Peygamberlik ve Ön Belirtileri

Peygamberlik ve Ön Belirtileri

Kur'ân-ı Kerim'in nasları sağlam, dakik ve İslâm risaleti döneminin olayları ile birliktelik çağdaş özelliğine

PEYGAMBERLİK VE ÖN BELİRTİLERİ
Kur'ân-ı Kerim'in nasları sağlam, dakik ve İslâm risaleti döneminin olayları ile birliktelik çağdaş özelliğine sahip nitelikteki en sağlam ve dakik bir eski tarihî kaynaktır nasları oluştururlar. Bilimsel metodun gerektirdiğine göre de Hz. Peygamber'in (s.a.a), peygamber olarak görevlendirildiğinde ayetlerin inmeye başladığı ve vefat edinceye kadar inmeye devam ettiği döneminin olayları ile ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim'in naslarını aşmamamız gerekir.
Çünkü hadis ve siyer kitaplarında yer alan tarihî rivayetlerin derlenip yazıya geçilmeleri, anlattıkları olayların meydana geldikleri tarihten daha sonra olduğunu, ayrıca bu rivayetlerin çarpıtılmaya ve tahrif edilmeye açık olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Hâl böyleyken bu faktörleri göz önüne aldığımız takdirde o rivayetleri Kur'ân'ın, sünnetin ve aklın kesin anlamlı açıklamalarına sunarak onlara uyanları alıp, ters düşenleri reddetmemiz, şüphesiz daha doğal ve daha mantıklı bir tutum olacaktır.
Gözden kaçırmamalıyız ki, peygamberlik bir rabbanî elçilik, bir ilâhî görevdir. İnsanlığı hayat boyunca gerekli hidayet/yönlendirme ile desteklemek amacı ile yüce Allah tarafından belirlenir. Yüce Allah bu göreve kulları arasından üstün niteliklere sahip kişiyi seçer. Öyle üstün nitelikler ki, o, seçilen kişiyi kendisinden istenen büyük görevi yerine getirmeye ve onu lâyık olduğu şekilde gerçekleştirmeye lâyık kılmaktadır.
O hâlde yüce Allah tarafından gönderilen elçinin, ilâhî risaleti ve onun hedeflerini tümü ile kavraması; algılama, insanlara iletme, açıklama, uygulama, savunma ve koruma düzeylerinde kendisinden istenen fonksiyonu yerine getirmeye muktedir olması gerekir. Sayılan bütün sorumluluk düzeyleri ise sürekli olarak gelişme çizgisi boyunca bilgi, basiret, marifet, nefis sağlıklığı, batın temizliği, sabır, doğruluk, yiğitlik, huy yumuşaklığı, Allah'a bağlılık, Allah'a kulluk, Allah korkusu, masumluk (rabbanî destek ve doğrultma) ister. Peygamberlerin sonuncusu olan Resul-i Ekrem (s.a.a), peygamberler zincirinden kopuk bir halka değildi. O onların en kâmili ve en büyüğü idi. Dolayısıyla o, onların kemal sıfatlarını en yüksek oranda bir araya getirendir. Allah da elçilik görevini kime vereceğini herkesten iyi bilir.
En büyük ilâhî göreve aday olan kişinin bu görevi üstlenmeden veya onu yerine getirmeye aday olmadan önce o görevi kabullenip uygulamaya tam anlamı ile hazır olması gerekir. Bu gereklilik tartışılmaz açıklıkta bir gerçek ve bu görevin eşyanın tabiatının gerektirdiği bir zorunluluktur. Buna göre son peygamber olan Hz. Peygamber'in, peygamber olmadan önce bu ilâhî sorumluluğu yüklenmenin istediği bütün birikimlere sahip olması, bu rabbanî fonksiyonu gerçekleştirmek için gereken bütün özelliklerle donanmış olması gerekir. Kur'ân-ı Kerim'in aşağıdaki ayetleri, işte bu gerçeği teyit ediyor. Yüce Allah buyuruyor ki:
"Aziz ve hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder."[1]
"Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik."[2]
"Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: 'Benden başka ilâh yoktur; şu hâlde bana kulluk edin.' diye vahyetmiş olmayalım."[3]
"Onları, emrimiz uyarınca doğru yola ileten önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi."[4]O hâlde vahyin kaynağı yüce Allah'tır ve peygamberler de yüce Allah'ın kendilerine O’onu bir bilmelerinin, O'na kulluk etmelerinin kriterlerini vahyettiği, O'nun emri uyarınca doğru yola ileten önderler yaptığı kişilerdir erkeklerdir. Bunların yanı sıra yüce Allah onlara şeriatın yararlı işler yapmak, namaz kılmak, zekât vermek gibi ayrıntılarını da vahyeder. Çünkü onlar kullukta ve yüce Allah'a gerçek anlamı ile teslim olmanın canlı örneği olmakta başkaları için öncüdürler.
Bu konuda yüce Allah'ın özellikle Hz. Peygamber'e yönelik direktifleri Kur'ân-ı Kerim'de şöyle ifade ediliyor:
1- "Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur'ân vahyettik."[5]
2- "Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin, diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din olarak yasallaştırdı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni doğru yola iletir...[6] İşte onun için sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği kitapların hepsine inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O'nadır."[7]
3- "Kitabı ve mizanı hak olarak indiren Allah'tır."[8]
4- "Yoksa onlar (senin için); 'Allah'a karşı yalan uydurdu mu derler?' Allah dilerse senin kalbini de mühürler. Ve Allah batılı yok eder; sözleriyle hakkı ortaya koyar. Şüphesiz O, kalplerde olanları bilir."[9]
5- "Allah bir insanla ancak vahiy yolu ile veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O, yücedir, hikmet sahibidir. İşte böylece sana da emrimizle Kur'ân'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola ilettiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru yola iletmektesin."[10]
Hz. Peygamber'in (s.a.a) peygamber oluşundan vefatına kadar onunla aynı dönemde yaşayanlar Hz. Peygamber'in peygamber olmasından önce ve peygamber olduğu sıradaki hayatı hakkında bize sağlıklı ve net bir portre sunmamışlardır. Herhâlde bu konudaki en eski ve güvenilir belgeler Hz. Peygamber'in peygamberliği öncesinde onun yanından hiç ayrılmamış olan ve hayatı boyunca onunla hep birlikte olan amcası oğlu, vasisi ve kendi eliyle besleyip eğittiği Hz. Ali'den (a.s) gelen belgelerdir. Üstelik Hz. Ali'nin nakletmedeki güvenilirlik ve bu örnek şahsiyeti tanıtmadaki titizlik yönü de inkâr edilemez bir gerçektir. Hz. Ali (a.s) Hz. Peygamber'i (s.a.a) anlatırken onun peygamberlik öncesi dönemi hakkında şöyle diyor:
"O sütten kesildiği andan itibaren Allah, meleklerinden pek büyük bir meleği ona eş etmişti. O melek gece-gündüz ona yücelikler yolunu gösterdi. Âlem ehlinin en güzel huylarını belletirdi. Ben de her an devenin yavrusu nasıl anasının ardından giderse onun ardından giderdim. O her gün bana huylarından birini belletir, ona uymamı buyururdu. Her yıl Hira Dağı'na çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu sadece ben görürdüm, başkası görmezdi."[11]
Bu belge yüce Allah'ın: "Hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin."[12] Ayeti ile uyuşuyor. Bu ayet peygamberlik döneminin başlarında indi. Bilindiği gibi ahlâk, ruhun derinliklerine kök salan nefsanî bir melekedir. Birkaç günde kazanılacak bir nitelik değildir. Buna göre Hz. Peygamber'in yüce ahlâk sahibi olmakla nitelenmesi, onun bu sıfatı peygamber olmadan önce taşıdığını ortaya koyar.
Hz. Peygamber'in (s.a.a) peygamberlikten önceki kişiliğinin bazı göstergeleri onun torunlarından İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şu ifadelerinden açıkça anlaşılır: "Aziz ve celil olan Allah, Peygamberi'ni edeplendirdi ve bu edeplendirmeyi en güzel şekilde yaptı. Onun edeplendirmesini kemale erdirince: 'Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.' dedi. Sonra kullarını yönetsin diye ona din ve ümmet işini teslim etti."[13]
Şunu da unutmamak gerekir ki, yüce ahlâk tanımlaması, Hz. Peygamber'den (s.a.a) gelen: "Ben ahlâkî erdemleri tamama erdirmek üzere peygamber olarak gönderildim." şeklindeki hadisin kastettiği erdemlerin bütününü içerir. Eğer Hz. Peygamber'in kendisi henüz ahlâkî erdemleri kişiliğinde taşımasaydı, bu erdemleri tamama erdirmesi ondan nasıl beklenebilirdi? O hâlde Hz. Peygamber'in (s.a.a) peygamber olmadan önce bütün erdemlere sahip olduğunu söylemek gerekir. Çünkü ancak o takdirde yüce ahlâk sahibi olmakla nitelendirilmesi doğru ve mantıklı bir niteleme olabilir.
Demek ki, Hz. Peygamber (s.a.a) peygamber olmadan önce dengeli, ölçülü, bilinçli, mütekâmil, ahlâkî erdemleri bütünü ile içeren, yüce sıfatları ve övülmüş fiilleri bir arada bulunduran bir kişiliğin örneği idi.
İlâhî vahyin görüntülerine ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) bu vahyi nasıl algıladığına işaret eden ayetler, Hz. Peygamber'in (s.a.a) sergilediği güveni, sebatı ve yüce kalbinin algılamış olduğu ilâhî emirlere ve yasaklara tam anlamı ile olumlu karşılık verişini tereddüt kabul etmeyecek bir kesinlikte açıklarlar. Bunu anlamak için Şûrâ Suresi'nin yukarıda sunduğumuz ayetleri üzerinde tekrar düşündükten sonra bu konudaki diğer ayetleri ve bu arada aşağıdaki ayetleri okuyup irdelemek yeterlidir:
1- "Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve azmadı. O arzusuna göre konuşmaz. Söyledikleri vahyedilenden başkası değildir. Bu vahyi, güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti. Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruladı. Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı."[14]
2- "De ki: Ben, Rabbimden gelen apaçık bir delile dayanıyorum."[15]
3- "De ki: Ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Yalnız bana... vahyolunuyor."[16]
4- "De ki: Ben, sadece vahiy ile sizi uyarıyorum."[17]
5- "De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi."[18]
6- "Sana Oo'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'ân'ı (okumakta) acele etme ve 'Rabbim, benim ilmimi artır.' de!"[19]
7- "De ki: Eğer doğru yolu bulursam, bu da Rabbimin bana vahyettiği (Kur'ân) sayesindedir."[20]
8- "De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar bir basiret üzereyiz."[21]
İnsan bu ayetlerde verilen mesajları iyice akıl süzgecinden geçirdikten sonra, artık hadis ve tarih kaynaklarına dönüp onların muhkemlerini ve müteşabihlerini irdeleyip değerlendirebilir.
Ahmed b. Hanbel şöyle diyor: Abdurrezzak'ın Muammer'den, onun Zührî'den, onun Urve'den naklettiğine göre Ayşe şöyle dedi: "Peygamber'e (s.a.a) gelen vahyin ilk başlangıcı uykuda gördüğü sadık rüya idi. Onun gördüğü her rüya sabah aydınlığı gibi doğru çıkıyordu. Sonra yalnızlığı sever oldu. Tek başına Hira Mağarası'na kapanır, orada ibadete dalardı. Sonra Hatice'ye döner ve başka bir mağaraya dönmenin azık hazırlığını yapardı. Sonunda Hira Mağarası'ndayken ona hak geldi."
Bu sözlerden baş tarafında yadırganacak bir husus yok. Tek tuhaflık Ayşe'nin vahyin başlangıcına tanık olmamasıdır. Ayrıca bu rivayette Ayşe'nin bu bilgiyi kimden aldığı da belirtilmiyor. Çünkü o bu anlattıklarını doğrudan Hz. Peygamber'den nakletmiyordur. Fakat yukarıdaki sözlerin metnin devamında doğal olarak yadırgamaya, tuhaf görülmeye yol açacak unsurlarla karşılaşıyoruz. Şöyle ki:
Ayşe diyor ki: "Sonra Hatice, Hz. Peygamber'i (s.a.a) yanına alıp Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abduluzza b. Kusayy'a götürdü. Bu zat Hatice'nin amcasının, yani babasının kardeşinin oğlu idi. Cahiliye döneminde Hıristiyan olmuştu. Arap dilinde yazı yazan biri idi. Bu niteliği ile İncil'den -Allah dilediği miktarda- Arapça bazı parçalar yazıya aktardı. İleri yaşlarında idi ve gözleri kördü. Hatice: 'Ey amcaoğlu, kardeşinin oğlunun söyleyeceklerini dinle.' dedi. Varaka: 'Ey kardeşimin oğlu, neler gördün?' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) ona gördüklerini anlattı. Arkasından Varaka: 'Bu, Musa'ya (a.s) indirilen sırdır. Keşke o sırada genç olsaydım! Keşke kavminin seni sürgün edecekleri, buradan çıkaracakları sırada sağ olsam!' dedi. Hz. Peygamber: 'Onlar beni buradan çıkaracaklar mı?' dedi. Varaka: 'Evet, senin getireceğin mesajı getiren herkes mutlaka düşmanlıkla karşılaşır. Eğer gününe erişirsem, seni kararlı bir şekilde desteklerim.' dedi. Fakat aradan çok zaman geçmeden Varaka öldü."[22]
Bu rivayete göre henüz daha sonra Müslüman olmayan Varaka, Hz. Peygamber'in başına ileride neler geleceğini, hatta onun peygamber olacağını biliyor! İlâhî risaletin ve çağrının sahibi olan Hz. Peygamber ise henüz olup biteceklerden habersiz! Sanki Varaka adındaki bu zat ona güven ve moral aşılıyor! Oysa Kur'ân-ı Kerim Hz. Peygamber'in (s.a.a) Rabbinden gelen açık bir delile dayandığını açıkça belirtmiştir. Nitekim bu gerçeği, peygamberlerin insanları doğru yola iletmenin kaynağı olduklarını, onların açık delillerin sahipleri olduklarını, bunun tersinin doğru olmadığını ısrarla vurgulayan daha önce zikrettiğimiz çok sayıdaki ayetler den bildirmektedir öğrenmiş oldun. Hâlbuki bu rivayet, Varaka'nın Hz. Peygamber'in peygamber olacağını ondan önce bildiğine ve ona bu yolda güven aşıladığına işaret ediyor.
İşte bu rivayetin içeriği, Ehlikitab'ın Hz. Peygamber'in (s.a.a) peygamberliğine gölge düşürme kampanyalarına kapı açan bahane olmuştur. Onlar dediler ki: "Sizin bu rivayetiniz gereğince Peygamberiniz, Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğundan emin değildi. Ancak Hıristiyan bir kişi olan Varaka'nın güven aşılayıcı telkininden sonra bu konuda güvene emniyete kavuşabildi." Hatta onlardan bazıları daha ileri giderek, Hz. Peygamber'in (s.a.a) Varaka tarafından eğitilip yetiştirilen Hıristiyan rahiplerinden biri olduğunu iddia ettiler. Bu iddiayı ileri sürerken de hadis kitaplarında nakledilen ve tarihçilerin birbirlerine aktardıkları bu rivayeti dayanak olarak gösterdiler. Bu durum tür iddiaların ortaya çıkmasına aklın muhkemlerinden, Kur'ân'dan, ve hadisten, bunların tümünden uzaklaşmanın sebep olmuştur bir açmazdır.
Kur'ân mantığını kavrayan, peygamberlerin kişilik özelliklerini öğrenmiş aklı başında bir kimse bu rivayete inanabilir mi? Sırf bu rivayet Hz. Peygamber'in (s.a.a) eşine dayandırılıyor, ondan kaynaklandığı iddia ediliyor diye bu rivayetin içeriğinin doğru olduğuna inanmak nasıl mümkün olabilir?
Taberî tarihinin kaydettiği bir başka rivayet var ki, bundan da daha feci ve muhtevasından daha çok şüphe uyandırıcıdır. O rivayette anlatıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a.a) bir defasında uykudayken bir melek geldi ve ona Alak Suresi'nin başlangıç bölümünü öğretti. Rivayet bundan sonra güya Hz. Peygamber'in ağzından şöyle devam ediyor:
"Bunun üzerine uykumdan uyanıp sıçradım, kalktım. Sanki kalbime yazı yazılmıştı. Allah'ın yaratıkları arasında en çok nefret ettiklerim, şairler ve deliler idi. Onların yüzlerine bile bakamazdım. Dedim ki: 'Bu en uzak kişi, -kendini kastediyor- ya şair veya delidir. Sakın Kureyşlilere benim hakkımda bu durumdan söz etmesin böyle bir şey söyleme. Dağın bir tepesine çıkarak oradan kendimi aşağıya atacağım, böylece kendimi öldürüp huzura kavuşacağım.' Bunu yapmak isteği ile yola çıktım. Dağın ortalarına vardığımda gökten gelen şöyle bir ses işittim: Ey Muhammed, sen Allah'ın Resul’üsün ve ben de Cebrail'im."[23]
Hz. Peygamber'in geçirdiği sarsıntı ve korku intihar etmeyi istemesine varacak kadar yüksek bir noktaya ulaşıyor. Oysa yüce Allah onu peygamberliğe, insanları doğru yola iletmeye ve hakka çağırmaya seçmek istiyor. Acaba bu rivayetin içeriği ondan çok çok yükseklerde olduğu apaçık olan bu ilahi makamın taşıdığı ufukla uyuşabilir mi?
Böylece tarihî belgeleri aklın, Kur'ân'ın ve sünnetin kesin bilgilerinin ölçüleriyle ne değerlendirerek vurarak açık sonuçlar çıkarabilir ve bu yolla yapıcı bilimsel eleştiri karşısında duramayan iddiaları bir yana atabiliriz.
Kur'ân'da yer alan açık nasları inceledikten sonra Hz. Peygamber'in vahiy ile ilk karşılaşmasına ilişkin olan bazı hadis ve siyer belgelerini ve bunlara eşlik eden Kur'ân nasları ile asla bağdaşmaz gariplikleri incelediğimizde, söz konusu hadis ve siyer kaynaklarına İsrail kaynaklı uydurmaların sızdığından emin olabiliriz.
Sözünü ettiğimiz uydurma kokan rivayetler ile Biharu'l-Envar adlı eserde yer alan Allame Meclisî'ye (r.a) ait başka bir belgeyi karşılaştırmamız yerinde olur. Dikkatlere sunacağımız bu belge ilâhî vahyin belirtileri ile bunun Hz. Peygamber'in (s.a.a) ruh dünyasında, kişiliğinde ve davranışlarında görülen sonuçları ile ilgilidir.
İmam Ali b. Muhammed Hadi Naki'den (s.a) şöyle rivayet edilir:
Resulullah (s.a.a) Şam'a gidip gelerek yaptığı ticareti bırakıp bu ticaretlerden Allah'ın kendisine nasip ettiği kazancı tümü ile sadaka olarak dağıtınca, her gün sabahları Hira Dağı'na giderdi. Bu dağa çıkarak onun tepelerinden yüce Allah'ın rahmetinin eserlerine, O'nun rahmetinin şaşırtıcı görüntülerine, hikmetinin emsalsiz güzelliklerine, göklerin derinliklerine, yeryüzünün köşe-bucaklarına, denizlere, çöllere, derelere bakardı ve bu yaratılış eserlerinden ibret alırdı. Yüce Allah'ın kâinata yansıyan bu varlık belirtileri üzerinde düşünceye dalardı ve Allah'a gerçek anlamı ile ibadet ederdi.
Resulullah (s.a.a) kırk yaşını doldurunca ve yüce Allah kalbine bakıp da onu kalplerin en erdemlisi, en yücesi, en itaatkârı, en korkanı, en boyun eğeni olarak bulunca gök kapılarına izin verdi de açıldılar ve Peygamber göğe baktı. Meleklere izin verdi de indiler ve Peygamber onları gördü. Rahmete emretti de arşın sütunu tarafından Peygamber'in başına ve yüzüne indirildi. Nuru ile taçlanmış meleklerin tavusu Ruhu'l-Emin lakaplı Cebrail'e baktı da o yanına inerek kolundan tutup onu sarstı ve şöyle dedi:
"Ey Muhammed, oku!" Peygamber'in: "Ne okuyayım?" demesi üzerine Cebrail sözlerine şöyle devam etti: "Yaratan Rabbinin adı ile oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir. O ki insana kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti."[24]
Sonra Allah'ın kendisine vahyettiğini ona vahyedip arkasından yükseklere çıktı.
Muhammed (s.a.a) dağdan indi; ama Allah'a karşı beslediği ululaştırma duygusu benliğini kuşatmış, yüce Allah'ın şânının büyüklüğünün etkisi ile vücudunu ateş ve titreme basmıştı... Sonra Kureyşlilerin, vereceği haberi yalanlayacakları ve kendisine delilik isnadında bulunacakları ve şeytanların çarpmasına uğradığı isnadında bulunacakları korkusunu şiddetle hissetti. Başından beri, o insanların en akıllısı ve yaratılmışların en değerlisi idi. En nefret ettiği şey şeytanlar, delilerin hareketleri ve sözleri idi. O nedenle yüce Allah onun göğsünü açmayı ve kalbini cesaretlendirmeyi istedi. Bunun üzerine dağları, taşları ve toprağı konuşturdu. O bunların hangisinin yanına varsa ona şöyle sesleniyordu: "Selâm sana, ey Muhammed. Selâm sana, ey Allah'ın dostu. Selâm sana, ey Allah'ın Resulü. Müjdeler olsun sana! Çünkü yüce Allah seni üstün kıldı, seni güzel kıldı, alımlı yaptı, seni öncesi ve sonrası ile bütün yaratıkların üzerinde üstünlük ve kerem sahibi kıldı. Kureyşliler sana, delisin ve dinden çıkmışsın diyecekler diye üzülme! Çünkü sadece âlemlerin Rabbinin fazilet bağışladığı kimse faziletlidir. Sadece bütün yaratıkların yaratıcısının değerlendirdiği kimse değerlidir."
"Kureyşlilerin yalanlamalarından ve Arapların sana karşı haddi aşan edepsizliklerinden dolayı sakın gönlün daralmasın! Çünkü Rabbin seni keramatlerin en son noktasına ulaştıracak, derecelerin en yükseğine çıkaracaktır. Ve yakın zamanda vasin Ebu Talip oğlu Ali ile senin dostlarını nimetlendirip ferahlandıracak, anahtarın ve hikmet şehrinin kapısı Ebu Talip oğlu Ali ile ilimlerini kullarının arasına ve beldelere yayacaktır. Kızın Fatıma ile senin gözünü aydın kılacak. Onunla Ali'den cennetlik gençlerin efendileri Hasan ve Hüseyin meydana gelecektir/çıkacaktır. Senin dinin beldelere yayılacaktır. Seni ve kardeşini sevenlerin ödülleri yüksek olacak, hamt sancağı senin ellerine verilecek ve sen de onu kardeşin Ali'nin eline vereceksin. Bütün nebiler, sıddıklar ve şehitler onun altında olacak, naîm cennetlerine giderken o onların hepsinin rehberi olacaktır.[25]
Bu rivayet belgesi ile Taberî tarihinde yer alan daha önce sözünü ettiğimiz rivayet belgesini karşılaştırdığımızda, ikisinin yansıttığı peygamberliğin başlangıcı ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) kişiliği ile ilgili tasvirler arasında büyük bir fark ve uzak bir mesafe olduğunu görürüz. Birinci rivayet belgesi Hz. Peygamber'i kuşkulu, kendisi ile ilgili olarak neler olacağını bilmemekten dolayı şaşkın bir kişi olarak tasvir ederken, ikinci rivayet belgesi onu yolun başından itibaren ilâhî misyonunun geleceği hakkında bilgi, güven ve iyimserlik sahibi olarak tasvir ediyor ki, Kur'ân'ın, sünnetin ve tarihin muhkem bilgileri ile bağdaşan tasvir bu ikinci tasvirdir.
 


[1] - Şûrâ, 3
[2] -Yûsuf, 109
[3] - Enbiyâ, 25
[4] - Enbiyâ, 73
[5] -Şûrâ, 7
[6] - Şûrâ, 13
[7] -Şûrâ, 15
[8] -Şûrâ, 17
[9] -Şûrâ, 24
[10] -Şûrâ, 51-52
[11] -Nehcü'l-Belâğa, 192. hutbe
[12] -Kalem, 4
[13] -el-Kâfi, c.1, s.66, h: 4
[14] -Necm, 1-11
[15] - En'âm, 57
[16] -Kehf, 110
[17] -Enbiyâ, 45
[18] - Enbiyâ, 108
[19] - Tâhâ, 114
[20] -Sebe', 50
[21] -Yûsuf, 108
[22] - Müsned-i Ahmed, hadis: 24681
[23] -Tarih-i Taberî, c.2, s.201, Muhammed Ebulfazl İbrahim tahkikiyle, Süveydan Yayınevi, Beyrut basımı
[24] -Alak, 1-5
[25] -Biharu'l-Envar, c.18, s.207-208

Google+ WhatsApp