Mekke'ye Giriş

Mekke'ye Giriş

Hz. Peygamber (s.a.a), Müslüman birliklerin her birinin hangi giriş kapısından şehre girmeleri gerektiğini bilgece belirleyerek bu yoldaki emirlerini birliklere duyurdu.

Mekke'ye Giriş
Hz. Peygamber (s.a.a), Müslüman birliklerin her birinin hangi giriş kapısından şehre girmeleri gerektiğini bilgece belirleyerek bu yoldaki emirlerini birliklere duyurdu. Bütün birliklere saldırıya karşılık vermek gereği duyulmadıkça savaşa başvurulmaması gerektiğini ısrarla hatırlattı. Belli sayıdaki bazı müşriklerin ne durumda yakalanırlarsa yakalansınlar, hatta Kâbe'nin örtüsüne asılmış olarak bulunsalar bile kanlarının dökülmesi gerektiğini vurguladı. Çünkü bu azılı müşrikler büyük cinayetler işlemişler, İslâm'a ve Hz. Peygamber'e (s.a.a) ölçüsüz derecede düşmanca davranmışlardı.
Mekke'nin evleri görülür-görülmez Hz. Peygamber'in (s.a.a) gözleri yaşla doldu. Muzaffer İslâm güçleri şehrin dört tarafından Mekke'ye girdi. Şehir, izzet ve zafer görüntüleri ile yücelik kazanmıştı. Resul-i Ekrem (s.a.a), Allah'ın kendisine sunduğu bağışa ve nimete karşılık ona duyduğu saygıyı ve şükrü ifade etmenin somut bir göstergesi olarak başı eğik bir şekilde Mekke'ye girdi. Çünkü Allah'ın adını yüceltme yolunda katlandığı uzun sıkıntılardan ve ıstıraplardan sonra "Ümmü'l-Kura=Şehirlerin Anası" diye anılan bu şehir, risaletinin ve devletinin önünde dize gelmişti.
Mekke halkının ısrarlı isteklerine rağmen Hz. Peygamber (s.a.a) hiçbir kimsenin evine girmeyi kabul etmedi. Kısa bir istirahattan sonra gusletti ve binek hayvanının sırtına çıkarak tekbir getirdi. Arkasından bütün Müslümanlar da tekbir getirdiler. Dağlar ve ovalar bu tekbir sesleri ile çınladı. O dağlar ve ovalar ki, bazı müşrik liderler İslâm'dan ve onun zaferinden korktukları için oralara kaçmışlardı. Hz. Peygamber Beytullah'ı tavaf ederken etrafında bulunan her puta eli ile işaret ediyor ve "De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur."[1] ayetini okuyordu ve hemen arkasından putu yüzüstü yere düşüyordu.
Sonra Hz. Peygamber (s.a.a) omuzlarına ayaklarını basıp yukarıya yükselebilmek için Hz. Ali'ye oturmasını emretti. Fakat Hz. Ali, Hz. Peygamber'i (s.a.a) taşıyamadı. Hz. Ali'nin omuzları üzerinde ayakta durup Kâbe'nin üstündeki putları kırmak istiyordu. Hz. Ali Hz. Peygamber'i taşıyamayınca, bu sefer Hz. Ali, amcası oğlunun omuzlarına basıp yükselerek yukarılardaki putları kırdı. Arkasından Hz. Peygamber Kâbe'nin anahtarlarını istedi, kapıyı açıp içeri girdi ve orada bulunan şekilleri yok etti. Sonra Kâbe'nin kapısında durarak durmadan çoğalan kalabalığa karşı bu büyük fetih ile ilgili bir konuşma yaptı. Konuşmasında şunları söyledi:
"Tek Allah'tan başka ilâh yoktur. O'nun ortağı yoktur. Vaadini doğru çıkardı, kulunu destekledi ve müttefik orduları tek başına hezimete uğrattı. Haberiniz olsun. Bütün ayrıcalıklar, iddia edilen bütün kanlar ve mallar, Beytullah'ın bakımı ve hacıların su ihtiyacının karşılanması dışında, hepsi şu ayaklarımın altındadır..." Sonra şöyle dedi: "Ey Kureyşliler, Allah sizden cahiliyye gururu ile ve yine o döneme ait atalarla böbürlenme geleneğini giderdi. İnsanlar Adem'den türedi ve Adem de topraktan yaratıldı..."[2]
Arkasından şu ayeti okudu: "Ey müminler, biz sizi bir erkek ile bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımazın için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz, kötülüklerden en çok sakınanızdır. Hiç şüphesiz Allah her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır."[3] Daha sonra şöyle buyurdu: "Ey Kureyşliler, görüşünüz nedir, benim size ne yapacağımı bekliyorsunuz?"
Mekkeliler: "Sen bizim için kerem sahibi bir kardeş, kerem sahibi bir yeğensin." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a): "Gidin, serbestsiniz!" dedi.[4]
Sonra Bilal, öğle ezanını okumak üzere Kâbe'nin damına çıktı. Arkasından Müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a.a) imamlığı ile Mescid-i Haram'da bu fethi izleyen ilk namazlarını kıldılar.
Müşrikler şaşkınlık içinde idiler. Korku ve çekingenlikle karışık bir dehşetin yoğun etkisine maruzdular. Bunun yanı sıra ensar Müslümanları da kerem sahibi Hz. Peygamber'in Mekke halkına gösterdiği ve karşılığını da fazlası ile gördüğü sıcak ilgiyi gördükleri için onun kendileri ile birlikte Medine'ye dönmeyeceği endişesine düştüler. Bu konudaki sorular hayallerinden geçerken, Allah'a dua etmekle meşgul olan Hz. Peygamber (s.a.a) onların kafalarını kurcalayan ve kendisine malum olan endişeleri, onların tarafına dönerek söylediği şu sözlerle dağıttı: "Allah korusun, hayat sizin hayatınız ve ölüm de sizin ölümünüzdür." Hz. Peygamber bu sözleri ile Medine'nin, İslâm'ın başkenti olarak kalacağını ilân ediyordu.
Sonra insanların ona biat etme töreni başladı. Önce ona erkekler biat etti. Bu arada bazı Müslümanlar kanlarının dökülmesi gerektiği bazı azılı müşriklerin affedilmesi için Hz. Peygamber'in (s.a.a) nezdinde aracı oldular. Peygamberimiz de bu istekleri kabul ederek söz konusu müşrikleri affetti.
Erkeklerden sonra kadınların biat etmelerine sıra geldi. Sırası gelen kadın daha önce Hz. Peygamber'in içine elini daldırdığı su dolu bir maşrapaya elini daldırarak ona biat ediyordu. Bu biatte kadınlar Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaklarına, hırsızlık yapmayacaklarına, zina etmeyeceklerine, çocuklarını diri diri toprağa gömerek öldürmeyeceklerine, hiç kimseye kendilerinin uydurdukları bir isnat ile iftira atmayacaklarına ve Peygamber'in maruf içerikli emirlerine karşı gelmeyeceklerine dair söz verdiler.[5]
Bu sırada Resulullah'ın (s.a.a) müttefiki olan Huzaa kabilesinden bazı kişiler müşriklerden bir erkeğe saldırarak onu öldürdüler. Hz. Peygamber (s.a.a) bu olayı öğrenince öfkelendi ve halkın karşısına geçerek şu konuşmayı yaptı: "Ey insanlar, yüce Allah gökleri ve yeryüzünü yarattığı günden beri Mekke'yi saygın bir yer ve haram bölge kıldı. Burası kıyamet gününe kadar da kan dökülmesi haram olan saygın ve haram bölgedir. Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kimsenin bu şehirde kan dökmesi veya bir ağacı kesmesi helâl değildir."[6]
Sonra sözlerine şunları ekledi: "Kim size: 'Resulullah bu şehirde savaştı.' derse, ona deyin ki: Ey Huzaalılar, Allah bu şehirde savaşmayı elçisine helâl kıldı; ama size helâl kılmadı." Kureyşliler Hz. Peygamber'in (s.a.a) Mekke'ye karşı takındığı tutumu ve bu şehrin halkına gösterdiği sıcak ilgiyi, merhameti, hoşgörüyü, affediciliği, saygıyı ve kutsamayı bütünü ile takdir etti ve bu yüzden insanların kalpleri güven ve huzur içinde ona ve İslâm dinine doğru meyletti.
Resulullah (s.a.a) Mekke'nin her yanındaki ve çevresindeki put kalıntılarını ve müşriklere ait ibadet yerlerini yıkmak için seriyeler gönderdi. Fakat Halid b. Velid, amcasının öcünü almak için teslim olmuş Cuzeyme kabilesinden birkaç kişiyi öldürmek gibi bir yanlış iş yaptı.[7] Hz. Peygamber (s.a.a) bu olayı öğrenince kızdı ve hemen Hz. Ali'ye gerekli parayı yanına alıp Cuzeyme kabilesine giderek öldürülen kişilerin diyetini vermesini emretti. Arkasından kıbleye doğru döndü ve ellerini kaldırarak: "Allah'ım, Halid b. Velid'in yaptığı bu işten uzak olduğumu, onun sorumluluğuna katılmadığımı sana arz ederim." dedi. Hz. Peygamber'in bu sözleriyle Cuzeyme kabilesi mensuplarının sinirleri yatıştı ve gerginlikleri yumuşadı.[8]
3- Huneyn Savaşı ve Taif Kuşatması[9]
Hz. Peygamber (s.a.a) Mekke'de on beş gün geçirdi. Böylece bu şehir uzun bir müşriklik döneminden sonra yeni bir tevhit döneminin başlatıyordu. Açıcısı olarak Mekke'de on beş gün geçirdi. Bu süre içinde Müslümanlarda hâkim olan duygular gıpta ve sevinç oldu. Şehirlerin anası diye anılan Mekke, tarihinin en güvenli günlerini yaşıyordu. Burada Hz. Peygamber'e (s.a.a) gelen haberlere göre Hevazin ve Sakıf kabileleri İslâm'a karşı savaş açmaya hazırlanıyorlardı. Bu iki kabile diğer müşrik ve münafık güçlerin yapamadıkları bir işi, yani İslâm'ı yok etme hedefini gerçekleştirebileceklerini sanıyorlardı.
Hz. Peygamber (s.a.a) bu iki kabile ile karşılaşmak için sefere çıkmaya karar verdi. Fakat her fetih öncesi seferde yaptığı gibi bu sefere çıkmadan önce de Mekke'deki yönetim mekanizmasının temellerini sağlamlaştırmayı ihmal etmedi. Bu maksatla insanlara Kur'ân'ı ve İslâm hükümlerini öğretmesi için Muaz b. Cebel'i, cemaate namaz kıldırması ve devlet işlerini idare etmesi için de Uttab b. Useyd'i görevlendirdi.
Arkasından on iki bin savaşçı ile sefere çıktı. Bu ordu Müslümanların o güne kadar bir eşini görmedikleri derecede büyük bir güçtü. Bu gücün büyüklüğü Müslümanların gurura ve gaflete kapılmalarına yol açtı. O kadar ki, Ebu Bekir: "Eğer bugün Şeybanoğulları ile karşılaşsaydık, asla sayı azlığı yüzünden yenilmezdik." dedi.[10]
Hevazin ve Sakıf kabileleri ise, aralarında ittifak yaparak kadınları ve çocukları da dahil olmak üzere tam bir seferberlik hazırlığı ile Huneyn denen yerde savaşmaya çıktılar. Müslümanları şaşırtıp tuzağa düşürmek için pusuya yattılar. İslâm ordusunun öncü güçleri bu pusu yerinin yakınına vardıklarında, pusudaki güçler bu öncü güçleri geri kaçmak zorunda bıraktılar. Onlar geri kaçınca, arkadan gelen diğer Müslüman güçler de düşman silâhlarından paniğe kapılarak geri kaçtı. Allah'ın elçisinin yanında sadece on kişi kaldı. Bu on kişinin dokuzu Haşimoğulları'ndan ve biri de Eymen (Ümmü Eymen'in oğlu) idi. Müslümanların uğradıkları bu bozgun, münafıklar arasında büyük bir mutluluk ve sevinç uyandırdı. Ebu Süfyan büyük bir yaygara ile ortaya çıktı ve "Denize kadar sürülünceye dek onların hezimeti son bulmaz." dedi. Bir başkası: "Haberiniz olsun, bugün büyü bozuldu." dedi. Bu arada, bu karışık durumda ortaya çıkan bir başkası Hz. Peygamber'i (s.a.a) öldürmeye girişti.[11]
Hz. Peygamber (s.a.a), amcası Abbas'a yüksek bir kaya üzerine çıkarak kaçmakta olan muhacir ile ensarın savaşçılarına şöyle seslenmesini emretti: "Ey Bakara Suresi'nde kastedilen Müslümanlar, ey ağacın altında Peygamber'e biat edenler! Bana doğru gelin. Nereye kaçıyorsunuz? Bu, Allah Resulü'dür."
Bu çağrı üzerine gaflet sonrası bir bilinç geri gelir gibi oldu. Müslümanlar gevşeme sonrasında yeni bir heyecan buldular. Hz. Peygamber'i (s.a.a) destekleme ve İslâm'ı savunma doğrultusundaki vaatlerine bağlılıklarını yeniledikleri görüldü... Hz. Peygamber Müslümanları coşturan bu heyecanı görünce: "Şimdi tandır ateşlendi; ben peygamberim, bu yalan değil; ben Abdulmuttalip oğluyum." dedi. Yüce Allah Müslümanların kalplerine huzur ve soğukkanlılık indirdi ve onları desteği ile teyit etti. Bunun sonucunda kâfir ordusunun birlikleri hezimete uğrayarak geri kaçtılar. Arkalarında altı bin esir ile pek çok miktar da ganimet bırakmışlardı.[12] Hz. Peygamber (s.a.a) düşmanın Evtas, Nahle ve Taif mıntıkalarına kadar kovalanması tamamlanıncaya kadar ganimetlerin korunmasını ve esirlerin gözetim altında tutulmasını emretti.
Hz. Peygamber'in (s.a.a) yüce ahlâkının, büyük affediciliğinin ve geniş merhametinin bir belirtisi, bu savaş sonrasında da ortaya çıktı. Çünkü Ümmü Süleym'in cepheden kaçarak Resulullah'ı korumasız bırakanların öldürülmesi yolundaki teklifine: "Allah işin üstesinden geldi, Allah'ın afiyeti daha geniştir." karşılığını verdi.
Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.a) Müslümanlardan birinin duyduğu kinin etkisi ile müşriklerin küçük çocuklarını öldürdüğünü öğrenince, buna kızdı ve "Bazıları nasıl oluyor da öldürme eylemini küçük çocukları kapsayacak kadar ileri götürdüler. Haberiniz olsun, biz çocukları öldürmeyiz!" dedi. Useyd b. Hudeyr'in Hz. Peygamber'e: "Ey Allah'ın Resulü, onlar müşriklerin çocukları değiller mi?" karşılığını vermesi üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: "Sizin en seçkinleriniz ve en iyileriniz, müşrik çocukları değil mi? Herkes fıtrat üzere doğar ve konuşmaya başlayıncaya kadar bu doğal niteliğini sürdürür. Sonra ana-babası onu Yahudi veya Hıristiyan yapar."[13]
Müslüman güçler, düşman güçleri Taif'e kadar kovalamayı sürdürdüler. Taif'e ulaşınca orayı yirmi küsur gün kuşattılar. Kaleye sığınan düşman, surların ve hurma bahçelerinin arkasından Müslümanlara ok attı. Yirmi küsur günün sonunda Hz. Peygamber (s.a.a) birçok gerekçe ile Taif'ten ayrıldı.
Dönüşünde düşman esirlerin ve ganimet mallarının toplandığı yer olan Ceirrane'ye vardığında, kendisinden af isteyen Hevazin kabilesinin temsilcileri Hz. Peygamber'in huzuruna çıktılar. Şöyle dediler: "Ey Allah'ın Resulü, bu esirler arasında çocukluğunda senin bakımını üstlenen halaların ve teyzelerin de var. -Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in (s.a.a) yanlarında süt emme çağını yaşadığı Sa'doğulları, Hevazin kabilesinin bir kolu idi.- Eğer biz vaktiyle Haris b. Ebu Şimr'e veya Nü'man b. Münzir'e çocukluklarında süt emzirseydik de sonra senin başımıza getirdiğin durumun benzerini başımıza getirselerdi, onlardan bize şefkat ve bağlılık göstermelerini umardık. Oysa sen kendisine bakım ve gözetim hizmeti verilenlerin en hayırlısısın." Bu istek üzerine Hz. Peygamber ya esirleri veya ganimet mallarını tercih etmelerini istedi. Hevazinliler esirlerin serbest bırakılmasını tercih ettiler. Arkasından Peygamber onlara: "Ganimet mallarından bana ve Abdulmuttalipoğulları'na düşen payları size geri veriyorum." dedi. Hz. Peygamber böyle deyince, bütün Müslümanlar başkomutanları olan Peygamber'e uyarak hemen paylarına düşen ganimet mallarını Hevazinlilere bağışladılar.[14]
Resulullah (s.a.a), üstün bilgeliğinin, insanların vicdanlarını kavrayan geniş dirayetinin, herkesi doğru yola iletme gayretinin ve savaş ateşini söndürme isteğinin somut bir göstergesi olarak bu savaşın kışkırtıcısı olan Malik b. Avf'ı bile, eğer Müslümanlığı kabul etmek üzere huzuruna gelirse, af kapsamına alacağını şöyle duyurdu: "Malik'e haber verin. Eğer Müslüman olarak yanıma gelirse, ailesini ve malını kendisine iade edeceğim gibi, ayrıca ona yüz deve veririm." Bu sözleri öğrenen Malik, hemen Müslüman oldu.[15]
Ganimetlerin Bölüştürülmesi
Müslümanlar Resulullah'ın (s.a.a) başına üşüştüler. Israrla ganimet mallarını paylaştırmasını istiyorlardı. O kadar ki, onu bir ağacın altına sığınmak zorunda bıraktılar ve cüppesini çıkarıp aldılar. Bu sıkıştırmalar üzerine Hz. Peygamber onlara: "Cüppemi verin, vallahi eğer size verilecek Tihame ağaçlarının sayısı kadar küçükbaş hayvan bile olsaydı, onları aranızda bölüştürürdüm. Sonra da beni ne cimri, ne korkak ve ne de yalancı olarak bulurdunuz." dedi.
Hz. Peygamber (s.a.a) bu sözleri söyledikten sonra yerinden kalktı ve bir devesinin hörgücünden bir tutam kıl kopararak iki parmağı arasına koydu ve sonra havaya kaldırarak ganimet mallarının bölüştürülmesini bekleyen gazilere: "Ey insanlar, sizin ganimetlerinizde ve bir tutam bu kılda humus dışında benim payım yoktur. Humus da size geri döndürülecektir." dedi. Arkasından bölüştürmenin adaletli olması için ele geçen bütün ganimetlerin geri döndürülmesini emretti.
Hz. Peygamber bu ganimet bölüşümün de ilkönce kalpleri İslam’a yumuşatılmak istenenlere ganimetlerden pay vermeye başladı. Uygulamanın bu ilk adımında Ebu Süfyan, oğlu Muaviye, Hekim b. Hizam, Haris b. Haris, Suheyl b. Amr, Huveytip b. Abduluzza, Safvan b. Umeyye ve benzerleri gibi daha düne kadar Peygamber'e düşmanlık yapan ve ona karşı savaşan küfür ve şirk önderlerini pay verilecekler kapsamına aldı. Daha sonra kendi adına humustan ayırdığı bölümü aralarında bölüştürdü. Yalnız Hz. Peygamber'in bu uygulaması İslâm'ın yararını ve Peygamber'in (s.a.a) amacını idrak edememiş bazı Müslümanların gönüllerinde burukluk ve kıskançlık duyguları uyandırdı. Öyle ki, böylelerinden biri ona: "Seni adil görmüyorum." dedi. Hz. Peygamber bu kişiye: "Yazıklar olsun sana, eğer bende adalet yoksa, o kimde bulunabilir?" karşılığını verdi. Ömer b. Hattab, bu kişiyi hemen öldürmek istedi. Fakat Hz. Peygamber buna izin vermeyerek Ömer'e şöyle dedi: "Bırak onu; onun öyle taraftarları olacak ki, dinin alabildiğine derinliklerine dalacaklar ve sonunda okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar."[16]
Ensarın İtirazı
Ensar Müslümanların önde gelen bir temsilcisi olan Sa'd b. Ubade, ensar arasında dilden dile dolaşan şu sözleri Hz. Peygamber'e (s.a.a) iletmeyi uygun gördü: "Allah'ın Resulü, kavmi ile buluşunca sahabîlerini unuttu." Sa'd, ensarı bir yerde topladı ve kerem sahibi Hz. Peygamber (s.a.a) onlara bir konuşma yaptı. Konuşmasına başlamadan önce Allah'a hamd ve onu övme görevini yerine getirdi. Arkasından şöyle dedi:
"Ey ensar Müslümanları, içinizden geçen duyguları ifade ettiğiniz ve bana ulaşan sözleriniz nedir? Ben size geldiğimde, sapıktınız da Allah sizi doğru yola iletmedi mi? Fakirdiniz de Allah sizi varlıklı yapmadı mı? Birbirinize düşmandınız da Allah kalplerinizi uzlaştırmadı mı?" Ensar Müslümanları: "Evet, Allah ve O'nun Resulü, en güvenilir ve en üstündür. (Yani güvenilen ve üstün dayanağımızdır.)" karşılığını verdiler. Hz. Peygamber: "Ey ensar Müslümanları, bana cevap verir misiniz?" sorusunu sordu. Ensar Müslümanları: "Ey Allah'ın Resulü, sana ne cevap verelim?" diye sordular. Hz. Peygamber sözlerine şöyle devam etti:
"Eğer isteseydiniz şöyle derdiniz ve doğru da söylemiş olurdunuz: 'Sen bize yalanlanmış olarak geldin, biz seni tasdik ettik; bize yalnızlığa itilmiş olarak geldin, biz seni destekledik; bize kovulmuş olarak geldin, biz seni bağrımıza bastık; bize yoksul ve çaresiz geldin, biz seni huzura kavuşturduk.' Ey ensar Müslümanları, içinizde dünya ile ilgili bir huzursuzluk sebebi buldunuz. Ben bu dünyalık ile Müslüman olsunlar diye bir kavmin kalplerini kazanmak istedim ve sizi İslâm'ınıza havale ettim. Ey ensar Müslümanları, insanlar koyunları ve develeri alıp götürürken, sizin evlerinize Resulullah ile birlikte dönmeniz sizi hoşnut etmez mi? Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Allah'ın adına yemin ederim ki, eğer hicret olmasaydı, ben ensardan bir kişi olurdum. Eğer tüm insanlar bir geçide ve ensar başka bir geçide girse, ben ensarın girdiği geçide girerim."
Hz. Peygamber'in (s.a.a) ensar Müslümanlarına söylediği bu sözler, onların kalplerinde Peygamber'e yönelik bir sevgi ve onun hakkındaki hatalı tasavvurlarına dönük bir bilinç uyandırdı. Bu sevginin ve bilincin etkisi ile hüngür hüngür ağlayarak: "Ey Allah'ın Resulü, bu nasipten, bu paydan hoşnuduz!" dediler.
Hz. Peygamber (s.a.a) yanındakiler ile birlikte zilkade ayında Ceirrane'den ayrılarak Mekke'ye doğru hareket etti. Mekke'de umresini tamamlayarak ihramından çıktı ve Uttab b. Useyd'i Muaz b. Cebel ile birlikte Mekke'de yerine temsilci olarak bırakıp yanındaki muhacirler ve ensar ile birlikte Medine'ye doğru yola çıktı.[17]


[1] - İsrâ, 81
[2] - Müsned-i Ahmed, c.1, s.151; Feraidu's-Simtayn, c.1, s.249; Kenzü'l-Ümmal, c.13, s.171; es-Siretu'l-Halebiyye, c.3, s.86
[3] - Hucurât, 13
[4] - Biharu'l-Envar, c.21, s.106; es-Siretu'n-Nebeviyye, c.2, s.412
[5] - Biharu'l-Envar, c.21, s.113; Mumtehine, 12
[6] - Sunen-i İbn-i Mace, hadis: 3109; Kenzü'l-Ümmal, hadis: 34682; ed-Dürrü'l-Mensûr, c.1, s.122, Daru'l-Fikr bas.
[7] - es-Siretu'n-Nebeviyye, c.2, s.420; el-Hisal, s.562; el-Emali, Şeyh Tusî, s.318
[8] - et-Tabakat, c.2, s.148
[9] - Huneyn Savaşı, Hicret'in 8. yılının şevval ayında gerçekleşti.
[10] - et-Tabakatu'l-Kübra, c.2, s.150; el-Meğazî, c.2, s.889
[11] - es-Siretu'n-Nebeviyye, c.2, s.443; el-Meğazî, c3, s.99
[12] - Bu münasebetle inen Tevbe Suresi'nin birkaç ayetinde yüce Allah'ın teyidi ve desteği açıklanırken silâha, teçhizata ve asker sayısına bel bağlama ve bunları zafer sebebi kabul etme yaklaşımı kınanıyordu.
[13] - İmtau'l-Esma, c.1, s.409
[14] - Seyyidu'l-Murselin, c.2, s.53; el-Meğazî, c.3, s.949-953
[15] - el-Meğazî, c.3, s.954-955
[16] - es-Siretu'n-Nebeviyye, c.2, s.496; el-Meğazî, c.3, s.948
[17] - es-Siretu'n-Nebeviyye, c.2, s.498; el-Meğazî, c.3, s.957

Google+ WhatsApp