eziyeti gittikçe fazlalaştı, Hazrete defalarca ihanet edip O’nun canına kıymak istediler.[12]

Mekke müşrikleri, bi’setin 13. yılı “Dar’un-Nedve” denilen bir yerde toplanıp Peygamber’i öldürme kararı aldılar. Bu karara göre çeşitli kabilelerden oluşan gençler hep birlikte Peygamber’e saldıracak ve kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyecekti.[13] Hz. Peygamber (s.a.a) İlahi vahiyle bu komplodan haberdar oldu ve geceleyin Mekke’den ayrılarak Medine’ye doğru yola çıktı. Emir’ul- Müminin Hz. Ali de Peygamber (s.a.a)’in canını korumak için O’nun yatağında yattı…[14]

 

[1] - Kâfi, c.4,s.149.

[2] - Alak/1–2

[3] - Müddessir/1–3

[4] - Şuera/214

[5] - Tarih-i Teberi, c.2,s.62.

[6] - Tarih-i Teberi, c.2,s.62.

[7] - El-Huccet-u Ala’z- Zahib, s.249.

[8] - Tarih-i Yakubi, c.1,s.350.

[9] - Tabakat, c.1,s.125.

[10] - Kısas’ul- Enbiya, s.317.

[11] - Kafi, c.8,s.340.

[12] - Tarih-i Yakubi, c.1,s.355.

[13] - Tarih-i Yakubi, c.1,s.358.

[14] - Tabakat, c.1,s.228.

Google+ WhatsApp