İlk İslam Devletinin Kuruluşu

İlk İslam Devletinin Kuruluşu

Risalet hareketinin kemale ermesi ve peygamberlik misyonunun özlenen ilâhî hedeflerini gerçekleştirebilmesi için risaletin inanç

İLK İSLÂM DEVLETİNİN KURULUŞU
1- Yesrib'e Hicret
Risalet hareketinin kemale ermesi ve peygamberlik misyonunun özlenen ilâhî hedeflerini gerçekleştirebilmesi için risaletin inanç sistemine kesin bir inançla bağlanmış, varlığını bu inanç sistemine adamış, sapmalardan koruyacak niteliklerle donanmış olmanın yanı sıra sürekli fedakârlığa hazır, iyilik yanlısı güçlerle ve unsurlarla desteklenmesi gerekiyordu.
İşte Ebu Talip oğlu Ali (a.s), sözünü ettiğimiz unsurun emsalsiz örneği idi. Resulullah (s.a.a) o tarihî günlerin birinde ona şöyle dedi: "Ey Ali, Kureyşliler bana tuzak kurmak ve beni öldürmek için bir araya geldiler. Rabbim ise bana kavmimin yurdunu terk etmemi vahyetti. Benim Hadramî hırkama bürünerek benim yatağımda uyu. Böylece benim yatağımda uyumanla izimi onlardan saklamış olacaksın. Buna karşı sen ne diyeceksin ve ne yapacaksın?"
Hz. Ali (a.s): "Eğer ben geceyi senin yatağında geçirirsem sen selâmete erecek misin?" diye sordu. Hz. Peygamber'in (s.a.a): "Evet." demesi üzerine sevinçle gülümsedi ve secdeye varmak üzere yere kapanarak Hz. Peygamber'den (s.a.a) aldığı selâmeti ile ilgili haberden dolayı yüce Allah'a şükrederek şöyle dedi: "Aldığın emri yerine getir; gözüm, kulağım ve kalbimin özü sana feda olsun."[1]
Hz. Peygamber (s.a.a) gece yarısından sonra Hz. Ali'yi yatağında bırakarak ve çevresini saran ilâhî desteğin himayesi ile evini saran müşrik güçlerin çemberini yararak evinden çıktı.
Allah'ın düşmanlarının sabahleyin Hz. Peygamber'in (s.a.a) evini basınca hayal kırıklıkları ne kadar da büyüktü! Ölüm kokusu saçan kılıçlarını sıyırmışlardı. Yüzleri kin saçıyordu. Başlarında Halid b. Velid vardı. İçeri girdiklerinde Hz. Ali (a.s) üstün bir şecaatle yattığı yerden ayağa fırladı. Bunu gören müşrik güçler geri dönüp kaçmaya başladı. Dehşete ve şaşkınlığa kapılmışlardı. Çünkü yüce Allah'ın onların çabalarını nasıl boşa çıkarıp Peygamberi'ni (s.a.a) kurtardığını gözleri ile görüyorlardı.
Kureyş kabilesi bütün azgınlığı ile kaybolan prestijini ve heybetini geri kazanmak için her türlü çareye başvurdu. Tek amacı Muhammed'i (s.a.a) yakalamaktı. Bu amaçla deneyimli gözcüleri yola çıkardı. Hz. Peygamber'i yakalamak için her türlü yola başvurmayı göze aldı. Öyle ki, onu diri veya ölü olarak getirene ödül olarak yüz deve vereceğini açıkladı. Peşine düşenlere usta biri rehberlik ediyordu. Adam, Hz. Peygamber'in (s.a.a) ayak izlerini sürerek Sevr Mağarası'nın kapısına vardı. Hz. Peygamber Ebu Bekir ile birlikte bu mağarada saklanmıştı. Usta rehber, mağaranın kapısında Hz. Peygamber'in izini kaybetti. Bunun üzerine: "Muhammed ve arkadaşı burayı geçmedi. Bu ikisi ya göğe çıktılar veya yere girdiler." dedi.
Mağaranın içinde Ebu Bekir büyük bir korkuya kapılmıştı. Çünkü dışarıdaki Kureyşlilerin: "Çık dışarıya, ey Muhammed!" diye bağıran seslerini duyduğu gibi, mağaranın kapısına yaklaşan ayaklarını da görüyordu. Resulullah (s.a.a) ise ona: "Üzülme, Allah bizimle beraberdir!" diyordu.
Kureyşli izciler, eli boş geri döndüler. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.a) mağarada olduğunun farkına varmadılar. Zira bir örümcek mağaranın kapısı üzerinde ağını örmüştü ve bir güvercin kapının yanında yuvasını kurarak içinde yumurtlamıştı.
Gece olunca Hz. Peygamber'in (s.a.a) saklandığı yeri öğrenen Hz. Ali (a.s) ile Ebu Hale oğlu Hind onunla buluştular. Resul-i Ekrem (s.a.a), zimmetini koruması ve emanetlerini yerlerine vermesi hususundaki tavsiyelerini Hz. Ali'ye iletti. Zira o, Arapların emanetlerini kendisine teslim ettikleri bir kişi idi. Ayrıca Hz. Ali'ye kendisi ve Fatıma'lar için binek hayvanları satın alarak kendisine katılması yolunda emir verdi ve güven vermek amacıyla ona şöyle dedi: "Ey Ali, onlar şu andan itibaren benim yanıma gelinceye kadar sana kötü bir şey yapamayacaklar. Herkesin gözü önünde açık bir şekilde emanetlerimi yerlerine ver. Sonra seni kızım Fatıma üzerine vekil ediyorum. Rabbimin de her ikinizin üzerine vekil ve koruyucunuz olmasını isterim."[2]
Mağaraya sığınmasının üzerinden üç gün geçtikten sonra Kureyşlilerin kendisini aramayı durduklarını öğrenince, hiçbir sıkıntıya aldırış etmeksizin, Allah'ın yardımına sığınarak ve O'nun desteğine güvenerek hızlı bir şekilde Yesrib'e doğru yola çıktı.
Hz. Peygamber (s.a.a) Yesrib yakınlarındaki Kuba denen yere varınca, Yesrib'e hep birlikte girmek için, amcasının oğlu Ali b. Ebu Talip ile Fatıma'ları beklemek üzere orada birkaç gün mola verdi. O Yesrib ki, Hz. Peygamber gelecek diye sevinç ve neşe ile dalgalanıyordu. Bu arada Hz. Peygamber'in (s.a.a) yanındaki ve yol arkadaşı Peygamber'i Kuba'da bırakarak Yesrib'e girmişti.
Hz. Ali (a.s) yol yorgunluğundan ve yolculuğun tehlikelerinden bitkin durumda Hz. Peygamber'in (s.a.a) yanına vardı. Çünkü Kureyşliler Fatıma'lar ile birlikte Mekke'yi terk ettiğini öğrenince, peşlerine düşmüşlerdi. Resulullah yanına gelen Hz. Ali'yi kucakladı ve başına gelenler karşısında duyduğu üzüntüden dolayı gözleri yaşardı.[3]
Resulullah (s.a.a) birkaç gün Kuba'da kaldı. Oradayken yaptığı ilk iş putları kırmak oldu.[4] Arkasından buranın adı ile anılan Müslümanların ilk mescidinin temelini attı. Sonra cumaya rastlayan bir gün Kuba'dan yola çıktı. Öğle namazı vakti Ranuna denen yere vardı. Burada İslâm tarihindeki ilk Cuma Namazı'nı kıldı. Yesribli Müslümanlar süslenmiş ve silâhlarını kuşanmış olarak Resulullah'ı (s.a.a) karşılamaya çıktılar ve binek hayvanının etrafını sardılar. Herkes onu yakından görmek ve inanıp sevdiği bu adama doyasıya bakmak istiyordu.[5]
Önünden geçtiği her Müslüman evinin sahibi devesinin yularından tutuyor ve ondan yanında kalmasını rica ediyordu. Resulullah (s.a.a) ise onlara güler yüzle karşılık veriyor ve herhangi birinin hatırını kırmaktan çekinerek onlara: "Deveyi bırakın; o, emre göre hareket ediyor." diyordu.
Sonunda deve Neccaroğulları'ndan iki yetim gence ait ve Ebu Eyyub el-Ensarî'nin evi önünde bulunan ağılın yanında durdu. Ebu Eyyub el-Ensarî'nin eşi koşarak geldi ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) devesini içeriye aldı. Böylece Resulullah (s.a.a) Mescid-i Nebevî'nin ve kendi evinin yapımı tamamlanıncaya kadar bu ailenin yanında misafir kaldı.[6]
Hz. Peygamber (s.a.a) Yesrib şehrinin adını Tayyibe olarak değiştirdi.[7] Resulullah'ın (s.a.a) Yesrib'e hicreti İslâm tarihinin başlangıcı sayıldı.[8]
2- Mescidin Yapımı
Hz. Peygamber (s.a.a), Müslümanların katkısı ile yeni ferdi yetiştirme bir fert tipi oluşturma aşamasından geçirdikten sonra ı geride bıraktı. Yesrib'e varması ile ilâhî yasaların ve hoşgörüye dayalı İslâm şeriatının hükümran olduğu bir devlet oluşturmayı plânlamaya başladı. Bunu İslâm uygarlığı oluşturma aşaması izleyecek ve bu İslâm uygarlığı devlet kurma aşaması sonrasında bütün insanlığı kapsamına alacaktı.
Bir İslâm devleti kurmanın önündeki başlıca engellerden biri, Arap Yarımadası toplumunda öteden beri egemen olan ve toplumlar arası bağları sağlamlaştıran kabile düzeni idi. Bunun yanı sıra Müslümanların zayıflığı da mutlaka gerçekçi bir tedavi ile giderilmeli idi. Bu doğrultudaki ilk adım bir mescit yapmaktı. Bu mescit, çeşitli görevlerin gerçekleştirilme yeri ve devlet işlerini çekip çevirecek merkezî otoritenin üssü olacaktı.
Mescidin yeri belirlendi ve Müslümanlar mescidin inşa edilmesi ve gerektirdiği donanımın sağlanması için gayret ve özlem dolu ciddi bir çalışmaya giriştiler. Resulullah (s.a.a) bu çalışmalarda öncü, örnek ve Müslümanları harekete geçiren enerji kaynağı oldu. Bizzat kendisi taş ve kerpiç taşıma işine katıldı. Bir defasında karnı üzerinde taş taşırken Useyd b. Huzeyr karşısına çıktı ve: "Ey Allah'ın Resulü, o taşı ver, onu senin yerine ben taşıyayım." dedi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.a) ona: "Hayır, sen git başka bir taş getirtaşı." dedi.
Resulullah (s.a.a) ve ailesi için de bir ev yapıldı. Bu ev büyük külfet gerektirmiş bir ev değildi. Onun ve ailesinin hayat tarzı gibi sade idi. Bu arada Hz. Peygamber (s.a.a) sığınacakları bir konut bulamayan yoksulları da unutmamıştı. Mescidin bitişiğinde onlar için bir barınak yaptırmıştı.[9]
Yapılan bu mescit, Müslümanların ibadet ve sosyal ilişkilerle ilgili hayatlarında bir üs ve yeni bir fert ve toplumun eğitilme ve oluşturulma sürecinde aktif bir merkez oldu.
3- Muhacirler ile Ensarın Kardeşleştirilmesi
Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.a) yeni devlet kurma ve kabilenin kendisine dokunmadan kabile düzeninin bazı değerlerine son verme yolunda başka bir adım attı. Sözünü ettiğimiz kabile düzeninin bazı değerlerini ortadan kaldırmak için Müslümanlarda ortaya çıkan iman hararetinden ve karşılıklı sevgiden yararlandı. Bunun için kan ve akrabalık taraftarlığı bağını aşarak inanç ve din bağını fertler arası ilişkilerin temeli yaptı. Bu bağlamda: "Allah için ikişer ikişer kardeş olun." dedi. Arkasından Hz. Ali'nin elini tutarak: "Bu da benim kardeşimdir." dedi.[10]
Bunu gören Müslümanlar harekete geçerek ensardan olan her kişi muhacirlerden olan bir kişiyi hayatına ortak ettiği kardeşi olarak seçti. Böylece Yesrib şehri tarihinin kanlı sayfalarından birini geride bıraktı. Çünkü bu şehrin üzerinden geçen hiçbir gün olmuyordu ki, Evs ve Hazreç kabileleri arasında Yahudilerin entrikaları ve desiseleri ile körükledikleri acı bir çatışma meydana gelmemiş olsun. Böylece Şimdi dünyanın önünde gelişmiş insanî hayat açısından yeni bir dönem açıldı. Çünkü Resulullah (s.a.a) bu kardeşleştirme ve inanca dayalı kişiler arası ilişkiler oluşturma uygulaması ile bu ümmetin sürekliliğinin ve imana dayalı aktifliğinin temelini attı.
Müslümanları Birbirine Kardeş Yapmanın Boyutları ve Sonuçları
Ekonomik Boyut
1) Muhacirleri barındırmak ve ekonomik durumlarının iyileşmesini sağlayarak yeniden normal hayatlarını sürdürmelerinin yolunu açmak.
2) Yoksulluğu ortadan kaldırma girişimi bağlamında sınıflar arasındaki farklılıkları gidermek.
3) Gayri meşru servet birikiminden uzak bir yaklaşımla ekonomik bağımsızlığı gerçekleştirmek ve Yahudilerin faizci-rantiyeci ellerini kesmek.
4) Ticarî hareketi canlandırmanın yanı sıra tarımsal gelişmeyi geliştirmek. Bu amaçla muhacirler ile ensarın faaliyetlerini ve düşüncelerini kaynaştırmak, çalışmalarını bağlantılandırmak ve şehirde varolan bütün fırsatlardan yararlanmak.
Sosyal Boyut
1) Toplumun bünyesinde kök salmış sosyal hastalıkları ve kabile çatışmalarının tortularını ortadan kaldırmak; sevgi, sempati ve bir arada yaşama ruhunu yaygınlaştırarak İslâm'a karşı komplo kurmaya hazırlananların kullanabilecekleri gedikleri kapatmak, insanî emekleri ve enerjileri daha sonraki aşamalarda İslâm'ın hizmetine sunmak üzere çoğaltmak.
2) Gündelik ilişkilerde kabile düzenini kaldırıp onun yerine İslâmî düzen ve değerleri koymak.
3) Müslümanları fedakârlığa ve başkalarını kendi nefsine tercih etme doğrultusunda eğitmek suretiyle İslâmî risaleti yaymak için üzere onları dünyaya açılmaya psikolojik yönden hazırlamak. Çünkü İslâm'ı yayma faaliyeti, bu yayma kampanyasında görev alacak olanlarda yüksek bir esnekliğin, hilmin ve yüce değerlerin bulunmasını gerektirir.
Siyasî Boyut
1) Düşmanların çeşitli yönlerden saldırdıkları ve desiselerini hiç durdurmadıkları bir ortamda bir tek kişi gibi Resulullah'ın (s.a.a) ve ilâhî risaletin emirleri doğrultusunda hareket edecek Müslümanlardan oluşmuş, birbirine sıkı bağla bağlı bir toplumsal doku oluşturmak.
2) Muhacirler ile ensarın taktik deneyimlerini, direnme ve ayakta durma yöntemlerini, imanî tecrübelerini ve hareket yollarını birbirine aktarmaları. Çünkü ensar, muhacirlerin yaşadıkları tecrübeleri ve sıkıntıları yaşamış değildi.
3) Devleti ve yönetim iskeletini kurmanın adımlarından biri olarak örnek kişiler bir fert tipinin yetiştirmek oluşturulması.
4) Müslümanları İslâm değerleri uyarınca, kabilecilik ve ırkçılık ruhundan uzak bir şekilde kendilerini savunma konusunda güçlü bir biçimde bilinçlendirmek.
4- Medine Anlaşması
Hz. Peygamber'in (s.a.a), Müslümanları çatışma ve direnme şartlarında yapıcılık ve İslâm şeriatını uygulama aşamasına intikal ettirebilmesi için nispî de olsa güven ve istikrar ortamını sağlaması gerekiyordu. Çünkü çatışma ortamı, İslâm şeriatının halk kitleleri arasına yayılmasına engel olabilirdi.
Yesrib şehrinde Müslümanlara karşı varoluş mücadelesi veren rakip güçler vardı. Meselâ Yahudiler ekonomik güçleri ve bilinen siyasî entrikaları ile ve bunların yanı sıra asla azımsanmayacak silâh, teçhizat ve insan sayıları ile büyük bir yük ve potansiyel bir tehlike oluşturuyorlardı. Müşrikler de bir başka güç odağı idi. Gerçi Hz. Peygamber'in (s.a.a) ve muhacirlerin gelişi ile fonksiyonları zayıfladı, ama büsbütün yok olmadı. Hz. Peygamber (s.a.a) onlara karşı güzel davrandı ve onları iyilikle mukabele bulundu/karşıladı.
Hz. Peygamber (s.a.a) bunların yanı sıra münafıkların da muhtemel varlığını mutlaka hesaba katmalıydı.
Öte yandan Yesrib şehri dışında Kureyşliler ile diğer müşrik kabileler vardı ki, bunlar genç İslâm devletinin varlığı için gerçek bir tehdidi temsil ediyorlardı. Resulullah (s.a.a) bunlara karşı koymak ve tehlikelerini savmak için hazırlık yapmak zorunda idi.
İşte bu noktada Resulullah'ın (s.a.a) büyüklüğü ve çeşitli güçlere yönelik ilişkilerdeki siyasî ustalığı ortaya çıktı. Başkalarına karşı iyi ve temiz niyetler göstermek ve bu güçlerin hepsini barışa ve güvene çağırmak bu ustaca ilişkinin esasını oluşturmuştur.
Müslümanlar ile Yahudiler arasında barış ve işbirliği anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre merkezinde Hz. Peygamber'in (s.a.a) yer alacağı ve bünyesinde yaşayan herkesin insan haklarından eşit bir şekilde yararlanacağı bir devlet kurulacaktı.
Bu anlaşma belgesinin Yesrib toplumunda kurulacak ilk uygar İslâm devletinin anayasa taslağı niteliğini taşıdığını söylemek mümkündür. Bu devlet önce Arap toplumunun tümünü kapsayacak, arkasından evrensel insan toplumunun tümüne doğru gelişerek yeni İslâmî düzeni kabul ettirecekti.
Söz konusu belgenin içerdiği ilkelerin en önemlileri şunlardır:
1) Müslüman bir toplumun varolduğunu açıkça ortaya koymak ve Müslüman ferde bu topluma bağlı olduğu duygusunu güçlü bir şekilde hissettirmek.
2) Kabileleri bazı sosyal faaliyetlere iştirak ettirerek ve problemlerin bir bölümünün çözümünde onlardan yararlanarak, fonksiyonu ve yetkisi genişletilerek kabile düzeninin özünü korumaksaklı tutmak, böylece devletin omuzlarındaki yükü hafifletmek.
3) Yahudilerin, dinlerine bağlılıklarını sürdürmelerine ve dinî geleneklerini, ayinlerini uygulamalarına hoşgörü göstermek ve onları yeni İslâm devletinin vatandaşları saymak suretiyle inanç özgürlüğünü vurgulamak.
4) Yesrib şehrini, savaşmanın caiz olmadığı güvenli bir yasak bölge yaparak bu şehrin güvenliğinin dayanaklarını sağlamlaştırmak.
5) Devletin egemenliğini ve İslâm düzenini kabullenmek ve anlaşmazlıkların çözümünü sağlayacak kararları Resulullah'ın (s.a.a) şahsında temsil edilen İslâm önderliğine havale etmek.
6) Müslümanlar ile Yahudilerin tek bir siyasî düzen içinde yaşayıp o düzeni dış tehlikelere karşı savunmaları itibarı ile siyasî toplum çerçevesini genişletmek.
7) Müslüman toplumun karşılaştığı bunalımları aşmak için bu toplumun fertleri arasında yardımlaşma ruhunun yaygınlaşmasını teşvik etmek.
5- Münafıklık ve Medine'de İstikrarın Başlangıcı
Hz. Peygamber (s.a.a), Müslüman bir toplum oluşturmaya büyük önem veriyordu. Bu gerekçe ile mazereti olanların dışında kalan bütün Müslümanlara Medine'ye hicret etmeyi farz kıldı görev olarak yüklendi. Böylece bütün enerjilerin, bütün yeteneklerin bir araya getirilmesini ve bunların Medine'ye çekilmesini amaçlamıştı.
Medine şehri bu yeni dönemde güvenli ve istikrarlı bir hayata kavuştu. Bu durum başlangıçta Hz. Peygamber'in (s.a.a) çağrısını reddeden, bu çağrıda kendi inançlarını tehdit eden bir yön gören diğer güçlerin canını sıktı. Oysa şimdi Müslüman toplumu, insanı ahlâkî erdemlere doğru yükselten bir yapı, sürekli gelişen ve hiç kimsenin, risaletini yaymasını engelleyemediği düzenli bir güç hâline gelmişti. Bu yüzden sözünü ettiğimiz güçlere mensup birçok kişi Müslüman olurken, diğer bölümü ya bu toplumdan uzak durmayı veya onunla ittifak ilişkisine girmeyi plânlıyordu.
Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.a) münafıklık hareketi ile genç İslâm'ı yıkmayı amaçlayan, Müslümanlar arasında ayrılık tohumları ekerek saflarını parçalamaya uğraşan ve içinde kin tutup fırsat gözeten Yahudi çabalarını da gözlem altında tutuyordu.
Uzun bir süre geçmeden İslâmiyet Medine şehrinin her evine girmeyi başardı.[11] Genele yayılmış toplumsal düzen, İslâm'ın hâkimiyeti ve Resulullah'ın (s.a.a) önderliği altında düzene girip toplumun bünyesine oturdu.
Bu dönemde zekât, oruç hükümleri ile had cezalarını uygulamaya ilişkin hükümler yasallaştırıldı. Ayrıca namaza çağırmak için ezan okuma uygulaması da bu dönemde yürürlüğe girdi. Bundan önce Hz. Peygamber (s.a.a) namaz vakti girince birini vaktin geldiğini yüksek sesle duyurmakla görevlendirmişti. Şimdi ise ilâhî vahiy inerek Resulullah'a (s.a.a) ezanın içeriğini ve şeklini öğretti.[12] Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) bizzat Bilal'i çağırarak ona ezanın şeklini öğretti.
6- Kıblenin Değişmesi
Hz. Peygamber (s.a.a) Mekke'de kaldığı süre boyunca namazlarında yönünü Beytu'l-Mukaddes'e doğru dönerdi. Medine'ye hicret edişinin on yedinci ayına kadar namazlarında yöneldiği bu yönü değiştirmedi. Sonra yüce Allah ona namazlarını Kâbe'ye yönelerek kılmasını emretti.
Yahudiler İslâm dinine yönelik düşmanlıklarında, Resulullah'ı ve ilâhî risaleti alaya almalarında o kadar ileri gittiler ki, Müslümanların Yahudilerin kıblesine uymalarını onlara karşı övünme konusu olarak kullandılar. Bu durum Hz. Peygamber'i (s.a.a) üzüyordu ve bir an önce kıble değişimi ile ilgili ilâhî vahyin inmesini bekliyordu. Bu sırada bir gecenin hayli ilerlemiş bir saatinde dışarı çıktı ve uzun süre gökyüzüne bakarak geceyi sabahladı. Aynı gün öğle namazının vakti gelince, Salimoğulları'nın mescidinde bulunuyordu. Öğle namazının ilk iki rekâtını kılmıştı ki, ansızın inen Cebrail (a.s) kolundan tutup yüzünü Kâbe'ye doğru çevirdi. Bu konuda ona şu ayet indi: "Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir..."[13]
Kıblenin değiştirilmesi olayı, Müslümanların Resulullah'ın (s.a.a) emirlerine ne derecede boyun eğdiklerini, ona ne oranda itaatkâr olduklarını belirleyen bir sınav, Yahudilerin inatçılıklarına, alaycı tavırlarına karşı bir meydan okuma ve onların komplolarına verilmiş bir karşılık mesabesinde idi. Ayrıca Müslüman kimliğini oluşturma yönünde atılmış yeni bir adım niteliği taşıyordu.[14]
7- Askerî Çatışmanın Başlaması
İnsanlara hükmeden, onlar üzerinde üstünlük kuran faktör, güçtür. Hz. Peygamber (s.a.a) ve Müslümanlar bu ortamda Medine'de meydana gelen nispî istikrardan sonra Arap Yarımadası'nda, hatta Bizans ve Fars gibi yarımada dışında etkili olan güçlere karşı İslâm risaletini yayma ve ilâhî direktiflere uygun bir uygarlık oluşturma konusundaki ısrarını pekiştirmek için harekete geçti. Müslümanların elinde başkalarının sahip olmadıkları uygarlık geliştirme araçları vardı. Onlar kendilerine özgü bir inancın ve düşünce sisteminin sahipleri, hakkın ve adaletin isteklileri, barışın ve güvenin yasallaştırıcıları, kılıcın ve savaşın ustaları idiler.
Resulullah'ın (s.a.a) beklentisine göre, Kureyş kabilesi ve Peygamber'e düşmanlık besleyen diğer güçlerin belli bir süre sonra bile olsa Müslümanları kökten yok etme girişimine başvuracaklardı. Bilindiği gibi daha önce ensar Müslümanlarından İkinci Akabe Biati'nde destek ve hak uğruna savaşma isteğinde bulunmuştu. Ayrıca Kureyşlilerin kendisi saldırılarına ve zulümlerine devam ediyorlardı. Hatta Mekke'den göç eden Hz. Peygamber'i (s.a.a) ve Müslümanları yok etmek amacı ile onların peşlerine düşmüşlerdi. Bunun yanı sıra Mekke Müslümanlarının mallarına el koyuyor ve evlerini yakıyorlardı. Hz. Peygamber ve özellikle muhacir Müslümanları şunu arzu ediyorlardı: Kureyş kabilesi ya kendi isteği ile Müslümanlığı kabul etsin veya hiç değilse azgınlığına devam etmesin.
İşte bu gerekçe ile Hz. Peygamber (s.a.a) seriyeleri görevlendirmeyi başlattı. Bunlar Müslümanların varlıklarını ve teslim olmadıklarını ilân etmek için hareket eden küçük birliklerdi. Silâhlarının ve teçhizatlarının basit ve sayılarının sınırlı olduğunu, sayılarının mevcutlarının altmış kişiyi geçmediğini, savaşacakları ve destekleyecekleri yolunda Hz. Peygamber'e biat etmiş olan ensardan aralarında hiç kimsenin bulunmadığını ve hepsinin muhacirlerden oluştuğunu nazar-ı itibara aldığımız zaman şu gerçeği görürüz: Bu birlikler savaşmak için tertiplenmiş güçler değildi. Sadece Kureyşliler üzerinde ekonomik baskı oluşturmaları amaçlanıyordu.[15] Ayrıca Kureyşlilerin ya duyarlı bir kulakla ve açık bir kalp ile hakkın sesini işitmeleri veya Müslümanlar ile barış yaparak İslâm'ın diğer yörelere yayılması yolundaki faaliyetleri sırasında onlara sataşmamaları bekleniyordu. Bütün bunlara ek olarak Yahudilere ve münafıklara İslâm'ın gücünün ve Müslümanların heybetinin, azametinin hissettirilmesi gerekiyordu.
Böylece hicretin üzerinden yedi ay geçtikten sonra ilk seriye sefere çıktı. Otuz kişiden oluşan bu birliğin komutanı Hz. Peygamber'in (s.a.a) amcası Hamza idi. Bunu Ubeyde b. Haris'in komutasında sefere çıkan ikinci ve arkasından Sa'd b. Ebu Vakkas'ın başında bulunduğu üçüncü bir seriye izledi.
Hz. Peygamber (s.a.a) de hicretin ikinci yılının safer ayında bağlılarından oluşan bir birliğin başında Kureyş kervanlarının maksada ulaşmasını engellemek amacıyla yola çıktı. Fakat Ebva ve Bevad adları ile bilinen yerlere doğru yapılan bu seferinde iki taraf arasında çatışma meydana gelmedi. Zu'l-Uşeyre'ye yönelik seferi sırasında ise Mudliçoğulları ile onların Zamureoğulları'ndan olan müttefikleriyle anlaşıp sulh yaptı.
Kurz b. Cabir el-Fehrî'nin Medine civarında yağmacılığa girişerek deve ve küçükbaş hayvanı hırsızlığına girişmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) yeni devletin itibarını geri getirmek ve saldırganı cezalandırmak için harekete geçerek onu kovalamaya girişti. Giderken Medine'de Zeyd b. Harise'yi yerine bıraktı.[16]
Hz. Peygamber (s.a.a) bu askerî hareketlerinde akrabacılık ve intikam alma kavramı ile değil, cihat ve din uğruna fedakârlık kavramı ile yola çıktı. Ayrıca barış, sözleşme ve yasak aylarda savaşılmaması geleneklerine de saygı gösterdi.
 


[1] - İhkaku'l-Hakk, c.3, s.23-45. Bu kaynakta Ayetullah Mer'aşî Necefî'nin açıklamaları da yer alıyor. Bu yorumlarda bu tarihî olayın kaynakları ve Ehl-i Sünnet bilginlerinin Hz. Ali'nin bu olaydaki ilâhî tutumu ile ilgili görüşleri hakkında bilgi veriliyor. Yine bkz. Müsned, Ahmed b. Hanbel, c.1, s.331, Mısır basımı, birinci baskı; Tefsir-i Taberî, c.9, s.140, el-Meymeniyye-Mısır basımı; el-Müstedrek, Hâkim, c.3, s.4, Haydarabat Deken basımı.
[2] - A'yanu'ş-Şia, c.1, s.237
[3] - el-Kâmil Fi't-Tarih, c.2, s.106
[4] - el-Bed'u ve't-Tarih, c.4, s.176-177
[5] - Hz. Peygamber (s.a.a) rebiyülevvel ayının on ikinci günü Yesrib'e vardı.
[6] - es-Siretu'n-Nebeviyye, c.1, s.494
[7] - Mukaddime, İbn-i Haldun, s.283; Tâcu'l-Arus, c.2, s.85
[8] - Tarih-i Taberî, c.2, s.110-114
[9] - Biharu'l-Envar, c.19, s.112; es-Siretu'n-Nebeviyye, c.1, s.496
[10] - es-Siretu'n-Nebeviyye, c.1, s.504
[11] - es-Siretu'n-Nebeviyye, c.1, s.500
[12] - el-Kâfi, c.1, s.83; Tehzibu'l-Ahkam, c.1, s.215
[13] - Bakara, 144
[14] - Mecmau'l-Beyan, c.1, s.413
[15] - Çünkü malî kaynaklarını Mekke, Şam ve Yemen arasında gidip gelen ticaret kervanları oluşturuyordu.
[16] - es-Siretu'n-Nebeviyye, c.1, s.598; el-Meğazî, c.1, s.11-12

Google+ WhatsApp