En Büyük Kusur Kibir ve En Büyük Allah

En Büyük Kusur Kibir ve En Büyük Allah

Yüce Allah'ın Adıyla...

Her şeyin yaratıcısı ve mutlak hâkimi olan yüce Allah elbette ki en büyüktür ve büyüklenmek elbette ki O’na yakışır. Onun güzel ve özel isimlerinden biri “el-Mütekebbir” ismidir. Ululuk ve kibriya elbisesi O’ndan başkasının kametine uymaz.

Kazara ululanmaya çalışan biri O’nun bu makamını kapmak gibi büyük bir hatanın içine düşmüş olur ki bu hareketinden makûs sonuç alır. Yani bu hareketle büyümeyeceği gibi küçüldükçe küçülmüş olur. Neden mi? Zira o, bu tavır ve davranışıyla her şeye hâkim olan Yüce Allah’ı karşısına almıştır; O’nunla rekabet etme Donkişotluğuna soyunmuştur ve nihayetinde bu davranışıyla en büyüğün gözünden düşmüştür. En büyüğün gözünden düşen, elbette ki en küçük olacaktır…

Mutlak Büyük, şanı yüce olan Allah’tır. Tüm cemal ve celal sıfatlarıyla mutlak yücelik elbette ki tartışmasız olarak O’nun hakkıdır. Fakat dünya hayatında bir büyüklükten söz edecek olursak şunu öncelikle çok iyi bilmemiz gerekir ki: Büyüklük, birtakım ölçülerle oluşan göreceli bir kavramdır. İçgüdü ve garizelerin egemen olduğu hayvanlar âleminde bu ölçü güç ve dayanıklılıktır. Çünkü en güçlü hayvan garizesinden kaynaklanan isteğine daha çabuk ulaşmaktadır. Aslanın ormanların kralı olması gibi… Fakat akıl ve iradenin hâkim olduğu insanlar âleminde büyüklüğün ölçüsü akılcılıktır. En akılcı hareket eden en büyük olandır. Zira insanın değeri aklın tanımladığı ahlaki ilkelere uyması ölçüsünde gerçekleşir. Başka bir ifadeyle en büyük insan, insaniyeti en büyük olan kişidir.

Akıl, insanı kulluğa götürür ve akılla cennetler kazanılır. Akıl insana haddini bilmesini, haddini aşmamasını telkin eder. Akıllı insan büyüklenmez ama büyük işler yapar ve yaptığı işler onu gerçek manada büyütür. Onun zaten büyüklenmek gibi bir derdi de yoktur. O, Allah’a kul olmayı makamların en büyüğü telakki ettiği için kulluğunda ilerledikçe zaten büyümekte ve sevgisi gönüllere yerleşmektedir.

Esasen insanın büyüklük taslaması ve kibirlenmesi içindeki aşağılık duygusunu gizleme refleksinin bir tezahürüdür. Ancak kendi mevkiini bilmeyen kimse bu hastalığa düçar olur. İç dünyasında kendisi ile barışık ve gerçek değerini anlamış olan bir insan yolunu bulmuştur ve gerisi onun için ayrıntıdır. O, kendisini küçük görmediği için büyüklenmek ihtiyacı hissetmez. O, Mutlak Büyüğün kulu olma gibi bir şeref sahibi olduğunun bilinci ve şuuru içindedir. Bu yüzden kendisini basit ve izafi şeylerle pazarlama gibi bir küçüklüğe düşmez. O, Allah’a kul olarak mutlak güç ve kudreti yanına almıştır.

İmam Hüseyin’in (a.s), “Ey Rabbim seni bulan ne kaybetmiş ve seni kaybeden ne bulmuş?” cümlesi anlatmak istediğim konuyu aslında çok güzel şekilde özetlemiştir.

Ey insan! Eğer büyük olmak istiyorsan, büyüklenmekten kaçacaksın! Allah’ın kullarına karşı büyüklük taslamak ve sonra da “Benim sadece bu kusurum var, onu da mazur görün” demek tek kelimeyle gaflettir, sapkınlıktır. Zira bütün günahların çıkış noktası, tahrik edicisi ve uygulatıcısı bu habis sıfattır.

Babamız Âdem’in cennetten çıkarılmasına sebep olan İblis’in ilahi huzurdan kovulmasının sebebi bu rezil sıfattır. “Bütün melekler Allah’ın emriyle secde ettikleri halde İblis Âdem’e secde etmedi, kibrine yediremedi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara 34). Bu sıfat vücudumuzdan tamamen sökülüp atılmadıkça her an İblis’in neferi, onun amaçlarının emir eri olabiliriz.

Hz. Ali (a.s) ne güzel buyurmuştur:“Kibir Ademoğlunun neyine? Evveli alçak meni parçası, sonu ise pis kokulu leştir ve o, bu ikisinin arasında necaset taşımaktadır.”

Bu habis sıfattan kurtulmanın yolu tefekkürden geçer. Kişi akıl sermayesini azıcık kullanıp birazcık düşünecek olursa görecektir ki kendisini büyük görmesi için ortada hiçbir makul gerekçe bulunmamaktadır. Çünkü gerçek manada kendisine ait bir şey yoktur. Kendisinin olduğunu zannettiği şeylerin tümü ve hatta kendisi mutlak malik olan Yüce Allah’a aittir.

Yüce Allah, insanlığa evrensel mesajı olan Kurân-ı Azim’de şöyle buyurmuştur:

Ey insanlar! Siz hepiniz Allah'a muhtaçsınız….(Fatır 15).

Ayetteki hitap şekli genel olup istisnasız bütün insanları kapsamına almaktadır. Ayrıca muhtaç olma şeklinin de ıtlağından ve herhangi bir kayıtlama ile sınırlandırılmamış olmasından mutlak manada bir muhtaçlık anlamı çıkmaktadır. Yani yeryüzünde nefes alan ne kadar insan varsa; genci-yaşlısı, erkeği-kadını, siyahı-beyazı, sarışını-esmeri, irisi-ufağı, yakışıklısı-çirkini, zengini-fakiri, güçlüsü-zayıfı ve…. hepsi mutlak şekilde Allah’a muhtaçtırlar. Şöyle ki hayat, bütün nimetlerin başıdır ve o olmazsa insan için hiçbir şeyin kıymeti ve anlamı kalmaz. Hayatı veren de devam ettiren de hiç kuşkusuz Allah’tır. Bizim için çok sıradan olan şu almakta olduğumuz her nefes, aslında Allah’a olan ihtiyacımızı her an haykırmakta olan bir nasihatçidir bize. Sadece ona azıcık kulak kabartmamız gafletten kurtulmamız ve kendimize gelmemiz için yeterli olacaktır. O zaman gerçek büyüğün kim olduğunu kavramış olacağız. Artık kendimizi diğer insanlardan büyük görmemizi gerektirecek hiçbir sebebin olmadığının da farkına varacağız. Çünkü gerçek manada kendimize ait bir şeyin olmadığını anlayacağız.

Hz. Ali (a.s) tam da bu noktaya şu güzel sözleriyle temas etmiştir:

Kudret ve gücünden dolayı kibrin çoğalır, tekebbüre ve gurura neden olursa o zaman Allah-u Teala’nın üstün malikiyet kudretini ve kendin için kadir olmadığın şeyleri hatırla, bu iştuğyanını yatıştıracaktır.

Kibir sıfatı insanın kendini geliştirmesine de engel olan bir haslettir. Kendisini en tepede gören biri için artık yol sona ermiştir ve ilerlemenin bir anlamı yoktur. Zaten o kendisinden başka bir şey görmediği için kendisi onun önünde büyük bir set oluşturmuştur. Kendisini aşamadığı için bir adım bile ilerleyemez, hep yerinde sayar.

Peygamberimizden nakledilen bir hadiste şu ifade vardır: “Kalbinde hardal tohumu tanesi kadar kibir bulunan kişi, cennete girmez ve yine kalbinde hardal tohumu tanesi kadar iman olan kişi de, cehennem ateşine girmez.”

Bu hadisten, iman ile kibrin birbirine zıt iki özellik olduğunu, ikisinin bir kalpte barınamayacağını da anlamaktayız. Yani bir kalpte zerre kadar iman olursa kibir oraya yaklaşamaz ve eğer zerre kadar kibir olursa iman o kalbe yaklaşamaz…

İman, “En büyük Allah’tır. Çünkü mutlak kudret ve güç O’dur” der. Kibir ise “En büyük benim. Çünkü zenginim, makamım var, şöhretim var, yatım var, katım var, insanlar karşımda köle gibi, bir dediğim iki edilmiyor ve….” der.

Kibirli kişiler kesintisiz bir ıstırap ve korku içindedirler. Çünkü kendi vehimlerine göre en tepededirler ve her an oradan aşağıya düşebilirler. Bu korku daima onlarla birliktedir ve kâbuslarına dönüşmüştür. Şu üç-beş günlük dünyayı anlamsız bir kuruntu yüzünden kendilerine zindan ederler. Ahirette de onları elemli bir azap beklemektedir. Yüce Allah onlara hitaben şöyle buyurmuştur:

“Cehennemin kapılarından girin. Orada ebedî kalacaksınız. Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür!..”(Ğafir 76).

Resulullah (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: Kıyamet gününde mütekebbirler zilletin bürüdüğü zerreler halindeki insanlar suretinde haşredilirler ve tüm insanlar ayaklarıyla onların üzerine basıp geçerler.

Rabbim cümlemizi bu kötü hasletten korusun diyor ve yazımı Hz. Ali’nin (a.s) şu sözüyle noktalıyorum: “Kendinden dolayı kibirlenen kimse ahmaktır.”

Selam ve dua ile…

Google+ WhatsApp