Vasi Tayini

Vasi Tayini

Müslümanlar Hz. Peygamber'i (s.a.a) dört bir yandan kuşatmış ve aralarına almış bir durumda haclarını tamamladılar. Hac farizasını ondan öğrenme işi gerçekleşmişti.

4- Vasi Tayini[1]
Müslümanlar Hz. Peygamber'i (s.a.a) dört bir yandan kuşatmış ve aralarına almış bir durumda haclarını tamamladılar. Hac farizasını ondan öğrenme işi gerçekleşmişti. Resulullah (s.a.a) Medine'ye dönmeye karar verdi. Büyük hac kafilesi Gadir-i Hum denen yerin yakınındaki Rabığ adı ile anılan mıntıkaya varmıştı. Burada hacılar dağılıp kendi beldelerine döneceklerdi. İşte bu dağılma öncesinde emredici ve uyarıcı bir tebliğ ayeti içeren şu ilâhî vahiy indi: "Ey Elçi, Rabbin tarafından sana indirilen mesajı tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur."[2]
Bu ilâhî hitap, son derece önemli bir ilâhî emir içeriyordu. Acaba Resulullah'tan (s.a.a) gerçekleştirilmesi istenen ve onun o ana kadar gerçekleştirmemiş olduğu bu önemli tebliğ görevi ne idi? Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.a) ömrünün yaklaşık son yirmi üç yılını Allah'ın ayetlerini ve hükümlerini insanlara duyurmakla ve onları Allah'ın dinine çağırmakla geçirmişti. Kendisine: "Allah'ın elçisi olma görevini yerine getirmemiş olursun." denmesin diye bunca büyük sıkıntılara, belâlara ve zorluklara katlanmıştı.
Çok sıcak bir gündü. Öyle ki, insan yerin aşırı şiddetinden dolayı başının ve ayaklarının üzerini örtmek zorunda kalıyordu. İşte böyle bir anda Hz. Peygamber s(s.a.a) geride kalanlar baş taraftakilere yetişsinler diye kafilelere durmalarını emretti. Maksadı hacılara ilâhî emri okumak, onlara peygamberlik görevinin son duyurusunu iletmekti. Duyurunun bu mekânda ve bu şartlarda gerçekleşmesi ilâhî bir hikmete dayanıyordu. Böylece bu duyuru, geçecek zaman boyunca ümmetin vicdanına yapışık ve hafızasında canlı bir şekilde kalarak ilâhî risaleti ve İslâm ümmetini koruma altında tutacaktı.
Hz. Peygamber (s.a.a) büyük bir cemaatle namaz kıldıktan sonra deve eyerlerinden üst üste yığılması ile kurulan minbere çıktı ve Allah'a hamd-ü sena ettikten sonra orada bulunan herkesin işitebildiği yüksek bir sesle şu konuşmayı yaptı:
"Ey insanlar, yakında çağrılacağım ve o çağrıya icabet edeceğim (dünyadan göçüp gideceğim). Ben sorumluyum, siz de sorumlusunuz. O hâlde ne diyeceksiniz?" Dinleyenler: "Senin aldığın mesajları duyurduğuna, nasihat ettiğine ve elinden gelen çabayı harcadığına şahadet ederiz. Allah seni hayırla ödüllendirsin." dediler. Hz. Peygamber (s.a.a) sözlerine şöyle devam etti: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğuna, Allah'ın cennetinin gerçek olduğuna, kıyamet anının geleceğinde hiçbir şüphe olmadığına ve Allah'ın, mezarlardaki ölüleri tekrar dirilteceğine şahadet etmiş değil misiniz?" Dinleyicilerin: "Evet, bunlara şahadet ediyoruz." karşılığını vermeleri üzerine Hz. Peygamber (s.a.a): "Allah'ım, şahit ol." dedi ve arkasından sözlerine şöyle devam etti: "Ben, önceden havuzumun başına varıp sizi bekleyeceğim. Siz bana, havuzumun yanında geleceksiniz. Havuzumun genişliği San'a ile Busra arası kadardır. Orada yıldızların sayısınca gümüş bardaklar vardır. Benim arkamdan iki değerli emanetime karşı nasıl davranacağınıza bakın."
Dinleyenlerden biri: "Ey Allah'ın Resulü, bu iki değerli emanet nelerdir?" diye seslendi. Hz. Peygamber (s.a.a) bu soruya şu cevabı verdi: "En büyük emanet Allah'ın kitabıdır. Bir tarafı yüce Allah'ın elinde, öbür tarafı sizin ellerinizdedir. Ona sarılın, o takdirde doğru yolu kaybetmezsiniz. İki emanetin öbürü ve küçüğü, benim soyumdur. Lütufkâr ve her şeyden haberdar olan Allah bu ikisinin havuzumun başında benim yanıma gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacaklarını haber verdi. Ben de onlarla ilgili olarak bunu Rabbimden istedim. Öyleyse bu ikisinin önüne geçmeyin; yoksa helâk olursunuz. Gerilerinde de kalmayın, yoksa yine helâk olursunuz."
Sonra Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Ali b. Ebu Talib'in elini tuttu ve her ikisinin koltuk altı beyazlığı görülecek şekilde havaya kaldırdı. Onu oradaki Müslümanların tümü tanıdı. Arkasından karşısındakilere: "Ey insanlar, müminler için kendilerinden önde gelen kimse kimdir?" diye sordu. Dinleyenlerin: "Allah ve O'nun Resulü daha iyi bilir!" karşılığını vermeleri üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle dedi: "Allah benim mevlâm ve ben müminlerin mevlâsıyım. Ben müminler için kendilerinden daha evlâ (onlar üzerinde tasarruf ve yetki sahibi) kişiyim. Ben kimin önderi, velisi isem, Ali de onun önderi ve velisidir." Hz. Peygamber bu son cümleyi üç kere üst üste tekrarladı.
Arkasından şöyle dedi: "Allah'ım, kim ona dost olursa, sen de onun dostu ol. Kim onun düşmanı olursa, sen de ona düşman ol. Kim onu severse, sen de onu sev. Kim ondan nefret ederse, sen de ondan nefret et. Kim onu desteklerse, sen de onu destekle. Kim onu yüzüstü bırakırsa, sen de onu yüzüstü bırak. O ne tarafa dönerse, hakkı da onunla birlikte o tarafa döndür. Hey, bu söylediklerimi burada bulunanlar, burada olmayanlara duyursunlar."
Bu sözlerin arkasından oradaki kalabalık henüz dağılmadan vahiy görevlisi olan Cebrail şu ayetle indi: "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum."[3]
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şunları söyledi: "Dinin kemale erişi, nimetin tamamlanması ve Rabbimin benim elçiliğimden ve benden sonra Ali'nin velâyetinden hoşnut olması üzerine Allahu ekber!"
Arkasından Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Ali (a.s) için bir çadır kurulmasını ve müminlerin akın akın bu çadıra girerek onun müminlerin emiri olarak teslimiyetlerini bildirmelerini emretti. Orada bulunanların hepsi Hz. Peygamber'in bu emrini yerine getirdi. Hz. Peygamber, başta kendi eşleri olmak üzere orada bulunan kadınların da bu teslimiyetlerini bildirme görevini yerine getirmelerini emretti.
Hz. Ali'yi kutlayanların başında Ebu Bekir ve Ömer vardı. Hepsi ona şöyle diyordu: "Kutlu olsun, kutlu olsun sana, ey Ebu Talib'in oğlu, benim ve erkek-kadın bütün müminlerin önderi olarak sabahladın ve akşamladın."[4]


[1] - Ayrıntılı bilgi için bkz. el-Gadir, Allâme Eminî, c.1
[2] - Mâide, 67
[3] - Mâide, 3
[4] - Tarih-i Yakubî, c.3, s.112; Müsned-i Ahmed, c.4, s.281; el-Bidaye Ve'n-Nihaye, c.5, s.213; el-Gadir, c.1, s.43, 165, 196, 215, 230, 238, 276, 283, 285, 297, 379, 402; c.11, s.131

Google+ WhatsApp