Ehl-i Sünnet sizin kardeşinizden de öteye canınız, özünüzdür.
Ayetullah Sistani

Ana Sayfa

Hakkımızda

Foto Galeri

Multimedia

İletişim

Ziyaretçi Defteri

Kategoriler

KATEGORİLER

ÜYELİK

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

BİR AYET

BİR HADİS

FOTO GALERİ

ÇOK OKUNANLAR

 
 
 

 
KURÂN’IN MUCİZEVİ YÖNLERİ (3)
28/03/2012 - 19:18

Mikail Gürel
Kurân-ı Kerim’in bazen tek bir ayeti insan ruhunda devrim yaratmaya yetmiştir. Bir bedevi Peygamberin huzuruna varıp: "علمنی مما علمک الله /Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret” dedi. Peygamber (s.a.a), onu sahabelerinden birinin yanına gönderdi ve kendisine Kurân ayetlerinden öğretmesini buyurdu. O sahabi de Bedevi’ye Zilzal suresini öğretti. Son ayete: فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ / Artık kim, bir zerre ağırlığı hayır yapmışsa görür onu. Ve kim, bir zerre ağırlığı şer yapmışsa görür onu.) vardığında Bedevi ayağa kalktı ve “Bu bana yeter” dedi ve çekip gitti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: انصرف الرجل و هو فقیه “Bu kişi fakih olarak döndü.” Yani daha önce bomboş ve çorak olan ruh ikliminde Kurân’ın bu ayetleri sayesinde büyük bir devrim gerçekleşti ve adam büyük bir düşünüre dönüştü. Seyit Kutup Fiz Zilal tefsirinde Yunus suresinin 37. ayetinin izahında şu hatırasını anlatır: Biz altı kişi Müslümandık ve Mısırdan çıkmış bir gemi ile Atlas okyanusundan New York’a doğru yol alıyorduk. Gemide 120 kişi vardı. Gemide Müslüman olarak sadece biz vardık. Günlerden Cuma idi ve biz, okyanusun ortasında bir Cuma namazı kılarak İslami bir mesaj vermek istedik. Çünkü gemide bir Mesihi misyoner vardı ve sürekli Hıristiyanlığı tebliğ ediyordu, hatta bizi de kendi dinine davet ediyordu. Böylece bu namazla ona da bir cevap vermiş olacaktık. Geminin kaptanı bir İngiliz’di ve gemide Cuma namazı kılmamıza izin verdi. Bizim dışımızda gemide bulunan Afrikalı Müslümanlara da bu ayine katılmaları için izin verdi. Onlar da çok sevindiler. Zira ilk defa gemide Cuma namazı kılacaklardı. Ben Cuma hutbesi okumaya başladım. Sonra da namazı kıldırdım. Gemide bulunan gayri Müslimler de bizim etrafımıza toplanmışlardı ve dikkatle bizi izliyorlardı. Namazın ardından onlardan bazıları yanımıza gelip bu başarıdan dolayı bizi tebrik ettiler. Onların arasında bir bayan vardı. Sonradan onun kominizm cehenneminden kaçmış Yugoslav bir Hıristiyan olduğunu anladık. O, müthiş ölçüde bizim namazın etkisi altında kalmıştı. Öyle ki gözlerinden oluk gibi akan gözyaşlarını kontrol edemiyordu. Sade İngilizcesiyle konuşmaya başladı ve sözlerinden biri şöyle idi: Sizin keşişiniz hangi dilde konuşma yaptı? Ona Arapça konuştuğumuzu söylediğimizde de şöyle dedi: Sizin söylediklerinizden hiçbir şey anlamadım ama sözcüklerinizin acayip bir ahengi vardı ve bu beni çok etkiledi. Hatibinizin cümleleri arasında bazı cümleler vardı ki diğer sözlerinden çok farklı idi ve onlarda olağan üstü etkileyici bir ahenk vardı. Öyle ki benim vücudumu titretiyordu. Herhalde bunlar farklı konulardı; o, bu cümleleri söylediğinde “Ruh’ul-Kudüs” le doluyordu sanki! Ben azıcık düşündüğümde bu sözlerin hutbe arasında okuduğum ve namazda kıraat ettiğim Kurân ayetleri olduğunu anladım. Hicaz’ın doğusunda Yemame bölgesinde Museyleme b. Habib isminde biri peygamberlik iddiasında bulundu. Bu adam, Peygamberimizin hayatının son zamanlarında iddiasını ortaya attı ve o her hususta Peygamberi taklit etmeye çalışıyordu. İddia ediyordu ki “Rahman” isminde bir melek kendisine nazil olmakta ve Kurân ayetlerine benzer ayetleri getirmektedir. Söylendiğine göre o, Peygamberimizden kendisini nübüvvet ortağı kılmasını istedi ve yerine onu vasiyet etmesini, aksi halde muhalefet edeceğini söyledi. Tarihi verilerden anlaşıldığı kadarıyla Museyleme bu işi sırf kabile taassubuyla yapmıştı. Yemame halkı da Kureyş ve Mekke halkının İslam Peygamberinin vücudu ile elde ettiği bu yüceliği ortadan kaldırmak istiyordu. Bu yüzden makam perest ve fitneci birini arıyorlardı; bu özellikleri Müseyleme’de bulmuşlardı. Onun getirdiği ayetlerden bazıları şöyledir: والمبذرات بذرا والحاصدات حصدا والذاريات قمحا والطاحنات طحنا والعاجنات عجنا والخابزات خبزا والثاردات ثردا واللاقمات لقما اهالة و وسمنا Yemin olsun köylülere ve çiftçilere! Yemin olsun ekin biçenlere! Yemin olsun buğdayı samandan ayıranlara! Yemin olsun hamur yoğuranlara! Yemin olsun ekmek pişirenlere! Yemin olsun tirit yapanlara! Yemin olsun yağlı lokmayı kaldırıp alanlara! Güya bu ayetlerle Zariyat veya Adiyat suresine benzer bir sure getirmişti… Anlaşılan o ki bu zavallı sadece sözlerdeki kafiyelere dikkatini yoğunlaştırmıştı; bu yüzden de getirdiği ayetler çocuklar için uyarlanmış tekerlemeleri andırıyordu. Tarihçiler Museyleme ile aynı dönemde Secah isminde bir kadının yaşadığını ve onun yalancılıkta “darb’ul-mesel” olduğunu, birinin çok yalancı ve tutarsız oluşunu “Ekzeb min Secah/ Secah’tan daha yalancı” cümlesi ile ifade ettiklerini kaydetmişlerdir. O Beni Temim taifesindendi ve peygamberlik iddiası vardı. Bir grup kişi de ona uymuştu. O da Museyleme gibi kafiyeli sözler söylerdi. Yaşadıkları bölge birbirine yakın olan bu iki sahte peygamberin takipçileri arasında savaş çıkacaktı. Ancak Museyleme hile yoluyla Secah’ın yanına varıp ona dedi ki: “Ne dersin, izdivac edelim, böylece ikimizin kabilesi ittifak etsin de birlikte Arab’ı yiyelim!” O bunu kabul etti. Üç gün birlikte kaldılar. Secah döndüğünde mehriyesini sordular. Bunun üzerine o geri dönüp mehriye talep ettiğinde Museyleme birini görevlendirdi ve iki kabile arasında şöyle bağırmasını emretti: Secah’ın mehriyesi Muhammed’in dininde gelmiş olan sabah ve akşam namazlarının silinmesidir…. İşte Kurân karşısında onun benzerini getirmeye çalışanların düştükleri durum bundan ibarettir… Şu bir gerçektir ki gerek Peygamberimizin asr-ı saadet döneminde gerekse sonraki zamanlarda ve hatta günümüzde İslam’ın azılı düşmanları, eğer Kurân’a mukabele edecek gücü kendilerinde bulsalardı kesinlikle onun karşısında ortaya bir eser çıkarırlardı. Ancak bunu yapmaktan aciz oldukları için hakaret, inkâr, küçümseme, alay etme ve şiddet gibi akılla bağdaşmayan argümanları kullanarak bu yüce semavi dini yıpratmaya çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar. Ancak inkârcıların hoşuna gitmese de Allah nurunu tamamlayıcıdır. Kurân’ın mucizevi yönlerini şu başlıklar altında sıralamak mümkündür: 1- Fesahat ve belağat yönünden 2- Maarif ve inanç konularının sunumunda 3- Tarihle ilgili konuların sunumunda 4- Koyduğu yasalar açısından 5- Güncel bilimsel konular ve çözülmemiş ilmi meseleler ve Kurân’ın indiği çağ 6- Gelecekle ilgili gaybi haberler 7- Kurân ayetleri arasında tezat ve çelişki olmayışı Bu başlıkların her biri üzerinde saatlerce konuşma yapılabilir ve sayfalarca yazılar yazılabilir. Ancak ben bu yazımda özellikle Kurân’ın fesahet ve belağatı üzerindeki mucizeliğinden söz etmek istiyorum. Fesahet, kullanılan lafızlar ve sözcüklerin keyfiyeti ile alakalı bir kavramdır; belağat ise mana ve muhteva ile ilgilidir. Başka bir ifadeyle fesahat kelimenin zahiri kalıp ve kipleri ile ilgili, belağat ise onların anlam ve içeriği ile alakalıdır. 1- Peygamberimizin (s.a.a) asrında Arap, şiir ve edebiyat alanındaki fesahet ve belağatı ile meşhurdu. Cehalet devrinin şiirleri fesahetin zirvesinde idi. Her yıl Taif yakınlarında “Ukkaz Pazarı” denilen yerde iktisadi manada toplantı tertiplenirdi ve bu oturumun en önemli etkinliklerinden biri yılın şiirini seçme programı idi. Şiirler okunur ve onların arasından fesahat açısından en güzel olan şiir seçilip Kâbe’nin duvarına asılırdı. “Muallakat-i Seb” denilen yedi şiir bu yıllar içerisinde seçilip Kâbe duvarına asılan şiirlerdi. 2- Müşriklerin Kurân ve Peygamber (s.a.a) hakkında “sihir ve sahir” tabirini kullanmaları Kurân’ın fesahat ve belağat noktasındaki olağan üstü büyüleyici ve çekici yönünü ortaya koymaktadır. 3- Ehlibeyt İmamlarının sekizincisi olan İmam Rıza (a.s) peygamberlerin, yaşadıkları dönemlerin koşullarına uygun mucizelerle geldiklerini belirtmiş ve şöyle buyurmuştur: Allah Musa’yı sihir ve sihirbazlığın yaygın olduğu bir dönemde peygamberliğe seçti. Bu yüzden Yüce Allah onlara karşısında aciz kalacakları ve onların büyülerini iptal edecek bir mucize göndererek kendilerine hüccetini tamamladı. İsa’yı tedavisi zor hastalıkların yaygın olduğu bir dönemde gönderdi. … Ölüleri diriltmesi, anadan doğma kör olanları ve cüzam hastalarını iyileştirmesi onun mucizelerinden bazıları idi. Hz. Muhammed’i ise (s.a.a) şiir ve hutbelerin okunduğu (yani fesahat ve belağatte yarışıldığı) bir dönemde peygamberliğe seçip gönderdi. Tüm bunlar Kurân’ın mucizevi yönü konusunda fesahat ve belağat alanındaki olağan üstü şeklini ortaya koymaktadır. Lakin Kurân’ın mucizevi yönü sadece bununla sınırlı değildir. Bu hususta şunları söyleyebiliriz: a) Şairler Kurân karşısında dize gelmişler ve teslim olmuşlardır. b) Her toplumda gerçekler karşısında çıkarlarının tehlikeye düştüğünü gören kalbur üstü insanlar hak önderlerine çeşitli yaftalar vurmaya, böylece onları yıpratmaya çalışmışlardır. Ancak İslam peygamberine “sahir/büyücü” demişlerdir. “إِنْ هَـٰذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ إِنْ هَـٰذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ” Sihir, kaynağı aşikâr olmadığı halde olağan üstü etki bırakan işe denir. Müşrikler bu yaftayı vurarak aşikâr olan bir gerçeği örtmek istiyorlardı. Amaçları ilahi mucizeyi inkâr etmekti. Oysaki bu söylemleri ile istemedikleri halde Kurân’ın büyüleyici olağan üstü etkisini ikrar ettiler. c) Yazar ve edebiyatçıların eserlerine bakıldığında onların ikiye ayrılmış oldukları görülür: Onlardan kimi kullanılan kelimelerin güzelliğine yoğunlaşmış, bu yüzden de manayı lafza feda etmişlerdir. Bazıları ise tam aksine lafza fazla önem vermezler, bütün cehd ve çabalarını manaya yoğunlaştırırlar. Bu yüzden geçmişte yaşamış şairlerin eserleri iki stile ayrılmış; Irak stilinde yazılmış olan şiirlerde şair tüm gücünü kelimelerin güzellik ve kafiyesine, yani fesahate vermiştir. Hind stilinde yazılmış olan şiirlerde ise şairin öncelik ve itinası manaya, yani belağata yoğunlaşmıştır. Şunu da ifade etmek gerekir ki çok az da olsa şiirlerinde hem lafız hem de mana güzelliğini önemsemiş olan şairler de olmuştur; ancak ne ölçüde bunu başarabilmiş?! Bu tartışılır. Şu da bir gerçektir ki güzel ve ahenkli sözcükler her zaman istenilen mananın üzerine oturtulamaz ve onun en ince ayrıntılarını yansıtamaz. Bu yüzden de şair veya hatip iki yoldan birini seçmek durumunda kalır: Ya lafzın güzelliğini ön plana çıkarır ve manadan taviz verir ya da manayı ön plana çıkarıp lafzı feda eder. Oysaki Arap edebiyatına vakıf olanlar Kurân’ı okuduklarında görmektedir ki bu yüce kitap hem lafızlara hem de manada olağan üstü bir ahenk ve uyumu sunmuştur. d) Şairler ve hatipler beyanı güzelleştirmek için bazen mübalağa yöntemine başvururlar. “أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ” / Görmez misin ki onlar, her vadide sersemce dolaşıp dururlar. (Şuera 225) Ancak Kurân’ın hiçbir yerinde mübalağa yoktur. e) Kurân kendine özgü bir beyanla geldi; ne şiirdir ne de nesirdir. Bununla birlikte gönüllere huzur veren bir ahengi vardır. f) Her söz tekrar edilince yorucu ve sıkıcı olur. Ancak Kurân böyle değildir. İmam Rıza şöyle buyurmuştur: Biri İmam Sadık’a (a.s) şu soruyu sordu: Neden gün geçtikçe Kurân’în yaygınlaşması, dersi ve tilavetinin çokluğu onu eskitmiyor; aksine onun canlılığını artırıyor? İmam Sadık (a.s) şu cevabı verdi: Çünkü Allah onu sadece bir zamana ve sadece bir grup insana özel kılmadı. O, kıyamete kadar her zaman yenidir ve her kavmin yanında canlıdır. g) Fesahat ve belağat alametlerinden birisi de az sözle çok mana anlatmak, yersiz uzatmadan sakınırken de önemli ayrıntıları da atlamamaktır. Yani “İcaz-ı Muhill veya itnab-ı mumill” terk edilmelidir. Bu Kurân’da çok güzel şekilde görülmektedir. h) Açık ifade dediğimiz serahet de fesahet ve belağatın vazgeçilmezlerindendir. Dinleyiciler bir konuşmacının açık sözlü olmasından keyif alırlar, onu ilgiyle dinlerler. Zira gerçeklerin tüm çıplaklığı ile anlatılması, hakikat ve gerçeği fıtratı ve doğası itibarı ile seven insanı etkiler. Çok özel ve istisnai durumlar haricinde bir hatibin sözü gevelemesi ve her tarafa çekilebilecek yuvarlak ifadeler kullanması onun kendi söylediklerine güvenmediğini veya dinleyicilerin tepkilerinden korktuğunu gösterir ki her ikisi de konuşmacının zafiyetinin göstergesidir. Kurân’ın ifadesi açık ve sarihtir. i) “İffet-i beyan” diye nitelendirilen bir üslupla konuyu her türlü müstehcenlikten, argo ve kaba ifadelerden uzak nezaketli bir dille beyan etmektir. Kurân-ı Kerim bu yönüyle de olağan üstü bir beyana sahiptir. Yusuf suresinde en mahrem sahneyi o kadar güzel bir şekilde beyan etmiştir ki bunun daha güzel bir anlatımı gayri mümkündür. وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الْأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللَّـهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ “Ravede” kelimesi muhabbetle ve yumuşakça bir konuda ısrar edilmesi anlamında kullanılan bir ifadedir ki burada tam da kastedilen manayı ulaştırmaktadır. Ayrıca “Züleyha” veya “Mısır azizinin eşi” diye bir ifade kullanmıyor. “O kadın ki Yusuf onun evinde idi.” Böylece Yusuf’un hakşinas olmasına atıfta bulunulmakta, hayatı pençesinde olan biri karşısında nasıl üstün bir takva sergileyip direndiğini göstermektedir. “Ğallaket’il-ebvab” tef’il babında kesret ifade etmekle durumun ne kadar çetin olduğunu ortaya koymakta… Ayrıca Züleyha’nın Yusuf’a kavuşmak için sarf ettiği son cümle ki “Heyte lek! / hadi, senin için hazır olana koş!” İfadedeki metanet ve iffeti ortaya koymakla birlikte her türlü kötü öğretiden uzak bir beyan sunmuştur. Sonra Yusuf’un “Meazallah, innehu rabbi ahsene mesvay” cümlesi Züleyha’ya uyarı mahiyetindedir. Şöyle ki ben birkaç sabah senin kocanın ekmeğini yediğim halde ona ihanet etmiyorum da sen nasıl oluyor da bir ömür buradasın ve ekmeğini-tuzunu yediğin birine ihanete kalkışıyorsun?!” Kurân-ı Kerim’in bu beyan gücü, onun, insana beyanı öğreten, her şeye gücü yeten, sonsuz ilim ve hikmet sahibi Yüce Allah’ın kelamı olduğunun açık bir delilidir. Doğal olarak böyle üstün bir ilim ve hikmet kaynağına sırt çeviren kimseler Kurân’a arkalarını dönmekle onun azametini ortadan kaldıramamışlar; aksine sadece kendilerini mahrum etmişler. Yazımı şu hadis-i şerifle noktalıyorum: فمن جعله امامه قاده الي الجنة و من جعله خلف ظهره ساقه الي النار Kim onu (Kurân’ı) önüne alırsa (amel ederse) Kurân onu peşinden sürükleyerek cennete sevk eder ve her kim de onu sırtının arkasına atarsa, (terkedip amel etmezse) Kurân onu cehenneme yuvarlar...

Bu Makale 2610 defa okunmuştur

 

Yorum Ekle
 

Yazdır
 

YORUMLAR

New Page 1
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

17/11/2014 - 11:42 Sizi Gidi Kamacılar…

11/09/2014 - 07:55 Üstümüze Vazife Olmayan Şeylerle Vakit Kaybetmeyelim

20/11/2013 - 13:09 Hak Batıl Kavgası

25/04/2013 - 10:47 Hakkıyla Namaz Kılmak

13/03/2013 - 11:45 Hizmet Aşkı Mı Hizmetçilik Mi?!

23/01/2013 - 15:12 Keşke Sevebilseydik…

07/01/2013 - 15:02 Ölmek veya Ölmemek Kendi Elimizde

19/07/2012 - 13:06 Esen Kalın!

24/05/2012 - 15:03 Eğitimi Allah’tan Öğrenelim

28/03/2012 - 19:18 KURÂN’IN MUCİZEVİ YÖNLERİ (3)

29/02/2012 - 13:31 Kurân’ın Mucizevi Yönleri

23/01/2012 - 20:10 İmanın Final Perdesi: ERBAİN

27/12/2011 - 17:58 Kavram Kargaşası

16/12/2011 - 14:26 Caferi Alimlerde Otokontrol Sistemi

17/10/2011 - 11:30 İlmin Aydınlığı mı Cehaletin Karanlığı mı?

17/09/2011 - 15:43 İNSANIN KERÂMETİ

12/08/2011 - 17:16 HANGİ DİNDENİZ!?

19/05/2011 - 02:46 İnsan Yaptığı İşin İlk Muhatabıdır.

01/02/2010 - 13:34 Allah’a Yolculuk

12/01/2010 - 10:06 Hüseyni Hareketin Ölümsüzlük Sırrı
 

YAZARLAR

Rahmi Onurşan Rahmani

Herkesle olup hiç kimsenin rahmetini almadan ölmek
Mikail Gürel

Sizi Gidi Kamacılar…
Turgut Atam

GADİR-İ HUM’UN TARİHTEKİ YERİ
Kerim Uçar

MÜMİNLERİN NİŞANELERİ
Mir Kasım Erdem

CAN VERME HALİ
Yakup Yaşlak

Aşura; Yeniden Ölmek Mi, Yoksa Yeniden Diriliş Mi?

MULTİMEDYA

ETKİNLİK TAKVİMİ

25 Eylül 2017
Pz Sa Ça Pe Cu Ct Pa
1 2 3
4 5 6 7 8 9 10
11 12 13 14 15 16 17
18 19 20 21 22 23 24
25 26 27 28 29 30

DUYURULAR

ANKET

SİTEMİZİ  NASIL BULDUNUZ
İYİ
KOTÜ
ORTA

Sonuçları Göster

FAYDALI LİNKLER

 
 

Ana Sayfa

Hakkımızda

Ziyaretçi Defteri

İletişim