Peygamberlerin Üç Aşamalı Masumluğu

Peygamberlerin Üç Aşamalı Masumluğu

İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi.

Peygamberlerin Üç Aşamalı Masumluğu
Allame Hüseyni
Biz, Şia’nın görüşünü ispat etmek için ilk önce Kur’an-ı Kerim’e dayanarak peygamberlerin masum olduklarını açıklamaya çalışacağız sonra da Ehlibeyt imamlarının masum oldukları konusuna geçeceğiz.
Peygamberlerde masumluk şu üç konudadır:
1.Vahyi algılamada masumiyet: Yani, peygamberin kalbi vahyi algılarken hata işlemeyecek bir biçimde olmalıdır. Vahyi artırıp eksiltmeden almalı ve yansıtmalıdır.
2. Vahyi ulaştırmada masumiyet: Yani peygamber vahyi aldığı gibi iletmelidir. Vahyi iletirken onu hata ve unutkanlık sonucu artırıp eksiltmemelidir.
3. Günah konusunda masumiyet: Yani Allah’a kul olmayla bağdaşmayan her türlü davranıştan uzak olmalıdır. Günah olan her türlü işten ister söz, ister fiil olsun arınmış olmalıdır. Bu üç aşamayı bir tek cümlede ifade edecek olursak şöyle diyebiliriz: Peygamberde onu her türlü hata ve günahtan koruyan, Allah tarafından verilmiş ilahi bir güç olmalıdır. İşte bu makama sahip olana masum denir.
Ama insanın hislerinde oluşan yanılgılar gibi, bu üç konunun dışında kalan şeylerdeki hatalar Şia ve Ehli- Sünnetin masumiyetle ilgili bahislerinin dışında kalır.
Yukarıda açıklanan üç mevzu ile ilgili masumluğu ispatlayan ayetlerden biri şu ayettir:
“İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak üzere kitapları da gönderdi...” (Bakara Suresi: 213)
Bu ayet peygamberlerin ve ilahi kitapların gönderiliş gayesinin insanları hakka davet etmek ve onları ihtilafa düştüğü her konuda,- ister inançla ilgili olsun isterse davranışla- doğruya rehberlik etmek olduğunu açıklıyor.
Yüce Allah bu hedefinde hiçbir zaman yanılgıya düşmez Kur’an-ı Kerim bu gerçeğe işaretle şöyle buyurmaktadır:
“Rabbim asla yanılmaz ve unutmaz.” (Taha: 52)
Yine bu hedefe ulaşmada hiçbir şey Yüce Allah’ın iradesinin önüne geçemez ve ona engel olamaz. Nitekim Kur’an:
“...Şüphesiz Allah irade ettiği bir işi yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak: 3)
“Allah irade ettiği her şeyi yerine getirmeye kadirdir.” (Yusuf: 21) buyurmaktadır.
Buna göre, Allah Teala, peygamberleri söz konusu hedefin gerçekleşmesi için, vahyi almak ve onu ulaştırmakta her türlü hatadan korumalıdır. Çünkü peygamberin kalbi vahyi algılamak ve ulaştırmakta hata ederse o zaman peygamberlerin gönderiliş gayesi gerçekleşmiş olamaz.
Peygamberlerin gönderiliş gayesi, “İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak üzere kitapları da gönderdi...” ayetinde açıklandığı üzere, insanları ihtilafa düştükleri konularda hakka yöneltmektir.
Eğer vahyi iletmekte bir yanılgı ve hata oluşursa, bunun anlamı ya neuzibillah Allah’ın peygamberi seçmede ya da onlara vahyi tam olarak ulaştırmada yanılgıya düşmüş olmasıdır oysa “Rabbim asla yanılmaz ve unutmaz.” (Taha: 52) ayeti gereğince, Allah hata etmez ve unutmaz ya da- Allah’ın iradesinin doğru şekilde vahyi ulaştırmak olmasına rağmen,- bazı dış engeller yüzünden bunun gerçekleşmediğidir ki bu da “...Şüphesiz Allah irade ettiği bir işi yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak: 3) “Allah irade ettiği her şeyi yerine getirmeye kadirdir.” (Yusuf: 21) ayetleri gereğince Allah hakkında düşünülemez.
Buna göre, Allah Teala peygamberlerini vahyi alıp ulaştırmada her türlü hatadan korumalıdır. Onların kalpleri vahyi alırken ve onu iletirken her türlü ıstıraptan uzak olmalıdır Ancak bu şekilde, vahyi alma aşamasında ve onu iletmede her çeşit hata ve yanlış korunmuş olacaktır.
Ama üçüncü aşamada yanı günahtan uzak olma aşamasındaki masumiyeti açıklamak için şu noktaya değinmek gerekir ki eğer peygamber bir günahı işlerse bu o işin helal ve mubah olduğunu gösterir. Çünkü akıllı bir insan kötü bildiği bir işi yapmaz. Buna göre kendisinin yasak ve haram olduğunu açıkladığı bir işi kendisi yapacak olursa bu onun kendisinin ilahi emirlerle ilgili gerçekleri iletmede çelişkiye düştüğü anlamına gelir. Yani kendi söz ve davranışıyla iki zıt şeye halkı çağırdığını ifade eder.
Çelişkili bir şeyi tebliğ etmenin, hakkı tebliğ etmek sayılmayacağı açıktır. Çünkü söz ve davranışlarından her biri diğerini yalanlar ve diğerini iptal eder. Allah Teala, hakkı tebliğ etmekle görevlendirdiği peygamberlerinin çelişkili şeyleri tebliğ etmelerine izin vermez. Buna göre peygamberlerin ilahi risaleti iletmede masum olmaları onların her türlü günah işlemekten de masum olmalarını gerektirir.
İmamların da, ümmet içerisinde ilahi kanunların yani şeriatın koruyuculuğuyla görevli oldukları için, bu açından peygamberlerle hiçbir farkları yoktur. Farkları sadece peygamber şeriatı ve ilahi kitabı getiricisi olması noktasındadır. İmam, şeriatın getiricisi olmamakla beraber onu her türlü tahrif ve sapıklıktan koruyandır. Bu yüzden peygamberlerin masum olmalarını gerektiren deliller onların da masum olduğunu gerekli kılar.
Merhum Küleyni El-Kafi kitabının, El-Hüccet bölümünde Ali b. İbrahim’den, o da babasından, o da Hasan b. İbrahim’den, o da Yunus b. Ya’kup’dan o da İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle rivayet etmiştir: İmam Cafer Sadık aleyhisselam’ın huzurunda aralarında Hamran b. A’yun, Muhammed b. Nu’man, Huşam b. Salim, Tayyar ve değerli bir genç olan Huşam b. Hakem’in de bulunduğu bir grup vardı.
İmam Cafer Sadık (a.s) Huşam b. Hakem’e “Ey Huşam” dedi, “seninle Amr b. Ubeyd arasında geçen konuşmayı bize anlatır mısın?”
Huşam: “Ey Resulullah’ın evladı” dedi, “Sizin makamınız çok yücedir sizin huzurunuzda konuşmam uygun olmaz. Ben sizden utanıyorum huzurunuzda konuşmaya dilim tutmuyor.”
İmam: “Size bir şeyi emrettiğimde onu yerine getirin” diye buyurdu.
Bunun üzerine Huşam şöyle dedi: Amr b. Ubeyd’in durumundan ve onun Basra camiinde oturarak halkla konuşmasından haberdar oldum. Bu durum bana çok ağır geldi. Onunla mülakat ederek münazara etmek için yola koyuldum ve Basra’ya vardım. Cuma günü idi. Basra camiine ulaştığımda halktan kalabalık bir grubun büyük bir halka kurup oturduklarını gördüm. Amr b. Ubeyd konuşuyordu halktan sorusu olan da sorularını soruyor ve o da cevaplandırıyordu.
Amr b. Ubeyd, yünden yapılmış siyah bir şal beline bağlamış ve diğer birini de atkı olarak omuzlarına atmıştı.
Ben halktan Amr’a ulaşabilmem için yol vermelerini rica ettim. Bana yol veren kalabalığın içerisinden geçerek Amr b. Ubeyd’in yanına yaklaştım dizlerimin üzerinde yere oturdum. Sonra: “Ey büyük bilgin, ben garip biriyim soru sormama izin verir misin?” dedim.
-Buyurun dedi.
(sonra aramızda böyle bir konuşma oldu)
-Gözünüz var mı?
-Oğlum bu nasıl sorudur? Gözlerimin olduğunu kendin görüyorsun. Artık sormana ne gerek vardır?
- Benim sorum budur. Sorumun cevabını verir misiniz?
- İstediğini sor; gerçi soruların anlamsız ve ahmakça sorulardır.
- Sorumun cevabını verin lütfen.
- İstediğini sor.
- Gözünüz var mı?
- Evet
- Gözünüz ne işe yarıyor?
-Onunla renkleri ve şahısları görüyorum
-Burnunuz var mı?
-Evet.
-Burnunuz ne işe yarıyor?
-Onunla kokuları algılıyorum.
-Ağzınız var mı?
-Evet.
-Ağzınız ne işe yarıyor?
- Onunla yemekleri tadıyorum
-Kulağınız var mı?
- Evet.
-Kulağınız ne işe yarıyor?
- Onunla sesleri duyuyorum.
-Beyniniz var mı?
-Evet.
-O ne işe yarıyor?
-Duyu organları yoluyla algıladığım şeyleri birbirinden ayırıyorum.
-Duyu organlarınızın varlığı sizi beyne gereksinim duymaktan müstağni kılmıyor mu?
-Hayır.
-Nasıl beyne ve idrak gücüne gereksinim duyuyorsunuz, oysa bütün organlarınızın sapasağlam ve kusursuzdurlar?
-Evladım bu organlar gördükleri, kokladıkları, tattıkları ya da duydukları bir şeyin gerçek olup olmadığında şüphe ettiklerinde beyin ve idrak gücüne başvururlar beyin doğruyu teşhis eder ve doğru olana güvenerek şüpheli olanı iptal eder.
Huşam: “Demek ki Allah, duyuların yanılgılarını gidermek için kalp ile beyin yaratmıştır, değil mi?
-Evet.
-İnsan için beyin gereklidir; aksı taktirde insanın organları yanılgıya düşer değil mi?
-Evet.
-Ey Eba Mervan! Yüce Allah insanların duyu organlarını başıboş bırakmamış; doğru şekilde algılanan şeyleri tasdik etmesi, hatalı olan şeyleri doğrulardan ayırması, doğrulara güvenip ve doğru olmayan şeyleri geçersiz kılması için onlara bir önder tayin etmiştir; nasıl olur da bu insanları hayret ve sapıklıkta bırakır ve insanların şüphe ve ihtilafta kalmasına izin verir; onların şüphe ve şeklerini kaldıracak şaşkınlıklarını giderecek bir imam tayin etmez. Oysa Allah senin vücudunda bile, his ve azalarını, şaşkınlıktan kurtarmak için bir önder belirlemiştir.”
Huşam sözlerine şöyle devam etti: “Amr b. Ubeyd bir şey söylemedi ve susup kaldı; sonra: “Sen Huşam b. Hakem misin?” diye sordu.
Ben: “Hayır” dedim.
Onun arkadaşlarından mısın? dedi.
Ben: tekrar “hayır” dedim.
Nereden geldin ve nerelisin? diye sordu.
Ben, “Kufe’liyim” dedim.
- O zaman şüphesiz sen Huşam’ın kendisisin dedi.
Bunun üzerine kalktı ve beni kendi yerinde oturttu; artık ben oradan ayrılıncaya kadar da bir şey konuşmadı.
Huşam diyor ki, İmam Cafer Sadık benim Amr b. Ubeyd’le bu şekilde münazara yaptığımı açıkladığımda çok sevindi ve güldü, Ey Huşam, dedi: “Bu münazara yöntemini kimden öğrendin?”
Ben: “Bu şekil münazarayı sizden öğrendim ama yerine göre onu gerektiği şekilde tatbik ediyorum,” dedim.
İmam: “Allah’a ant olsun ki,” dedi, Bu şekil münazara Hz. İbrahim (a.s) ve Musa (a.s)’ın kitaplarında yazılıdır.
Peygamberlerin Üç Aşamalı Masumluğu
Allame Hüseyni
Biz, Şia’nın görüşünü ispat etmek için ilk önce Kur’an-ı Kerim’e dayanarak peygamberlerin masum olduklarını açıklamaya çalışacağız sonra da Ehl-i Beyt imamlarının masum oldukları konusuna geçeceğiz.
Peygamberlerde masumluk şu üç konudadır:
1. Vahyi algılamada masumiyet: Yani, peygamberin kalbi vahyi algılarken hata işlemeyecek bir biçimde olmalıdır. Vahyi artırıp eksiltmeden almalı ve yansıtmalıdır.
2. Vahyi ulaştırmada masumiyet: Yani peygamber vahyi aldığı gibi iletmelidir. Vahyi iletirken onu hata ve unutkanlık sonucu artırıp eksiltmemelidir.
3. Günah konusunda masumiyet: Yani Allah’a kul olmayla bağdaşmayan her türlü davranıştan uzak olmalıdır. Günah olan her türlü işten ister söz, ister fiil olsun arınmış olmalıdır. Bu üç aşamayı bir tek cümlede ifade edecek olursak şöyle diyebiliriz: Peygamberde onu her türlü hata ve günahtan koruyan, Allah tarafından verilmiş ilahi bir güç olmalıdır. İşte bu makama sahip olana masum denir.
Ama insanın hislerinde oluşan yanılgılar gibi, bu üç konunun dışında kalan şeylerdeki hatalar Şia, ve Ehli- Sünnetin masumiyetle ilgili bahislerinin dışında kalır.
Yukarıda açıklanan üç mevzu ile ilgili masumluğu ispatlayan ayetlerden biri şu ayettir:
“İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak üzere kitapları da gönderdi...” (Bakara Suresi: 213)
Bu ayet peygamberlerin ve ilahi kitapların gönderiliş gayesinin insanları hakka davet etmek ve onları ihtilafa düştüğü her konuda,- ister inançla ilgili olsun isterse davranışla- doğruya rehberlik etmek olduğunu açıklıyor.
Yüce Allah bu hedefinde hiçbir zaman yanılgıya düşmez Kur’an-ı Kerim bu gerçeğe işaretle şöyle buyurmaktadır:
“Rabbim asla yanılmaz ve unutmaz.” (Taha: 52)
Yine bu hedefe ulaşmada hiçbir şey Yüce Allah’ın iradesinin önüne geçemez ve ona engel olamaz. Nitekim Kur’an:
“...Şüphesiz Allah irade ettiği bir işi yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak: 3)
“Allah irade ettiği her şeyi yerine getirmeye kadirdir.” (Yusuf: 21) buyurmaktadır.
Buna göre, Allah Teala, peygamberleri söz konusu hedefin gerçekleşmesi için, vahyi almak ve onu ulaştırmakta her türlü hatadan korumalıdır. Çünkü peygamberin kalbi vahyi algılamak ve ulaştırmakta hata ederse o zaman peygamberlerin gönderiliş gayesi gerçekleşmiş olamaz.
Peygamberlerin gönderiliş gayesi, “İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak üzere kitapları da gönderdi...” ayetinde açıklandığı üzere, insanları ihtilafa düştükleri konularda hakka yöneltmektir.
Eğer vahyi iletmekte bir yanılgı ve hata oluşursa, bunun anlamı ya neuzibillah Allah’ın peygamberi seçmede ya da onlara vahyi tam olarak ulaştırmada yanılgıya düşmüş olmasıdır oysa “Rabbim asla yanılmaz ve unutmaz.” (Taha: 52) ayeti gereğince, Allah hata etmez ve unutmaz ya da- Allah’ın iradesinin doğru şekilde vahyi ulaştırmak olmasına rağmen,- bazı dış engeller yüzünden bunun gerçekleşmediğidir ki bu da “...Şüphesiz Allah irade ettiği bir işi yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak: 3) “Allah irade ettiği her şeyi yerine getirmeye kadirdir.” (Yusuf: 21) ayetleri gereğince Allah hakkında düşünülemez.
Buna göre, Allah Teala peygamberlerini vahyi alıp ulaştırmada her türlü hatadan korumalıdır. Onların kalpleri vahyi alırken ve onu iletirken her türlü ıstıraptan uzak olmalıdır Ancak bu şekilde, vahyi alma aşamasında ve onu iletmede her çeşit hata ve yanlış korunmuş olacaktır.
Ama üçüncü aşamada yanı günahtan uzak olma aşamasındaki masumiyeti açıklamak için şu noktaya değinmek gerekir ki eğer peygamber bir günahı işlerse bu o işin helal ve mubah olduğunu gösterir. Çünkü akıllı bir insan kötü bildiği bir işi yapmaz. Buna göre kendisinin yasak ve haram olduğunu açıkladığı bir işi kendisi yapacak olursa bu onun kendisinin ilahi emirlerle ilgili gerçekleri iletmede çelişkiye düştüğü anlamına gelir. Yani kendi söz ve davranışıyla iki zıt şeye halkı çağırdığını ifade eder.
Çelişkili bir şeyi tebliğ etmenin, hakkı tebliğ etmek sayılmayacağı açıktır. Çünkü söz ve davranışlarından her biri diğerini yalanlar ve diğerini iptal eder. Allah Teala, hakkı tebliğ etmekle görevlendirdiği peygamberlerinin çelişkili şeyleri tebliğ etmelerine izin vermez. Buna göre peygamberlerin ilahi risaleti iletmede masum olmaları onların her türlü günah işlemekten de masum olmalarını gerektirir.
İmamların da, ümmet içerisinde ilahi kanunların yani şeriatın koruyuculuğuyla görevli oldukları için, bu açından peygamberlerle hiçbir farkları yoktur. Farkları sadece peygamber şeriatı ve ilahi kitabı getiricisi olması noktasındadır. İmam, şeriatın getiricisi olmamakla beraber onu her türlü tahrif ve sapıklıktan koruyandır. Bu yüzden peygamberlerin masum olmalarını gerektiren deliller onların da masum olduğunu gerekli kılar.
Merhum Küleyni El-Kafi kitabının, El-Hüccet bölümünde Ali b. İbrahim’den, o da babasından, o da Hasan b. İbrahim’den, o da Yunus b. Ya’kup’dan o da İmam Cafer Sadık (a.s)’dan şöyle rivayet etmiştir: İmam Cafer Sadık aleyhisselam’ın huzurunda aralarında Hamran b. A’yun, Muhammed b. Nu’man, Huşam b. Salim, Tayyar ve değerli bir genç olan Huşam b. Hakem’in de bulunduğu bir grup vardı.
İmam Cafer Sadık (a.s) Huşam b. Hakem’e “Ey Huşam” dedi, “seninle Amr b. Ubeyd arasında geçen konuşmayı bize anlatır mısın?”
Huşam: “Ey Resulullah’ın evladı” dedi, “Sizin makamınız çok yücedir sizin huzurunuzda konuşmam uygun olmaz. Ben sizden utanıyorum huzurunuzda konuşmaya dilim tutmuyor.”
İmam: “Size bir şeyi emrettiğimde onu yerine getirin” diye buyurdu.
Bunun üzerine Huşam şöyle dedi: Amr b. Ubeyd’in durumundan ve onun Basra camiinde oturarak halkla konuşmasından haberdar oldum. Bu durum bana çok ağır geldi. Onunla mülakat ederek münazara etmek için yola koyuldum ve Basra’ya vardım. Cuma günü idi. Basra camiine ulaştığımda halktan kalabalık bir grubun büyük bir halka kurup oturduklarını gördüm. Amr b. Ubeyd konuşuyordu halktan sorusu olan da sorularını soruyor ve o da cevaplandırıyordu.
Amr b. Ubeyd, yünden yapılmış siyah bir şal beline bağlamış ve diğer birini de atkı olarak omuzlarına atmıştı.
Ben halktan Amr’a ulaşabilmem için yol vermelerini rica ettim. Bana yol veren kalabalığın içerisinden geçerek Amr b. Ubeyd’in yanına yaklaştım dizlerimin üzerinde yere oturdum. Sonra: “Ey büyük bilgin, ben garip biriyim soru sormama izin verir misin?” dedim.
-Buyurun dedi.
(sonra aramızda böyle bir konuşma oldu)
-Gözünüz var mı?
-Oğlum bu nasıl sorudur? Gözlerimin olduğunu kendin görüyorsun. Artık sormana ne gerek vardır?
- Benim sorum budur. sorumun cevabını verir misiniz?
- İstediğini sor; gerçi soruların anlamsız ve ahmakça sorulardır.
- Sorumun cevabını verin lütfen.
- İstediğini sor.
- Gözünüz var mı?
- Evet
- Gözünüz ne işe yarıyor?
-Onunla renkleri ve şahısları görüyorum
-Burnunuz var mı?
-Evet.
-Burnunuz ne işe yarıyor?
-Onunla kokuları algılıyorum.
-Ağzınız var mı?
-Evet.
-Ağzınız ne işe yarıyor?
- Onunla yemekleri tadıyorum
-Kulağınız var mı?
- Evet.
-Kulağınız ne işe yarıyor?
- Onunla sesleri duyuyorum.
-Beyniniz var mı?
-Evet.
-O ne işe yarıyor?
-Duyu organları yoluyla algıladığım şeyleri birbirinden ayırıyorum.
-Duyu organlarınızın varlığı sizi beyne gereksinim duymaktan müstağni kılmıyor mu?
-Hayır.
-Nasıl beyne ve idrak gücüne gereksinim duyuyorsunuz, oysa bütün organlarınızın sapasağlam ve kusursuzdurlar?
-Evladım bu organlar gördükleri, kokladıkları, tattıkları ya da duydukları bir şeyin gerçek olup olmadığında şüphe ettiklerinde beyin ve idrak gücüne baş vururlar beyin doğruyu teşhis eder ve doğru olana güvenerek şüpheli olanı iptal eder.
Huşam: “Demek ki Allah, duyuların yanılgılarını gidermek için kalp ile beyin yaratmıştır, değil mi?
-Evet.
-İnsan için beyin gereklidir; aksı taktirde insanın organları yanılgıya düşer değil mi?
-Evet.
-Ey Eba Mervan! Yüce Allah insanların duyu organlarını başı boş bırakmamış; doğru şekilde algılanan şeyleri tasdik etmesi, hatalı olan şeyleri doğrulardan ayırması, doğrulara güvenip ve doğru olmayan şeyleri geçersiz kılması için onlara bir önder tayin etmiştir; nasıl olur da bu insanları hayret ve sapıklıkta bırakır ve insanların şüphe ve ihtilafta kalmasına izin verir; onların şüphe ve şeklerini kaldıracak şaşkınlıklarını giderecek bir imam tayin etmez. Oysa Allah senin vücudunda bile, his ve azalarını, şaşkınlıktan kurtarmak için bir önder belirlemiştir.”
Huşam sözlerine şöyle devam etti: “Amr b. Ubeyd bir şey söylemedi ve susup kaldı; sonra: “Sen Huşam b. Hakem misin?” diye sordu.
Ben: “Hayır” dedim.
Onun arkadaşlarından mısın? dedi.
Ben: tekrar “hayır” dedim.
Nereden geldin ve nerelisin? diye sordu.
Ben, “Kufe’liyim” dedim.
- O zaman şüphesiz sen Huşam’ın kendisisin dedi.
Bunun üzerine kalktı ve beni kendi yerinde oturttu; artık ben oradan ayrılıncaya kadar da bir şey konuşmadı.
Huşam diyor ki, İmam Cafer Sadık benim Amr b. Ubeyd’le bu şekilde münazara yaptığımı açıkladığımda çok sevindi ve güldü, Ey Huşam, dedi: “Bu münazara yöntemini kimden öğrendin?”
Ben: “Bu şekil münazarayı sizden öğrendim ama yerine göre onu gerektiği şekilde tatbik ediyorum,” dedim.
İmam: “Allah’a ant olsun ki,” dedi, Bu şekil münazara Hz. İbrahim (a.s) ve Musa (a.s)’ın kitaplarında yazılıdır.
 

Google+ WhatsApp