Cehennem Azabı Ebedi midir?

Cehennem Azabı Ebedi midir?

Dünya hayatının aksine, ahiret hayatının ebedi hayat, ahiret yurdunun da beka yurdu olduğunu bilmekteyiz.

Cehennem Azabı Ebedi midir?
Şimdiye kadar olan bahsimizden görüldü ki, İslam ulemasının çoğunluğu kâfirlerin cehennemde hem ebedi kalacakları hem de azaplarının ebedi olacağı hususunda ittifak ederken, iman ehli olup da büyük günah işleyenler hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bu konuda pek azınlık bir grup olan Havariç mezhebinin Vaidiye kolu ile Mutezile mezhebinden bir grup onların da cehennemde ebedi kalacaklarını savunurken, İslam ümmetinin büyük bir çoğunluğu isyankâr iman ehlinin azabını çektikten veya affa uğradıktan sonra cehennemden çıkacağı hususunda ittifak etmişlerdir.
Ancak İslam uleması içerisinde hatta kâfirler ve münafıklar hakkında bile cehennem azabının ebedi olamayacağını savunanlar da olagelmiştir. İslam ulemasından genellikle irfan ehlinin savunduğu bu görüşe göre, her ne kadar kâfir ve münafıklar cehennemde ebedi kalacaklarsa da, onların acı çekmeleri ve azap görmeleri ebedi olarak devam etmeyecektir. Zira ebedi olarak acı çekmek ve azap görmek Allah Teala'nın Rahman ve Rahim sıfatlarıyla çelişmekle birlikte Kur'an-ı Kerim'de cehennemde ebedi kalacakların azap ve acı çekmelerinin da ebedi olacağına dair açık bir ayet de yoktur. Bunların başında İslam irfanının babası sayılan Muhyiddin-i Arabi gelmektedir.
Muhyiddin-i Arabi en büyük eseri olan "Futuhat-i Mekkiye" adlı kitabında şöyle yazıyor: "Her iki evin (cennet ve cehennemin) ehli onlara girecektir. Saadet ehli Allah'ın fazlı ile evine (cennete) girecek, ateş ehli de Allah'ın adaleti ile evine (cehenneme) girecek. Onlar oraya yaptığı amelleri sonucu girecekler ve niyetleri gereği de orada ebedi olarak kalacaklardır.
Sonra şirk ehli dünyada şirk koştukları ömür müddetince cehennemde acı ve azap çekecektir. Bu süre bitince de Allah Teala onların ebedi kalacakları yeri onlar için nimet kılacaktır. Öyle ki, eğer onlar oradan çıkarılıp cennete götürülürlerse, tabiatlarına uymadığından bundan acı duyacaklardır. Böylece cennet ehlinin cennetteki gölgelerden, nurdan ve cennet kızlarının öpücüklerinden lezzet aldıkları gibi, onlar da orada bulunan ateş, yakıcı soğuk ve yılan ve akrep sokmalarından, lezzet duyacaklardır.
Zira onların tabiatları bunu iktiza ediyor. Bazı böcekleri görmüyor musun? Onların tabiatı öyledir ki, onlar pis kokulardan hoşlanır, güzel gül kokularından ise zarar görürler. Yine ateşi yükselmiş bir insan misk kokusundan acı duyuyor. O halde lezzetler, bir şeyin kişinin tabiatıyla uyumlu olmasına acı ise, uyumlu olmamasına bağlıdır."[1]
Yine Muhyiddin Arabi'nin, en önemli eserlerinden biri olan "Fusus-ül Hikem" adlı kitabının Hud fassında (bölümünde) Hud peygamberin kavminin inkarcılığı karşısında Allah Teala'nın onları helak etmek üzere gönderdiği kum fırtınasına işaret eden "O azabın, yayılarak vâdilerine doğru yöneldiğini gördüklerinde: "Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır" dediler. Hûd: "Hayır, o, acele beklediğiniz şeydir; can yakıcı azap veren bir rüzgârdır; Rabbinin buyruğu ile her şeyi yok eder" dedi. Bunun üzerine evlerinin harabelerinden başka bir şey görünmez oldu. Biz, suçlu milleti işte böyle cezalandırırız"[2] ayetlerinin tefsirinde ayette geçen "rih" (rüzgar) kelimesinin rahat kelimesiyle aynı kökten olmasından yola çıkarak, bu rüzgarın zahirde azap ve acı niteliğinde olsa bile, batında onların rahatlamasına vesile olduğuna işaret etmesi dolayısıyla, "Fususu’l Hikem" kitabının en büyük şerh edenlerinden olan Davut bin Mahmut el- Kayseri bunun açıklamasında şunları yazıyor: "Bil ki, gözü Hak nuruyla sürmelenen her şahıs şunu biliyor ki, alemde olan her şey baştan başa Allah Teala'nın kullarıdır. Onların varlığı, sıfatı ve fiili Allah Teala'nın kudretinden kaynaklanmaktadır. Onların tamamı da Allah'ın rahmetine muhtaçtır. Allah Teala ise Rahman ve Rahim'dir. Böyle bir sıfata sahip olan bir varlığın bir kimseyi ebedi olarak cezalandırıp acı çektirmesi yakışmaz.
Allah'ın bu miktar azap ve acı vermesi de onları mukadder olan kemallerine ulaştırmaktan başka bir şey için değildir. Nitekim altın ve gümüşün de ateşte yakılarak eritilmesi onların ayarlarının düşmesine sebebiyet veren katışık maddeleri onlardan ayırmak içindir. O halde bu miktar azap da lütfün ta kendisidir... Şeyh bu gibi tabirlerle azabın altında yatan ilahi rahmete işaret etmek istiyor. Yoksa o azabın varlığını veya ilahi elçilerin beyan ettikleri cehennem ehlinin durumlarını inkâr etmek durumunda değildir. Zira insanların işledikleri kötü ameller sonucu dünya hayatında karşılaştıkları çeşitli acı azapları gören bir kimse, ahiret hayatındaki azapları nasıl inkâr edebilir? Oysa onun kendisi ilahi velilerin başta gelenlerinden biridir."[3]
Davut bin Mahmut El- Kayseri kitabının başka bir yerinde de şöyle yazıyor: "Ateş ehline gelince, onlar nihayet nimete ulaşacaklardır. Ama bu nimet ateş içinde olacaktır. Zira ateş suretinin ceza müddeti sona erdikten sonra, onda olanlar için serinlik ve selamet olması gerekir. Bu ise onların nimetleridir. Yani ateş ehlinin sonu kendilerine uygun nimet olacaktır. Bu, ya onların azaptan kurtulmasıyla olacak veya ona alışmaları sonucu ateşten lezzet almak şeklinde olacak, ya da Allah Teala'nın, Hz. İbrahim'e ateşi serinlik ve selamet kıldığı gibi, ateş sureti mahfuz olmakla birlikte lütuf suretinde tecelli etmesiyle gerçekleşecektir.
Ancak bütün bunlar azap süresinin sona ermesinden sonra olacaktır. Zaten cehennem azabının daimi olacağına dair açık bir nas da yoktur. Sadece cehennemde kalmanın ebedi olacağı açıkça belirtilmiştir. Cehennemde ebedi kalmaktan orada olan azabın da ebedi olacağı çıkmaz. O halde cehennemin nimete dönüşmesi, hakların yani, Allah ve kul hakkının Allah'ın Muntakim ismi tarafından tamamıyla alınmasından sonra, Hz. İbrahim Halilullah'ın ateşe atıldığında gördüğü nimet türünden olacaktır.
Zira Hz. İbrahim ateşe atıldığı sırada onu görünce, önceden ilminde olup kalbine yerleştiği, ateşin kendine düşen canlıları yaktığına dair bilincinden ve Allah Teala'nın o ateşten onun için neyi kastettiğini bilmediğinden dolayı acı duydu. Fakat ona atılınca, ateş sureti mahfuz olmakla birlikte onun, kendisi için nimet olduğunu gördü. O halde o ateş halkın gözünde ateş olduğu halde, Hz. İbrahim için nur ve rahatlık oluverdi. Demek ki, bir şey ona bakanların gözünde çeşitli şekilde tecelli edebilir."[4]
Yine Muhyiddin Arabi "Futuhat-i Mekkiye" adlı kitabında Allah'ın sonsuz rahmetinin cehennemde ebedi kalacakların azabının ebedi olarak devam etmesine izin vermeyeceğini şöyle açıklıyor: "Her iki ev de yani nimet ve acı evleri olan cennet ve cehennem mamur olur. Allah'ın rahmeti gazabından önce olup cehennem dâhil her şeyi kapsamıştır. Allah ise rahmedenlerin en rahimlisidir.
Biz kendi aramızda öylelerini buluyoruz ki, rahmet onun canına öyle işlemiştir ki, eğer Allah Teala yaratıkları hakkında ona yetki verirse, bütün âlemden azabı kaldırmak ister. Bu sıfatı ona veren Allah Teala'dır. Elbette ki, bir sıfatı veren o sıfata daha layıktır. Bu sıfata sahip olan ben ve benim gibi insanlardır. Oysa bizler yaratılmış olan çeşitli heva ve heves sahibi birer kuluz. Şüphesiz Allah yaratıklarına karşı bizden daha şefkatli ve rahmedendir. O kendisinin rahmedenlerin en rahimlisi olduğunu bildirmiştir. O halde onun yaratıklarına bizden daha çok şefkat ve rahmet beslediğinden şüphe edemeyiz. Bizde bu duygu olduğuna göre, onda daha fazlası vardır."[5]
Yine Muhyiddin Arabi "Fusus-ül Hikem" adlı kitabının İsmail fassında (bölümünde) Allah Teala'nın Hz. İsmail (a.s)'ı vaadine sadık olmasıyla övmesinden yola çıkarak, hayra dair verilen vaade sadık kalıp vefa etmenin övgüye layık olduğu ve yapılan tehdidin yerine getirilmesinin övgüye layık olmadığı ilkesi gereği, bizatihi övgüyü gerektiren ve övgüye layık olan Hak Teala'nın elbette ki, verdiği hayra dair vaatleri yerine getireceğini, isyankarları cezalandıracağına dair olan tehditlerini ise övgüye layık olmadığından gerçekleştirmeyeceğini vurguluyor.
Muhyiddin Arabi şöyle diyor: "Övgü vaade sadık kalmak içindir, tehdide sadık kalmak için değil. Hazret-i Hak ise bizatihi övgüyü iktiza ettiğine göre, verdiği vaade sadık kalmakla övgüye layık olur. Yaptığı tehdide sadık kalmakla değil, aksine ona göz yummakla övgü kazanır.
Öte yandan Allah Teala'nın elçilerine verdiği vaatten caymayacağını buyurduğunu görüyoruz. "Allah elçilerine verdiği vaatten cayacağını sanma"[6] buyuruyor. Peygamberler aracılığıyla bildirdiği tehditlerden geçmeyeceğini buyurmamıştır. Aksine, "Onların kötülüklerinden geçeceğiz"[7] buyurmuştur."[8]
Hz. Resulullah (s.a.a)'dan nakledilen; "Kime Allah yaptığı bir amelden dolayı bir mükafat vaat etmişse mutlaka onu yerine getirecektir. Kime de yaptığı bir amelden dolayı bir ceza tehdidinde bulunmuşsa, ihtiyar o konuda Allah'a aittir."[9] hadis-i şerif de bunu teyit etmektedir.
Muhyiddin Arabi, va'de sadık kalmanın övgüye layık olması ilkesine dayanarak, Allah Teala'nın mutlaka affa dair olan bu va'dini yerine getirip, bir çok isyankar kulunu affedeceği ve cehenneme gideceklerin de Allah Teala'nın Muntakim ismi gereğini yerine getirdikten sonra, cehennem azabının onlar için cennet ehlinin nimetinden farklı olan bir çeşit nimete dönüşeceği neticesine varmıştır.[10]
Davut bin Mahmut El- Kayseri ise, Muhyiddin'in bu sözlerini genişçe ele alarak konuya daha açıklık getirmiştir.
O şöyle yazıyor: "Bil ki, ahirette bütün kulları kapsamı altına alacak genel makamlar, her biri kendi içinde sayısız birçok derecelere sahip olmakla birlikte, ilahi kelamın bildirdiği gibi, Cennet, Cehennem ve A' raf olmak üzere üçtür. Her bir makama bizatihi o makamın ehlinin kemalini talep eden bir ilahi isim hakimdir. Zira o makamın ehli o ismin raiyeti mesabesindedir. O makam işbu ehli ile mamur olmaktadır. Allah'ın vaadi ise bu makamların hepsini kapsamaktadır. Zira Allah'ın vaadi her şeyi kendine layık olan kemale ulaştırmaktır. Dolayısıyla Cennet, Allah Teala'nın va'di olduğu gibi, Cehennem ve A'raf da Allah'ın vaadidir. Allah'ın iadı (tehdidi) de böyle olup her üç makamı da kapsamı altına almaktadır. Cennet ehli cennete önünden bir çeken ve arkasından bir süren olarak girecektir. Allah Teala "Her can, kendisiyle beraber bir sürücü ve şahid bulunduğu halde gelir"[11] buyuruyor. Cennet ehlini cennete çeken onlarla cennet arasında peygamberler ve evliyalar vasıtasıyla kazanılan zati münasebettir. Sürücüleri ise onları çeşitli belalar ve musibetlerle tehdit eden rahman’dır. Cehennem ehlini cehenneme çeken onlarla cehennem arasında olan zati münasebet, sürücüleri ise Şeytan'dır. Dolayısıyla cehennem onlar için vaat edilen bir yer hükmüne girer.
Allah Teala'nın iadına (tehdidine) gelince, Allah Teala'nın Muntakim isminin gereği olup, beş taifeyi kapsamına alacaktır. Çünkü cehennem ehli ya Allah'a ortak koşandır, ya kâfirdir, ya münafıktır, ya da iman ehli olan isyankârdır. Bu sonuncusu ise, kâmil olmayan tevhid ehli arif ve hicap ehli olmak üzere iki kısma ayrılır. Böylece beş kısım ortaya çıkıyor. Bunlar Allah Teala'nın Muntakim isminin sultasına girdiklerinde cehennemin ateşinde acı çekeceklerdir.
Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "De ki: "Gerçek Rabbinizdendir." Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz zalimler için, duvarları çepçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendile­rine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!"[12]
Yine şöyle buyurmuştur: "Suçlular ise, hiç şüphesiz cehennem azabında ebedi kalacaklardır. Azaba hiç ara verilmez, onlar orada tamamen umutsuzdurlar. Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalim kimselerdi. Onlar: "Ey nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın" diye seslenirler. Nöbetçi: "Siz böyle kalacaksınız" der."[13]
Yine şöyle buyurmuştur: "Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir, cehennemde temellidirler. Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır. Allah: "Ayetlerim size okunurken onları yalanlıyordunuz değil mi?" der. Şöyle derler: "Rabbimiz! Bizi bedbahtlığımız yenmişti; sapık bir millet olmuş­tuk." "Rabbimiz! Bizi buradan çıkar, tekrar günaha dönersek, doğrusu zulmetmiş oluruz." Allah: "Orada alçakça kalın! Benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk: "Rabbimiz! İnandık, artık bizi bağışla, bize acı. Sen acıyanların en iyisisin" diyordu. Siz ise, onları alaya alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır" der."[14]
Böylece onlara yıllar ve dönemler geçip cennet nimetlerini unuttuklarında, "Artık sızlan­sak da sabretsek de birdir, çünkü kaçacak yerimiz yoktur"[15] diyeceklerdir. İşte o zaman rahmet onlara gelecek ve azap onlardan kalkacaktır."[16]
Ehl-i Beyt mektebinin büyük filozoflarından Sadr-ül Müteallihin de büyük eseri "Esfar-ül Erbaa" kitabında cehennemde ebedi kalacakların azabının ebedi olmayacağı hususunda Muhyiddin Arabi'nin görüşünü kabul ederek, bütün yaratıkların bizzat kendine layık kemali talep ettiğini ve kemaline ulaştığında rahata kavuşacağını delil getirmiştir. Zira bir şeyin kemali onun için azap olamaz.
Ancak bununla birlikte Sadr-ül Müteallihin cehennem azabının ebedi olarak devam edeceğini de savunarak, bunun kişiler üzerinde değil, gruplar üzerinde olacağını beyan ediyor. Yani her grup cehenneme girip cezasını çektikten sonra, cehennem cezasını çekmiş olan grup için nimete dönüşürken, cehennem ehli olan yeni bir grup için azap başlayacak ve bu böylece ebedi olarak devam edecektir. Çünkü Allah'ın zatı sıfatları, yaratılışın sonsuz olarak devam etmesini ve her alem ve döneme ait varlıkların kemallerine ermelerinden sonra benzeri sonraki alem ve döneme ait varlıkların muhasebesinin başlamasını iktiza ediyor.
Sadr-ül Müteallihin şöyle diyor: "Bil ki, hikmet ilkeleri, bir tabiatın tabii iktizasını zorla engellemenin sonsuza kadar devam edemeyeceğini, her tabii varlığın bir gayet ve nihayeti olduğunu, o gayetin onun kemali ve hayrı olup bir vakit elbet ona ulaşacağını ve Allah Teala'nın varlıkları mevcut hayırlarını koruma ve yoksun kemalini talep etme tabiat ve özelliği üzere yarattığını ispatlamaktadır. Nitekim Allah Teala "Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren ve sonra da onu doğru yola hidayet edendir"[17] buyurmaktadır. İşte bundan dolayı her varlığın varlığa ve talep edip ona ulaşmak için bizatihi hareket ettiği zati gayet ve nihayeti olan varlık kemaline aşk beslediğini görmekteyiz. Varlığın bu hareketi her gayete ulaştıktan sonra, bir sonraki gayete ulaşmak için, böylece devam edip gidecek ve bir ön kesici ve engelleyici olmadığı sürece gayetlerin gayeti ve hayırların hayrı olup en son gayet olan Hak Teala'ya ulaşıncaya kadar devam edecektir.
Ancak önceleri ispatladığımız üzere engelleyiciler ve ön kesiciler ne çoğunlukta olabilir ne de daimi. Zira aksi takdirde düzen bozulur, varlıklar muattal kalır, hayırlar batıl olup gider, yer ve gök ayakta duramaz ve ne dünya ne de ahiret yaratılamazdı. "Bu ise ancak kâfirlerin zannıdır. Kâfirlere cehennem ateşinden dolayı yazıklar olsun."[18] Böylece bütün varlıkların bizatihi Hak Teala'yı talep ettiği, bizatihi ona kavuşmaya müştak olduğu, adavet ve nefretin ise arazi olarak ortaya çıktığı anlaşılmış oldu.
İşte bu yüzden kim, bizatihi Allah'a kavuşmayı severse, Allah Teala'da ona kavuşmayı bizatihi sever. Kim de, nefsine arız olan bir hastalıktan dolayı, arazi olarak Allah'a kavuşmaktan nefret ederse, Allah da arazi olarak ona kavuşmaktan nefret eder. Bu yüzden de onun hastalığı gidip ilk fıtratına dönünceye kadar, ya da hastalık haline adet edip alışıncaya kadar ona azap verir. Sonra o ilk fıtratına dönünce, ya da ilk fıtratına dönmesinden ümit kesip, hasta haline alışarak, Allah'ın özel rahmetinden meyus olan kafirlerin fıtratı olan ikinci fıtrata kavuşunca azap ondan gider. Çünkü Allah'ın genel rahmeti her şeyi kapsamı altına almıştır. Nitekim Allah Teala "...Azabımı istediğime indiririm, rahmetim ise her şeyi kapsamıştır..."[19] buyurmaktadır.
Sonra katımızda bir takım ilkeler vardır ki; onlar, cennetin nimet ve hayırlarının cennet ehline ebedi olacağı gibi, cehennemin azap ve acılarının da cehennem ehline daimi olacağını ispatlamaktadır. Fakat bu iki daimilik arasında fark vardır."[20]
 Yani cennetin nimetinin daimiliği kişisel, cehennemin azabının daimiliği ise türseldir ve şahısların birbirinin ardınca değişimiyle türsel olarak azap devam edecektir.
Sonra Sadr-ül Müteallihin Hadis-i Kudsi'de yer alan, "Ben Adem'in (Yani Ebu-l Beşer Adem (a.s)'ın) isyanını dünyanın mamur olma sebebi kıldım" tabiri ile Allah Teala'nın Kur'an-ı Kerim'de yer alan, "Biz dilesek herkese hidayet verirdik, fakat Benden cehennemi cin ve insan­lar yığınından dolduracağıma dair söz çıkmıştır."[21] Ayetinden yola çıkarak, dünya nizamının şakı insanlar olmaksızın düzene giremeyeceğini ve tabii olarak onların zati gayet ve menzillerinin saadet ehlininkinden farklı olacağını ve her şeyin tabii ve zatı gayesinin onun için acı olamayacağını, sonunda cehennem ehlinin azabının son bulacağına delil getirmiştir.
Sadr-ül Müteallihin şöyle diyor: "Sen biliyorsun ki, dünya nizamı katı nefisler ve kaba kalpler olmaksızın düzene giremez. Eğer bütün insanlar Allah'ın azabından korkan nefis sahibi ve alçak gönüllü saadet ehlinden oluşsaydı, aşırı tamahlarıyla bu dünyanın abat olmasını sağlayan tuğyancı Firavunlar ve Deccallar gibi katı nefis sahipleri, insandan olan şeytanlar gibi hileci nefis sahipleri ve kafirler gibi cahil hayvansal nefis sahipleri olmadığından düzen bozulurdu. Hadis-i Kudsi'de "Ben Âdem’in (Yani Ebu-l Beşer Adem (a.s)'ın) isyanını dünyanın mamur olma sebebi kıldım" buyrulmuştur. Yine Allah Teala "Biz dileseydik herkese hidayet verirdik, fakat Benden cehennemi cin ve insanlar yığınından dolduracağıma dair söz çıkmıştır"[22] buyurmuştur. O halde önce de açıkladığımız üzere, âlemin tek bir tabakaya sahip olması hikmete aykırıdır. Zira bu takdirde mümkün olan diğer tabakalar güç halinden fiiliyata kavuşturulmadan imkân âleminde bırakılmış olurdu. Bu ise bu âlemin birçok derece ve tabakalarının sahiplerinden yoksun olmasını doğururdu. Oysa bu âlemin düzeni, bu dünyada ihtiyaç duyulan zulmet ve hicap ehlinin ürettiği bir kısım hakir ve düşük nesneler olmaksızın yoluna giremez. Bu nesnelerden hem saadet ehli yararlanır hem de keramet, nur ve muhabbet evinden uzak olan şakiler. Dolayısıyla Hikmeti Hak tabakaların dereceleri için güçlülük ve zayıflık, saflık ve bulanıklık bakımından istidatların farklı olmasını gerektirir.
Allah Teala'nın nafiz olan kaza ve kaderi de hem saadet hem de şekavet ehlinin olmasına hükmetmiştir. Öte taraftan her taifenin varlığı ilahi kaza ve kader ile Rabbani ismin zuhuru gereğince olduğuna göre, her bir taife için zati gayet ve hakiki menzil de olması zorunludur.
Bu durumda nesnelerin zatlarında olan ve yaratılış fıtratlarında yerleşen şeylere dönmeleri, gerçi aralarına ayrılık girip onlardan uzun müddetlerce ayrı kalsalar ve orada istikrar bulmaları uzun zamanlar alsa bile, onlar için uyumlu ve lezzetli olmalıdır. Nitekim Allah Teala "Kendileriyle, arzuladıkları şeyler arasına artık engel konur; nitekim daha önce, kendilerine benzeyenlere de aynı şey yapılmıştı. Çünkü onlar şüphe ve endişe içindeydiler."[23] buyurmaktadır."[24] Yani, gerçi cehennem ehli ile arzuladıkları şeyler arasına bir engel girerek uzun müddetlerce acı çekmelerine sebep olacaktır. Ama cehennem, onların tabiatlarının ve zatlarının iktiza ettiği bir şey olduğundan, bilahare onlar için nimet halini alacaktır.
Sonra Sadr-ül Müteallihin, Muhyiddin Arabi'nin "Futuhat-ı Mekkiye" kitabında yer alan; "Genel hallerden biri de Allah'ın yaratıkların yaratılışında koyduğu Allah'tan gayrisine tapmama fıtratıdır. Dolayısıyla bütün insanlar bu fıtrat gereği tevhid üzere bakidirler. Allah'tan gayri ilahlara tapanlar da onları Allah olarak değil, Allah'a yakınlaştırıcı vesile olarak ilah edinmişlerdir" sözünün açıklamasında şöyle yazıyor: "Bu, varlıklarda olan zati ibadettir. Biz daha önce tabii varlıkların zatında ve nefislerde olan bütün tabii hareketlerin ve değişimlerin Allah'a yönelik, Allah'ın gücü ve Allah yolunda olduğunu söylemiştik. Bu açıdan insan, fıtratı gereğince Allah'a doğru hareket edenlerin içinde yer almaktadır.
Ancak insan ihtiyarı ve heva hevesi gereğince, iman ehli ve inkârcı olmak üzere iki kısma ayrılır. Eğer saadet ehlinden olursa, fıtri yakınlığına yakınlık katar, çabasıyla fıtri sulüküne derinlik ve daha hızlılık kazandırır. Ama eğer, sağır, kör ve bir şey taakkul etmeyen eksik kafirlerden olursa; o, hayvanlar gibi olup, hayvansal isteklerden başka bir şey anlamaz. O, varlığına gaye olarak, dünya peşinde olmak ve bedeni mamur etmekten başka bir şey düşünmez. Ahiretten ise hiçbir nasibi olmaz. O, ancak davarların ve yırtıcı hayvanların otlağında hareket eder. O, hayvanlar gibi mahşere gelir, hayvanlar gibi hesaba çekilir, hayvanlar gibi mükâfatlandırılır veya cezalandırılır.
Ve eğer, has fıtrattan reddedilen ve rahmet semasından kovulan nifak ehlinden olursa, onun cezası daha acı olur. Çünkü o, kendi yaptıklarıyla yaratılış fıtratından sapmış ve cehennem kuyusuna kendini atmıştır. Dolayısıyla fıtrattan uzaklaştığı ve cehennem kuyusuna düştüğü oranda onun azabı daha acı olacaktır.
Fakat rahmet daha geniştir. Cehennem ehlinin cehennemde çektiği acılar da düşük hayvansal özelliklerle çelişen asli cevherin henüz onların zatında olduğunu göstermektedir. Bu arada yerinde ispatlandığı üzere, iki zıt arasındaki çatışma ve mukavemet ise, ne daimi olabilir, ne de çoğunlukta. Lamahale bu mukavemet, ya iki zıttan birinin batıl olup gitmesiyle, ya da birinin diğerinden kurtulmasıyla son bulur. Ancak insanın zatı batıl olup gitmeyi kabul etmediğinden, ya düşük hayvansal özellikler (eğer sebepleri şirk koşmak gibi itikadi hususlardan oluşmazsa), sebeplerinin ortadan kalkmasıyla yok olup gider ve insan, asli fıtratına dönerek cennete girer, ya da insanın fıtratı başka bir fıtrata dönüşür ve böylece insan acı ve azaptan kurtulur."[25]
Velhasıl İslam ulemasından Muhyiddin Arabi ve Sadr-ül Müteallihin gibi bir çok büyük zat, cehennemde ebedi kalmanın ebedi acı ve azap çekmeyi gerektirmediğini, bunun Allah'ın sonsuz genel rahmetiyle bağdaşmadığının yanı sıra, irfanı mükaşefeler ve hikmet ilkeleriyle birlikte, bir çok Kur'an ayetinin de buna işaret ettiğini savunmuşlardır.
Muhyiddin-i Arabi şöyle diyor: "Cehennemi mamur eden cehennem ehlinin cehennemde bulunması onların orada acı çekmelerini gerektirmiyor. Zira cehennemin kontrolcüsü Malik, meleklerden olan bekçileri ve cehennemde olan yılan akrep gibi haşereler de cehennem ehli olup onu mamur edenler arasında bulunmaktalar. Kıyamet günü de onlar orada bulunacaklardır. Ancak onların hiç biri cehennem ateşinden acı duymamakta ve azap çekmemektedir. Cehennemde ölmeden ve dirilmeden kalacak olan diğer ehlinin durumu da aynı olabilir.
Kur'an ve hadislerde Allah Teala'nın bütün yaratıkları kendine nispet vererek, geneli kapsayacak şekilde; "Ey kullarım" diye hitap ettiği yer almıştır. Allah Teala rahmeti kapsamına girmeyen bir şeyi asla kendine nispet vermez. O halde onlar cehennemde ebedi kalsalar bile, Allah onların azap ve acılarını ebedi kılmayacaktır.
Nitekim Allah Teala (Hadis-i Kudsi'de) şöyle buyurmuştur: "Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz, insanlarınız ve cinleriniz hep birlikte sizden en takvalı kişinin kalbine sahip olmakta bir araya gelseniz, bu benim mülküme bir şey artırmaz.
 Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz, insanlarınız ve cinleriniz sizden en isyankâr kişinin kalbine sahip olmakta bir araya gelseniz, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez.
Ey kullarım! Eğer ilkiniz ve sonunuz, insanlarınız ve cinleriniz bir meydanda toplanarak benden dilekte bulunsalar ve ben onların her birinin isteğini ona versem, bu benim mülkümden bir şey eksiltmez." (Hadis-i Kutsi)
Şüphe yok ki, herkes ona acı veren şeyden nefret eder, Allah Teala'dan ona acı vermemesini ve varlıkları ona lezzetli kılmasını ister. İstek ise bazen sözlü olur, bazen de süt emer çocuğun ağlamasında olduğu gibi lisan-ı hal ile olur."[26]
Bizim burada cehennem ehlinin azap ve acılarının ebedi olmayacağına dair Muhyiddin-i Arabi, Sadr-ül Müteallihin ve Davud-u Kayseri gibi zatlardan naklettiğimiz bu deliller, bu zatların konu hakkında zikretmiş oldukları delillerden sadece birkaç örnektir. İsteyen ilgili kitaplara müracaat ederek konuyu daha detaylı olarak inceleyebilir.
Ancak şunu belirtmeliyiz ki, bizim kendimiz Allah Teala'nın indirdiği hükümlere olduğu gibi inanmakla birlikte, sonsuz rahmet sahibi olan Hak Teala'nın kullarına sonsuz acı çektireceğini uzak görüyoruz. Nitekim hadis-i şerifte en son şefaat edenin Erham-ür Rahimin'in olacağı yer almıştır. Yani kıyamet günü şefaat edecek olan peygamberler, evliyalar, alimler ve şehidler gibi bütün şefaat edenlerin şefaat edip isyankar kullardan bir çoğunun azaptan kurtulmasına vesile olduktan sonra, kendi kusurundan dolayı bunlardan hiç birinin şefaatine layık olmayan ve her kapıdan ümidi kesilenler için rahmeti herkesten bol olan Erham-ür Rahimin ümit kapısı olacak ve O'nun sonsuz rahmeti böyle insanların da imdadına yetişecektir. Özellikle de kıyamet günü Allah Teala'nın rahmetinin tamamının tecelli edeceği hadislerde yer almıştır.
Hz. Resulullah şöyle buyurmuştur: "Allah Teala gökleri ve yeri yaratırken yüz rahmet yarattı. Yeryüzüne sadece bir rahmet koydu. İşte o rahmet eserinde anne yavrusuna şefkat gösterir. Hayvanlar ve kuşlar yavrularına ilgi gösterir. Doksan dokuz rahmeti ise kıyamet günü için saklamıştır. Kıyamet günü olunca, bu rahmetle birlikte yüz rahmeti tamamlayacaktır."[27]
Fakat buna rağmen, kitabımızın Adalet bölümünde de belirttiğimiz üzere, faraza cehennem ehlinin azabı ebedi olsa da, bu Allah Teala'nın adil olması ve sonsuz rahmetiyle hiçbir çelişkisi yoktur. Zira orada açıkladığımız gibi, suç ile ceza arasında uyum olması itibari cezalarda aranır, suçun doğal sonucu ve hatta suçun kendinden ibaret olan cezalarda değil.
Aslında, "Allah'ın kıyamet günü vereceği cezalar, O'nun rahmet ve adaletiyle nasıl bağdaşır?" sorusunu yöneltenler önemli bir noktadan gaflet etmişlerdir. Yani, onlar tekvini kanunlarla, koyulan kanunlar arasında olan farkı görememişlerdir. Örnek olarak koyulan kanunlarda şöyle ilan olunur: "Kim şu suçu işlerse, ona bu kadar ceza verilecektir." Muhakkak bu hususta suçla ceza arasında uygunluk ve eşitlik gerekmektedir. Hiçbir zaman küçük bir suç için birini idam etmezler. Bu gibi yerlerde hikmet ve adalet suçla ceza arasında tam olarak uyum olmasına hükmetmektedir.
Ama gerçekte amelin doğal eseri veya kendi tecessümü olan cezalar, ister bu dünyada olsun ister o dünyada yukarıdaki sorulan sorunun ve konunun kapsamına girmez. Örnek olarak trafik kurallarını çiğneyen bir şoförü göz önüne alalım, kuralları çiğnediğinden veya aşırı hızdan dolayı kaza yapıyor ayakları kırılıyor sonuç olarak bir ömür boyu yürüyememeye mahkûm olur. İşte burada kimse; "Ani bir hatadan dolayı bir ömür boyu öyle kalması adaletsizliktir" diyemez. Çünkü onun başına gelen kendi dikkatsizliğinin doğal eseridir. Yine eğer bir doktor birine; "İçki içmeyin, aksi takdirde mideniz ve bir takım iç organlarınız bozulacak ve ömür boyu acı çekeceksiniz" dediğinde, doktorun bu tavsiyesini dinlemeyip içki içenin bir ömür boyu hastalığa duçar olması, hiçbir zaman günahla ceza arasındaki eşitsizlik sayılamaz.
Sonuç olarak belirtmeliyiz ki, kitabımızın adalet bölümünde açıkladığımız üzere, ahiretle ilgili cezalar amellerin doğal neticesi veya kendi tecessümü türündendir, amellerin tekvini ve doğal eserlerinin veya kendi tecessümünün insanın karşısına çıkması ve sürekli olması gayet doğaldır. Adalet ve rahmetle hiçbir çelişkisi yoktur. Kur'an-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "Derken işledikleri kötülükler kendilerine belli oldu ve onları, alaya aldıkları şeyler ku­şatıverdi."[28]
Bir an heva ve hevese uymak bir ömür boyu hüzün ve pişmanlık duymayı doğurabilir. Bir kibrit bir şehri yakıp kül edebilir. İşte bizim de iyi ve kötü amellerimizin eserleri kalıcı olabilir.


[1] -Esfaru’l Erbaa, c. 9 s. 349 naklen Futuhat-i Mekkiye
[2] - Ahkâf, 24, 25
[3] -Şerh-i Fususu’l Hikem el Kayseri, s. 251
[4] -Şerh-i Fususu’l Hikmet El- Kayseri, s. 386, 387
[5] - Esfaru’l Erbaa, c. 9 s. 352, 353 naklen Futuhat-i Mekkiye
[6] - İbrahim, 47
[7] -Ahkaf, 16
[8] -Şerh-i Fususu’l Hikem el Kayseri, s. 211
[9] -İlmu’l Yakin, c. 2 s. 1322 naklen Tevhid-i Saduk s. 406
[10] -Bkz. Şerh-i Fusus-ül Hikmet el- Kayseri, s. 212
[11] - Kaf, 21
[12] -Kehf, 29
[13] -Zuhruf, 74, 75, 76, 77
[14] - Mü'minun, 103. ayetten 108. ayete kadar
[15] -İbrahim, 21
[16] -Şerh-i Fususu’l Hikem, s. 213
[17] -Tâhâ, 50
[18] - Sâd, 27
[19] - A'raf, 156
[20] -Esfaru’l Erbaa, c. 9 s. 347, 348
[21] - Secde, 13
[22] - Secde, 13
[23] -Sebe, 54
[24] -Esfaru’l Erbaa, c. 9 s. 348
[25]- Esfaru’l Erbaa, c. 9 s. 350, 351
[26] -Esfaru’l Erbaa, c. 9 s. 355
[27] - İlmu’l Yakın c. 2 s. 1326 naklen Sünen-i İbn-i Mace c. S. 1435, Kenz-ül Ümmal c. 4 s. 250 ve...
[28] - Casiye, 33

Google+ WhatsApp