Bakara 102-103

Bakara 102-103

Diyebiliriz ki, Kur'ân-ı Kerim'in bir başka ayeti üzerinde bu düzeyde görüş ayrılıkları baş göstermemiştir.

 102- Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular. Oysa Süleyman küfre gitmemişti. Fakat o şeytanlar, küfre gittiler; insanlara büyü öğretiyorlardı. Ve yine onlar, Babil'de Harut ve Marut adlı meleklere indirilene uydular. Oysa o ikisi (Harut ve Marut), "Biz bir imtihan vesilesiyiz; sakın küfre gitme!" demedikçe, kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Onlar, o ikisinden, erkekle karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ancak, Allah'ın izni olmadan o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine yarar vereni değil, zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını gayet iyi biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey, ne kötüdür. Keşke bilselerdi.
103- Eğer onlar iman edip korunsalardı, elbette Allah katından verilecek sevap, kendileri için daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi.
AYETLERİN AÇIKLAMASI
"Süleyman'ın hükümranlığı hakkında (onlar), şeytanların uydurdukları sözlere uydular." Tefsir bilginleri arasında bu ayetin yorumu ile ilgili olarak ilginç denecek düzeyde görüş ayrılıkları meydana gelmiştir. Diyebiliriz ki, Kur'ân-ı Kerim'in bir başka ayeti üzerinde bu düzeyde görüş ayrılıkları baş göstermemiştir. "Uydular" fiilindeki zamirin kimlere dönük olduğu hususunda görüş ayrılığı var: "Burada Hz. Süleyman dönemindeki Yahudilere mi, yoksa Resulullah efendimiz dönemindeki Yahudilere mi ya da hepsine mi işaret ediliyor?" diye. (Mealde "uydurdukları" diye geçen orijinaldeki) "tetlû" ifadesi de ihtilâf konusudur: Acaba şeytanların uygulayıp işledikleri mi, yoksa okudukları mı, kastedilmiştir? "Şeytanlar" deyimi hakkında da değişik görüşler ileri sürülmüştür: Acaba bunlar cin kökenli şeytanlar mıdır, yoksa insan kökenli şeytanlar mıdır veya her iki türün şeytanları mıdır?
Orijinalindeki "alâ mulk-i Süleyman" ifadesinin anlamı da tartışılan bir konudur. Bir kısım tefsir bilginine göre, bunun anlamı "Süleyman'ın hükümranlığı hakkında"dır. Bir kısmına göre de ifadenin anlamı, "Süleyman'ın hükümranlık döneminde"dir. Diğer bir grup da, "Süleyman'ın hükümranlığı üzerinde" anlamı kastedilmiştir, şeklinde bir görüş ileri sürmüşlerdir. Bu gruptaki bilginlerin bu yaklaşımlarının temel dayanağı, ifadedeki "alâ" harf-i cerrinin zahirî anlamındaki "üzerinde"lik unsurunu göz önünde bulundurmaktır. İfadenin anlamı, "Süleyman'ın hükümranlık dönemi üzerinde" şeklindedir, diyenler de olmuştur.
İhtilâfa konu olan ifadelerden biri de, "Fakat o şeytanlar küfre gittiler" ifadesidir. Bir kısım âlime göre, onlar sihri insanlara gösterdikleri için kâfir olmuşlardır. Bazıları da, şeytanlar sihri Hz. Süleyman'a mal ettikleri için küfre gitmişlerdir, şeklinde bir görüş ileri sürmüşlerdir. Diğer bazılarına göre, şeytanlar sihir yaptılar, dolayısıyla sihir, küfür şeklinde ifade edildi.
"İnsanlara büyü öğretiyorlardı." ifadesi üzerinde de farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bazıları, şeytanlar insanlara büyü yapıyorlardı, böylece onlara öğretmiş oluyorlardı, demişlerdir. Bazı bilginlerin ifadenin anlamına ilişkin görüşleri ise şöyledir: Şeytanlar insanlara büyünün nerede olduğunu gösterdiler. Büyü Hz. Süleyman'ın tahtının altında gizliydi. Onu oradan çıkarıp öğrendiler.
"Harut ve Marut adlı meleklere indirilen" ifadesi hakkında da değişik görüşler benimsenmiştir. Bazıları orijinal ifadedeki "ma unzile" cümlesindeki "ma" edatı mevsuledir ve "ma tetlû" ifadesine matuftur, demişlerdir. Diğer bazı âlimler ise, "ma" edatı mevsuledir ve hemen öncesindeki "es-sihr" kelimesine matuftur. Yani söz konusu ifadenin anlamı: "İnsanlara iki meleğe indirileni öğretiyorlardı, şeklindedir" de-mişlerdir. Bazı âlimlere göre "ma" edatı olumsuzluk bildirir, başındaki "vav" harfi ise, önceki ifadeye atfetmek için değil, yeni bir cümleye başlandığını bildirmek içindir. Bu durumda ifadeye şöyle bir anlam vermek gerekir: "Yahudilerin ileri sürdükleri gibi Harut ve Marut adlı iki meleğe sihir indirilmiş değildir."
"İndirme" fiili üzerinde tartışma meydana gelmiştir. "Gökten indirme" kastediliyor, diyenler olduğu gibi, yeryüzünün yüksek yerlerin-den indirme, kastediliyor, diyenler de olmuştur.
"İki melek" ifadesi üzerinde de tartışma meydana gelmiştir. Bazılarına göre bunlar gökteki meleklerdendiler. Bazıları ise, ifadeyi "me-likeyn" şeklinde okuyarak, bunlar insandılar ve kraldılar, demişlerdir. Genelde olduğu gibi, "melekeyn" şeklinde okunması hâlinde bile, bununla "iki salih insan" ya da "salih gibi görünen iki insan" kastedilmiştir, demişlerdir.
"Babil" deyimi üzerinde de farklı görüşler ortaya atılmıştır. "Bu, Irak'taki Babil'dir" diyenlerin yanı sıra bazıları da, "Bu, Demavend'teki Babil'dir" demişlerdir. Bundan maksat, Nusaybin'den Re'sü'l-Ayn'e ka-dar uzayan bölgedir, diyenler de olmuştur.
"Öğretiyorlar." Bir kısım tefsir bilginine göre "alleme=bildirdi" fiili asıl anlamında kullanılmıştır; bir kısmı ise, "a'leme=bildirdi" anlamında kullanılmıştır, demişlerdir.
Bir ihtilâf konusu da "küfre gitme" ifadesidir. Sihir yapmak suretiyle küfre gitme, şeklinde bir yorum getirenlerin yanı sıra, bir kısım âlim de, sihir öğreterek küfre gitme, şeklinde bir yorum getirmişlerdir. Her iki anlam da kastedilmiştir, diyenler de olmuştur.
"O ikisinden... öğreniyorlardı." deyimi de ihtilâflıdır. Bazıları "ikisi"nden maksat, Harut ve Marut adlı meleklerdir, demişlerdir; bazıları da, "sihir ve küfür" kastedilmiştir, görüşündedirler. Bir üçüncü grup da, bu ifadeyle iki meleğin öğrettiklerinin yerine onlar o iki meleğin yasaklamasına rağmen erkekle karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı, şeklinde bir görüş benimsemiştir.
"Erkekle karısının arasını açacak şeyler" cümlesi de farklı biçim-lerde yorumlanmıştır. Yani, "Karı-koca arasında sevgi veya nefret oluşturacak şeyler" diyenlerin yanı sıra, "Onlar eşlerden birini baştan çıkarıyor, onu küfür ve şirke yöneltiyorlardı, din değişikliğinden dolayı karı koca birbirlerinden ayrılmak durumunda kalıyorlardı." diyenler de olmuştur. Bazıları, "Onlar eşler arasında şüphe ve güvensizlik yayarak sonuçta onları ayrılmağa yöneltiyorlardı." demişlerdir.
Buraya kadar sunduklarımız, kıssayı anlatan ayetteki ifadelere ilişkin görüş ayrılıklarından bir demetti. Bunun dışında kıssanın mahiyeti ile ilgili ihtilâflar da söz konusudur: Bu kıssa gerçekten olmuş mudur? Yoksa temsilî bir kıssa mıdır bu? Ya da başka bir durum mu söz konusudur? gibisinden. Sözünü ettiğimiz ihtimallere ilişkin bazı rakamlar diğer bazısı ile çarpıldığı zaman ihtimaller akıl almaz bir sayısal düzeye çıkıyor. Yaklaşık bir milyon iki yüz altmış bin (1.260.000) ihtimal ortaya çıkıyor. (4x39x24)
Allah'a andolsun ki, bu ayet Kur'ân'ın olağanüstü ifade tarzının akıllara durgunluk veren örneklerinden biridir. Ayet-i kerimede akılların dehşetten donakalacağı, kafaların allak-bullak olacağı kadar ihtimaller söz konusu olmakla birlikte sözel yapısının göz kamaştırıcı güzelliğini aynen korumakta, fesahat ve belâgat açısından en ufak bir helâl görülmemektedir. Bunun bir benzerini de şu ayet-i kerimede göreceksin: "Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan, onu yine ondan bir delil izleyen ve ondan önce bir önder ve rahmet kılavuzu olarak Musa'nın kitabı bulunan kimse, onlar gibi midir?" (Hûd, 17)
Yaptığımız bu açıklamadan sonra şunu demek gerekir: Ayetin akışı Yahudilerin bir diğer özelliklerini gözler önüne seriyor. Sihrin aralarında yaygın biçimde başvurulan bir yöntem olduğunu sergiliyor. Bu tutumlarına gerekçe olarak, bildikleri bir veya iki kıssaya dayanıyorlardı. Bu kıssalarda Süleyman Peygamberden ve Babil'e inen Harut ve Marut adlı meleklerden söz ediliyordu. Şu hâlde ayet-i kerime Yahudiler arasında yaygın biçimde anlatılan bir kıssaya göndermede bulunuyor.
Ne var ki, Yahudiler, Kur'ân-ı Kerim'in de tanımladığı gibi gerçekleri tahrif etme, ellerindeki bilgileri değiştirme eğiliminde kimselerdirler. Ne inanmalarına, ne de tarihsel bir kıssayı tahrif etmeden, değiştirmeden sunmalarına güvenilmez. Bu, onların karakteristik özellikleridir. Her fırsatta kendi çıkarlarına olan söz ve davranışlar sergilemekten geri durmazlar. Ayetin satır aralarında buna ilişkin işaretler yeterli derecede belirgindir.
Ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla Yahudiler yaygın biçimde sihir yapıyor, sihirle ilgileniyorlardı. Bunu da Hz. Süleyman'a mal ediyorlardı. Çünkü iddialarına göre Hz. Süleyman krallığını, cinler, insanlar, vahşî hayvanlar ve kuşlar üzerindeki egemenliğini, olağanüstü gelişmelere yol açma yeteneğini sihir sayesinde elde edebilmişti. Bildikleri sihrin bir kısmını ona mal ediyorlardı. Diğer bir kısmın da Babil'deki Harut ve Marut adlı meleklere mal ediyorlardı.
Kur'ân-ı Kerim, Hz. Süleyman'ın sihirle ilgilenmediğini belirterek onlara cevap veriyor, bu yaklaşımlarının asılsızlığını vurgulayarak red-dediyor. Hem nasıl olabilir ki, sihir Allah'ı inkâr demektir; evrende yüce Allah'ın koyduğu normal düzenin tersine uygulamalarda bulunmak demektir. Yüce Allah'ın canlılara bahşettiği algı ve duyu organlarını yanıltarak, yanlış yargılara yöneltmektir. Süleyman kâfir olmadı. O, Allah tarafından küfür ve günahlardan korunan bir peygamberdir. Ulu Allah onunla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Süleyman küfre gitmemişti. Fakat o şeytanlar küfre gittiler. İnsanlara büyü öğretiyorlardı... Andolsun, onu satanın, ahirette bir nasibi olmadığını gayet iyi biliyorlardı." Hz. Süleyman, kendisine sihir ve küfür izafe edilmeyecek kadar üstün ve kutsal bir kişiliktir.
Yüce Allah kitabının birçok yerinde; bu sureden önce Mekke'de inen En'âm, Enbiyâ, Neml ve Sâd gibi surelerde onun üstün bir konuma sahip olduğunu vurgulamıştır. Buralarda belirtildiğine göre, Hz. Süleyman salih bir kul, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Allah ona bilgi ve hikmet vermiştir. Ona öyle bir hükümranlık bahşetmiştir ki, ondan sonra hiç kimse, böylesine göz kamaştırıcı, akıllara durgunluk verici bir egemenlik elde edememiştir. O, kesinlikle sihirbaz değildir. Bu, şeytanların uydurup insanlar arasındaki dostlarına fısıldadıkları asılsız bir kuruntu, güvenilmez bir hurafedir ve onlar da insanlara sihir öğrettikleri için kâfir olmuşlardır.
Kur'ân-ı Kerim Yahudilerin Babil'e inen Harut ve Marut adlı meleklere ilişkin değerlendirmelerini de şu şekilde cevaplandırıyor: "Eğer yüce Allah onlara bunu indirmişse, hiç kuşkusuz bu, insanları sınamaya, denemeye yönelik bir ilâhî imtihandır. Nitekim yüce Allah sınama amacı ile Âdemoğullarının kalplerine çeşitli kötülükler ve bozgunculuklar ilham eder. Bu, bir kaderdir. Evrensel sisteminin öngördüğü bir uygulamadır. Dolayısıyla, eğer söz konusu iki meleğe sihir indirilmişse, onlar kesinlikle, "Biz birer sınama araçlarıyız, öğrendiğin sihri yerinde kullanmamak suretiyle sakın küfre gitme. Sihri bozma ve ailenin kötü yola düşmüşlüğünü ortaya çıkarma amacının dışında sakın sihir yapıp küfre sapma" demedikçe kimseye onu öğretmezlerdi. Ama onlar buna rağmen, o iki melekten yüce Allah'ın evre-ne yerleştirdiği normal düzeni bozucu şeyler öğreniyorlardı. Kötülük ve bozgunculuğun yaygınlaşması için öğrendikleri sihirle karı-kocanın arasını bozuyorlardı. Kendilerine yarar sağlayanı değil de zararlı olanı öğreniyorlardı.
Bu durumda ayet-i kerimeyi şöyle açıklamak gerekir: "Uydular", yani Yahudiler Hz. Süleyman'dan sonra, halefin seleften devralması şeklinde. "Uydurduklarına", yani cin kökenli şeytanların Süleyman'ın hükümranlığı üzerine yaydıkları yalanlara. İfadenin orijinalinde geçen "tetlû" kelimesinin "uydurdukları yalanlar" anlamına geldiğinin kanıtı, fiilin "alâ" harf-i cerri ile geçişli kılınmış olmasıdır. Bu şeytanlar cin kö-kenliydiler, Hz. Süleyman'ın kontrolü altındaydılar ve onun tarafından çeşitli cezalara çarptırılmışlardı. Böylece Hz. Süleyman onları bozgunculuk yapmaktan alıkoyuyordu. Bunları yüce Allah'ın şu sözlerinden anlamak mümkündür: "Şeytanlardan, onun için denize dalan ve bundan başka işler gören kimseleri de. Biz onları, onun için koruyorduk." (Enbiyâ, 82) "Süleyman yıkılınca anlaşıldı ki, eğer cinler gay-bı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı." (Sebe', 14)
"Oysa, Süleyman küfre gitmemişti." Yani, Süleyman sihir yapmamıştı ki, küfre gitsin. Ama şeytanlar kâfir oldular. Çünkü, onlar insanları saptırıyor ve onlara sihir öğretiyorlardı.
"İndirilene..." Yani Yahudiler, Babil'deki Harut ve Marut adlı me-leklere uyarı suretinde ve ilham yoluyla indirilene uyuyorlardı. Hâlbuki, bu melekler, sihir yapmama hususunda uyarmadıkça kimseye sihir öğretmezlerdi ve şöyle derlerdi: "Biz sizin için birer sınama aracıyız. Bizimle ve size öğrettiklerimizle sınanıyorsunuz. Dolayısıyla sihir yapmak suretiyle küfre girmeyin."
"Fakat onlar, o ikisinden... öğreniyorlardı." Yani Harut ve Marut adlı iki melekten. "...açacak şeyleri..." yani uygulandığı takdirde bıraktığı etkiyle erkekle karısının arasını açacak sihri.
"Ancak, Allah'ın izni olmadan o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler." Bu ifade, Yahudilerin büyü aracılığı ile yaratılış ve oluşum sistemini bozdukları, Allah'ın öngördüğü kaderin önüne geçip, ona müdahale ettikleri şeklinde kafalara takılabilecek bir soruya cevap niteliğindedir. Burada yüce Allah, sihrin kendisinin de ilâhî takdirin bir sonucu olduğunu, Allah'ın izni olmaksızın etki gösteremeyeceğini vurguluyor. Şu hâlde onlar hiçbir şekilde Allah'ı etkisizleştiremezler. Bu ifadeye, "Onlar kendilerine yarar vereni değil, zarar vereni öğreniyorlardı." ifadesinden önce yer verilmesinin sebebi, "Fakat onlar, o ikisinden erkekle karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı." cümlesinin sihrin tek başına etkinliğini gösteren bir anlam içermesidir. Onun için hemen ardından söz konusu etkinliğin Allah'ın izniyle olduğu vurgulanıyor.
"Andolsun, onu satan alanın, ahirette bir nasibi olmadığını gayet iyi biliyorlardı." Bunu akılları sayesinde biliyorlardı. Çünkü akıl, sihrin insanlık âlemi için bozgunculuk kaynağı bir uğursuzluk olduğundan kuşku duymaz. Bu bilgilerinin bir kaynağı da Hz. Musa'nın şu sözüdür: "Büyücü de nereye varsa iflah olmaz." (Tâhâ, 69)
"Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür, keşke bilselerdi."Yani, onlar büyünün kendileri için bir kötülük, ahiret-teki hayatlarını ifsat eden bir uğursuzluk olduğunu bildikleri hâlde, biliyor sayılmazlardı. Çünkü bildikleriyle amel etmiyorlardı. Bir bilgi bileni doğru yola iletemiyorsa, o, bilgi değil; sapıklıktır, cehalettir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Heva ve hevesini ilâh edinen ve bilgi sahibi olmasına rağmen Allah'ın saptırdığı kimseyi gördün mü?" (Câsiye, 23) Şu hâlde, birisi böyleleri için bilgi ve hidayet dileğinde bulunsa, iyi olur.
"Eğer onlar inanıp korunmuş olsalardı." Şeytanların asılsız uydurmalarına uyacaklarına, sihir aracılığı ile küfre sapacaklarına, iman ve takva çizgisini izleselerdi... Buifadeden anlaşıldığı kadarıyla sihir yapmak suretiyle küfre girmek, zekât vermemek gibi amelî bir küfürdür, itikadî değil. Eğer sihir itikadî bir küfür olsaydı yüce Allah, "Eğer onlar inansalardı, elbette Allah katından verilecek sevap daha hayırlı olurdu." der ve meseleyi sırf imanla sınırlandırıp takvadan, sakınmadan söz etmezdi. Oysa Yahudiler inanıyorlardı, fakat günahlardan sakınmadıkları, Allah'ın belirlediği haramları gözetmedikleri için yüce Allah imanlarını önemsememiştir, dolayısıyla onları kâfir olarak nitelendirmiştir.
"Elbette Allah katından verilecek sevap, kendileri için daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi." Yani Allah katındaki sevap sihir aracılığı ile, küfre saparak umdukları, elde ettikleri çıkarlardan, menfaatlerden daha hayırlıdır.
ayetlerin HADİSLER ışığında açıklaması
Tefsir'ul-Ayyâşî ve Tefsir'ul-Kummî'de, "Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular." ifadesi ile ilgili olarak İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Hz. Süleyman ölünce, İblis bir sihir uydurdu, onu bir kağıda yazıp katladı, üzerine de şöyle bir not düştü: 'Bu, Asif b. Berhiya'nın Davud oğlu Süleyman'ın ortaya koyduğu ilim hazinelerinin saklı bulunduğu kitaptır. Şu şu şeyleri isteyen kimse şöyle şöyle yapmalıdır.' Sonra da yazıyı Süleyman'ın tahtının altına gömdü, ardından çıkarıp onlara okudu. Bunun üzerine kâfirler, 'Demek ki, Süleyman bu bilgiler sayesinde bize üstünlük sağlamıştı.' dediler. Müminler ise, 'Hayır, o, Allah'ın kulu ve peygamberidir.' dediler. İşte yüce Allah'ın şu sözü buna işaret etmektedir: Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular." [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.52, h: 74]
Ben derim ki: Sihrin uyduruluşunu, yazılıp okunuşunu İblis'e isnat etmek, bu eylemi öteki cin ve insan kökenli şeytanlara isnat etmeye ters düşen bir yaklaşım değildir. Çünkü her türlü kötülüğün kaynağı İblis'tir ve o mel'un kötülüğü, fısıltı ve vesvese aracılığı ile dostlarına, yardakçılarına ulaştırır. Rivayetler literatüründe bu tür bir ifade tarzının örneklerine sıkça rastlanır. Hadisten anlaşıldığı kadarıyla, ayetteki "tetlû" kelimesi, "okuma" anlamındaki "tilavet"ten gelir. Bunun böyle olması, bizim önceki açıklamamızın yanlış olduğu anlamına gelmez. Biz demiştik ki: "Tetlû" yalan uydurdu anlamına gelir. Çünkü ifadenin içeriğinden ve oluşturduğu atmosferden zımnen bu anlam anlaşılmaktadır. Bu durumda ifadenin açılımı şöyledir: "Şeytan Süleyman'ın hükümranlığı hakkında uydurdukları" yani yalana dayalı olarak okudukları... "Tela/yetlû" fiili, köken olarak "veliye/yelî/velâyet" köküne dönüktür. Bir şeye bir sıra dahilinde, bir parçasının, diğer bir parçasının ardından meydana gelmesi şeklinde sahip olmak demektir. Mâide suresindeki, "Sizin veliniz ancak Allah ve Peygamberidir..." (Mâide, 55) ayetini ele alırken, "velâyet" kavramı üzerinde ayrıntılı bilgi vereceğiz.
el-Uyun adlı eserde, İmam Rıza (a.s) ile Halife Me'mun arasında geçen konuşmada şöyle bir pasaja yer verilir: "Harut ve Marut iki me-lektiler. İnsanlara sihir öğretiyorlardı ki, bunun aracılığı ile sihirbazların yaptıkları büyüden korunsunlar, onların kurdukları hileleri bozabilsinler. 'Biz bir imtihan vesilesiyiz, sakın küfre gitme.' demedikçe de kimseye bu sanatı öğretmezlerdi. Ama bu sihri öğrenenlerin bir kısmı sihir yapmak suretiyle küfre saptılar. Oysa sihirden kaçınmaları kendine emredilmişti. Yaptıkları sihir aracılığı ile erkekle karısının arasını açıyorlardı. Yüce Allah bunlarla ilgili olarak, 'Ancak, Allah'ın izni ol-madan o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler.' buyuruyor." [c.1, s. 271, h: 2]
ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, İbn-i Cerir'in İbn-i Abbas'a dayanarak şöyle rivayet ettiği bildirilir: "Hz. Süleyman helaya gitmek istediğinde ya da özel bir iş yapmak istediğinde yüzüğünü karısı Cerade'ye verirdi. Yüce Allah'ın Süleyman'ı sınamak istediği bir günde o, yüzüğünü her zaman olduğu gibi Cerade'ye verdi. Ardından Şeytan Süleyman'ın şekline girerek kadının yanına gelip ona, 'Yüzüğümü getir.' dedi. Şeytan yüzüğü alıp parmağına takınca bütün cin ve insan kökenli şeytanlar ona boyun eğdi. Daha sonra Hz. Süleyman karısının yanına geldi ve 'Yüzüğümü getir.' dedi. Kadın, 'Yalan söylüyorsun. Sen Süleyman değilsin.' dedi."
"Bunun üzerine Hz. Süleyman bir sınavdan geçirildiğini anladı. O günlerde şeytanlar serbest kalıp sihir ve küfür içeren bir yazı hazırladılar. Bunu önce Süleyman'ın tahtının altına gizlediler, sonra çıkarıp insanlara okudular ve dediler ki: 'Süleyman bu yazılar aracılığı ile insanlar üzerinde egemenlik kuruyor, onlara üstünlük sağlıyor.' Bunun üzerine insanlar Hz. Süleyman'dan uzaklaşıp onu tekfir ettiler. Nihayet Hz. Muhammed (s.a.a) peygamber olarak görevlendirilince yüce Allah, 'Süleyman küfre gitmemişti. Fakat o şeytanlar, küfre gittiler.' ayetini indirdi."
Ben derim ki: Bu kıssa başka kanallardan da aktarılmıştır. Oldukça da uzundur ve peygamberlerden baş gösteren hatalar cümlesinden sayılmış ve bu hususla ilgili olarak nakledilir.
Yine ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde şöyle geçer: Said b. Cerir ve Hatip "Tarih"inde Nâfi'in şöyle dediğini tahriç ederler: "İbn-i Ömer ile birlikte yolculukta idim. Gecenin sonuna doğru, 'Ey Nâfi', bak bakalım zühre yıldızı çıktı mı?' dedi. 'Hayır.' dedim. Sonra bu soruyu iki veya üç kere tekrarladı. 'Yıldız çıktı.' dedim. 'Hoş gelmedi, safalar getirmedi.' dedi. 'Sübhanallah, Allah'ın buyruğuna boyun eğmiş, buyruğu dinleyip itaat etmiş bir yıldız hakkında nasıl böyle bir ifade kullanıyorsun?' dedim. Bunun üzerine dedi ki: 'Resulullah'tan ne duydumsa, onu söyledim sana, Resulullah şöyle buyurdu: Melekler dediler ki: 'Ya Rabbi, Âdemoğullarının işlediği hatalara ve günahlara karşı nasıl sabrediyorsun?' Yüce Allah buyurdu ki: 'Ben onları sınarım ve bağışlarım.' Bunun üzerine melekler, 'Eğer onların yerinde olsaydık, senin emirlerine karşı gelmezdik.' dediler."
"Allah dedi ki: 'Aranızdan iki melek seçin.' Çok geçmeden Harut ve Marut'u seçtiler. Böylece o ikisi yeryüzüne indi. Sonra yüce Allah onlara şehvet duygusunu verdi. Sonra Zühre adında bir kadın geldi. İkisi de kadından hoşlandı. Her biri içindeki duyguyu arkadaşından saklamaya çalıştı. Daha sonra biri diğerine dedi ki: 'Benim içimden geçenler senin de içinden geçti mi?' 'Evet.' dedi. Bunun üzerine kadınla birleşmek istediler. Kadın, 'Bana göğe çıkıp inmenizi sağlayan ismi öğretmedikçe bu isteğinize uymayacağım.' dedi. Ama onlar kadının isteğini yerine getirmediler. Sonra tekrar kadınla birleşme isteğini dile getirdiler. Kadın bir kez daha onları reddetti. Sonra melekler kadının isteğini yerine getirdiler. Kadın göğe doğru yükselince, Allah onu bir yıldız hâline getirdi ve o iki meleğin de kanatlarını kopardı."
"Melekler Rabbine tövbe ettiler. Yüce Allah onlara iki alternatif sundu. Dedi ki: 'İsterseniz sizi eski konumunuza getireyim de kıyamet günü cezalandırayım. Veya sizi dünyada cezalandırayım da kıyamet günü eski hâlinize döndüreyim.' Biri diğerine dedi ki: 'Dünyadaki azap kesilir, sona erer.' Bunun üzerine ahiret azabı yerine dünyada azap görmeyi tercih ettiler. Daha sonra yüce Allah onlara, 'Babil'e gidin.' diye vahyetti. Onlar da Babil'e doğru hareket ettiler. Allah onları gökle yer arasında baş aşağı astı. Böylece kıyamete kadar azap görürler."
Ben derim ki: Buna benzer bir yorum da Şiî kaynaklarından mer-fu olarak İmam Bâkır'a (a.s) dayandırılarak rivayet edilmiştir. Suyutî, Harut ve Marut adlı meleklerle Zühre adlı kadın hakkında yirmi küsûr hadis rivayet eder. Bunlardan bazılarının sahih olduğu bildirilmiştir. Bu rivayetlerin isnat zincirinde bazı sahabelerin adlarına da rastlanmaktadır. İbn-i Abbas, İbn-i Mes'ud, Hz. Ali, Ebu Derda, Ömer, Ayşe ve İbn-i Ömer gibi. Ne var ki, bu asılsız bir hikâyedir. Saygın meleklere yakıştırılmış uydurma rivayettir. Kur'ân'ı Kerim meleklerin kutsallıklarını, şirk ve günahtan uzak oluşlarını açık biçimde bildirmiştir. En iğrenç şirk ve en iğrenç günah, puta tapıcılık, adam öldürme, zina etme, içki içmedir.
Bu uydurma rivayette, Zühre adlı yıldızın meshedilmiş zinakâr bir kadın olduğu belirtilir. Bu, gülünç bir iddiadır. Zühre yıldızı, doğuşu ve varoluşu bakımından tertemiz gök cismidir. Yüce Allah bir ayet-i kerime'de ona yemin etmiştir: "Hayır, yemin ederim o geceleri geri dönüp ışık verenlere, gündüzün güneşi altında gizlenen gezegenlere." (Tekvîr, 15-16) Kaldı ki, Astronomi bilimi, günümüzde, söz konusu gezegenin mahiyetini, yapısındaki elementleri, hacmini ve diğer özelliklerini ortaya koymuştur.
Bu ve az önce sözü edilen kıssa, Yahudilerin anlattıkları kıssalara benzemektedir. Yahudilerin Harut ve Marut'la ilgili efsanelerini çağrıştırmaktadır. Bir bakıma bu hurafeler eski Yunan mitolojisinde yer alan gökcisimlerine ilişkin efsanelere de benzemektedir.
Titiz bir araştırmacı açıkça görür ki, peygamberlerin hataları ve yanılgıları ile ilgili olarak ortaya atılan bu tür hadisler, kesinlikle Yahudilerin desiselerinden uzak değildirler. Bir gözlemci biraz dikkat edince, Yahudilerin ilk kuşak hadisçiler üzerindeki derin etkilerini hemen fark eder. Yahudiler rivayetler üzerinde diledikleri gibi oynayarak, istedikleri fikirleri bunlara katmışlardır. Bu konuda onlara yardımcı olan başka kimseler de vardır.
Ne var ki, yüce Allah kitabını, düşmanları arasında yer alan art niyetli sapıkların komplolarına karşı koruma altına almıştır. Bu sapıklar arasında yer alan herhangi bir şeytan kulak hırsızlığına kalkışacak olursa, onu yürek yakan kavurucu bir alev takip eder. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "O zikri biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbette biziz." (Hicr, 9) "O aziz bir kitaptır. Ne önünden, ne de arkasından ona batıl gelmez. Hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmiştir." (Fussilet, 42) "Biz Kur'ân'dan, müminlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Ama Kur'ân zalimlere ziyan arttırmaktan başka bir katkıda bulunmaz." (İsrâ, 82)
Bu ayet-i kerimelerde ifade genel tutulmuş ve herhangi bir sınırlandırmaya gidilmemiştir. Şu hâlde hiçbir batıl karıştırma girişimi ve hiçbir art niyetli yaklaşım yoktur ki, Kur'ân-ı Kerim onu önlemesin. Bu tür girişimlerin sahiplerinin hüsranı çok geçmeden ortaya çıkar. Tarih sayfaları okunduğu zaman bunun örneklerine rastlamak mümkündür. Her iki mezhebin de (Şia, Ehlisünnet) üzerinde ittifak ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Allah'ın kitabı ile uyuşanı alın, onunla çelişeni de bırakın." Böylece Peygamber efendimiz (s.a.a) kendisinden ve yakın dostlarından aktarılan sözlerin değerlendirileceği genel bir ölçü koymuş oluyor.
Kısacası, Kur'ân aracılığı ile batıl, hakkın kutsal sahasından uzak-laştırılır ve çok geçmeden batıllığı, eğriliği ortaya çıkar. Gözlerden kaybolduğu gibi bir süre sonra dipdiri gönüllerde de etkinliğini, canlılığını yitirip gider. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "Hayır, biz hakkı batılın üstüne atarız da onun beynini, parçalar." (Enbiyâ, 18) "Allah, kelimeleriyle hakkı gerçekleştirmek istiyor." (Enfâl, 7) "Ki suçlular istemese de hakkı gerçekleştirsin, batılı da ortadan kaldırsın." (Enfâl, 8) Hakkı gerçekleştirmenin ve batılı batıllaştırmanın, her ikisinin temel niteliklerini gözler önüne sermekten başka bir anlamı yoktur.
Bazı insanlar, özellikle çağımızda her şeyi maddî açıdan değerlendirme taraftarı, çağdaş batı uygarlığının tutkunu bazı yazarlar, yukarıda değindiğimiz bu gerçeği yanlış algılamış ve kaynaklarda yer alan tüm rivayetleri Resulullah efendimizin sünnetinin kapsamına giren her şeyi reddetme eğilimi göstermişlerdir. Bu hususta aşırı bir tepkisellik örneği göstererek, gelen her türlü rivayeti, hiçbir kriterden geçirmeden olduğu gibi kabul etme taraftarı olan bazı nakilciler, hadisçiler ve harurîlerin aşırılığının karşısında yer almaya çalışmışlardır.
Kayıtsız şartsız kabul nasıl, dinde hak ile batılı, eğri ile doğruyu birbirinden ayırma amacı ile konulmuş ölçüleri yalanlama ve yalan nitelikli saçma-sapan sözleri Resulullah efendimize (s.a.a) yakıştırma anlamına geliyorsa, nakledilmiş tüm rivayetleri ayırım gözetmeksizin bir kalemde atmak da önünden ve arkasından batıl bulaşmayan aziz Kur'ân'ı yalanlama ve geçersiz kılma anlamına gelir. Çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor: "Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının." (Haşr, 1) "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik." (Nisâ, 64)
Eğer Peygamberin sözleri kanıt olmasaydı ya da sözleri çağında yaşamamış bizlere yahut ölümünden sonraki Müslümanlara ulaştırılmasaydı, din binasının duvarında tek bir taş bir diğer taşın üzerinde kalmaz, temelden yıkılıp giderdi. Aktarılan rivayetlere dayanmak, anlatılan hadislere başvurmak, bir insan için toplumsal hayatın zorunluluğudur. İnsanın fıtratı kaçınılmaz olarak böyle bir kabule zorlar insanı. Çünkü başka seçeneği yoktur insanın. Yalan yanlış sözlerin, saçma sapan açıklamaların bulaştırılmış olması, sadece geçmişten aktarılan dinsel metinlere, dinsel bilgilere özgü bir durum değildir. Bilakis toplum değirmeni, bütün yönleriyle özel ve genel nitelikli günlük haberler üzerinde dönüyor.
Bu haberlere art niyetli saptırmaların ve bilinçli karıştırmaların bulaşması daha yüksek bir ihtimaldir. Uzun ve kısa vadeli politikaların öngördüğü müdahalelerin izleri çok daha fazladır. Biz ise, fıtratımız gereği sırf herhangi bir toplantıda duyduğumuz bir haberi, nakledilen bir bilgiyi dinlemekle yetinmiyoruz. Tam tersine, bunları teker teker elimizde bulunan ölçülere vuruyoruz. Eğer elimizdeki ölçü söz konusu haberin doğruluğunu onaylarsa, biz de onu kabul ederiz. Ölçü rivayetin aksini bildirirse, onu yalanlarsa, biz de söz konusu haberi reddederiz. Şayet mahiyeti açıklığa kavuşmazsa, eğriliği veya doğruluğu, gerçekliği veya yalanlığı kesin olarak belirlenemezse, onu ne kabul ederiz, ne de reddederiz. Kötü ve zararlı şeyler karşısındaki doğal tavrımız gereği onu ihtiyatla karşılarız.
Bütün bunlar, bize ulaşan haberler hakkında belli bir deneyim düzeyine sahip olma şartına bağlıdır. Ancak bir insan kendisine ulaşan haberin içeriği hususunda deneyim sahibi değilse, toplumun akıllı insanlarının yöntemi, bu haberleri uzmanına götürüp onların görüşlerini ve bu husustaki değerlendirmelerini almaktır.
Toplumsal ilişkilerin doğal dayanağı, fıtrî temeli budur. Dinsel kriter hak ile batılı, eğri ile doğruyu birbirinden ayırt etme amacı ile konulmuştur. Buölçü değişmez ve hep olduğu gibi kalır. Ölçü Allah'ın kitabına başvurmaktır. Eğer bu başvuru sonucu eldeki haber bir açıklığa kavuşuyorsa, onu benimsemek bir zorunluluk niteliğini kazanır. Herhangi bir kuşku dolayısıyla mesele tam açıklığa kavuşamıyorsa, bu durumda orada durmak gerekir. Peygamber efendimizden (s.a.a) ve onun Ehlibeyti'nden olan imamlardan (a.s) gelen mütevatir haberlerde de bu, böyle belirlenmiştir. Bu dediklerimiz, fıkıh biliminin ilgi alanına girmeyen konular için geçerlidir. Fıkhî sorunlarda ise, başvurulacak merci, fıkıh metodolojisidir.
AYETLERLE İLGİLİ FELSEFî BİR ARAŞTIRMA
Bilindiği gibi, olağanüstü fiillerin meydana gelişini gösteren kanıtlar ya bizzat görmeye ya da nakledilen bir habere dayanırlar. Az-çok olağanüstü fiilleri bizzat görmeyenimiz ya da kendisine haberleri ulaşmayanımız yok gibidir. Ne var ki, bu alanda gerçekleştirilecek titiz bir araştırma bu olağanüstülüklerin birçoğunun temelde normal doğal sebeplere dayandıklarını ortaya çıkaracaktır. Olağanüstü hareketlerin birçoğu onları gerçekleştiren kişinin alıştırmalar ve sürekli tekrarlanan egzersizler sonucu bir tür bağışıklık kazanmış olmasına dayanır: Zehir yemek, çok ağır yükleri kaldırmak, boşluğa gerilmiş ip üzerinde yürümek gibi.
Bunların birçoğu da insanlara gizli bulunan, onlar tarafından bilinmeyen doğal sebeplere dayanır. Vücuduna talk sürdüğü için ateşe girdiği hâlde yanmayan bir kimsenin hareketi ya da üzerinde yazısı fark edilmeyen dolayısıyla ancak sahibi tarafından okunabilen bir yazı yazmak gibi. Bu yazı ancak ateş ve benzeri bir cisme tutulduğunda okunabilen bir madde ile yazılmıştır. Bunların birçoğu ise çok hızlı gerçekleştirilirler, dolayısıyla karşıdaki insan, olağanüstü hızından do-layı meydana gelen hareketin nasıl gerçekleştiğinin farkında olmaz. Ama bu hareket, olağanüstü bir hızın dışında tamamen olağan sebeplere dayalıdır, göz bağlayıcıların numaraları gibi.
Kısacası bunlar, farkında olmadığımız ya da güç yetiremediğimiz doğal sebeplere dayalı hareketlerdir. Ancak, bu olağanüstülüklerin bir kısmı, normal sisteme göre hareket eden doğal sebeplere dayanmazlar. Gaybın kapsamında olan, özellikle de gelecekte gerçekleşecek bazı olayları haber vermek gibi. Sevgi, nefret, bağlama, çözme, ipnotizma, hasta etme, uykuyu bağlama, ruh çağırma ve iradeyle hareket ettirme gibi. Riyazet ehlinin gerçekleştirdikleri bu hareketleri inkâr etmek mümkün değildir. Bunların bir kısmını bizzat görmüşüz, bir kısmını da kesinlikle doğruluğundan kuşku duyulmayan aktarma haberlerden öğrenmişiz. Bugün Hindistan'da, İran'da ve Batıda bu tür olağanüstülükleri sergileyen topluluklara rastlamak mümkündür.
Bu tür olağanüstülüklere yol açan egzersizler üzerinde yapılacak bir etüt, bu kişilerin yöntemleri alanında gerçekleştirilecek fiilî bir deneyim, bunların irade ve iman gücünün etkisine dayandığını söyleme zorunluluğunu doğuracaktır. Bununla beraber söz konusu yöntemler ve etkileme yolları da çok çeşitlidirler. İrade, kendisine oranla önceliği bulunan bilgi ve inanca dayanır. Böyle bir şey kimi zaman herhangi bir koşula bağlı olmaksızın gerçekleşir, kimi zaman da özel koşulların oluşması ile meydana gelir. Kimilerinde kimilerine karşı sevgi veya nefret oluşturmak amacı ile özel mekânlarda, özel bir mürekkeple özel bir yazı yazmak gibi. Yahut ruh çağırma seansı esnasında özel olarak seçilmiş bir çocuğun yüzüne ayna tutmak ya da özel bir koruyucu dua okumak gibi.
Bu koşulların tümü etkin iradeyi meydana getirme amacına yöneliktir. Çünkü, bilgi, kesin bilgi niteliğine kavuşunca, duyulara kesin olarak bilgiyi görme yeteneği kazandırır. Bunun doğruluğunu kendi kendine sen de deneyebilirsin. Falanca şeyin veya falanca kimsenin şu anda yanında olduğunu, kendisini gözlerinle gördüğünü kendine telkin edersin. Sonra hiçbir şeye dikkat etmeyecek şekilde tüm dikkatini onun üzerinde yoğunlaştırarak onu hayal edersin. Birde bakarsın ki, o şey veya o kimse istediğin gibi karşında durmaktadır. Kaynaklarda ba-zı doktorların öldürücü hastalıklara yakalanan hastalarına sağlığa kavuşma isteğini telkin ederek onları tedavi ettiklerinden söz edilir.
Meselenin iç yüzü böylece ortaya konduktan sonra, irade bu sahada etkin bir güce kavuşursa, isteğe bağlı olarak seansa katılan insanda olduğu gibi, istemeyen insan üzerinde de etkin olabilir. Bu durum ya birtakım şartlara bağlı olur ya da herhangi bir şarta ve kayda bağlı olmaksızın gerçekleşir.
Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan aşağıdaki hususlar açıklığa kavuşmuştur:
Birincisi: Söz konusu etki olağanüstülüğü gerçekleştiren şahısta kesin bilginin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu bilginin, gökcisimleriyle bağlantısı olan ruhlara inanan müneccimlerin inandıkları gibi, dış âlemle uyum içinde olması şart değildir. Bazı dua ve çile erbabının kimi melek ve şeytanların adlarını söyleyerek özel yöntemlerle onlara çağrıda bulunmaları da bu kategoride değerlendirilebilir. Ruh çağırma seansları düzenleyenlerin buna ilişkin inançları da bunun gibidir. Ruhu hayalleri veya duyularıyla duyumsadıklarından fazlasına ilişkin bir kanıt yoktur. Ruhun gerçekten orada bulunduğunu iddia edemezler. Yoksa, orada bulunan herkes, görürdü. Çünkü herkes aynı doğal duygulara sahiptir. Böylece, herkesin tek bir ruhu olduğu da dikkate alınarak uyanıklılık hâlinde kendi işiyle meşgul iken yaşayan birinin ruhunun çağırılması ile ilgili şüphe giderilmiş olur.
Bunun yanı sıra bir diğer şüphe de bertaraf edilmiş olur. Şöyle ki: Ruh soyut bir cevherdir. Belli bir zamanla ve belli bir mekânla bir bağlantısı yoktur. (Öyleyse ruh çağırma olayı nasıl gerçekleştirilebilir?) Ortadan kaldırılan üçüncü şüphe ise şudur: Tek bir ruh nasıl iki adamın yanına farklı şekillerde gelebilir. Bir dördüncü kuşku da gidebiliyor böylece. Şöyle ki: Ruhlar çağırma seansı sırasında nasıl yanlış bilgi verebiliyorlar. Bazıları diğer bazılarını yalanlayabiliyor? Bu kuşkuların tümüne birden şöyle bir cevap vermek mümkündür: Ruh, çağıran kişinin duygularında gelmiş gibi olur. Onun dışında diğer doğal olguları algıladığımız türden bir geliş söz konusu değildir.
İkincisi: Böylesine etkin bir iradeye sahip olan kişi, bu hususta, ba-zen kişiliğinin gücüne ve egosunun sağlamlığına dayanıyordur. Mis-tik çilekeşler gibi. Bu durumda kaçınılmaz olarak güç ve etki irade eden kimse açısından ve dışarıda sınırlı olacaktır. Bunların bir kısmı da Rablerine dayanıyorlardır. Peygamberler, veliler, kendilerini Allah'a yönelik kulluğa adayanlar ve Allah'a yönelik inançları yakin düzeyinde olanlar gibi. Bu gibi insanlar irade ettikleri zaman Rableri için ve Rableri ile irade ederler. Bu tür bir irade tertemizdir. Kişiye özgü bağımsız bir dileyiş değildir. Onlardan yansıyan bu irade bir amaca yöneliktir, kişisel arzu niteliğinde değildir ve kesinlikle gerçeğe dayalıdır. Dolayısıyla bu tür bir irade Rabbanidir, sınırsızdır kayıtsızdır.
İkinci kısma giren olaylar eğer bir meydan okumayla birlikteyse, Peygamberlerden aktarılan bazı gelişmeler gibi, bu, mucizedir ve eğer böyle bir niteliği yoksa keramettir. Ya da dua esnasında oluşmuşsa, duanın kabul görmesidir.
Birinci kısma giren gelişmelere gelince, bunlar eğer bir cinden veya ruhtan haber almak, ondan yardım görmek şeklinde gerçekleşirse, bu, kehanettir. Bir dua, mistik bir egzersiz ya da bir düğüm sonucu ise, o zaman buna sihir denir.
Üçüncüsü: Bu mesele irade gücünün ekseni etrafında döndüğü için ve güçlülük ve zayıflık bakımından da iradeler arasında farklılık kaçınılmaz olduğu için, bunların bir kısmı diğer bir kısmının etkisini yok edebilir; büyü ve mucizenin karşı karşıya gelmesi gibi. Veya bazı nefisler diğer bazı nefisler üzerinde etkili olmayabilir; güç düzeyleri farklı olunca olduğu gibi. Nitekim ipnotizma ve ruh çağırma seanslarında bunu gözlemlemek mümkündür. İleride yine konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunacağız.
AYETLERLE İLGİLİ BİLİMSEL BİR İNCELEME
İlginç etkileme yöntemlerini araştıran birçok bilim dalı vardır. Bunların bölümleri ve ilgi alanları üzerinde genel bir değerlendirmede bulunmak oldukça güçtür. Uzmanları arasında yaygın olarak üzerinde durulan ve en çok bilinenleri şunlardır:
a) Simya: Doğal olgular üzerinde olağanüstü tasarruf gücüne ulaşmak amacı ile iradi güçlerle özel maddî güçleri kaynaştırmayı hedefleyen bir ilim. Algılama üzerinde tasarrufta bulunma da bu ilimin kapsamına girer. Buna ayrıca göz büyüsü denir. Sihrin en somut örneklerinden biridir bu.
b) Limya: Yıldızlar ve olaylar üzerinde etkili olan üstün ve güçlü ruhlarla iletişim kurmanın sonucu meydana gelen iradî etkilemelerin niteliğini araştıran ilim. İrade, bunları ya buyruğu altına alır ya onlarla iletişim kurar ya da cinlerin yardımıyla söz konusu güçleri hizmetine alır. Buna boyun eğdirme sanatı da denir.
c) Himya: İlginç etkiler meydana getirmek için yüceler âleminin güçleri ile aşağı unsurlar arasında bir bileşim meydana getirmeyi hedefleyen ilim. Buna "tılsımlar" da denir. Çünkü gökteki yıldızların, semavi düzenin maddî olaylarla bir ilgisi vardır. Unsurlar, bileşimler ve bunların doğal nitelikleri için de böyle bir bağlantı söz konusudur.
Söz gelimi falanın ölümü ve falanın dünyaya gelmesi ya da falanın dünyada kalması gibi herhangi bir olay için uygun semavi şekiller, uygun maddî biçimle bir bileşim meydana getirilirse, istenen sonuca varılır. İşte tılsımın anlamı budur.
d) Rimya: Maddî güçleri, olağanüstü intibaı uyandıracak şekilde kullanma ilmine denir. Buna göz bağlayıcılık denir.
Bu dört ilmin yanı sıra bir de "Kimya" adı verilen bir ilim daha vardır. O da; unsurlardan bazısının diğer bazısının biçimini almasını inceler. Bunlara beş gizli ilim denir.
Şeyhimiz Behaî diyor ki: "Bu ilimlerle ilgili olarak bugüne kadar rastladığım en güzel kitap, Herat'ta gördüğümdür. Kitabın adı "Kul-luhu Sirrun" idi. Kitabın adı söz konusu beş ilmin, yani; Kimya, Lim-ya, Himya, Simya ve Rimya ilimlerinin baş harflerinin birleşmesinden oluşuyor." Şeyhin açıklaması kısaca bundan ibaretti.
Bu alandaki muteber eserler ise, "Belinas'in kitaplarının özeti"; "Hüsrevşahi Risaleleri"; "Zahîret'ül-İskenderiye"; Razi'nin "es-Sırr'ul-Mektum"u, Sekkakî'nin "et-Teshirat"ı; Feylesof Tamtam el-Hindî'nin "Yedi Yıldızın Hareketleri" adlı eserlerdir.
Yukarıda sözünü ettiğimiz ilimlerin bir şubesi de sayı ve tevafuk ilmidir. Bu ilim, sayı ve harflerin isteklerle bağlantısını inceler. Buna göre, istekle uyuşan sayı veya harfler özel bir düzenlemeyle üçgen veya dörtgen şeklindeki çerçevelere konur. "Hafiye" denen yöntem de bu kategoriye girer. Bu, istenen şeyin ya da istenen şeye uygun isimlerin harflerinin kesilmesi, böylece arzulanan meseleyle ilgili melekler veya şeytanların adlarının elde edilmesi ve bunlardan oluşan duaların okunmasıdır. Amaç, tutulan niyetin gerçekleşmesi. Bu sanatla ilgilenenlerin yanında en muteber eserler; Şeyh Abbas Tunî ve Seyyid Hüseyin Ahlatî vb. insanların kitaplarıdır.
Sözünü ettiğimiz ilimlerle aynı kategoride incelenebilecek bir sanat da günümüzde başvurulan ipnotizma ve ruh çağırmadır. Daha önce de söylediğimiz gibi, bunlar iradenin düşünce üzerindeki etki ve uygulamasının sonucu meydana gelirler. Bunlarla ilgili olarak birçok kitap ve broşür yayımlanmıştır. Son derece yaygın oluşlarından dolayı, ayrıca bunlardan söz etme gereğini duymuyoruz. Bunları uzun uzadıya ele alışımızın nedeni, sihir ve kehanetin mahiyetini ortaya koymaktır.

Google+ WhatsApp