İslam İlkelerinin Yüceliği

İslam İlkelerinin Yüceliği

Hz. Peygamber (s.a.a) yüce Allah'tan aldığı parlak bir şeriat ve adil bir yasal sistem ortaya koydu.

İslâm İlkelerinin Yüceliği
Hz. Peygamber (s.a.a), bütün insanların haklar bakımından aralarında eşitlik olması, bir kişinin diğer kişiden ancak takva ve kötülüklerden sakınmakla üstün sayılacağı, müminlerin birbirlerinin kardeşi, birbirlerine oldukları, aralarında eşit oldukları, yani kanlarının birbirine denk değerlerde olduğu ve en aşağı sosyal konumda olanın sosyal güvenlik talebinin karşılanması gerektiği ve yine İslâm'a girenlerin genel affa kavuşacakları ilkeleri ile gönderildi.
Hz. Peygamber (s.a.a) yüce Allah'tan aldığı parlak bir şeriat ve adil bir yasal sistem ortaya koydu. Bu yasal sistem, insanların ibadetlerini, fertler arasındaki ilişkileri ve muameleleri, dünya hayatları ile ahiretleri için ihtiyaç duyacakları düzenlemeleri bir bütün olarak içeriyordu. Bu yasal sistem ibadetle, siyasetle, sosyal ilişkilerle ve ahlâkla ilgili ayrıntıları kapsıyordu. Gelecekte insan hayatında meydana gelecek ve insanoğullarının ihtiyaç duyacakları hiçbir gelişmeyi dışarıda bırakmıyordu. Başka bir deyimle meydana gelen her yeni gelişmenin, vuku bulan her olayın İslâm şeriatında Müslümanlar tarafından kabul edilmiş ve gerektiğinde başvurulacak bir dayanağı, bir temeli vardı.
Üstelik, İslâm dininde ibadetler sadece ibadetle sınırlı bir işlev taşımıyordu. Bu ibadetlerde ibadet olmalarının yanı sıra bedensel, sosyal ve siyasî faydalar vardı. Meselâ taharet ibadeti temizlik faydasını içeriyordu. Namazda psikolojik ve bedensel egzersiz vardı. Cemaatle kılınan namazlar ve hac, açıkça görülen sosyal ve siyasî faydalar içeriyordu. Oruncun insan sağlığına sağladığı yararlar inkâr edilemezdi. İslâm hükümlerinin gizli faydaları bir yana, bu hükümlerin açık faydalarını tek tek sayıp dökmek ya imkânsız veya çok zor bir iştir.
Bu din birçok güzellikler içerdiği gibi akılla uyuşan hükümlere sahiptir. Uygulanması kolaydır ve hoşgörülüdür. Zorluğu kaldırmıştır. İki şahadet cümlesi ile yetinmektedir. İlkelerinde yücelik, kesin kararlılık ve ciddiyet vardır. Bu yüzden insanlar bu dine akın akın girdiler. Bu dinin mensupları yeryüzündeki ülkelerin önemli bir bölümüne hâkim oldular. Bu dinin ışığı yeryüzünün doğusunu ve batısını aydınlattı. Yeryüzünün bütün bölgeleri ve yöreleri dönem dönem bu dinin sancağı altına girdi. Bu din sayesinde ırkları ve dilleri birbirinden farklı olan milletler birbirleriyle kaynaştı.
Bu dinin ilk ortaya çıktığı dönemde Hz. Peygamber (s.a.a) Mekke'yi gizlice terk etmek zorunda kaldı. Sahabîleri işkence görüyor, aşağılanıyor ve dinlerinden döndürülme girişimlerine maruz kalıyorlardı. Bir defasında gizlice Habeşistan'a göç ediyorlar, başka bir defasında saklana saklana gerçekleştirdikleri yolculuklarla Medine'ye sığınıyorlardı. İşte bu önder adam, sözünü ettiğimiz sahabîleri ile önce zamanında yapamadığı bir umre ziyaretini gerçekleştirmek üzere Mekke'ye ayak basıyor, çağrısının düşmanları onu önleyemiyor, engelleyemiyor. Kısa bir süre sonra ise Mekke'ye bir fethedici sıfatı ile giriyor, bu şehrin halkına bir damla kan dökmeden egemen oluyor. İnsanlar İslâm dinine isteyerek ve bazen de istemeyerek giriyor. Arap kabilelerinin şefleri gönderdikleri heyetler aracılığı ile itaat dizginlerini o önder adamın ellerine veriyorlar.
Bu önder adam, daha Mekke şehrini fethetmeden öyle bir güce ulaştı ki, elçilerini ve temsilcilerini Kisra, Kayser ve onlardan alt düzeydeki dünya hükümdarlarına göndererek onları İslâm'a çağırabildi. Bütün zorluklarına rağmen Kayser'in, yani Bizans imparatorluğunun bazı bölgelerine askerî seferler düzenledi. Yüce Allah'ın Nasr, Feth ve diğer surelerindeki açık vurgulamaları uyarınca ve tarih kitaplarının bize haber verdikleri üzere Rabbinin kendisine vaat ettiği gibi bu önder adamın getirdiği din bütün diğer dinlere üstünlük kurdu.
Bu din, ona insafsız bir dille saldırmak isteyenlerin anlattıkları gibi kılıca ve baskıya dayanan bir yayılma yöntemi uygulamadı. Tam tersine yüce Allah'ın şu emrini ilke edindi: "İnsanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır, onlarla üslûpların en güzeli, en etkilisi ile tartış."[1] Hz. Peygamber, Mekke halkına ile ve diğer Araplara karşı savaş başlatmadı. Aksine, onlar Hz. Peygamber'e karşı savaş açtılar, onu öldürmek istediler ve onu Mekke'den çıkardılar. Hakkında semavî kitap inen dinlerin bağlılarının dinlerine bağlı kalmalarını onayladı, onları İslâm'a girmeye zorlamadı.


[1] - Nahl, 125

Google+ WhatsApp