Taktim

Taktim

Kur'ân-ı Kerim, Resulullah'ın (s.a.a) sünneti ve pak Ehlibeyti'nin adap ve siyeri eşliğinde büyük bir akait, fıkıh, hukuk ve ahlâk hazine-sidir.

 

                                                            TAKTİM

Kur'ân-ı Kerim, Resulullah'ın (s.a.a) sünneti ve pak Ehlibeyti'nin adap ve siyeri eşliğinde büyük bir akait, fıkıh, hukuk ve ahlâk hazinesidir. Müslümanlar, bu eşsiz hazineye sahip olmakla, gelmiş-geçmiş ve yaşayan hiçbir ümmetin sahip olmadığı en sağlam, en kutsal ve en kapsamlı bilgi, marifet ve hidayet kaynağına sahiptirler.

Hedefimiz; bu zengin hazinenin edebî öğretilerine yeni bir canlılık kazandırmak, evrensel plânda hayatın boyutlarını tümüyle yönlendirmeye hazırlandığı şu dönemde İslâm'ı yeniden tanıyıp tanıtmak, İslâm düşünce ve kültürünün dünya uygarlığına yapmış olduğu onurlu katkıyı gözler önüne sererek Müslüman düşünür ve aydınların kendine güven duygusunu, gücümüz nispetinde takviye etmektir.
Çeşitli İslâmî mezhep ve çevreler mensubu Müslüman halkların birbirinin inanç ve düşüncelerini, temel kaynaklar aracılığıyla tanıma-larını sağlamayı ve böylece birbirlerini daha iyi anlayıp İslâmî vahdet ve kardeşliğin pekişmesi yönünde daha bir kararlılıkla gayret etmelerine katkıda bulunmayı kendine ilke edinmiş yayınevimiz, "el-Mîzân" gibi eşsiz bir eseri Türkçe'ye kazandırmakla, bu doğrultudaki hizmetlerine bir diğerini daha eklemiş bulunmaktadır.
Böylelikle müessesemiz, hiçbir zaman ve dönemde, bu hassas misyonundan geri kalmayacağı hususunu bir kez daha ispatlamış bulunmaktadır. İnandığı ilke ve prensipler doğrultusunda hiçbir taviz vermeden çalışmalarını tüm ekonomik zorluklara rağmen sürdüren yayınevimiz, kınayanların kınamasına aldırış etmeden, hakikatleri gör-mekten rahatsız olanların engelleme barikatlarına takılmadan bu tür köklü ve kalıcı faaliyetlerine daha da hız vereceğini, bütün dostlarına müjdelemektedir.
Muhammedî İslâm'ın mübelliğlerinden ilâhî filozof, Rabbanî âlim merhum Allâme Muhammed Hüseyin Tabatabaî'nin yirmi ciltten oluşan el-Mîzân tefsirini Türkçe'ye kazandırmakla Türkçe konuşan Müslüman toplumlarda, Kur'ân tefsiri sahasında önemli bir boşluğu doldurduğuna inanan yayınevimiz, bu hizmetiyle onur duymaktadır.
Her Müslümanın evinde, kütüphanesinde ve bütün ilim ve eğitim merkezlerinde bulunması gereken bu ünlü eser, müessesemizin hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan, geceyi gündüze katması, günümüzün zor şartlarında tüm olanaklarını seferber etmesiyle insanlarımızın istifadesine sunmuştur.
Cilt, baskı, dizayn, kâğıt ve her hususta en üstün kalite düzeyini yakalamak nazar-ı dikkate alınmıştır. el-Mîzân'a yakışır bir tefsirin tahakkuk bulması amacıyla hiçbir titizlikten çekinilmemiştir. Yüksek düzeyde tercüme, tatbik ve tashih heyetinden yararlanılmıştır.
İşte bütün bu gayretlerin karşılığını, önce yüce Allah'tan, daha sonra siz okurların göstereceği ilgilerden beklemekteyiz. Çağımızın bu güzide eserinde baskı ve diğer hususlarda meydana gelecek herhangi bir olası hata ve teknik eksiklikten dolayı şimdiden özür diler, sonraki baskılarında giderilmesi amacıyla yapıcı eleştiri ve önerilerinizi beklemekteyiz.
Ya Rab! Bizden bu yolda yardımlarını esirgeme!
Bizleri bir an olsun kendi başımıza bırakma!
 

KEVSER

Allâme Tabatabaî'nin kısaca hayatı

Seyyid Hüseyin NASR
 
Allâme Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabaî, miladî 1902 yılının sonlarına doğru Tebriz'de ilim ve irfan ocağı olan bir sülâleden dünyaya geldi. On dördüncü büyük babasından kendi babasına kadar bütün babaları Tebriz'in meşhur âlim ve bilginlerindendi. Allâme, ilk tahsilini kendi doğum yeri olan Tebriz'de yaptı. Tahsilinin ilk aşamasını geride bıraktıktan sonra, o dönemin İslâmî ilimler merkezi olan Necef-i Eşref'e gidip, orada İslâmî ilimlerin çeşitli dallarında on yıl eğitim gördü.
Fıkıh ve usul-ü fıkıh ilimlerini merhum Nainî ve İsfahanî (Kompanî) gibi meşhur üstatlardan ders aldı. Felsefeyi Ağa Ali Müderris'in öğrencilerinden olan Seyyid Hüseyin Badkubî'den, riyaziyatı (matematiği) Seyyid Ebu'l-Kasım Hansarî'den, ahlâkı ise hikmet ve irfanda büyük bir makama sahip olan Hacı Mirza Ali Kazî'den ders aldı. Daha sonra 1925 yılında maddî sıkıntılardan dolayı doğum yeri olan Tebriz'e geri dönme mecburiyetinde kaldı.
Allâme Tabatabaî sadece fıkıh dalında değil, hatta sarf, nahiv, Arap edebiyatı, fıkıh ve usul-ü fıkıh, matematik, felsefe, kelâm, irfan ve tefsir dallarında da ihtisas sahibi olacak derecede derin bir tahsil gördü.
Allâme Tabatabaî, bazı siyasî olaylar sonucu ortaya çıkan ve kötü izler bırakan İkinci Dünya Savaşından sonra, doğum yerini terk edip, İslâmî ilimler merkezi Kum şehrine giderek, tefsir ve felsefe dallarında ders toplantıları düzenledi. Tahran'a da sık sık yaptığı yolculuklar neticesinde felsefe ve İslâmî ilimlere ilgi duyan kesimlerle ilişkilerde bulundu. Din ve felsefe karşıtlarıyla çekinmeden tartışarak, doğru yoldan sapan nicelerini akıl ve mantık yoluyla ikna ederek aydınlanmalarına vesile oldu. Son yirmi küsûr yıl zarfında ise, hem âlimler arasında, hem de Batıda tahsil görmüş aydınlar arasında üstün bir ilmî konuma oturdu.
Allâme Tabatabaî, yıllarca her sonbahar mevsiminde, Prof. Henri Corbin ve bir grup âlim ve bilginlerle toplantılar düzenledi. Bu toplantılarda din ve felsefe hakkında çok önemli konular işledi, günümüz dünyasının manevî boyutlu gerçeklerinin arayışında olan şahısların karşısına dikilen sorunlar ve bu sorunların çözümleri gündem edildi. Bu toplantılardan, çok önemli ve olumlu sonuçlar çıkmıştır. Bu gibi yüksek düzeyde ve geniş ufuklu toplantılar, maalesef günümüzde İslâm-Hıristiyanlık ilişkilerinde rastlanmayan bir olaydır.
Allâme Tabatabaî'nin büyük hizmet ve himmetiyle Kum şehri ilim havzalarında aklî ilimler, ayrıca Kur'ân-ı Kerim tefsiri ihya oldu. Allâme, felsefenin temeli sayılan Şifave Esfargibi kitapları tedris etmekle tedricen bu ilim dalını medreselerde yaygınlaştırdı.
Allâme'nin yüce şahsiyeti, güzel sıfatlara sahip olması ve talebelerine karşı olgun ve ölçülü davranışı, gün geçtikçe felsefeye ilgi duyan kabiliyetli öğrencilerin üstadın dersine akın etmesine neden oldu. Öyle ki son yıllarda felsefe dersine yüzlerce öğrencinin katıldığı gözlemlendi. Yirmi küsûr yıl zarfında nice bilginler, Allâme'nin kılavuzluğu ve tedrisatı sayesinde felsefe dalında uzmanlaştılar. Bunların birçoğu fiilen felsefe üstatlarındandır.
Allâme Tabatabaî'nin birçok talebe eğitmekle ve felsefî kitapları neşretmekle felsefeye yapmış olduğu hizmetten daha da önemlisi öğrencilerinin ahlâkî talim ve terbiyesine ve nefis tezkiyesine dair göstermiş olduğu titizliktir. Allâme, hakikatte ilim ve ahlâkı beraberce öğrenip yaymak isteyen şahısları terbiye etmek için yepyeni bir mektep tesis ederek, çok değerli insanlar topluma kazandırmış ve sürekli olarak da öğrenim ve tezkiyenin bir arada sürdürülmesinin gerekli ol-duğunu vurgulamıştır.
Allâme Tabatabaî sadece felsefe, tefsir, usul ve fürudaki hadisleri anlamak gibi konularda değil, tevhidî tanrıbilim ve kalbî ilhamlar yönünden de Allah'ın büyük bir ayet ve nişanesiydi.
Onu sessiz, sakin gören herkes hiçbir şey bilmediğini zannederdi; ama öylesine ilâhî nur ve gaybî müşahedelerin içine girmişti ki, aşağılara inmesine imkân yoktu. Ancak bununla birlikte, kesret âleminde zahiri korumayı, her âlemin hakkını lâyıkıyla edâ etmeyi, talebelerin eğitim ve öğretimiyle ilgilenmeyi, din ve ilâhî sünnetler ve İslâm kanunlarının savunuculuğunu yapmayı ihmal etmiyordu.
Çeşitli ilimleri kendisinde toplamasıyla birlikte ilim ve amele birlikte sahipti. Yani vücudunun tüm uzuvları hakka teslim olmuş bir in-sandı. Şikeste ve nestâlik hattını çok güzel yazardı. Yaşlandıktan sonra bu yeteneği, yaşlılıktan olsa gerek, zayıflamıştı ve kendi kendine şöyle dediği söyleniyordu: "Gençlik zamanımdan kalma bazı yazılarıma bakıyorum da, 'Acaba bunlar benim yazım mı?' diye soruyorum kendi kendime."
Gizli ilimlerden reml ve cefri çok iyi bilirdi. Ama onlara amel ettiği görülmemiştir. Sayı ilmi ve ebced hesabını da oldukça iyi bilirdi. Cebir, mukabele ve geometride üstattı ve takvim hazırlayabilecek derecede astronomi bilirdi.
Kur'ân-ı Kerim'e karşı bir huşû ve saygısı vardı. Ayetleri genelde ezberden okur, ayetlerin yer ve numaralarını çeşitli surelerde gösterir ve de birbirlerine uygun ayetleri çıkarırdı. Merhumun Kur'ân üzerine inceleme ve toplantıları hayli içerikli ve ilgi çekiciydi. Hz. Peygambere (s.a.a) ve kızı Fatıma'ya (s.a.) ve On İki Ehlibeyt İmamlarına (a.s) karşı özel bir hayranlık ve muhabbeti vardı. Onlardan birinin adı anıldığı zaman yüz ifadesi, edep ve tevazu hâli alırdı. O yüce şahsiyetler hakkında sorulan sorulara karşı öyle bir beyan ve açıklamada bulunurdu ki insan zannederdi ki, onların siyerini aynı gün okumuş da gelmiş.
Yaz aylarında İmam Rıza'yı (a.s) ziyaret etmeyi kendi için görev hâline getirmişti. Meşhed'de bulunduğu zaman her gece İmam Rıza-nın (a.s) türbesini ziyaret eder, münacatta bulunurdu.
Allâme Tabatabaî, 15 Kasım 1981 yılında vefat etti. Allah onu kendi velileriyle haşretsin, ona Rızvanında yer versin! 
Allâme'nin Soy Şeceresi
Allâme Tabatabaî, baba tarafından İmam Hasan (a.s), anne tarafından ise İmam Hüseyin (a.s) soyundandır. Bu yüzden yazdığı kitapların bazısında adı, Seyyid Muhammed Hüseyin Hasanî Hüseynî Tabatabaî olarak geçmektedir. Allâme'nin soy zinciri şöyledir: 


1- Seyyid Muhammed Hüseyin
2- Seyyid Muhammed
3- Seyyid Muhammed Hüseyin
4- Seyyid Ali Asgar
5- Seyyid Muhammed Takî Kazî
6- Mirza Muhammed Kazî
7- Mirza Muhammed Ali Kazî
8- Mirza Sadreddin Muhammed
9- Mirza Yusuf Nakib el-Eşref
10- Mirza Sadreddin Muhammed
11- Mecdüddin
12- Seyyid İsmail
13- Emir Ali Ekber
14- Emir Abdulvahhab
15- Emir Abdulgaffar
16- Seyyid İmaduddin Emir'ul-Hac
17- Fahreddin Hasan  
18- Kemaleddin Muhammed
19- Seyyid Hasan
20- Şehabeddin Ali
21- İmaduddin Ali
22- Seyyid Ahmed
23- Seyyid İmad
24- Ebu'l-Hasan Ali
25- Ebu'l-Hasan Muhammed
26- Ebu Abdullah Ahmed
27- Muhammed Asgar
28- Ebu Abdullah Ahmed
29- İbrahim Tabataba
30- İsmail Dibac
31- İbrahim Gamr
32- Hasan'ul-Müsennâ

33- İmam Hasan (a.s)

34- İmam Ali b. Ebutalib (a.s)   

ALLAME TABATABAİ VE TEFSİRDEKİ METODU
Ayetullah Cevadî Amulî
 
Bismillahirrahmanirrahim
Kur'ân-ı Kerim'i tefsir etmek, onu bilmeye bağlıdır. Kur'ân'ı bilmenin çeşitli dereceleri olduğuna göre, tefsirinin de çeşitli dereceleri vardır.
Bazıları Kur'ân'ı, onun hakikatiyle kaynaşma, birleşme sonucunda bilirler. Resul-i Ekrem (s.a.a) ve onun pak Ehlibeyti (a.s) bu zümredendir. Allah'ın (c.c.) kelâmının hakikati Resulullah'ın (s.a.a) ruhuna indikten ya da miraç sırasında Resulullah (s.a.a) vahyin hakikatinin mülâkatına nail olduktan sonra onun için artık bir ipham ve kapalılığın kalmış olması düşünülemez. Bilmenin özü olan o hakikati teslim alan bir kimse için, hiç kuşkusuz, ilâhî kelâm bütün boyutlarıyla bilinmiş olacaktır.
Bazıları Kur'ân'ı, onun cemal ve celâlini kendi ruhlarında müşahede sonucu bilirler. Bu özel cezbeyi, o parlak nurdan ve ilâhî nefha-dan nasibi olmayanlar için açıklamak mümkün değildir.
Üçüncü bir grup ise Kur'ân'ı, onun çeşitli mucizevî boyutlarını araştırıp inceleme sonucu bilirler. Kur'ân bilimcilerin çoğu bu zümredendir.
Birinci gruptakilerin bilmesi, tıpkı tanrıbiliminde Allah'ın zatından hareketle O'nu bilme derecesine ulaşan sıddîklerin burhanı gibidir. İkinci gruptakilerin bilmesi, "Kim kendini bilirse, Rabbini bilir." sözü doğrultusunda enfüsî ayetlerin yardımıyla Rablerini bilenlerin nefsi bilme burhanı gibidir. Üçüncü gruptakilerin bilmesi ise, hudûs veya hareket ya da imkân burhanı, dış nişaneler ve âfâkî ayetlerden deliller getirmek suretiyle Rablerini bilenlerin kanıtı gibidir.
Kur'ân-ı Kerim'i en mükemmel bilme derecesi, birinci gruptakilere özgü derinlemesine bilmedir. Bunlar, Kur'ân'ın bütün maarif ve öğretileriyle tanışık olmanın yanı sıra akıl aşamasında Kur'ân-ı Müte-messil, tabiat aşamasında Kur'ân-ı Natıktır. Çünkü Kur'ân'ın hakikati ile velâyetin hakikati, mefhum açısından her ne kadar birbirinden ayrı olsalar da, mısdak ve fenomen bakımından bir ve aynıdırlar. Bu yüce makama ulaşabilmek, ancak Kur'ân öğretileri ve konularına derin bir aşk ve engin bir şevk ile mümkün olur. Aşk sonucunda, bilinen unutulmaz; şevk sayesinde ise, bilinmeyen sorulup öğrenilir.
Allah'ın kitabını başka yazı ve sözlerle mukayese etmek yanlıştır. Çünkü konuşmacı sözlerinden ayrı, yazar yazılarından başkadır. Söz perdesi kalktı mı konuşmacı görünür. Yazı örtüsü çıkarıldı mı yazarın kendisi ortaya çıkar.
Konuşmacı ve yazarın varlığı, sınırlı olduğu gibi söz ve yazılarının da dışındadır. Bu nedenle konuşmacı ve yazara ulaşmanın yolu, söz ve yazı perdelerinden geçmekte yatar. Kaldı ki konuşmacı ve yazarın, eserleri kisvesine bürünmemiş, kendi mahiyetini açıkça ortaya koymamış olmaları da mümkündür.
Ancak her nurdan daha aydın olan yüce Allah, hiçbir perde arkasında gizli, hiçbir varlığın dışında değildir. Allah'ın (c.c) kelâm ve kitabı hakkında söylenebilecek en ince ifade, her türlü sınırlılık ihtimalini giderecek ve her türlü derin bilgiye, tanımaya zemin hazırlayacak "tecelli" kavramıdır.
Hz. Emir'ül-Müminin'in sözlerinde ifadesini bulduğu üzere gerçek muvahhid, can gözüyle ve iman hakikatiyle Rabbini görmedikçe ona ibadet etmez. O önce konuşanı görür, sonra sözünü dinler. Nitekim Re-sulullah (s.a.a) miraçlarında hakikati önce kalbiyle bulur, sonra gözle görürdü.
Evliyaullahın duyularıyla hissettikleri, akıllarıyla idrak ettiklerinden sonra gelir. Onlar için önce makul olan bir hakikat, sonra mahsus olur. Hâlbuki normal insanlar önce hisseder, sonra akılla idrak ederler. Bunlarda bir gerçek, olgu ancak duyular aracılığıyla akıllara yol bulur. Bu nedenle aralarında, "Bir duyudan yoksun olan, bir bilgiden yoksundur." mantığı işler.
Diğer insanlar akademik çalışmalara önem verirken evliyaullah, "Ona, temiz olanlardan başkaları dokunamaz."[1] ayeti uyarınca, batın berraklığı ve kalp temizliği elde edilmedikçe, ilâhî maarif ve bilgilere ulaşılamayacağına inanır, nefis tezkiye ve tehzibine önem verirler. "Allah, ancak siz Ehlibeyt'ten her çeşit pisliği gidermeyi ve sizi tam bir temizlikle temizlemeyi irade etmektedir."[2]
Kur'ân-ı Kerim'in temel özelliği eşsiz ve benzersiz Allah'ın (c.c) tecellisi olması itibariyle benzerinin bulunmaması, dolayısıyla bilinmesi ve algılanmasının da başka kitaplara benzememesidir. Bu seçkin zümrenin Kur'ân-ı Kerim'i bilme ve algılama derecesi, Hz. Resulul-lah'ın (s.a.a) şu hadisinden açıkça anlaşılır: "Ben sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum; Allah'ın kitabı ve Ehlibeyt'im; onlar havuzun kenarında tekrar bana gelinceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar."[3] Çünkü bilen ve bilinenin her ikisi de mutlak hak olan tek bir hakikate bağlıdır. Bunun gibi, hitap ve muhatabın her ikisi de tek konuşmacıya bağlıdır.
Kur'ân-ı Kerim'de insan için zikredilmiş en seçkin makam, bu birinci gruptakilere aittir. "Ve ileri geçenler ki herkesi geçmişlerdir. Onlardır mabutlarına yaklaştırılanlar."[4]
İkinci gruptakiler, Kur'ân-ı Kerim'in enfüsî ayetlerini müşahede ile bu yüce hedefe doğru cezbolmuş, Kur'ân'ın cezbesiyle onun engin ummanına dalmışlardır. Bunlar kendi gayretiyle değil de dalgaların kucağında, dalgalarla birlikte denize az miktarda sürüklenen yüzücüye benzerler. Okyanus, yüzücünün yüzücülüğüne değer vermez, denizcilik yetenek ve güçlerini etkisiz hâle getirir. Sadece kendi kuru yeteneğine güvenip denizin cezbesine kapılmayan, onun gizli mücevherlerinden gerektiği gibi yararlanamayacaktır. Ummanın derinliklerine dal-mak isteyen, kendi yüzücülük gücünü bir yana bırakıp onunla tanışmaya bakmalı, dalgalandığı zaman kendisini onun dalgasına kaptırmalıdır.
Gönlünü Allah'ın kelâmına kaptıran, artık vahiy meleğiyle oturup kalkar, Kur'ân elçisiyle sohbete dalar. Kur'ân'ı öyle bir imanla okur ki, sanki Kur'ân onun etiyle, kanıyla, bütün bir varlığıyla kaynaşmış, birleşmiştir artık. Bu gruptakiler nebiler resullerden sonra Âdemoğullarının en seçkin simalarını oluştururlar.
Üçüncü gruptakiler, Kur'ân-ı Kerim'in mucizevî boyutlarını tetkik ederek onu anlamaya, bilmeye çalışırlar. Bunlar, Kur'ân'ı dış penceresinden seyrettikleri, ilâhî kelâmı sözcük ve mana perdeleri arkasından görmeye gayret sarf ettikleri için ister istemez terimler ve kavramlar örtülerini aradan kaldırıp Kur'ân'la doğrudan temasa geçemezler. Ancak bu gruptakilerin hepsi aynı seviyede olmayıp, bazıları sadece aklî kavramlar kanalıyla Kur'ân'a yaklaşırken, bazıları naklî manalarla ona yol bulurlar.
Nitekim ikinci gruptakiler arasında da seviye farkı vardır; bazıları kendilerini oldukça güçlü dalgalara kaptırarak okyanusun büyük bir bölümünü kat ederken, bazıları zayıf dalgalara kapılarak o ölçüde okyanusa girebilirler. Fakat her iki durumda da, Kur'ân hakikatiyle menus oldukları için ondan hiçbir zaman ayrılmak istemezler. Hâlbuki üçüncü gruptakiler bilme derecesi bakımından farklı seviyelerde olmanın yanı sıra Kur'ân'ın hakikatine dokunamadıkları için hastalıklarının bir bölümü henüz giderilmemiştir.
Dolayısıyla bu tedavi edilmemiş hastalıkları yüzünden bazen inhiraf ve dalalete sürüklenirler. Çünkü Kur'ân-ı Kerim sadece akıl ve i-limle ilgili bir kitap değildir ki mutlak bilimsel kanıtlarla anlaşılsın, amel edilmeksizin öğretileri kavranabilsin. Kur'ân hidayet nurudur; aklî ve bilimsel öğretileri vaaz, öğüt ve pratik uygulamalarla birlikte sunar, insanları onun hakkında derinlemesine düşünmeye çağırır ve kalbin mühürlenip kilitlenmesine yol açan günahı, onu anlama karşısında bir engel olarak görür.
Tahsille kazanılan ilim ve temel kavramlar eğer Kur'ân'la irtibata geçmenin tek yolu olsaydı, ilâhî kelâmın kalbe yerleşmesi yolu kapanır, karşılaşılacak bazı arızaların etkisiyle büsbütün Kur'ân'dan uzaklaşmakla sonuçlanırdı.
Yukarıda işaret edildiği üzere Kur'ân-ı Kerim'in tefsir ve tebyini, müfessirlerinin Kur'ân'ı bilme derecelerine bağlıdır.
Kur'ân'ı bilme dereceleri farklı olduğuna göre, yapılacak tefsirlerin seviyesi de farklı olacaktır. Kuşkusuz birinci gruptakilerin Kur'ân hakkındaki sözleri en mükemmel tefsiri oluşturur. Bu mümtaz sınıf temsilcilerinden Emir'ül-Müminin (a.s) şöyle buyurur: "Bana Kur'ân-dan sorun; ayetlerinin kimin hakkında ve nerede indiğini size haber vereyim." Gazalî, Emir'ül-Müminin'den şöyle nakleder: "Eğer yüce Allah ve Resul-i Ekrem (s.a.a) izin buyursalar, Fatiha suresinin 'elif' harfini, kırk devenin taşıyabileceği yük ölçüsünde şerhederim." Kur'-ân-ı Kerim bu seçkin taifenin tefsir ve tebyinine başvurulmaksızın anlaşılmaz. Çünkü bunların birbirlerinden ayrılmayacağını bizzat Resul-i Emin haber vermiştir.
Dolayısıyla, eğer bir yerde görünürde Kur'ân var da Resulullah'ın (s.a.a) pak Ehlibeyti yoksa ya da görünürde Ehlibeyt var da Kur'ân yoksa, o emin habercinin hadis-i şerifi uyarınca her ikisi de yoktur demektir.
İkinci gruptakiler bu seçkin taifenin öğrencileri sayılırlar. Kur'ân'ı bilmeleri Marifeti birinci gruptakilerinden sonra geldiği için tefsirleri de en seçkin tefsirlerdir. Eskilerden ve son devirdekilerden bu yolun yolcuları olan müfessirlerin her biri kendi bilgisi oranında bu yolun bir miktarını kat edebilmişse de, aralarında çok azı yolun sonuna varabilmiştir. Bunlardan biri, Merhum Üstat Allâme Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabaî'dir ki, ilk gençlik yıllarından itibaren Kur'ân'ın hizmetine girmiş, bütün bir vücuduyla Allah'ın kelâmıyla tanışmış, bereketli ömrünün acı, tatlı bütün anlarında Kur'ân'la birlikte olmuş, Kur'ân'dan ilham almış, ilim dünyasında baş gösteren gelişmelere Kur'ân-ı Kerim'in derin öğretileriyle yaklaşmış, çözümü için elinden gelen gayreti göstermiş ve sonuçta "el-Mîzân" gibi büyük bir tefsiri ortaya koymuştur.
Merhum Üstat, el-Mîzân'da akait, ahlâk ve davranışlarla ilgili söz konusu edilmiş hemen her meseleyi çok azı dışında şöyle veya böyle incelemiştir. Kısaca belirtmek istersek el-Mîzân, bir müfessir ve Kur'ân üzerinde araştırma yapan herkes için değerli bir Kur'ân ansiklopedisidir. El-Mîzan'ı çeşitli boyutlarıyla tanımak isteyenleri tefsirin kendisini okumaya davet ederken Üstat Allâme Tabatabaî'nin (r.a) tef-sir metoduna burada kısaca değinmek istiyoruz.
Kur'ân-ı Kerim'de tecelli eden yüce Allah, kendi kelâmını "apaçık bir nur" ve "her şeyi açıklayan" olarak tanıttığı hâlde belirsiz ve karanlık noktalarının bulunduğunu, içeriğinin açık olmadığını tasavvur etmek mümkün değildir.
İnsanlığın mutluluğu için gerekli ilim ve kanunların açıklayıcısı olan Kur'ân-ı Kerim'in kendisinin açık olmaması mümkün olmadığı gibi, "insanlara yol gösterici" olarak indirildiği hâlde başka bir yol gösterici tarafından açıklanma gereksiniminin bulunması da mümkün değildir. Dolayısıyla Kur'ân'da, kendisinden başka kaynakla bilmemizi gerektirecek müphem, kapalı hiçbir konu yoktur. Işık, ancak ışığın kendisiyle görülebilir. Zatı itibariyle beyyin, açık olan, ancak kendisiyle bilinebilir ve başka şeyler onun aracılığıyla açıklanabilir.
Öyleyse Kur'ân'ı, Kur'ân'ın kendisiyle bilmek gerekir. Kur'ân-ı Kerim'in apaçık ayetlerinden birine göre, onun saklı ve gizli bilgilerinin derinlik ve yüceliklerini "temizlenmiş olanlardan başkası" kavrayamaz. "Temizlenmişleri" ise Kur'ân'ın kendisi açıkça tanıtmıştır.[5]
Kur'ân-ı Kerim'in apaçık ayetlerinin ayrı birinde de, "Peygamber size ne verdiyse onu alın; size neyi yasakladıysa ondan sakının."[6] bu-yurur.
Yine "Sana da bu zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın..." diye buyurur. Bu ayet de açıkça Resu-lullah'ı (s.a.a) Kur'ân'ın hudut ve ayrıntılarını açıklayıcı olarak tanıtır.
Kendisi apaçık nur olan Kur'ân-ı Kerim, hiçbir şüpheye yer bırak-mayacak şekilde Resul-i Ekrem'i (s.a.a) ve onun pak Ehlibeyti'ni, içerdiği öğretileri, kanunları ve diğer bilgileri anlamak için başvurulacak merci olarak tanıtmıştır. Böylece hüccet-i bizzat olan Kur'ân, Masumların sözleri ve davranışlarını (sünnet) da hüccet kılmıştır. Bu nedenle Masumların sünnetinden bağımsız olarak, ilâhî hükümlerin bütün boyutlarını açıklamak ve Kur'ân öğretileriyle gerektiği gibi tanışmak mümkün değildir. Çünkü Kur'ân'ın ayetleri birbirleriyle öyle bir ahenk ve insicam içerisindedirler ki, bir ayeti diğer ayetlerden bağımsız olarak yorumlamak mümkün değildir. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerim'i bir bütün olarak göz önünde tutarak ilgili ayete anlam kazandırmak gerekir. Ayetler arasında inceleme konusu ayetle ilgili tefsiri doğrulayan veya kanıtlayan ayetler varsa nazar-ı dikkate alınmalı, aksi takdirde başka ayetlerin anlamlarıyla çelişki oluşturmayacak biçimde tefsir edilmelidir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de hiçbir şekilde ihtilâf ve çelişki bulunamaz. "Eğer Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, on-da birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı."[7]
Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerim, aklî kanıt ve burhanlara da açıkça değer verir ve kendisi de ilâhî öğretilerin açıklanmasında kesin deliller gösterir. Böylece Kur'ân'ın kendisi, aklın bağlayıcı hüccet olmasının da delilidir. Aklî kanıt ve burhanlar olmaksızın ayetleri manalandır-mak, aralarındaki ilişkiyi bulup kurmak imkânsızdır.
Bu kısa açıklamadan sonra Üstadımız Allâme Tabatabaî hazretlerinin tefsir metodunu tanıtmak kolaylaşmış olur.
Fıkıhla ilgili ayetleri tefsir edenler, Kur'ân'dan fıkhî bir hükmü çıkarmak amacıyla mukayyet ayetleri, mutlak ayetlerin takyidi için delil olarak gösterir, bunun gibi hass (tek bir ferde delâlet eden) ayetleri, âmm (bütün fertleri kapsayan) ayetlerin tahsisine senet olarak alırlar. Aynı şekilde mücmel (kapalı) ayetleri, mübeyyen (açık) ayetlerle açıklarlar. Fıkıh ve usul-ü fıkıh ile ilgili tüm konularda aynı metottan yararlanarak fıkhî hükümleri çıkarırlar.
Kur'ân'ın edebî tefsirine ağırlık verenler; hakikat, mecaz, fesahat, belâgat ve istiare sanatlarından hareketle edebî bir hükme varmak isterken ilgili kelime veya cümlenin geçtiği ayetlerin bütününü incelemeye tâbi tutarak kullanılış, delâlet, takdim, te'hir, hasr, şart ve benzeri sanatlar yardımıyla edebî incelikleri ortaya çıkarırlar.
Kur'ân kıssalarını yazanlar, ilâhî sünnetleri, tarihî kuralları ve peygamberlerin siyerini Kur'ân'dan çıkaranların metodu, bir kelime veya cümlenin hangi ayet ve surelerde geçtiğini araştırarak bunların bütününden kendi ihtisas dallarına uygun hükmü çıkarmak ekseni etrafında dönüp dolaşır.
Yukarıdaki işaret edilen tefsir metotları, el-Mîzân'dan önce varolduğu gibi, el-Mîzân'dan sonra da yaygınlaşmıştır. Ancak bunlardan hiçbiri, el-Mîzân'a özgü "Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsiri" metodu gibi değildir. Çünkü adı geçen yöntemlerin çoğunun ana sermayesi, "el-Mu'-cem" tarafından kolayca temin edilir. Müfessir, el-Mu'cem'den rahatlıkla çıkarılabilen kelimeler veya cümleleri kavrayarak bunlar üzerinde etraflıca düşünce yürütmek suretiyle varmak istediği hedef ve hükme ulaşır.
Eski tefsirlerde yer alan Masumların hadislerinde de yer yer görülen el-Mîzân'a has bu metodun karakteristik özelliği, Kur'ân'ın anahtar ve kök niteliğindeki ayetlerinin tespit edilip tanınmasından ibarettir. Anahtar ayetler ışığında öteki ayetlerden birçoğunun kapıları açılmakta, bu Tûba ağacının kökü mesabesindeki ayetlerin tanınmasıyla dallar niteliğindeki ayetlerin nereden, hangi yoldan beslendikleri su yüzüne çıkarılmaktadır. Bu keşifte artık birbirine benzer kelime ve cümleler söz konusu olmadığı için fihristler, sözlükler ve "el-Mu'cem" işlerliğini yitirmişti. Burada artık, "Gaybın anahtarları, O'nun yanındadır..." (En'âm, 59) sütununa sarılarak namahremlerin yüzüne kapalı olan anahtar ayetler sayesinde düğümler çözülür. Ancak bu sayede Kur'ân-ı Kerim'in her yanı, açık ilâhî kapılara dönüşür ve dalları besleyen kök ayetlerle Kur'ân'ın batınlarını açıp gözler önünde seren anahtar ayetler ötekilerinden ayırt edilebilir.
Burada hatırlatmamız gerekir ki Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsiri ile kesin olarak yasaklanmış Kur'ân'ın Kur'ân'a vurulması metodu hüküm ve konu itibariyle birbirinden tamamen farklı şeylerdir.
Ahenk içerisinde bir bütün olan Kur'ân ayetlerini, birbirlerinden ayırmak suretiyle birbirine vurmak; örneğin, nasih ile mensuh arasındaki bağı koparmak, nasihe dikkat etmeksizin mensuhla hükmetmek, mukayyet ile mutlak arasındaki takyidi göz ardı etmek, ayetin evveli ile sonu arasındaki ilişkiyi dikkate almamak, bunların hepsi tek bir bütün olan Kur'ân'ın öğelerini birbirinden ayırmak ve kendi reyine göre tefsir etmek anlamına gelir. İşte bu insanın küfre gitmesine sebep olan şeylerden biridir.
Merhum Şeyh Saduk, üstadı İbn-i Velid'den "Kur'ân'ın bir kısmının diğer kısmına vurulması insanı küfre götürür."[8] diye İmam Sadık-tan (a.s) aktarılan hadisin hangi manaya geldiğini sormuştur. Üstadı cevaben şöyle demiştir: "Kur'ân'ı birbirine vurmak, birisinin senden bir ayetin tefsirini sorduğunda başka bir ayetin tefsiriyle ona cevap vermendir."
El-Mîzân Tefsirinin Özellikleri
1- Merhum Allâme Tabatabaî (r.a) Kur'ân'ın zahiri hakkında oldukça kapsamlı ve geniş bir bilgiye sahipti. Tefsir etmek için ele aldığı her ayeti incelerken, Kur'ân-ı Kerim'in tamamını göz önünde bulundururdu. İlgili ayetin tefsirinde muvafık ayetleri istidlâl ve istimdat amacıyla söz konusu eder, muvafık ayetlerin olmaması hâlinde başka ayetlerle çelişki oluşturmamasına gerekli dikkati gösterirdi. Başka ayetlerle çelişki oluşturabilecek ihtimal ve görüşü deliller ileri sürerek reddederdi. Çünkü ayetler arasında çelişki durumu ilâhî kitabın mucizevî insicamıyla asla uzlaşmaz.
2- Masumların (a.s) kesin sünneti sahasında çeşitli boyutlarıyla derin ve uzun bir araştırması olan Merhum Üstat Allâme Tabatabaî (r.a) incelemeye aldığı her ayeti tefsir ederken sünnette eğer bir delil veya teyit edici bir rivayet varsa, ondan istidlâl veya istimdat şeklinde yararlanırdı. Eğer sünnette bir delil veya teyit edici yoksa, ilgili ayetin tefsirinde sünnetle çelişki oluşturmamasına azamî dikkati gösterirdi. Çünkü Kur'ân ile Resulullah (s.a.a) ve onun pak itretinin sünneti iki ilâhî kurtuluş ipi olup birbirinden ayrılmaları imkânsızdır. "...O ikisi havuzun başında bana ulaşıncaya kadar asla birbirinden ayrılmazlar."
3- Allâme Tabatabaî (r.a) aklî tefekkürde eşine az rastlanır bir derinliğe sahipti. İncelemeye aldığı her ayetin tefsirinde aklî açık veya açıklanmış ilkeler arasında bir delil veya teyit edici bulunursa, ondan aklî öğretiler konusunda -şer'î-taabbudî hükümlerde değil- istidlâl veya istimdat mahiyetinde yararlanırdı. Aklî ilimlerin dışında kalan konularda ilgili ayetin kesin aklî delillere aykırı olmayacak biçimde anlamlandırır, kesin aklî kıstaslara -kesin olmayan doktrin ve bilimsel hipotezlere değil- aykırı olacak her ihtimalin batıllığını ispat ederdi. Çünkü akıl ile vahyin çelişkiye düşmesini ne kesin akıl, ne de ilâhî vahiy kabul eder. Allah'ın uyum içerisindeki iki hücceti (akıl ile vahiy) birbirine aykırı olamaz. Akıl aydınlatan bir lamba, vahiy dosdoğru bir yoldur. Bu ikisinden hiçbiri ötekisinden ayrı faydalı olamaz.
4- Allâme Tabatabaî (r.a) fıkıh ve usul gibi naklî ilimlerde görüş sahibi ve temel konularında yeterince derinleşmiş olduğundan tetkik ettiği ayet hakkında naklî herhangi bir delil bulunmuyorsa, bu ilimlerin kesin temelleriyle çelişki oluşturacak bir tefsir yapmazdı. Çünkü naklî konular her ne kadar teferruatla ilgili olsa da Kur'ân ve sünnetin kesin ilkelerine göre tanzim edilirler. Ayetin içeriği ile bu ilimlerin kesin ilkeleri arasındaki herhangi bir çelişki; Kur'ân'ın Kur'ân'la, sünnetin sünnetle veya sünnetin Kur'ân'la çeliştiği anlamına geleceğinden kesinlikle kabul edilemez.
Bunun için el-Mîzân'da bir ayetten çeşitli anlamlardan biri çıkarılırken ya da ayet bu anlamlardan birine uyarlanırken, diğer anlamlarla uyum içerisinde olmasına ve başka ilimlerin kesin ilkelerine aykırı olmamasına azamî dikkat gösterilmiştir.
5- Kur'ân-ı Kerim'in muhkem ayetlerinin tümünü tanıyan ve "Muh-kem ayetlerinin en belirgini, 'O'nun gibi hiçbir şey yoktur.' ayetidir." diyen Merhum Allâme Tabatabaî, müteşabih ayetleri tanımada da üstün bir beceriye sahipti. Müteşabihleri, Kur'ân'daki konuların temeli ve "Ümm'ül-Kitab" olan muhkem ayetlere döndürür, müteşabihleri izlemek yolunu kalbi kararmışlara kapatır, hadisleri Kur'ân'a sunmada muhkem ayetleri ölçü alır, başka ilimlerin temellerini aklın da önünde eğildiği bu kesin kıstasla değerlendirdi. İmam Rıza'nın (a.s) buyurduğu üzere bu, dosdoğru yolu kat etmenin işaretidir. "Her kim, Kur'ân'ın müteşabihini muhkemine döndürürse, doğru yola hidayet olmuştur."[9]
6- Burhanın temelleri ve ön koşulları konusunda derin bir bilgiye sahip olan Merhum Allâme Tabatabaî bilimsel varsayımları asla kanıt olarak görmez ve bunu pergelin sabit ayağına benzetirdi. İşin gerçekte sabit değil de hareket hâlindeki ayak tarafından yapıldığı gerçeğinden hareketle kanıtlanmamış varsayımlara ayetlerin tefsirinde yer vermekten şiddetle kaçınır, ilim ve teknolojinin ilerlemesini o varsayımın doğruluğuna delil olarak görmez, her varsayımın başka bir varsayıma dönüşme ihtimali tehlikesini gözden uzak tutmaz ve şöyle derdi: "Sabit olan Kur'ân-ı Kerim'i değişken olan geçici bilimsel varsayımlarla tefsir edemez, onlara uyarlayamayız."
7- İrfan'ın temelleri, keşfin genel hatları ve şühudun çeşitleriyle mükemmel boyutlarda tanışık olah Merhum Allâme Tabatabaî, tehzib-i nefse, Kur'ân'ın tezkiye yönteminden yararlanmaya davet etmek, meşru riyazeti onaylamak ve tefekkür yöntemi yanında kalp yolunu açıklamakla birlikte hiçbir zaman kendisi veya başkalarının irfanî keşfini tefsir ölçüsü olarak almaz; o münkeşif ve meşhudu doğru olması hâlinde sadece ayetin anlamının bir mısdakı, bir örneği olarak görürdü, ayetin temel ekseni olarak değil.
8- Merhum Allâme Tabatabaî, mefhum ve mısdakın (örnek) teşhisinde engin bir tecrübeye sahip olarak hiçbir zaman tefsiri tatbikle, mefhumu yaşanmış ve görünmüş dıştaki örnekleriyle karıştırmazdı. Muteber bir rivayetin, ayetin nüzul sebebini açıklamasını veya içeriğinin sahabeden biri veya bir grubuna intibak etmesini, ayetin genellik kisvesinden çıkıp kişisel muhtevaya bürünmesine sebep saymaz, bunun kavramsal tefsir hanesine girmesine izin vermezdi. Ayetin bir tek mısdaktan başka diğer bir mısdakının olmamasını da ayetin şümullü anlamı ve genel kavramı yönünde tefsir edilmesine engel görmezdi. Çünkü Kur'ân ayetlerinden biri kavramsal kapsamlılığını yitirerek dıştaki bir fert düzeyinde belirginleşirse, bu ferdin zevaliyle ayetin mesajı da ortadan kalkmış olur. Hâlbuki Kur'ânı-ı Kerim, Güneş ve Ay dünyayı aydınlattığı sürece nuruyla insanlığın yolunu aydınlatacaktır. Mısdakların değişmesi, tefsirin de değişeceği anlamına gelmez. Çünkü sözcükler anlamların ruhları için koyulmuş olduğundan bir şeyin ruhu korunduğu sürece dıştaki örneklerinde birtakım değişimler meydana gelmiş olsa da adı korunmuş olur. Çünkü sözcük kavramda kullanılır, mısdakta değil. Mısdakların farklılığı mefhumda değişim meydana getirmez.
9- Merhum Allâme Tabatabaî, tefsirinde asaleti, önceliği zahire verir, ayetin kavramsal tefsiri makamında batını esas almazdı. Sadece ayetin zahirinin hüccet değerini korumak suretiyle batına geçer ve o batından başka bir batına yol bulurdu.
10- Merhum Allâme Tabatabaî, dinî öğretileri metafizik (tabiat ötesi) sınıfında değerlendirir, dinî öğretileri madde ve hareket kanunlarından uzak tutar, maddî olarak azalıp çoğalmayı bu sahaya sokmaz, dini değişim ve tekâmül hâlinde olan, eskime ve çürümeye maruz bulunan gelenek ve töreler gibi görmez, bu tür düşünce tarzını şiddetle reddederdi.
11- Kur'ân-ı Kerim hakkındaki mükemmel bilgisi sayesinde Kur'-ân'daki kelime ve ayetleri birbirine yönlendirme, dayandırma yöntemiyle tefsir eden Rabbanî âlim Merhum Tabatabaî, aynı metodu hu-ruf-i mukattaa (sure başlangıçlarındaki kopuk harfler) tefsirinde maharetle uygulardı. "Elif, Lâm, Mîm" ve "Sâd" gibi basit sure başlangıçlarına sahip sureleri ve yine "Elif, Lâm, Mîm, Sâd" gibi mürekkep sure başlangıçlarına sahip sureleri tetkik etmek suretiyle, sure başlangıçlarının surenin içeriğine dair bir remz ve gizli bir işret olduğu sonucunu çıkarırdı. Hatta Merhum Üstat, Kur'ân'a olan engin ilgi ve muhabbeti sayesinde tarihî bilgileri göz önünde tutmadan önce surenin metni üzerinde tedebbür ve tefekkür etmek suretiyle onun Mekke'de mi, yoksa Medine'de mi indiğine emin olur, daha sonra bunu doğrulayan naklî-tarihî delilleri getirirdi.
TEVHİTL İLGİLİ AYETLER YA DA ANAHTAR AYETLER
Allâme (r.a), Kur'ân'ın anahtar ayetlerine, "Gurer-i Ayat" adını verir. Bu ayetler, sadece Kur'ân'ın geri kalan ayetlerinin anlaşılması için aydınlatıcı projektörler işlevini görmekle kalmaz, aynı zamanda birçok hadisin anlaşılmasında da sağlam bir temel fonksiyon üstlenirler. Değerli el-Mîzân Tefsirinin birinci cildinin mukaddimesinde sayılarını yedi temel bilime vardırdığı bütün bilgilerin temelini oluşturan ve onlara oranla mihenk konumunda olan ayetlerin sarih veya açık olarak tevhide ilişkin bilgileri veren ayetlerdir. Çünkü Kur'ân'da ortaya konan akait, ahlâk ve ahkâm gibi bütün meselelerle ilgili olarak sunulan açıklamalar mutlaka Allah'ın birliğiyle irtibatlandırılırlar. Nitekim Merhum Allâme bu hususla ilgili olarak şunları söylemektedir:
"Kur'ân ayetleri söz konusu ilâhi bilgilere, hakikat ilkelerine ilişkin ayrıntılar içermelerinin yanı sıra, aslında bir tek gerçeğe dayanmaktadırlar. Bu gerçek asıldır, diğer ayrıntılar ise füru konumundadır. Dinin binası da bu temele dayalı olarak kurulmuştur. Bu temel, İslâm dinin açıkladığı şekliyle Allah'ın birliğidir. Yani, Allah'ın her şeyin Rabbi olduğuna, O'ndan başka Rab olmadığına ve her açıdan sadece O'na yönelinmesi gerektiğine iman etmek. O'nun Rab oluşunun kabul edilmesinin bütün gereklerinin yerine getirilmesi, kalben O'ndan başkasından korkulmaması, amelde de O'ndan başkasına boyun eğilmemesi."
"Temel prensip budur. Kur'ân'ın içerdiği diğer tüm ayrıntı nitelikli anlamlar, bilgiler, yasalar ve kanunlar son tahlilde bu temele dayanır. Bütün açıklamalar, bileşim olarak da gelip bu temele dayanırlar."[10]
Merhum Allâme, bir ayeti ele alırken, söz konusu ölçüye dayanarak temel ve anahtar ayetler olarak belirlediği bu ayetleri eksene alarak, onları ileri sürülen yorum ve ihtimallerin değerlendirildiği bir eksen olarak kullanır ve bu görüş ve değerlendirmeler içinde tevhide aykırı olanları batıl olarak nitelendirir, bunun yanında yorum ve ihtimaller içinde tevhide yakın olanları da yakınlıkları oranında kabul ederdi. Buradan hareketle dünya görüşü ve ideolojik bağlantılarını tahlil ederdi. Çünkü her dünya görüşü özünde bir ideoloji barındırır. Şöyle ki materyalist düşünce, toplumsal hayata maddî ve somut zevkler ve kemalleri beraberinde getirecek ve insanları bu amaca ulaştıracak şekilde bir düzenleme getirir. Aynı şekilde putlara tapmak, özünde putları memnun etmeye dönük bir toplumsal düzenin kurulmasını kaçınılmaz kılar. Fakat Allah'a ve kıyamet gününe iman etmek ise, insanın hem dünya hayatındaki mutluluğunu, hem de ahiret hayatındaki mutluluğunu garanti eden bir sosyal düzenin kurulmasını öngörür.
Dolayısıyla insanların toplumsal hayatlarında ortaya çıkan farklılıklar, insanların inanç sistemlerinin farklılığından kaynaklanır. Merhum Allâme buna şöyle değinmiştir: "Çünkü değişik mezhepler, toplumlarda egemen olan özel yasaların belirginleşmesi üzerinde birinci derecede etkili olurlar... Dolayısıyla toplumsal hayatın şekli, evrenin hakikatine ilişkin inançların şekillerinin farklılığı oranında farklılık arzeder..."[11]
Tevhidî ilkelerin, Kur'ân'ın anahtar ayetlerini oluşturmaları hasebiyle, ahlak sorunu ile ilgili olarak, ahlâkın izafîliğinin reddedilişi ve bu bağlamda güzellik ve çirkinlik kavramlarının izafîliğine ilişkin yaklaşımların mahkûm edilişi; erdem ve alçaklığın insanın öz doğasına dayanmadığını, bilâkis çevrenin ve türlü değişimlerin etkisiyle belirginleştiğini savunan düşüncelerin çürütülmesi, bu temel ilkelere da-yalı olarak gerçekleştiriliyor. Ahlâkın temel prensipleri ortaya konulurken, ahlâk alanında boy gösteren üç disiplin ele alınıyor ve bunlar içinde, ahlak kurallarını makam, şöhret, toplumsal sempati, tarihî ihtişam ve ruhsal azıklanma için benimseyen disiplin ile bu kuralları cehennemden kurtuluş ve cennete giriş için benimseyen disiplin dışlanarak en üstün ahlak disiplinin, ahlak prensiplerini Allah'a kavuşma, O'nun sonsuz hoşnutluğunu kazanma amacına yönelik olarak benimseyip pratize eden disiplin olduğu vurgulanıyor. Bu ise, tevhidin ta kendisidir. Merhum Allâme şöyle vurguluyor bu hakikati: "...Şu anda, sadece Rabbinin hoşnutluğunu ister... Erdemlilik veya alçaklıkla bir ilgisi olmaz. Güzel nam ve övgüye aldırış bile etmez. Dünyaya, ahi-rete, cennete veya cehenneme göz ucuyla bile olsa dönüp bakmaz. Bütün ilgisini Rabbine yöneltir; azığı, kulluk zelilliğidir ve yol göstericisi, kanıtı Allah'ın sevgisidir."[12]
Allâme'ye göre, bütün bilgilerin, bu arada ahlâkın ve olumlu, beğenilen davranışların temeli tevhittir. Ve bu tevhit, şecere-i tayyibe'nin (iyi ağacın) sağlam gövdesini oluşturur, dalları da ta göklere kadar u-zanır. Meyvelerini de aralıksız verir. Bu bağlamda şunları söyler: "Ayetlerin genel akışından da anlaşılacağı üzere, tefsirini sunduğumuz ayetin asıl maksadı tevhittir. Ki diğer hak inançlar bu temelin uzantılarıdır. Tertemiz ahlak buradan kaynaklanıp gelişir. Burası salih amellerin de menşeidir."[13]
Bu tevhidî perspektiften bakınca, bütün bağışların Allah'ın katından geldiği görülür. Hiçbir varlık Allah'tan bağımsız değildir. Allah'tan başka hiçbir dayanağı yoktur. Ve kesinlikle hiçbir varlık doğal çerçeve içinde izah edilemez. Bilâkis her varlığın gaybî bir boyutu vardır. Allâme, bu temele işaret eden ve Kur'ân'ın her türlü tahrif girişimine karşı korunduğunu vurgulayan ayeti, "Seçkin ve Kilit Ayetler"den kabul eder ve der ki: "...Bu surede yer alan, "Hiçbir şey yoktur ki hazineleri O'nun katında olmasın..." ayeti, birçok gerçeği içermesi bakımından Kur'ân'ın "seçme ayetler"inden biridir..."[14] Çünkü, "Hiçbir şey yoktur ki hazineleri O'nun katında olmasın..." ayetine dayanarak demirin indirilmesi,[15] giysinin ve süslenecek eşyanın indirilmesi,[16] hayvanlardan sekiz çiftin indirilmesi[17] gibi meseleleri Kur'ân'ı Kur'ân'la tefsir ederek halletmenin yanı sıra vahyin, meleğin ve Kur'ân'ın indirilişi; ayrıca, "Bizim emrimizle hidayete ulaştıran imamlar..." olarak nitelendirilen imamet meselesinin temelini de oluşturan melekutî hidayet olgusunu da çözüme kavuştururdu.
Ayrıca Zerr Âlemi'nde insanların iman etmeleri, Allah'ın birliği üzerine onlardan misak alınması, kazanın kaderden önce oluşu meselesi, silme ve yerinde bırakma levhinin (levh-i mahv ve ispat) levh-i mahfuzla bağlantısı meselesi ve diğer ilâhî meseleleri, bu ayetin ışığında çözüme kavuştururdu. Bu münasebetle Kur'ân'ın tümü baştan sona bir nurdan ibaret olmakla birlikte, Ra'd suresinde yer alan bazı ayetleri parlak, nuranî ayetler olarak değerlendirirdi. Aslında sırf bu gerekçeyle de olsa Kur'ân baştan sona bir nurdan ibarettir. "...Bu surede yer alan göz kamaştırıcı gerçeklerden bazısı da aşağıdaki ayetlerde dile getirilmişlerdir: 'Allah gökten bir su indirdi...', 'Haberiniz olsun! Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur...', 'Allah dilediğini siler ve dilediğini bırakır, Ana kitap O'nun katındadır...', Bütün çareler Allah'ındır."[18]
Yüce Allah sadece bütün varlık kemalatına sahip değildir, aynı zamanda her türlü varoluşsal kemal da O'ndan kaynaklanır. Hatta yüce Allah sonluluk ve noksanlıkla karışık her türlü kemal sıfatından da münezzehtir. Daha doğrusu varlığın sınırsız kemalatı, âlemlerin Rab-binin kendisidir. O'nun her ismi, bu kemalattan birine delâlet eder ve yaratılanlar ile yaratıcı arasında bir irtibat yolu işlevini görür. Bu açıdan, "Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır."[19] ayetini de Kur'ân'ın "Seçkin ve Kilit Ayetler"inden biri kabul eder ve şöyle der: "Bu ayet, Kur'ân'ın 'Seçkin ve Kilit Ayetler'inden biridir. Çünkü putperestliğin zatta teklik, ibadette ortaklık tezine karşılık Kur'ân'ın sunduğu zatta teklik, ibadette teklik gerçeğini aydınlatıyor."[20]
Aynı münasebetle, "Allah, O'ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler O'nundur."[21] ayeti hakkında, "Seçkin ve kilit ayetlerden biri de surede yer alan şu ayettir..."[22] değerlendirmesini yapar.
Yine "Allah göklerin ve yerin nurudur..."[23] ayeti, gayet açık bir üslûpla bütün Kur'ânî bilgilerin temeli olan Allah'ın birliği ilkesini göstermektedir. Merhum Üstadın bu konudaki sözleri şunlardır: "Bu surede yer alan 'Seçme Ayetler'den biri Nûr ayetidir."[24]
Bu nedenle, gerçek birliğin açık bir şekilde ortaya çıktığı gün, çok-luk bulutu, dağılır ve o gün, bütün işlerin Allah'tan kaynaklandığı anlaşılır. Ki o gün, gerçek tevhidin ortaya çıktığı gündür. Bundan dolayı Allâme, "O gün hiçbir nefis bir başka nefis için hiçbir şeye sahip değildir ve o gün emir sadece Allah'ındır."[25] ayetinin "Seçkin ve Kilit Ayetler"den olduğunu söyler.[26]
Bu hususu vurgulamak bağlamında bir hatıramı aktarmak istiyorum. Bir gün merhum Üstat Allâme'ye, Yâsîn suresine neden Kur'ân'ın kalbi denilmiştir?" diye sordum. Bana şu cevabı verdi: "Aynı soruyu ben de üstadımız merhum Kazî hazretlerine sordum. (Meşhur Arif ve Rabbanî âlim.) O zat, bana şu cevabı verdi: Surenin sonunda yer alan şu iki ayetten dolayı bu nitelemede bulunulmuştur: 'Bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı, 'Ol' demekten ibarettir. Hemen oluverir. Her şeyin melekutu kendi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O'na döneceksiniz.'[27]"
Bu yüzden Allâme bu iki ayetle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapardı: Bu surede Kur'ân'ın 'Seçkin ve Kilit Ayetler'i kategorisine girecek ayetlerden biri de şu ayettir..."[28]
Aynı şekilde yaratılışın sonunun, varlık dünyasının idaresinin, insanlık âleminin kervanının son konağının yüce Allah olduğunu açıklayan "Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir." ayetini ve aynı şekilde, kıyamette amel ile amel eden arasındaki zorunlu ilişkiyi söz konusu eden "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur." ayetini, varlık dünyasındaki yolcuların seyir çizgisini bütünsel olarak çizmesi, ceza ve mükâfat olgularının hangi kriterlerle belirleneceğini ortaya koyması açısında, anahtar ayetler kapsamına almakta ve şu değerlendirmeyi yapmaktadır: "Necm suresinde yer alan, 'İnsana çalışmasından...' ayeti, Kur'ân'ın 'Seçme Ayetler'indendir."[29] Çünkü, "Ve şüphesiz son varış..." ayetinde bütün tedbirler, varlıklar arasında bağlantıların meydana getirilmesi, varlıkların yönetilmesi sadece yüce Allah'a getirilip dayandırılmaktadır. Bunu pekiştirmek maksadıyla da şunları söylemektedir: "Ayet, Allah'ın sınırsız, mutlak rububiyetini vurgulamaktadır..."
"Biz her şeyi bir ölçüye (bir kadere) göre yarattık." ayeti, Rabbanî birlik ve olguların matematiksel bağlamda düzenlemesiyle ilgilidir. Bu yüzden Allâme, bunu Kur'ân'ın anahtar ayetlerinden biri olarak ele alır ve şöyle der: "Kur'ân'ın 'Seçkin ve Kilit Ayetler'inden biri de bu surenin sonunda yer alan 'Kader Ayeti'dir."[30]
Aynı şekilde Haşr suresinin sonundaki yedi ayette, özdenetim ve kontrol yoluyla Allah ile buluşulacağı gerçeği işlendiği, her biri bir feyzin akış mecrası ve ayrı bir tecelligâh olarak belirginleşen yüce yaratıcının güzel isimlerinden bazıları zikredildiği için, temel ayetler olarak kabul edilmiştir. Allâme bunlar için de, "Kur'ânın 'Seçkin ve Kilit Ayetler'i arasına, bu surenin sonundaki yedi ayet de girer." der.[31]
"Böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisi ve O'nun dışında taptıkları ise batıldır." ayeti, gerçek varlığı sadece yüce Allah'a özgü kıl-maktadır. Buna göre, Allah'ın adına olmayan bir şey mutlaka batıldır. Dolayısıyla ayetin içeriği kamil anlamda tevhidi yansıtmaktadır. Bu yüzden Kur'ân'ın anahtar ayetleri arasında yer alır. Bu nedenle Allâme, söz konusu ayetle ilgili olarak, "Lokman suresinde yer alan, 'Böy-ledir. Çünkü Allah...' ayeti, 'Seçkin ve Kilit Ayetler' arasında yer alır." der.[32]
Özetleyecek olursak; objeler dünyasındaki bütün varlıkların kaynağı yüce Allah'tır. Ki O'nun dışında hiçbir varlık kendi başına varolamaz. Bütün ilmî varlıkların kaynağı da bu salt varlığı tanımadır. O'nu bilmeden, tanımadan hiçbir şey bilinemez, tanınamaz. Bu yüzden Allah'ın zatının birliğini, yaratılışın kaynağının birliğini, Rabbin birliğini, tedbir edenin birliğini ve aynı zamanda mabudun birliğini vurgulayan, bunun yanı sıra Allah'ın kutsal zatının cemal ve celal sıfatlarını açıklayan tevhit ayetleri, "Seçkin ve Kilit Ayetler" olarak kabul edilir ve Kur'ân'ın içerdiği bilgilerin anahtarlarının bir bölümünü oluşturdukları ifade edilir. Bu açıdan başka ayetlerin tanınması da bunlar aracılığıyla olabilir. Bunlar olmadan hiçbir ayeti anlamak mümkün değildir.
Bu yüzden Kur'ân'ın bu bölümleri, Kur'ân'ı tanımanın bütünsel kurallarını barındırır. Bu temel kurallar kavrandığı zaman Kur'ân'ın diğer ayetleri de aydınlanırlar. Bu aydınlatma, yani temel ve anahtar ayetlerden hareketle diğer ayetleri anlama[33] yöntemi, pak Ehlibeyt İmamlarının (a.s) da yöntemidir. Merhum Üstat bu hususta şöyle der: "Eğer bu eski yöntem, unutulmasaydı, devam ettirilseydi, Kur'ân'ın birçok sırrı ortaya çıkarılırdı..."[34] Bu özel yöntem, yani Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsir edilmesi yöntemi, kaynaklardan, fihristlerden ve sözlüklerden yararlanılarak uhdesinden gelinecek bir şey değildir.
Bu yöntem, "Eğer bu Kur'ân Allah'tan başkasının katından olsaydı, onda birçok çelişki bulacaklardı." ayetinin en güzel pratik yansımalarından biridir. Ki istisnaî kıyas şeklinde sözünü ettiğimiz yöntemi ortaya koymaktadır. Yani, Kur'ân'ın başından sonuna kadar hiçbir çelişki yoktur. Bu cümlenin hedefi, sadece önermenin olumsuz kurgusunu açıklamak, yani sadece Kur'ân'ın içerdiği anlamlar arasında hiçbir çelişki olmadığını ortaya koymak değildir; bilâkis, asıl maksat, önermenin olumlu kurgusunu da kanıtlamak, yani, Kur'ân'daki bütün kavramların uyumlu, ahenkli olduğunu, birbirlerine yaslandıklarını ve Kur'ân ayetlerinin her birinin kendi içeriği itibariyle doğru, diğer bir ayete ilişkin olarak da dolaylı veya dolaysız doğrulayıcı konumunda olduğunu kanıtlamaktır.
Nitekim Konuşan Kur'ân (Kur'ân-ı Natık) Emir'ül-Müminin (a.s) bu ayetten şu çıkarsamayı yapıyor: "Kitabın bir kısmının diğer bir kısmını tasdik ettiğinden ve kitapta çelişki olmadığından söz ediliyor. Allah buyuruyor ki: 'Eğer bu Kur'ân Allah'tan başkasının katından olsaydı, onda birçok çelişki bulacaklardı.' Kur'ân'ın zahiri güzel; batını ise, derindir."[35] Yani, bazı ayetler diğer bazı ayetleri tasdik etmektedirler.
Dolayısıyla bütün ayetler arasında bir uyum vardır -ki bu, olumlu bir kurgudur-. Sadece ayetlerin aralarında çelişki olmaması söz konusu değildir -ki bu, olumsuz bir kurgudur-. Bu açıdan Kur'ân baştan sona müteşabih (benzeşen) ve mesani (tekrarlanan) ayetlerden oluşmaktadır. Nitekim merhum Allâme şöyle demiştir: Kur'ân ayetlerine mesani (tekrarlanan) adı verilmiştir. Çünkü ayetlerin bazısı, diğer bazısının durumuna açıklamakta, onlara eğilim gösterip yönelmektedir. "Benzeşen ve tekrarlanan kitap" ayetinden de bunu anlamak mümkündür.
Bu ayette kitabın müteşabih (benzeşen) ve mesani (tekrarlanan) olduğu birlikte zikredilmiştir. Yani kitabın bazı ayetlerinin diğer bazı ayetlere benzediği, bazı ayetlerin bazısına eğilimli olduğu bir ara-da söz konusu edilmiştir. Nitekim Peygamber efendimiz (s.a.a) Kur'-ân'ı vasfederken şöyle buyurmuştur: "Kur'ân'ın bazısı bazısını tasdik eder." Hz. Ali'nin (a.s) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bazı ayetler diğer bazısının içeriğini konuşur, bazısı bazısına tanıklık eder..."[36]
Bu demektir ki, Kur'ân ayetlerini birbirinden ayırmak, bir ayeti tefsir ederken, diğer ayetleri göz önünde bulundurmamak, her bir ayeti bütünden kopararak irdelemek, bir ayeti incelerken bir kanıt, bir destek veya bir tanık olarak diğer ayetlerden yararlanmamak, Kur'ân'ın uyumlu ve birlik hâlindeki ayetleri arasında bir tür ayırım, tefrika meydana getirmektir. Allah kelâmının bu bütünlüğünü parçalamanın çıkardığı sonuç, Kur'ân'ın şu ayetlerde yabancılar tarafından sergilenen yerilmiş tavırlarına işaret ettiği durumdur: "Nitekim biz kısımlara ayıranlara indirmişizdir. Onlar, Kur'ân'ı bölüp ayıranlardır."[37]
Gerçi rivayetler bağlamında ayetleri ele aldığımız zaman "idîn" (bölüp ayrılanlar) ifadesinden maksadın, Kur'ân'ı çeşitli kısımlara ayırdıktan sonra, bir kısmına inanıp da bir kısmını inkar eden kimselerle, kimi zaman Kur'ân sihirdir, kimi zaman geçmişlere ait masallardır v.s. şeklinde Kur'ân'a uygun olmayan yakıştırmalarda bulunan kimseler olduğu anlaşılıyor.
Fakat her biri bir bütünün birbirine benzeyen parçaları konumundaki ayetleri birbirinden koparmak da, kabul edilemez parçalamanın, bölüp ayırmanın bir başka türüdür. Çünkü başka ayetlere eğilimli, başka ayetlere yaslanmış bir ayeti, başka ayetlerin içerdiği kavramlara, değerlendirmelere başvurmadan tefsir etmek mümkün değildir.
Şunu da unutmamak gerekir ki, Tuba Ağacı'nın dallarının ilk eğilimi köklere doğrudur. Tuba Ağacı konumunda olan Kur'ân'ın kökleri ise, anahtar ayetler dediğimiz tevhidî bilgileri içeren ayetlerdir.
Allâme Tabatabaî'nin Ahlâkî
ve eğitsel Özellikleri
1- Merhum Allâme Tabatabaî, genel olarak bütün yazılarında, özellikle de "el-Mîzân" tefsirinde birinin görüşünü tetkik, tahlil ve tenkit ederken bu kişinin adını zikretmek yerine, düşünce ve görüşünü tartışma konusu etmeye özel bir dikkat gösterir ve şöyle derdi: "Birbiriyle çelişen düşünce sahipleri değil, düşüncelerdir." O, "Ne denildiğine, sözün içeriğine bak; kimin dediğine bakma!" sözünü kendine ilke edinmişti.
2- Merhum Allâme Tabatabaî, bir görüşü tenkit ve tartışma konusu ederken görüş sahibinin hürmetini korumaya özen duyar, makamına saygı gösterir, aşağılayıcı ifadeler kullanmaktan ve bilgiçlik taslamaktan şiddetle kaçınırdı.
3- O, normal konularda pek zihinsel hazırlıklı olmamakla birlikte aklî konularda genel olarak, tefsir bahislerinde de özellikle mükemmel bir derinlik ve zihinsel hazırlık içerisindeydi. Bu ise onun cismi ve ruhuyla bütün bir vücudunun Kur'ân'la kaynaşmış olduğunun işaretidir. İlerlemiş yaşlarında hastalanıp yatağa düştüğünde kişilerin adlarını unutmasına rağmen zikir ve duaları asla unutmadı. Bu, imanın onun ruhunun derinliklerine yerleşmiş olduğunun göstergesiydi.
4- O, hadis ilmini tedris ederken her ne kadar zayıf olsa da ravi-lerin adlarını mutlaka zikreder, hadis metnini okurken senet zincirini baştan sona tekrar ederdi. Böylece geçmiş âlimlerin ve muhaddislerin adlarının ihya edilmesine katkıda bulunurdu. Bir senedin zayıflığına işaret ederken ravilerin hürmet ve saygınlığını korumaya özel bir dikkat gösterirdi.
5- Üstat Allâme Tabatabaî, ilim havzasındaki klâsik ders devrelerini mantık devesiyle başlatır, felsefe ve irfan dersleriyle sürdürür ve nihayet Resul-i Ekrem'in (s.a.a) mirası Kur'ân ve hadisle sona erdirirdi.

O'nun vefatı da, aynen bereketli ömrü boyunca olduğu gibi, ilim dünyasında yeni bir hareketlilik meydana getirmiştir.

YAZARIN ÖNSÖZÜ

Bismillahirrahmanirrahim
Tüm âlemler için bir uyarıcı olsun diye kulu Muhammed'e (s.a.a) eğri ile doğruyu birbirinden ayırma özelliğine sahip olan Kur'ân'ı indiren Allah'a hamdolsun. Allah'ın, izniyle bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah'a kulluk sunmaya çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir ışık kıldığı sevgili peygamberi Hz. Muhammed'e ve onun Allah tarafından her türlü günah kirinden arındırılmış tertemiz Ehlibeyti'ne salât ve selâm olsun.
Bu mukaddimede kısaca, Kur'ân-ı Kerim'in ayetlerinin anlamlarını inceleme hususunda izlediğimiz metoda değineceğiz.
Kur'ân ayetlerinin anlamlarını açıklamak, delâlet ettikleri manaları beyan etmek ve onlarla kastedilen şeyleri belirlemek demek olan Tefsir, Müslümanların ilgilendikleri en eski ilmî alandır. Tefsir olarak nitelendirilen bu araştırma ve irdeleme türünün tarihi, Kur'ân'ın indiği dönemde başlamıştır. Yüce Allah'ın şu sözü buna ilişkin bir işaret içermektedir: "Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilemeyeceğiniz şeyleri öğretecek bir resul gönderdik." (Bakara, 151)
Müslüman tefsir bilginlerinin ilk kuşağı, bazı sahabîlerden oluşur. (Hz. Ali (a.s) ve onun soyundan gelen İmamları bu kapsamın dışında tutuyoruz. Çünkü onların ayrı bir konumu vardır ki, ileride buna da değineceğiz.) İbn-i Abbas, Abdullah b. Ömer, Übey ve bu konuya ilgi duyan diğer bazıları bu kuşağa ilişkin birkaç örnektir. O günkü tefsir araştırmaları, ayetlerin edebî yönlerini incelemek, indikleri ortamı ve koşulları belirlemek, bir ayetin diğer bir ayetin anlamını pekiştirici yönüne işaret etmek ve Peygamber efendimizden (s.a.a), kıssalar, tevhit öğretileri, ahiret bilgileri ve diğer konularla ilgili rivayet edilen kimi hadisler yardımıyla tefsir yapmaktan öteye geçmiyordu.
Bu tarz tefsir araştırması, Hicret'in ilk iki yüzyılında Mücahid, Katade, İbn-i Ebu Leyla, Şa'bî, Süddî ve diğer tâbiîn kuşağı tefsir bilginleri tarafından da sürdürüldü. Bu tefsir bilginlerinin ilk kuşak sahabe müfessirlerinden tek farkları, rivayetlerle tefsir yapmaya ağırlık vermeleriydi. Bu arada Yahudilerin ve başkalarının rivayetlerine de yer vermişler, bu rivayetlerden Kur'ân'da yer alan kıssaların açıklamasında, göklerin meydana gelişi, yerin ve denizlerin oluşumu gibi yaratılışa dönük bilgilerin izahında, Şeddad'ın İrem bağı, peygamberlerin sürçmeleri, Kur'ân'ın tahrif edilmesi gibi hususlarda bol bol yararlanmışlar. Sahabeden aktarılan bazı tefsir ve araştırmalarda da bu yöntemin örneklerine rastlamak mümkündür.
Daha sonra Peygamber efendimizin (s.a.a) ardından halifelerin dö-neminde, Müslümanların fethettikleri ülke ve ulusların bünyesindeki çeşitli gruplarla kaynaşmaları, değişik din ve mezhebe mensup bilgin-lerle karşılaşmaları sonucu, Kur'ân ayetlerini kelâmî açıdan inceleme eğilimi yaygınlık kazandı.
Hicrî birinci yüzyılın sonlarına doğru Emevî saltanatı döneminde Yunan felsefesine ilişkin eserler Arapça'ya çevrildi. Bu durum Abbasî döneminde de devam etti. Bunun yanı sıra Müslüman araştırmacılar arasında, aklî-felsefî tarzda inceleme yapma eğilimi baş gösterdi.
Bir üçüncü eğilim olarak da, felsefî yaklaşımın yaygınlaşmasına paralel olarak tasavvuf ekolü ortaya çıktı. İnsanların dinî bilgileri nefis mücadelesi ve egzersizleri yoluyla edinme eğilimleri arttı. Bu ekolün taraftarları sözlü ve aklî incelemelere ilgi duymazlardı.
Hadis ehli denen bir grup insan da, dinin sözel ifadelerini, sırf edebî yönden incelemeye tâbi tutup başka hiçbir incelemeye gerek gör-meden bu ifadelerin zahirlerine tam bir bağlılık eğilimini sürdürdüler.
İnsanlar arasında mezhebî gruplaşmalar başlar başlamaz, tefsir araştırmacılarının yöntemleri de gruptan gruba farklılık gösterdi. "Lâ ilâhe illallah, Muhammed'un resulullah"ifadesinden başka üzerinde görüş birliği sağladıkları bir tek husus kalmadı. İsimlerin, sıfatların, fiillerin, gökler ve içindekilerin, yer ve üzerindekilerin, kaza ve kaderin, cebir ve tefvizin (tasarruf özgürlüğünün), sevap ve azabın, ölüm ve ölümle haşir arasındaki ara dönemin (berzah), ölümden sonra dirilişin, cennet ve cehennemin, kısacası, uzaktan veya yakından dinî gerçekler ve bilgiler kapsamına giren her şeyin ifade ettiği anlam üzerinde ihtilâfa düştüler. Böylece ayetlerin anlamlarının araştırılması hususunda izlenecek yolu belirlemede görüş ayrılıkları baş gösterdi. Herkes izlediği mezhep ve yönteme dört elle sarıldı, onun dışına çıkamadı.
Hadisçiler, alanlarını sahabe ve tabiîne mensup ilk kuşak tefsir bilginlerinden gelen rivayetlerle sınırlandırdılar. Rivayet elverdiği sürece konunun peşini bırakmadılar. Rivayetin durduğu yerde de durdular, bir adım öteye atmadılar. İfadeden açık bir anlam edinemedilerse, araştırma gereğini duymadılar. Buna gerekçe olarak da yüce Allah'ın şu sözünü ileri sürdüler: "İlimde derinleşenler ise, 'Biz ona inandık. Tümü Rabbimizin katındandır.' derler." (Âl-i İmrân, 7)
Ama onlar bu tutumlarıyla büyük bir yanılgıya düştüler; çünkü yüce Allah kitabında akla dayalı kanıtları geçersiz kılmıyor. Böyle bir şey nasıl düşünülebilir ki, oysa bir şeyin kanıt olup olmaması ancak akılla belirlenebilir?! Kur'ân-ı Kerim, aralarında fahiş ihtilâflar olan sahabe ve tabiînin sözleri ve görüşlerini asıl kanıt olarak öngörmez. Kur'ân'da sadece ayetler üzerinde etraflıca düşünme, detaylı araştırma yapma teşvik edilir. Çünkü herhangi bir ihtilâf ancak bu şekilde ortadan kaldırılabilir. Allah Kur'ân'ı bir yol gösterici, bir nur ve her şeyin açıklayıcısı kılmıştır. Şu hâlde bu nasıl nurdur ki, kendisinden başka bir nurla aydınlanma gereği duyuyor?! Başkasının yol göstericiliğine muhtaç olan bir yol göstericiye ne denir?! Her şeyin açıklayıcısı konumunda olan bir şey, başka bir şey tarafından açıklanabilir mi?!
Kelâmcılara gelince; değişik mezhebî görüşleri, onları tefsir konusunda kendi mezheplerine uygun bir tutum içinde hareket etmeye zorladı. Mezheplerinin izin verdiği ölçülerde uygun olanı almak, uygun olmayanı da yorumlamak şeklinde bir tutum sergilediler.
Özel mezhepler tercih etmenin, özel yöntemler ve görüşler benimsemenin geri plânında, ilmî bakış açısının farklılığı ya da ulusal gelenek ve taassup gibi bir gerekçe yer alıyorsa da, -ki burası bu tür konularla ilgilenmenin yeri değildir- ancak Kur'ân'a ilişkin bu tür bir araştırma, tefsirden çok, uyarlama niteliğine lâyıktır.
Çünkü bir araştırmacının bir ayeti incelerken "Kur'ân ne diyor?" demesi ile "Bu, ayeti neye göre yorumlayabiliriz?" demesi arasında büyük bir fark vardır. Birincisinde, araştırma ve inceleme esnasında teoriyle ilgili her şeyin unutulup teorik olmayan bir şeye dayandırılması zorunludur. İkincisinde ise, meselede önce teorilerin ortaya konup kabul edilmesi, sonra da araştırmanın bu çerçevede yapılması gerekir. Bilindiği gibi, ifade kapsamındaki bu tür bir araştırma, özü itibariyle ifadenin anlamına yönelik araştırma olarak değerlendirilmez.
Felsefeciler de tıpkı kelâmcı müfessirlerin düştükleri büyük hataya düştüler. Görüşlerine ters düşen ayetleri genel anlamda felsefe biliminin çeşitli alanlarının tartışılmazlarına uyarlama, onlara göre yorumlama yanılgısını tekrarladılar. Genel anlamda felsefe bilimi derken, matematik, doğa bilim, teoloji ve uygulamalı hikmeti, özellikle de Meşşa ekolünü kastediyorum. Bunlar, fizikötesi gerçeklere işaret eden ayetleri, göklerin ve yerin yaratılışına ilişkin ifadeler içeren ayetleri, ölüm-haşir arası ara dönemle ve kıyamet günüyle ilgili ayetleri yorumlayıp kendi felsefî tartışılmazlarına uyarladılar. O kadar ki, küllî ve cüz'î feleklerin düzeni, elementlerin tertip ve konumları, felekler ve elementlerle ilgili hükümler gibi doğa bilimin kesin ve kanıtlanmış olmadığını ve sırf varsayımlara dayandığını bildikleri prensipleriyle uyuşmayan ayetleri bile yorumlamaya, o prensiplere uyarlamaya kalkıştılar.
Mutasavvıflar ise, dış âlem ve dış âleme ilişkin ayetlerden çok, yaratılışın batınına yöneldikleri ve sırf iç âleme ilişkin ayetlere ilgi duydukları için araştırmalarını salt yoruma dayandırdılar ve ayetlerin sözel ifadelerini bir kenara bıraktılar. Bunun sonucu herkes, ayetleri batınî şekilde yorumlamaya, şiirsel cümlelerle her ifadeden ilgili ilgisiz birçok konuya işaretler çıkarmaya kalkıştı. Öyle ki ayetler cümle hesabıyla tefsir edildi, kelimelerdeki harfler nuranî ve zülmanî diye ikiye bölündü ve bu esasa dayanılacak yorumlar yapıldı.
Kur'ân-ı Kerim'in özel olarak tasavvufçulara yol göstermek üzere inmediği son derece açıktır. Kur'ân-ı Kerim'in muhatapları harflerin gizli sırlarına inanan, sayılardan anlamlar çıkaran, buradan hareketle bazı sayılarla tarihsel bazı olayları denk düşüren kimseler değildir. Kur'ân-ı Kerim'in içerdiği bilgiler, yıldızların sırlarına ilişkin bilgilerin Yunanca'dan ve başka dillerden Arapça'ya çevrilmesinden sonra müneccimlerin ortaya koyduğu cümle hesabına dayanmamaktadır.
Evet Peygamber efendimizden (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarından, "Kur'ân'ın bir zahiri, bir de batını vardır. Batınının da yedi kat -veya yetmiş kat- daha ötesi batını vardır..." şeklinde rivayetler mevcuttur. Ne var ki, Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun, onlar batını göz önünde bulundurdukları gibi, zahiri de göz önünde bulundururlardı. Te'vile (yoruma) önem verdikleri gibi, tenzile (sözel ifadelere) de önem verirlerdi. Ancak burada bir hususu hemen vurgulayalım ki, Kur'-ân ayetlerinin sözel ifadelerine ters düşecek bir anlam çıkarmak olarak algılanan "te'vil", Kur'ân'ın inişinden ve İslâm'ın yayılışından sonra Müslümanların diline yerleşen terimlerden olup Kur'ân-ı Kerim'de bazı ayetlerde sözü edilen "te'vil" ile hiçbir ilgisi yoktur ve Kur'ân-ı Ke-rim'deki "te'vil", bir kere anlam ve kavram kategorisine girmektedir. İnşaallah Âl-i İmrân suresinin giriş kısmında geniş biçimde bu hususa yer vereceğiz.
Son çağlarda ise yeni bir tefsir ekolü gelişmiştir. Şöyle ki: İslâm'ı benimseyen bazı kimseler somut verilere ve deneyime dayanan pozitif bilimlerle, istatistiksel deneyimlere dayanan sosyolojiden etkilenerek, duyuları ya da pratiği esas alan Avrupalı filozofların görüşlerine eğilim göstermişlerdir. (Onlara göre, hayatta ihtiyaç duyulan miktarda pratik bir sonucu olmayan hiçbir kavrayış bir değer ifade etmez.)
İşte anlayışlarının temeli bu tür yaklaşımlara dayanan söz konusu tefsirciler diyorlar ki:
Dinî bilgilerin, bilimin onayladığı yola ters düşmesi imkânsızdır. Çünkü varlıklar âleminde asıl olan madde ve onun somut belirtileridir. Şu hâlde arş, kürsü, levh ve kalem gibi dinin varolduklarını haber verdiği, buna karşın bilimin reddettiği olguları bir şekilde yorumlamak gerekir.
Kıyamet, hesaplaşma ve haşir gibi bilimin değinmediği olguları da maddî yasalara göre açıklama zorunluluğu vardır.
İlâhî yasalar sisteminin dayandığı vahiy, melek, şeytan, nübüvvet, risalet ve imamet gibi şeyler de birtakım ruhsal olgulardır. Ruh ise, madde kökenlidir, maddenin bir tür yansımasıdır. Dinî yasama ise, özel bir toplumsal dehadır ki, sağlıklı ve kalkınmış bir toplum meydana getirmek için, birtakım yasamalar öngörür.
Bu görüşün taraftarları diyorlar ki: Hadis rivayetlerinde birtakım karışıklar meydana geldiği için, Kur'ân'la uyum içinde olanları hariç, bunlara dayanmak doğru değildir. Kur'ân'ı da yorumlarken geçmiş mez-heplere ve görüşlere dayanmak büyük bir yanılgıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz görüş ve mezhepler akıl yürütmekle elde edilen bulgulara dayanıyorlardı. Bugün ise, somut verilere ve deneye dayanan çağdaş bilim, söz konusu yöntemin yanlışlığını ortaya koymuştur. Dolayısıyla, Kur'ân-ı Kerim'i sadece bilimsel verilere göre tefsir etmek bir zorunluluktur.
Kendi ifadeleri olan veya ifadelerinin zorunlu yorumu olan bu cümlelerde görüldüğü gibi, somut verilere ve deneye dayanan bu yön-temi izlemeleri, onları yukarıda işaret ettiğimiz tefsir anlayışına sürüklemiştir. Biz, burada onların görüşlerini dayandırdıkları bilimsel ve felsefî prensipler hakkında konuşacak değiliz.
Ama şunu demeden geçemeyeceğiz: Onların ilk kuşak tefsir bilginlerinin yöntemleriyle ilgili olarak, "Bu, uyarlamadır; tefsir değil." şeklindeki değerlendirmeleri bizzat kendi yöntemleri için de geçerlidir. Kur'ân'ın Kur'ân'la tefsiridir, diye kendi yaklaşımlarını tek gerçekçi tutum olarak ilân etseler de.
Eğer Kur'ân ayetlerinin anlamlarını elde etme hususunda herhangi bir şeye dayanarak yoruma kalkışmıyorlarsa, ne diye bilimsel görüşleri tartışılmaz görüp ötesine geçemiyorlar?! Onlar bu tutumlarıyla ilk kuşak tefsir bilginlerinin bozduğunu onarmaktan çok uzaktırlar.
Yukarıda değindiğimiz bu tefsir ekollerinin her biri bir gözlemci titizliğiyle incelendiği zaman görülecektir ki, bu ekollerin ortak noktaları eksik ve yetersiz oluşlarıdır. Bunların en büyük kusurları da bilimsel ve felsefî araştırmaların verilerini dışarıdan Kur'ân ayetlerinin anlamlarına yüklemeleridir. Bu sayede, tefsir uyarlamaya dönüştü, uyarlama tefsir olarak nitelendirildi; Kur'ân'ın içerdiği birçok hakikatler mecaz olarak algılandı, birçok apaçık ayetler yorumlara tâbi tutuldu.
Bunun sonucu olarak (açıklamalarımızın başında da dolaylı olarak işaret ettiğimiz gibi) kendisini "âlemler için yol gösterici... aydınlatıcı nur... ve her şeyin açıklayıcısı" olarak nitelendiren Kur'ân'a ulaşmak için başkasının yol göstericiliğine başvurma gereği doğdu. Kur'ân'ın başkası tarafından aydınlatılması lüzumu görüldü. Artık, kendisi her şeyin açıklayıcısı olan Kur'ân, başkası tarafından açıklanır oldu. Nedir bu başkası?! Niteliği nedir?! Yol göstericiliği nasıl olacak?! Bir görüş ayrılığı baş gösterdiğinde hangi mercie başvurulacak, kime sığınılacak?! Nitekim görüş ayrılıkları baş göstermiş ve bu ayrılıklar korkunç boyutlara ulaşmıştır.
Niçin böyle oldu? Hiç kuşkusuz cümle ve ayetlerin anlamlarına yönelik bakışlarda bir görüş ayrılığı yaşanmamıştır. (Kelime veya cümle olarak ifadelerin dil ve gelenek açısından anlaşılmamaları söz konusu değildir.) Kur'ân'ın dili açık ve anlaşılır bir Arapça'dır. Bir Arap veya Arap dilinin ifade biçimini bilen bir yabancı onu anlamakta güçlük çekmez.
Sayıları birkaç bini bulan Kur'ân ayetleri içinde ifadesi kapalı olan ve zihni şaşırtacak düzeyde anlamı girift olan tek bir ayet yoktur. Nasıl olabilir ki?! Oysa Kur'ân son derece açık ve anlaşılır bir ifade tarzına sahiptir. Bir ifadenin açık ve anlaşılır olmasının şartı da kapalılıktan ve giriftlikten uzak olmasıdır. Öyle ki, Kur'ân-ı Kerim'de hükmü yürürlükten kaldırılmış (neshedilmiş) ayetler gibi kimi müteşabih (benzeşen) ayetler bile anlam olarak son derece açıktırlar. Sadece bu anlamlarla kastedilen şeyler arasında bir benzeşme söz konusudur. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur.
Evet, bütün bu görüş ayrılıkları, kelime veya cümlelerin anlamlarının bilinmemesinden değil, bu anlamların uyarlanacağı nesnelerin belirlenmesinden kaynaklanmıştır.
Bunu şu şekilde izah etmek mümkündür: Bizim madde âlemine olan alışkanlığımız sonucu, -söylendiği gibi- kelimelerin işitilmesi sı-rasında ilk zihnimize gelen, bunların işaret ettikleri maddî veya maddeyle ilintili anlamları olmaktadır. Çünkü dünyada yaşadığımız sürece bedenlerimiz ve bedenlerimize bağlı gücümüz madde içinde faaliyet gösterir. Dolayısıyla hayat, ilim, kudret, işitme, görme, konuşma, irade, rıza, gazap ve yaratma gibi sözcükleri işittiğimiz zaman, ilk zihnimize gelen, bunların anlamlarının maddî varlıkları, maddî görüntüleri olur.
Aynı şekilde gök, yeryüzü, levh, kalem, arş, kürsü, melek ve iki kanadı, şeytan ve kabilesi, süvarileri ve piyadeleri gibi sözler duyduğumuzda derhâl bunların doğal örnekleri zihnimizde belirmeye başlar.
"Allah evreni yarattı. Şöyle yaptı. Şunu bildi. Şunu istedi veya şunu istiyor. Şunu irade etti veya şunu irade ediyor." şeklinde bazı ifadeler duyduğumuz zaman, alışageldiğimiz üzere, fiili zaman kavramıyla sınırlandırırız.
"Bizim katımızda daha fazlası vardır..." (Kaf, 35) "...kendi katımızdan edinirdik." (Enbiyâ, 17) "...İyi kişiler için Allah katındaki daha hayırlıdır." (Âl-i İmrân, 198) "...O'na döndürüleceksiniz." (Bakara, 28)gibi ifadeleri işittiğimizde, katında olma anlamını mekânla sınırlandırınız.
"Bir yerleşim birimini helâk etmek istediğimiz zaman, o beldenin şımarık varlıklarına emrederiz..." (İsrâ, 16) "...lütufta bulunmak istiyoruz..." (Kasas, 5) "Allah size kolaylık diler..." (Bakara, 185)gibi ifadeleri işittiğimiz zaman bütün bunların bir tür iradeyi ifade ettiklerini düşünürüz. Çünkü bizdeki iradede durum böyledir. Buna benzer meseleleri de bu şekilde değerlendirmek mümkündür.
Nerede olursa olsun, kullanılan tüm ifadeler karşısındaki konumu-muz bundan ibarettir ve bu, bizim doğamızdan kaynaklanan hakkımızdır da. Çünkü kelimeleri icat edip kullanmamızı gerektiren şey, anlatmaya ve anlaşmaya yönelik toplumsal ihtiyaçtır. İnsanoğlu, madde ve uzantılarıyla direkt bağlantısı bulunan işlerde yeterliliğe ulaşmak için toplumsallığa ilgi duyar. Dolayısıyla kelimeleri, kendilerinden bazı yararlar umduğu veya bazı hedefler güttüğü şeyleri gösteren işaretler olarak icat eder.
Şunu unutmamak gerekir ki, dönüşüm ve tekâmül yolunda ihtiyaçların değişmesi oranında ad konulmuş maddî varlıklar değişime ve dönüşüme mahkûmdurlar. Söz gelimi "Lamba" insanların kullandıkları bir aydınlatma aracıdır. Bunun ilk şekli şöyleydi: Bir kap içine bir fitil konur, içine bir miktar yağ da döküldükten sonra bu fitil karanlığı aydınlatma amacıyla tutuşturulurdu. Bu araç, sürekli gelişti ve nihayet bugünkü elektrik lambası şeklini aldı. Lamba adı verilen o ilk araçtan bir tek parça geride kalmadı, fakat "Lamba" kavramı hâlâ bu işlevi gören araç için kullanılıyor.
İlk kullanılan ölçüt ile bugün söz gelimi sıcağı ölçmek için kullanılan ölçüt açısından da durum aynıdır.
İlk kez silâh olarak kullanılan alet ile bugünkü modern silâhlar da bu konuya somut bir örnek oluşturmaktadır.
Şu hâlde, adlandırılan maddî varlıklar sürekli bir değişim yaşayarak geçmişteki özlerini ve niteliklerini yitirdiler; bununla beraber o işlevi gören alete işaret eden isim yerinde kaldı. Bunun bir tek izah tarzı vardır. O da, isimlendirmede asıl maksat, bir şeyin işlevidir, amacıdır, şekli ve biçimi değildir. Buna göre, ölçme, aydınlatma ve savunma amaçları varoldukça ölçüt, silâh ve lamba isimleri de söz konusu işlevi gören aletlere ad olmaya devam edeceklerdir.
Bu yüzden şu hususa dikkat etmeliyiz ki, bir ismin bir şeye ıtlak olunmasındaki ölçü, o şeyin o isimlendirmeden amaçlanan işlevi görüyor olmasıdır. Dolayısıyla kelimeleri belli biçimleri ifade etmek üzere donduramayız. Fakat ne var ki, buna bir diyeceğimiz olmamakla birlikte gelenekler ve alışkanlıklar bu noktayı algılamamıza engel oluşturuyor. İşte Haşviye ve Mücessime gibi hadisçi ekollerin, tefsirde ayetlerin zahirleri üzerinde donuklaşmalarının altındaki gerekçe budur. Gerçekte onlar, ayetlerin zahirleri üzerinde değil, mısdakların teş-hisi noktasında gelenek ve alışkanlığın kalıplarında donuklaşıp kalmışlar.
Hâlbuki, ayetlerin içinde öyle ayetler var ki, anlamlarını kavrama noktasında alışkanlık ve gelenekleri esas almak, amaç sapmasına ve kavram kargaşasına yol açar. "...Ona benzer hiçbir şey yoktur." (Şûrâ, 11) "Gözler onu görmez, ama o gözleri görür. O latiftir, her şeyden haberdardır..." (En'âm, 103) "...Allah onların nitelendirmelerinden uzaktır." (Mü'minûn, 91)ifadeleri bu hususta birer örnektirler.
Bu yüzden insanlar, ayetlerin anlamlarını kavrama hususunda sırf geleneksel anlayışa ve alışılagelmiş örneklere göre hareket etmemek zorundadırlar. Nitekim, yanlış yapmaktan ve bilinmeyen sonuçlar elde etmekten kaçınmak için insanlar, bilimsel araştırmaların verilerine sa-rılma durumunda kalmışlardır. Bundan dolayı, bir araştırmanın Kur'ân gerçeklerinin anlaşılması ve yüce hedeflerinin belirlenmesi üzerinde etkin rol oynaması normaldir. Bunun iki şekilde gerçekleşme ihtimali vardır:
Birincisi; incelediğimiz ayetle ilgili olarak ortaya çıkan bir sorunun çözümü amacına yönelik olarak bilimsel, felsefî veya başka türlü bir araştırma yapıp gerçeği buluruz, sonra da ayeti bu araştırmamızın verilerine göre yorumlarız. Bu, teorik araştırmanın onaylayacağı bir yöntemdir. Fakat bilindiği üzere Kur'ân-ı Kerim bu tarz bir araştırmayı onaylamaz.
İkincisi; Kur'ân'ı Kur'ân'la tefsir ederiz. Bizzat Kur'ân-ı Kerim'in teşvik ettiği, ayetleri detaylı biçimde inceleme yöntemi ile ele almakta olduğumuz ayeti, benzeri ayetler yardımıyla açıklamaya çalışırız; ayetlerin bildirdiği özellikler ışığında örneklerini teşhis eder, tanırız. Nitekim yüce Allah, "Biz sana Kitab'ı her şeyin açıklayıcısı olarak indirdik." [Nahl, 89]buyuruyor. Her şeyin açıklayıcısı olan Kur'ân-ı Kerim'in kendi kendini açıklamaması mantıklı değildir. Bir diğer ayette de yüce Allah şöyle buyuruyor: "İnsanlara yol gösterici, doğrunun ve hakkı batıldan ayırmanın apaçık delillerini kapsayan..." [Bakara, 185]Bir başka ayette de şöyle buyuruyor: "ve size apaçık bir nur indirdik." [Nisâ, 174]
Kur'ân-ı Kerim insanlar için bir yol gösterici, bir açıklayıcı, eğri ile doğruyu birbirinden ayırt edici, insanları ilgilendiren her konuda apaçık bir aydınlatıcı nur olacak, ama en çok ihtiyaç duydukları bir hususta onlara yeterli gelmeyecektir! Böyle bir şey mümkün değildir. Bir ayet-i kerimede yüce Allah, "Bizim uğrumuzda cihat edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz..." (Ankebût, 69) buyuruyor. Allah'ın kitabını anlamak için çaba sarf etmekten daha büyük bir cihat var mıdır? Ve hangi yol Allah'a ulaşma hususunda Kur'ân'dan daha doğrudur?
Bu tür ayetler Kur'ân-ı Kerim'de çokça yer alır. Âl-i İmrân suresinin baş taraflarında "Muhkem ve Müteşabih" kavramlarına ilişkin araştırmamızda bu konuyu geniş biçimde ele alacağız.
Yüce Allah, kendisine Kur'ân'ı öğrettiği ve kitabını insanlara öğretmek üzere görevlendirdiği Peygamber efendimiz (s.a.a) hakkında şöyle buyuruyor: "Onu Ruh'ul-Emin senin kalbine indirdi." [Şuarâ, 194] "Sana bu zikri (Kur'ân'ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insan-lara açıklayasın..." [Nahl, 44] "...Onlara Allah'ın ayetlerini okuyor, onları arındırıyor, onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor..." [Âl-i İmrân, 164]Peygamber efendimizin (s.a.a) yakın akrabaları ve Ehlibeyti'ne gelince; hem Ehlisünnet'in, hem de Şia'nın üzerinde ittifak ettikleri bir hadiste, Peygamber efendimiz (s.a.a) onların seçkin konumlarına şu şekilde işaret etmektedir: "Size iki şey bırakıyorum, benden sonra onlara sarıldığınız sürece hiçbir zaman sapmazsınız: Biri Allah'ın kitabı, diğeri de soyum, Ehlibeyt'imdir. Bu ikisi havuz başında bana dönene kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır."
Yüce Allah, Ehlibeyt'in Kur'ân bilgisini ise şu ifadelerle doğruluyor: "Allah ancak siz Ehlibeyt'ten bütün pislikleri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." [Ahzab, 33] Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır. Korunmuş bir kitaptadır. Ona temizlenenlerden başkası dokunamaz." [Vâkıa, 17-79]Tefsirle ilgili ola-rak bize ulaşan bilgilere göre Ehlibeyt'in tefsir ve öğretim yöntemi bu şekildeydi. Bu kitapta, hadisler alanındaki araştırmalarımız kapsamında, imkânlarımız ölçüsünde Peygamber efendimizden (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarından nakledilen hadislere yer vereceğiz. Bir araştırmacı, hadislerde ayetlerin tefsirinde açık olmayan, tartışmalı bir aklî görüşe veya bilimsel bir varsayıma dayanılan bir tek örnek göremez.
Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Fitneler gecenin zifiri karanlığı gibi üzerinize çöreklendiği zaman, Kur'ân'a sarılınız. Çünkü Kur'ân şefaat eder ve şefaati kabul olur. Aleyhte tanıklıkta bulunur ve tanıklığı onaylanır. Onu kendisine imam edinen kişiyi cennete götürür. Onu arkasına atan kişiyi de cehenneme sürükler. O, en iyi yola ileten bir yol göstericidir, o meseleleri nihaî olarak çözümleyen bir hüküm kitabıdır, bir açıklamadır, kesin bilgilerin kaynağıdır. O, hak içeriklidir, şaka değildir."
"Onun zahiri ve batını vardır. Zahiri hikmet, batını ise ilimdir. Zahiri güzel, batını ise derindir. Onun yıldızları vardır, yıldızlarının üzerinde de yıldızları vardır. Acayipleri saymakla bitmez, ilginç şeyleri eskimez. Onda hidayet lambaları ve hikmet meşaleleri vardır. İnsaf ve adaleti tanıyanlara iyiliği gösterir."
"Şu hâlde kişi gözünü dört açsın, bakışını netleştirsin; bozukluktan, takıntılardan kurtulsun. Çünkü tefekkür, algılama yeteneğini yitirmemiş kalbin hayatıdır. Bu sayede, tıpkı elinde meşalesi olan bir kişinin karanlıkların ortasında yol alması gibi, kurtuluş kolayca sağlanır, korkulu gözetlemeler en aza iner."
Hz. Ali (a.s) da Nehc'ül-Belâğa'da Kur'ân'ı şu şekilde tanımlar:"Kur'ân'ın bir kısmı bir kısmını destekler, bir kısmı bir kısmına tanıklık eder."[38]
İşte Kur'ân muallimlerinin ve yol göstericilerinin (Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun) izledikleri dosdoğru yol ve apaçık metot budur.
İleride açıklamalarda bulunurken, ayetlerin incelenmesi ile ilgili bu metodun özelliklerini, Allah'ın yardımıyla, imkânlarımız ölçüsünde ortaya koyacağız. Hiç kuşkusuz biz, bu kitabımızda ayetlerin içerdikleri anlamların belirlenmesinde sırf aklî-felsefî kanıta veya bilimsel varsayıma ya da tasavvufî-irfanî sezgilere dayanmaktan kaçındık.
Arapça ifade tarzının ya da herkesçe kabul edilen ilmî veya amelî bir mukaddimenin yardımcı olacak edebî nüktelerin dışında ayetlerin edebî yönlerine geniş ölçüde yer vermekten kaçındık.
Araştırma yöntemimize ilişkin bu açıklamaların ardından şu hususları da vurgulama gereğini duyuyoruz: Biz bu kitabımızda ana hatlarıyla aşağıdaki konulara detaylı biçimde değineceğiz:
1- Yüce Allah'ın isimlerine ve hayat, ilim, kudret, işitme, görme ve birlik gibi sıfatlarına ilişkin bilgiler. Yüce Allah'ın zatına gelince, ileride görüleceği gibi Kur'ân-ı Kerim Allah'ın zatının hiçbir açıklamaya ihtiyacı olmadığını ortaya koyuyor.
2- Yüce Allah'ın yaratma, emir, irade, dileme, doğru yola iletme, saptırma, kaza, kader, cebir, tefviz (tasarruf serbestliği), hoşnutluk ve öfkelenme gibi değişik fiillerine ilişkin bilgiler.
3- Perdeler, levh, kalem, arş, kürsü, Beyt-i Ma'mur, gök, yer, melekler, şeytanlar ve cinler gibi Allah'la insanlar arasındaki vasıtalara ilişkin bilgiler.
4- İnsanın dünya hayatından önceki durumuna ilişkin bilgiler.
5- İnsanın dünya hayatı ile ilgili bilgiler. İnsan türünün tarihi ile bilgiler, kendi nefsiyle ilgili bilgiler, toplumsal prensiplere ilişkin bilgiler, nübüvvet, risalet, vahiy, ilham, kitap, din ve şeriata ilişkin bilgiler, anlatılan kıssalardan çıkan sonuçlara göre peygamberlerin makamlarıyla ilgili bilgiler gibi.
6- İnsanın dünya hayatından sonraki serüveni ile ilgili bilgiler. Berzah (ölüm-haşir arası ara dönem) ve kıyamet gibi.
7- İnsanın ahlâk yapısına ilişkin bilgiler. Buna bağlı olarak kulluk yolunda evliyanın kat ettiği İslâm, iman, ihsan, tevazu ve ihlâs gibi makamlara ilişkin bilgiler.
Ancak fıkıh biliminin kapsamına girdiği için ahkâm ayetleriyle ilgili olarak ayrıntılı açıklamalarda bulunmaktan kaçındık.
Bizim başvurduğumuz bu araştırma ve inceleme yöntemi sonucu, ayetin zahirinden anlaşılan anlama ters düşen bir anlam çıkarma anlamında olan te'vil anlayışı ortadan kalkmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in, bazı ayetlerinde ispat ettiği te'vile gelince, bunun anlamla bağlantılı olmadığını açıklamalarımız içinde göreceksin.
Açıklamalardan sonra, hadisler kapsamındaki incelemelerimizle ilgili bölümlere yer verdik. Bu bölümlerde, imkânlarımız ölçüsünde Şiî ve Sünnî kanallardan Peygamber efendimizden (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarından (a.s) nakledilen açıklamaları sunduk. Sahabe ve tabiîn kuşağına mensup müfessirlerden gelen rivayetler ise, çeşitli karıştırmalara maruz kaldıkları ve kendi aralarında çelişki arzettikleri için, bunlar bir Müslüman için kanıt oluşturamazlar.
Ehlibeyt İmamlarından gelen hadisleri dikkatle inceleyen bir araştırmacı, bu kitapta izlenen bu yeni metodun tefsir alanında Kur'ân muallimleri (a.s) tarafından uygulanan en eski yöntem olduğunu görecektir.
Bunun ardından, imkânlarımız ölçüsünde ele aldığımız meseleyi farklı alanlarla ilgili felsefî, bilimsel, tarihsel, toplumsal ve ahlâkî açıdan da inceledik. Her incelememizde, araştırmanın amacını aşmayacak şekilde sözlerimizi konuyla ilgili genel önermelerle, değerlendirmelerle sınırlı tuttuk.
Allah'tan doğruluk ve hidayet diliyoruz. Çünkü en hayırlı yardımcı ve en iyi yol gösterici O'dur.
 
Allah'ın rahmetine muhtaç:
Muhammed Hüseyin TABATABAÎ


[1]- Vâkıa, 79
[2]- Ahzâb, 33
[3]- Bihar'ul-Envar, c.89, s.103
[4]- Vâkıa, 10-11
[5]- Ahzâb, 33
[6]- Haşr, 7
[7]- Nisâ, 82
[8]- Bihar'ul-Envar, c.89, s.39
[9]- Bihar'ul-Envar, c.89, s.377
[10]- el-Mîzân, c.10, s.139 ve c.20, s.543
    [Not: Verilen adreslerde el-Mîzân'ın Arapça'sı esas alınmıştır.]
[11]- el-Mîzân, c.16, s.200-201, "Dinin Fıtrî Olması Üzerine" bölümü.
[12]- el-Mîzân, c.1, s.379
[13]- el-Mîzân, c.12, s. 50
[14]- el-Mîzân, c.12, s.98
[15]- Hadîd, 25
[16]- A'râf, 26
[17]- Zümer, 6
[18]- el-Mîzân, c.11, s.312
[19]- İsrâ, 110
[20]- el-Mîzân, c.13, s.3 ve s.239
[21]- Tâhâ, 8
[22]- el-Mîzân, c.14, s.129
[23]- Nûr, 35
[24]- el-Mîzân, c.15, s.84
[25]- İnfitâr, 19
[26]- el-Mîzân, c.20, s.334
[27]- Yâsîn, 82-83
[28]- el-Mîzân, c.17, s.64
[29]- el-Mîzân c.19 s.25
[30]- el-Mîzân, c.19, s.61
[31]- el-Mîzân, c.19, s.231
[32]- el-Mîzân, c.16, s.220
[33]- el-Mîzân c.1, s.12
[34]- el-Mîzân c.1, s.71
[35]- Nehc'ül-Belâğa, hutbe:18
[36]- el-Mîzân, c.12, s.202
[37]- Hicr, 90-91
[38]- [Nehc'ül-Belağa, hutbe:133]

Google+ WhatsApp